1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

İlmi Konu Caiz Ve Şirk Olan Tevessul, Istiğase Ve Şefaat

Konu, 'Tevhid' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

  1. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

      
    CAİZ VE ŞİRK OLAN
    TEVESSUL, İSTİĞASE VE ŞEFAAT
    [​IMG]

    TEVESSUL

    Tevessul : Vesile , sözlük anlamıyla , kendisiyle başkasına yaklaşılan, yol, vâsıta, sebeb, bahâne, fırsat, Taleb edilene yakın olmak ve ona arzuyla varmak anlamına da gelir Diğer bir anlamı da sultanın katındaki mevki , yakınlık derecesidir. “Vesîle” masdarından meydana gelmiş bir kelimedir.

    «Vesile» sözlük anlamıyla, kendisiyle başkasına yakın olunan, taleb edilene içten bir yakınlık ve ona yol aramaktır.

    Vesile: Kendisiyle bir şeye ulaşılan, ona yaklaşılan şey.

    O’na (yaklaştıracak) bir vesile arayın / arzulayın. (Mâide, 35)

    Vesile ayrıca hadîste geçtiği gibi cennetteki yüce makamın da adıdır.

    «Benim için Allah’tan vesile’ye isteyin. Zira o, cennetteki bir menzildir(Muslim, K. Salât)

    Şer’i istılahta" ise , Allah katında yüksek bir derece elde etmek , bir fayda sağlamak veya bir zararı savmak suretiyle ihtiyaç gidermek veya dünya ve ahirette arzulanan bir şeyi elde etmek için Allah’a ve Rasulu’ne iteatte bulunub , Salih amel işlemek suretiyle Allah’a yakın olmaktır. Allah’a tevessülde bulunmak ancak onun çizdiği sınırlar içerisinde mümkündür.

    TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ

    1) Meşru Tevessül 2) Bid’at Tevessül

    1) Meşru Tevessül ve Çeşitleri:

    Tevessül şu üç şekilde vardır :

    1- Salih ameller
    2- Allahın isim ve sıfatlarıyla dua
    3- Salih zâtın duası


    Bunları biraz açacak olursak :

    1) Güzel İsimleri ve Yüce Sıfatlarıyla Allah’a Tevessül:

    Bunlarla tevessül en hayırlı tevessül çeşitlerinden olup, onların en yücesi ve en faydalısıdır. Bu tevessül türüne delil olarak şu ayeti verebiliriz.

    Güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a duada bulunun” (A’raf, 180)

    Ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’a isimlerinden veya sıfatlarından biriyle tevessülde bulunmak Allah’ın sevib hoşnut olduğu amellerdendir. Bu nedenle Allah Rasulu (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu tevessül türü ile tevessülde bulunmuştur. Bize düşen de Allah Rasulu (sallAllahu aleyhi ve sellem)’in ashabının ve tabiûn’un dua ettiği gibi duada bulunmak, Allah’a yaklaşmaya, yakın olmaya çalışırken onları kendimize örnek almaktır. (Buhari , Muslim)

    2) Salih Amelle Tevessül:

    Bir müslümanın “Allahım! Sana olan imanım, Rasûlü’ne duyduğum sevgi ve inançla beni rahata erdirmeni senden dilerim” demesi bu türdendir. Kulun; namaz, oruç, cihad, Kur’an tilaveti, zikir, istiğfar, hayır işleyip haramdan sakınmak gibi salih amellerle Allah’a yakınlık aramasıdır. Buna delil olarak:
    Derler ki -Rabbimiz! İman ettik. Günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru...” (Âli-İmrân, 16) ayetini verebiliriz.
    Sünnetten getirilecek delil ise mağara ashabının kıssasıdır. Bu kıssada geçmiş ümmetlerden üç kişi kötü hava koşullarında bir mağaraya sığınırlar. Derken bir kaya düşerek mağaranın girişini tıkar. Onlar da yapmış oldukları salih amellerle dua edip tevessülde bulunarak Allah’tan yardım dilerler. Allah da taşı aralayarak kurtulmalarını sağlar. (Buhari , Muslim)



    ـ4995 ـ1ـ عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: >قَالَ رَسُولَ اللّهِ #: انْطَلَقَ ثََثَةُ نَفَرَ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حَتّى آوَاهُمُ الْمَبِيتُ الى غَارٍ، فَدَخَلُوا فيهِ، فَانْحَدَرَتْ صَخْرَةٌ مِنَ الْجَبَلِ، فَسَدَّتَ عَلَيْهِمُ الْغَار. فقَالُوا: إنَّهُ َ يُنْجِيكُمْ مِنْ هذِهِ الصَّخْرَةِ إَّ أنْ تَدْعُوا اللّهَ بِصَالِحِ أعْمَالِكُمْ. فقَالَ أحَدُهُمْ: إنَّهُ كَانَ لِي أبَوَانِ شَيْخَانِ كَبِيرَانِ، وَكُنْتُ أرْعَى عَلَيْهِمَا وََ أغْبَقُ قَبْلَهُمَا أهًْ وََ مَاً. إنَّهُ نَأى

    بِي طَلَبُ الشَّجَر يَوْماً فَلَمْ أرُوحْ عَلَيْهِمَا حَتّى نَامَا فَحَلَبْتُ لَهُمَا غُبُوقَهُمَا. فَوَجَدْتُهُمَا قَدْ نَامَا، فَكَرِهْتُ أنْ أغْبُقَ قَبْلَهُمَا أهًْ وَمَاً، وَكَرِهْتُ أنْ أُوقِظهُمَا، وَالصِّبْيَةُ يَتَضَاغَوْنَ عِنْدَ قَدَمَيَّ، وَالْقَدَحُ عَلى يَدِي أنْتَظِرُ اسْتِيقََاظَهُمَا حَتّى بَرَقَ الْفَجْرُ: اللّهُمَّ إنْ كُنْتَ تَعْلمُ أنّي فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فيهِ مِنْ هذِهِ الصَّخْرَةِ. فَانْفَرَجَتْ شَيْئاً َ يَسْتَطِيعُونَ الْخُروجَ؛ وَقَالَ اŒخَرُ: اللّهُمَّ إنَّهُ كَانَتْ لِي ابْنَةُ عَمٍّ هِيَ أحَبُّ النَّاسِ اليّ، فأرَدْتُهَا عَنْ نَفْسِهَا، فامْتَنَعَتْ مِنِّي حَتّى ألَمَتْ بِهَا سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ، فَجَاءَتْنِي، فأعْطَيْتُهَا مِائَةًَ وَعِشْرِينَ دِينَاراً عَلى أنْ تُخَلّي بَيْنِي وَبَيْنَ نَفْسِهَا فَفَعَلَتْ حَتّى إذَا قَدَرْتُ عَلَيْهَا قَالَتْ: َ يَحِلُّ لَكَ أنْ تَفُضَّ الْخَاتَمَ إَّ بِحَقِّهِ. فَتَحَرَّجْتُ مِنَ الوُقُوعِ عَلَيْهَا فانْصَرَفْتُ عَنْهَا وَهيَ أحَبُّ النَّاسُ اليّ وَتَرَكْتُ الذّهَبَ؛ اللّهُمَّ إنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَأفْرِجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فيهِ. فَانْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ، غَيْرُ أنّهُمْ َ يَسْتَطِيعُونَ الْخُروجَ. فقَالَ الثّالِثُ: اللّهُمَّ إنِّى كُنْتُ اسْتَأجَرْتُ أُجَرَاءَ فأعْطَيْتُهُمْ أجْرَهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ أجْرَهُ وَذَهَبَ، فَثَمَّرْتُهُ لَهُ حَتّى كَثُرَتْ مِنْهُ ا‘مْوَالُ، فَجَاءَنِي بَعْدَ حِينٍ فقَالَ: يَا عَبْدَ اللّهِ أدِّ اليّ أجْرِي. فَقُلْتُ: كُلُّ مَا تَرَى مِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ وَاِبِلِ وَالرَّقِيقِ أجْرُكَ، اِذْهَبْ فَاسْتَقْهُ. فقَالَ: يَا عَبْدَاللّهِ، َ تَسْتَهْزِئُ بِي فَقُلْتُ: إنِّي َ أسْتَهْزِئُ بِكَ، اِذْهَبْ فَاسْتَقْهُ فَأخَذَهُ كُلُّهُ. اللّهُمَّ إنْ كُنْتُ فَعَلْتُ ذلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَأفْرِجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فيهِ فأنْفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ، فَخَرَجُوا يَمْشُونَ
    أخرجه الشيخان وأبو داود .

    الغَبوقُ« شرب آخر النهار.و»يتضاغون« يضجون ويصيحون من الجوع.ومعنى »أردتُها« راودتها وطلبت منها ان تمكنني من نفسها.و»ألمّتْ بها سنةُ« أي أصابها الجدب.و»فَضُّ الخاتمِ« كناية عن الجماع.و»التحرُّجُ« الهرب من الحرج وا“ثم والضيق

    İbnu Ömer (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    "Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıb, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı.
    Aralarında:
    "Sizi bu kayadan, salih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah'a yapacağınız dualar kurtarabilir!" dediler.
    Bunun üzerine birincisi şöyle dedi:

    "Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü:
    " Ey Allah'ım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!"

    Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.
    İkinci şahıs şöyle dedi:

    "Ey Allah'ım! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:
    "Allah'ın mührünü, gayrimeşru olarak bozman sana haramdır!" dedi.
    Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim.
    Ey Allah'ım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar."

    Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.
    Üçüncü şahıs dedi ki:
    "Ey Allah'ım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi (bir farak pirinçten ibaret olan) ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletib kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu.
    Derken (yıllar sonra) çıkageldi ve: "Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde!" dedi.
    Ben de: "Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!" dedim.
    Adam: "Ey Abdullah, benimle alay etme!" dedi.
    Ben tekrar: "Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!" diye tekrar ettim.
    Adam hepsini aldı götürdü.
    "Ey Allah'ım, eğer bunu senin rıdan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nâsib et!" dedi.
    Kaya açıldı, çıkıb yollarına devam ettiler."
    (Buhârî, Enbiya 50, Buyû 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5; Muslim, Zikr 100, (2743); Ebu Davud, Buyû' 29, (3387)



    3) Salih Kimselerin Dualarıyla Tevessul:

    Kul dara düştüğünde kendini Allah’a karşı günahkar hissederek salih bir kimsenin duasını taleb edebilir. Ancak bu kimse itikadı düzgün, ilim ve takva sahibi bir kimse olmalıdır. Bu tevessül türüne delil olarak: “Rabbimiz! Bizi ve imanda bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” (Haşr, 59/10) ayeti verilebilir. Ayrıca Allah Rasulu (sallAllahu aleyhi ve sellem)’in: “Mu’minin, müslüman bir kimsenin gıyabında kardeşi için yapmış olduğu dua kabul edilir(Muslim) hadisi de bu tevessül türüne delildir. Yine Enes b. Malik’ten rivayet edilen şu olay deliller cümlesindendir.

    Kıtlık zamanı Ömer (r.anh) , Abbas b. Abdulmuttalib (r.anhuma) ile yağmur duasına çıkarak şöyle dua etti:
    -
    Allahım! Sana Peygamberimiz ile tevessülde bulunurduk sen de bize yağmur yağdırırdın. (Şimdi) Sana Peygamberimizin amcası ile tevessulde bulunuyoruz. Bize yağmur indir.
    Ravi der ki- Yağmur inmiştir.(Buhari)


    Ömer (r.anh)’in Sözünün Anlamı :

    Biz peygamber (s.a.v.) den bizim için dua etmesini , böylece onun duasıyla Allah’a yakın olmayı kastediyorduk. Şimdiyse O , Allah’ın rahmetine kavuştuğundan dolayı bizim için dua edemez. Bu nedenle bizim için dua etmesini amcasından istiyoruz .
    Burada da gördüğümüz gibi Ömer (r.anhuma), Peygamberin kabrine gidip aracıl yapmıyor , HAYATTA olan peygamberin amcası Abbas ile BERABER Allah'a dua ediyorlar

    2) Bid’at Tevessul ve Çeşitleri:

    Allah’ın sevmediği ve hoşnut olmadığı söz, fiil ve inançlarla Allah’a yakınlık aramak bid’at tevessülün kapsamına girer. Bu tevessül çeşidi ile meşgul oluşları, bazı insanları Allah’ın göstermiş olduğu meşru tevessül şekillerinden gaflete düşürüb, onların bütün gayretlerinin boşa çıkıb husrana uğramalarına sebeb olmuştur.

    Şimdi Müslümanları uyarmak ve İslam’ın bu konudaki gerçeğini ortaya koymak üzere bid’at tevessülün bazı türlerini açıklamaya çalışalım.

    1) Allah’a Bir Kimsenin Hatırı veya Makamı - Mevkii İle Tevessul:

    Bid’at tevessül türlerinden birisi Allah’tan bir kimsenin hatırı, makamı-mevkii ile istekte bulunmaktır. “Allahım! Peygamberinin veya kulun filancanın yüzüsuyu hürmetine senden isterim” demek böyledir. Böyle bir tevessul anlayışı İslam dininde yoktur. Allahu Teâlâ’nın “Kitabta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (Enâm: 38) dediği Kur’an’da, veya Ebu Hureyre’nin “Allah Rasulu bize tuvalete girmek dahil herşeyi öğretti diyerek kapsamını ortaya koyduğu sünnette bu tür tevessüle delil yoktur." Aynı şekilde sahabenin yaşantısında da bu türden örneklere rastlamak mümkün değildir.

    İslamın emrettiği, Allah’a güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tevessülde bulunmaktır. Bu bid’at tevessul türünde şayet kişi Allah’ın sultanlar, krallar gibi aracılara ihtiyacı olduğu şeklinde bir inanca sahip olursa bu onu büyük şirk’e sokar. Çünkü bu yaratıcıyı yaratılana benzetmektir. Bu çok kötü bir kıyastır.

    Oysa Allah Subhanehu ve Teâlâ yarattıklarına kıyas edilemez. Allah’ın bir kulundan hoşnut olması için aracı gerekmez. Bir kuluna gazab ettiğinde de hiçbir aracı fayda vermez. Melek, peygamber ya da her ne olursa olsun hiçbir mahluk Allah’a kıyas edilemez. Yaratılan herşey yaratana muhtaçtır. Yaratan ise ne aracıya ne de herhangi bir yaratılmışa muhtaç değildir.

    Onlar, Allah’tan başka, kendilerine göklerde ve yerde olan rızıktan hiç bir şey veremeyen ve buna asla güçleri yetmeyen şeylere ibadet ediyorlar. İşte böylece siz de Allah’a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah her şeyi bilir. Halbuki siz bilmezsiniz.” (Nahl, 16/73-74)

    İşte bu nedenle sahabe, vefatından sonra Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem ile tevessül etmeyi bırakıb dua etmesi için amcası Abbas’a yönelmiştir. Bu, onların Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’nun sağlığında “Allahım! Peygamberinin yüzüsuyu hürmetine bize yağmur indir” dediklerini, O vefat ettikten sonra ise “Rasulullah’ın amcısı Abbas’ın hürmetine” demeye başladıklarını göstermez. Bu tür bid’at duaların ne Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde ne de Allah’ın kitabında bir yeri olmadığını iyi bildikleri için böyle bir şeye başvurmamışlardır.

    Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra, bir kimsenin hatırıyla tevessül caiz olsaydı onun hatırıyla tevessül öncelik kazanırdı. Bu tür tevessül Mekke muşriklerinin şirkiyle benzeşmektedir.

    Onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” (Zumer, 3)

    Makamı-mevkii ne olursa olsun bir yaratılmış ile herhangi bir fayda sağlamak veya bir zararı başından savmak için güç yetirir olduğuna inanarak tevessulde bulunmak büyük şirktir. Allah korusun insanı dinden çıkarır.

    2) Ölmüş Evliya ve Salihlere Seslenmek, Onlardan Yardım Dilemek, Adaklar Adamak:

    Salih kimselere seslenerek, onları çağırmak, onlara adak adamak gibi fiiller Allah’ın dininden değildir. Bunlar tevhidi ortadan kaldıran, büyük şirk kapsamına giren fiillerdir. Bir kimsenin “Ey Seyyidim filan, ey şeyhim falan!... Elimden tut, şu hacetimi gider” türünden sözler sarfetmesi bu türün kapsamındandır. Ölmüş kimselere adak adamak da meşru bir tevessül türü değildir. Bir kimsenin “Ey efendim filan! Allah beni rızıklandırırsa... şu dileğim yerine gelirse... senin için şunları yapacağım, kurban keseceğim” vb. sözleri bu bağlamdadır. Bunların tümü ibadet türü olan dua ve adağı Allah’tan başkasına sarfetmektir ki İslam dini bu gibi şeylerden uzaktır.

    Ekinlerinden, hayvanlarından Allah’a pay ayırıb dediler ki -Bu Allah’ın (iddialarına göre) bu da ortak koştuklarımızındır. Ortak koştukları için olanlardan Allah’a pay düşmez. Allah için ayırdıklarından ise ortak koştuklarına da aktarırlar. Ne kadar kötü hüküm veriyorlar.” (Enâm, 6/136)

    Allah’tan başkasına yönelmek, onlara duada bulunmak, onlar için türbeler yapıp içinde mum yakmak -ki günümüzde birçok cahil kimse bunları İslâm adına yapmaktadır.- ne peygamberimizin ne de Selefi Salih’in yapmadığı İslama zıt davranış biçimleridir. Çünkü onlar dua’nın sadece Allah’a edilmesi gerektiğine inanan kimselerdi. Şu ayetle emrolundukları gibi;
    Kullarım sana benden sorarlarsa bilsinler ki ben yakınım. Dua ettiğinde bana dua edene karşılık veririm. Öyleyse çağrıma karşılık versinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulurlar.” (Bakara, 186)


    Ve Muvahhidlerin İmamı (sallAllahu aleyhi ve sellem)de onlara şunu öğretmiştir:
    Dua, ibadettir.” (Tirmizi)


    Dua ibadet iken nasıl olur da Allah’a mahsus bir ibadet biçimi O’ndan başkasına sarfedilebilir?...

    Eğer onları çağırırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile size cevab veremezler. Kıyamet günü de sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı reddederler. (Bu gerçeği) sana, herşeyden haberi olan (Allah’tan) başka hiç kimse haber veremez.” (Fatır, 14)

    Bil ki, bu amellerin bütünü tevhidle, peygamberlerin gönderiliş amacı ile çelişmektedir. Peygamberler, Allah’tan başkasına ibadeti ortadan kaldırıb, ibadeti yalnızca bir olan Allah’a yöneltmek için gönderilmişlerdir. Yine peygamberler, Allah’ın amelleri kabulü için şu iki şartın yerine gelmesi gerektiğini beyan etmişlerdir. Bu şartlar:

    a) Amelin salih olması
    b) Allah’ın şeriatine uygun olmasıdır.


    Allah şirkten başka herşeyi bağışlar.
    Şubhesiz Allah, şirkten başka herşeyi dilediği kimsede bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir iftirada bulunmuştur.” (Nisa, 48)



    3) Velilerin Ruhlarına Kurban Kesmek ve Kâbirleri Etrafında Tâzimde Bulunmak:

    Günümüzde cahillerin yaptığı işlerden bazıları, velilerin türbeleri önünde kurban kesmek, belirli zamanlarda etrafında toplanıp ta’zimde bulunmak, şifa umuduyla hastaları onlara taşımak, oralarda geceleyib ölmüş olan velilerden şefaat istemek, onlara seslenip dua taleb etmek, onlardan meded ummak gibi şeylerdir. Bunların tümü Allah’ın şeriatinde bulunmayan cahiliyye işi sapıkça bid’atlerdir. Allah’a, ibadette başkalarını ortak koşmaktır. Allah, bu tür şirklerden kullarını sakındırmıştır.

    Allah’a ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın” (Nisa, 4/36)
    Bile bile Allah’a eşler koşmayın” (Bakara, 2/22)


    Bu işleri yapanla, yapılmasına rıda gösteren hüküm açısından aynı konumdadır. Bu hüküm şirktir, iman ettikten sonra küfre sapmaktır. Allah cümlemizi bundan korusun...

    Şaşırtıcı bir gerçektir ki, bu tür bid’at tevessüllere başvuran kimseler meşru tevessül çeşitlerini kullanmak yönünden pek zayıftırlar. Kur’an ve sünnet kaynaklı meşru tevessül çeşitlerini bırakıb kendi uydurdukları dualar ve bid’at tevessül çeşitleriyle Allah’a yakın olmayı ummaktadırlar. Oysa Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının uygulamaları bu konuda en hayırlı ve en faydalı olanıdır.

    Hayırlı olanı daha aşağısıyla mı değişiyorsunuz” (Bakara, 2/61)

    İnkar edilmeleri din’de asıl olan, iftira yolu ile ona eklenmeye yeltenilen bu gibi bid’atleri ilk defa reddeden biz değiliz. Bilakis bu, Sahabe, Tabiûn ve Dört İmam ile kıyamete kadar onlara uyan kimselerin yoludur.


    MÜSLÜMANLARIN TEVESSUL KONUSUNDA YANLIŞA DÜŞME SEBEBLERİ

    1 ) En önemli sebeb takliddir. Taklid , bir kimsenin herhangi bir delile dayandırmadığı bir görüşünü , kabullenmektir. Bu şer’i açıdan yanlış bir tutumdur ve yasaktır. Mukallid , delilini bilmeden taklid ettiği kimsenin görüşünü aksi sabit olsa da bağnazca savunan kimsedir. Allah bir çok ayette bu tutumdan sakındırmıştır.

    Onlara _ “Haydi , Allah’ın indirdiğine ve Rasule gelin “ dendiğinde derler ki _ “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter.” Ya babaları bir şey bilmeyen , doğru yola ermemiş kimsele idiyse?...”(Maide 104)

    Selef alimleri ve muctehid imamlar aynı şekilde taklidden sakındırmışlardır. Zira taklid , çekişme , zayıflık ve saflarda bölünme sebebidir . Bu nedenle bütün meselelerde tek bir kişiyi taklid eden bir sahabiye rastlamak mümkün değildir. Dört imam da bu görüşlerinde bağnaz bir tutum içerisine girmeyip kendilerine Allah rasulunün (s.a.v.) sahih bir hadisi ulaştığında derhal görüşlerini terk etmişlerdir. Ayrıca kullandıkları delilleri bilmeksizin kendilerini taklit etmekten başkalarını sakındırmışlar , şu ayetin manasını hakkıyla anlamış olduklarını ortaya koymuşlardır :

    Size indirilene uyun. Ondan başkasını dost edinib de uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz ! ..”(Araf 3)

    2 ) Bir konuyu değerlendiriken ayet ve hadislerin bir kısmını alıp bir kısmını almamak. Bununla beraber , delil edindikleri ayet ve hadisler de , halbuki ne onların ispat etmek istediklerine delil olabilir , ne de görüşlerini destekler mahiyettedir. Ancak kesin olan şu ki ; onlar nasların delalet ettiği doğru tefsiri bilmiyorlar , ya da onları delalet ettiğinden çok uzak anlamlarla tevil ediyorlar. Şu ayette olduğu gibi :

    Ey iman edenler ! Allah’tan sakının ve ona vesile arayın “ (Maide 35)

    Bu ayette “vesile”den maksat , taat ve hoşnut olduğu amellerle Allah’a yakın olmaktır. Oysa bazı kimseler bu ayeti Allah’tan başkasından meded ummaya delil getirmektedirler. Bu , Allah’ın kelamını tahrif etmektir. Allah’ın emrettiği vesile, mufessirlerin ittifak ettiği gibi Salih ameller vasıtasıyla Allah’a yakın olma talebidir.

    Yine hadislerden ise bazı kimselerin bahsi geçen “Yağmur Duası“ hadisinde Ömer’in Abbas’la (r.anhuma) yaptığı tevessulu , Allah rasulune (s.a.v.) yakınlığı nedeniyle zatiyle yapmış bir tevessül olarak değerlendirmeleri buna örnektir. Peki o zaman , Muaviye’nin ve diğer Müslümanların Yezid b. Esved el Curaşi ile yaptıkları tevessule ne buyrulur ? … Curaşi dua eder etmez yağmur yağmaya başlamıştır. Bu konuya örnek olarak “Âmâ” hadisini de verebiliriz.

    Sunen-i Tirmizi, Nesai ve diğer kaynaklar tarafından Osman b. Huneyf el Ensari (r.anh)'ten sahih olarak rivayet edilen şu hadisi delil olarak göstermektedirler.
    حدثنا محمود بن غيلان حدثنا عثمان بن عمر حدثنا شعبة عن أبي جعفر عن عمارة بن خزيمة بن ثابت عن عثمان بن حنيف أن رجلا ضرير البصر أتى النبي صلى الله عليه وسلم فقال :
    ادع الله أن يعافيني قال إن شئت دعوت وإن شئت صبرت فهو خير لك قال فادعه قال فأمره أن يتوضأ فيحسن وضوءه ويدعو بهذا الدعاء اللهم إني أسألك وأتوجه إليك بنبيك محمد نبي الرحمة إني توجهت بك إلى ربي في حاجتي هذه لتقضى لي اللهم فشفعه في قال هذا حديث حسن صحيح غريب لا نعرفه إلا من هذا الوجه من حديث أبي جعفر وهو الخطمي وعثمان بن حنيف هو أخو سهل بن حنيف

    قال الترمذي : حسن صحيح غريب

    قال الشيخ الألباني : صحيح
    Hadiste ravi şöyle anlatmaktadır:
    Âmâ bir adam Peygamber (s.a.v.)'e gelerek "Bana sıhhat ve afiyet vermesi için Allah'a dua et" dedi.
    Rasulullah (s.a.v.) : "istersen senin için dua ederim. Ama dilersen sabredersin. Bu senin için daha hayırlıdır" buyurunca,

    Adam: "Dua et" dedi.
    Peygamber (s.a.v.) 'de güzelce abdest almasını ve şu şekilde dua etmesini emretti:

    "Allahım senden istiyorum ve rahmet peygamberi olan peygamberin Muhammed ile Sana yöneliyorum. Ben şu ihtiyacımı gidermesi için seninle Rabbime yöneldim. Allahım, O'nu benim için şefaatçi kıl"
    (صحيح sahih hadis)
    Ahmed (4/138) Tirmizi : No 3578) Nesai es Sunenu'l Kubra (No 10419 10420) İbn Mace (No 1385) İbn Huzeyme-es Sahıhun (No 1219) Taberani el,Mu'cemu'l-kebir (9/No 8311-rivayetin merfu olan son bölümü)
    el-Mucemu,s-sağır, (er Ravdu-d Dani No : 508 rivayetin merfu olan son bölümü)


    Kabirsevici tasavvufçular, bu hadisin vefatından sonra Rasulullah (s.a.v.) araçılığıyla dua ve tevessülde bulunmaya dalalet ettiğini iddia etmektedirler.


    1. ZULUM'E REDDİYE
    Bu hadiste (Âmâ Hadisi) , vefatından sonra Peygamber (s.a.v.)'e seslenip dua etmenin ve kendisi ile tevessulde bulunmanın caiz olduğuna dair herhangi bir delil bulunmamaktadır.

    Sebebi :
    1- Hadiste ifade edilen Peygamber (s.a.v.)den istiğase değil bilakis Peygamber (s.a.v.) ile Allah'a yönelmektir. İsteme makamı Peygamber (s.a.v.) değil Allah'tır….

    2- Hadiste anlatılan ama kimse Peygamber (s.a.v.)in zatı ile değil duası ve şefaati ile Allah'a yönelmektedir. Rasulullah'tan kendisi için dua etmesini istemiştir. Bu sebeble de O'nu benim için şefaatçi kıl" demiştir. Bu da Rasulullah'ın onun için şefaat yani (dua) ettiğini göstermektedir. Yoksa öncesinde Peygamber (s.a.v.)'den herhangi bir dua ve şefaat etme olmamış olsa "Onu benim için şefaatçi kıl" sözünün hiç bir anlamı olmazdı.

    Ashabı Kiram'ın örfünde, onların bildiği şekliyle Peygamber (s.a.v.) ile tevessulde bulunmak bu biçimdedir. Yani sahabi Peygamber (s.a.v.)'e gelir, O'ndan kendisi için dua etmesini ister ve sonra duasının kabul olunmasını Allah'tan dilerdi.

    Sahih-i Buhari'de sabit olan bir hadis bu konuya delil teşkil etmektedir.
    Buna göre Ömer (r.anh) (23/644) kıtlık zamanında yağmur yağması için Abbas b.Abdulmuttalib (32/652) r.a. ile yani onun duası ile tevessülde bulunur ve "Allahım biz sana (Hayatta iken) peygamberin ile tevessül ederdik de yağmur yağdırırdın. Şimdi de peygamberinin amcası ile tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur nimetini bahşet"

    (صحيح sahih hadis - Buhari (No: 1010, 3710) Enes b Malik r.anh'den) derdi ardından yağmura kavuşurlardı.
    3- Eğer onların söylediği gibi Rasulullah (s.a.v.)'in zatı ile tevessül etmek caiz olsaydı ama zat Peygamber (s.a.v.)'in huzuruna gitmeye ihtiyaç duymaz, aksine kendi evinde Rasulullah (s.a.v.) ile tevessül etmek suretiyle dua ederdi.

    Âmâ olan Sahabi, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e, sadece kendisine dua etmesi için geldi. "Allah'a dua et de gözlerimi iyileştirsin" diye dua etmesi bunu gösteriyor.

    Yani O, Allah Azze ve Celle'ye, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in duasıyla tevessülde bulunmuştu. Çünkü O kimse biliyordu ki, Rasulullah (s.a.v.)'in duası, diğerlerinin duasına nazaran daha çok kabule layıktı. Eğer âmânın amacı Rasulullah (s.a.v.)'in makamına tevessül etmek olsaydı, kalkıp Rasulullah'ın yanına gelerek O'ndan dua istemezdi; buna gerek de kalmazdı. Evinde oturup, "Allah'ım, Nebi'nin senin katındaki makamı ve yerinin yüceliği ile sana yöneliyorum. Sana yalvarıyor, bana şifa verip gözümü açmanı istiyorum" diye dua ederdi. Fakat o bunu yapmadı. Neden ?
    Çünkü O bir Arab'tı ve Arab dilinde tevessulun ne anlama geldiğini çok iyi anlıyordu.
    Biliyordu ki, bu duayı ancak çok şiddetli ihtiyacı olan biri söyler ve kendisine tevessul ettiği insanın adını anar. Bu duanın aksine, kesin bir şekilde kendisinde Kitab ve Sünnet ilmi bulunan salih bir kimseye gidilip istenmesi gerekir.
    İşte bu durum onun Rasulullah (s.a.v.)'in huzuruna sadece Rasulullah (s.a.v.)'in kendisi için dua etmesi gayesiyle gittiğini açıkça göstermektedir.

    4- Vefatından sonra Peygamber (s.a.v.)'in zatı ile tevessulde bulunmak caiz olsaydı, sahabe böyle bir uygulamada bulunurdu. Ashabın böyle bir uygulamayı güç yetirdikleri ve gereklilik bulunduğu halde terk etmiş olmaları bu tür bir tevessülün sonradan ortaya çıkarılmış bir bid'at olduğunu göstermektedir.
    Bu nedenden ötürü kıtlık zamanlarında sahabe-i kiram Abbas b. Abdulmuttalib (r.anh)'ın duası, Muaviye b. Ebi Sufyan ile ed-Dahhak b. Kays (r.anhuma) , Yezid b. el-Esved el-Cureşi'nin duasıyla tevessulde bulunmuşlardır.

    Şubhe sahiplerinin biri çıkıb istidrakte bulunarak Beyhaki'nin aynı hadisi rivayet ettiğini ve bu hadiste Osman b. Huneyf (r.anh)'ın Osman b. Affan (r.anh) zamanında yani, Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra sözü geçen ama hadisine dayanarak bir adama bu şekilde dua etmesini emrettiği ifade edilmektedir ( ضعيف الإسناد Zayıf Eser- Taberani el Mu'cemu'l-Kebir (9/No:8311) El Muce's-Sağir (Er-Ravdu'd-Dani No: 508) Beyhaki Delailu'n Nubuvve (6/168) şeklinde bir itirazda bulunursa cevaben şöyle denir.

    İlk olarak bu ziyade munkerdir, mahfuz değildir. Şebib b. Said el Habati adındaki bir ravi tarafından teferrüden rivayet edilmiştir. Bu ravinin çok sayıda munker rivayeti bulunmaktadır. En düzgün hadisi oğlunun kendisinden Yunus b Yezid el Eyli nushasından Zuhri kanalıyla yapmış olduğu rivayettir. Konu edilen hadis ise bu nüshadan bile değildir.

    Ayrıca işaret edilen ravi kendisinden daha sika olan Şu'be ve Hammad b. Seleme'ye muhalefet etmektedir. Çünkü bu iki ravi sözü edilen ziyadeyi zikretmemektedirler. Dolayısıyla bu ziyadenin Şebib b Sa'id el-Habati'nin munkerlerinden olduğu anlaşılmaktadır.

    İkinci olarak bu gibi rivayetler, kıssa sahih olsa bile bu, şer'i bir hususun subutu için yeterli sayılmaz.
    İbadet, ibaha, vucub veya tahrim ile alakalı bir şeyde sahabilerin birinden rivayet edilip de diğer sahabilerin muvafakat göstermediği ve Peygamber (s.a.v.)'den sabit olanın da ona muhalefet edip muvafakat etmediği durumda da aynısı geçerlidir.
    Böyle bir uygulama Müslümanlar tarafından uyulması zorunlu olan bir sünnet kapsamında değerlendirilemez.

    5- Rasulullah (Sallallhu Aleyhi ve Sellem), hem âmâya dua edeceğini vaadetmiş, hem de ona, nasıl dua edeceğini öğretmiştir.
    "Dilersen sana dua ederim, dilersen sabredersin ve bu senin için daha hayırlı olur."
    Bu ikinci emir, Rasulullah (s.a.v.)'in, Rabb'inden rivayet ettiği bir hadistir:
    "Ben kulumu iki sevgilisiyle (gözüyle) imtihan ettiğimde sabrederse, Cennet'te onun karşılığını ona veririm"
    (Buhari, Enes'ten rivayet etmiştir. El-Ehadis es-Sahiha: 2010)

    6- Âmânın ısrarla "bana dua et" demesi, Rasulullah (s.a.v.)'in ona dua ettiğini gösterir. Zira O, vaad edenlerin en hayırlısıdır.
    Biraz Önce geçtiği üzere Rasulullah (s.a.v.) onun için dua edeceğine söz vermişti. Âmâ ise duada ısrar ediyordu. Rasulullah (s.a.v.) de bu ısrar karşısında ona dua etti. Böylece âmânın muradı oldu.
    AllahRasulu (s.a.v.) merhametinden ötürü âmâya yapması gerekeni ısrarla gösterdi ki, Allah Azze ve Celle onun duasını kabul etsin. Meşru olan ikinci tür tevessüle başvurmasını ona tavsiye etti. Bu ikinci tür tevessül, daha önce açıkladığımız gibi, salih amel ile tevessülde bulunmaktır.
    Rasulullah (s.a.v.), bununla ona daha büyük bir hayrın ulaşmasını diliyordu. Bunun için de ona abdest almasını, iki rekat namaz kılarak kendisi için dua etmesini söyledi. Bu amellerin hepsi Allah Subhanehu ve Tealaya itaattir.

    Allah Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem dua etmeden o bu ameli işliyor. Bu amel de "O'na vesileyi arayınız" hükmüne dahildir.


    İşte böylece Rasulullah (s.a.v.) sadece âmâya dua etmekle yetinmedi, üstelik onu Allah Azze ve Celle'ye itaat ve yakınlık ifade eden amellerle meşgul etti.
    Böylece mesele her yönüyle tamamlanarak, Allah Teala'nın rıdasına daha yakın olmasına çalışılmıştır. Böyle olunca da onların zannettiklerinin aksine, olayın tamamı "dua" etrafında dolaşmaktadır.

    Hadisi çarpık itikad sahibi tasavvufçulara uygun hale getirmeye çalışan Şeyh el-Gimari ya gafildir, ya da gafil gibi davranmaya çalışıyor.
    Çünkü el-Misbah adlı eserinde (sh. 24) şöyle diyor: "Dilersen dua ederim, dilersen senin edebileceğin bir duayı sana öğreteyim."


    Bu tevil, hadisin başı ile sonunun uyuşması için gereklidir."
    Ben de bu tevilin batıl olduğunu söylüyorum. Çünkü batıl oluşunun birçok yönü vardır.


    Temiz Akıl sahibleri Dikkat edelim:

    Âmâ kişi O'ndan kendisi için dua etmesini ister. Kendisine dua etmeyi öğretmesini değil!..
    Rasulullah (s.a.v.) ona "dilersen sana dua ederim" dediğine göre, Rasulun ona dua etmesi kesinlik kazanmış oluyor. Bu, hadisin sonuyla uyuşan bir anlamdır.

    Yine görüyoruz ki, el-Gimari, hadisin sonundaki "Allah'ım! O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl!" sözüne hiç değinmiyor. Zira bu ifade daha önce de söylediğimiz gibi, Rasulullah (s.a.v.)'in duasına tevessülün apaçık bir isbatıdır.

    Rasulullah (s.a.v.) 'in âmâya öğrettiği dua : "Allah'ım! Onu benim için şefaatçi kıl." (Bu cümle Ahmed b. Hanbel'in Musned'indedir. El-Hakim de onu nakleder. İsnadı sahihtir.)

    Bu ibareyi, Rasulullah (s.a.v.)'in zatına, makamına veya haklarına hamletmek mümkün değildir. Çünkü bu cümledeki anlam; "Allah'ım, benim hakkımda gözlerimin iyileşmesi için O'nun şefaat ve dualarını kabul et" şeklindedir.

    Şefaat, lugatta dua demektir.

    Bu da hem Rasulullah (s.a.v.), hem de diğer rasuller için kıyamet günü sabit olan şefaattir. Bu da bize göstermektedir ki, şefaatten daha özel birşeydir.
    Şefaat ise, ancak iki kimsenin olmasını gerektirir. Bu da, birisinin diğerinden, kendisine şefaatçi olması için dua etmesini istemesidir. Bu, başkasına şefaat etmeyen kimsenin haline benzer. Lisanu'l-Arab'da şöyle denir;

    "Şefaat; şefaatçi olacak olanın, bir sultana veya padişaha, bir başkasının ihtiyacının görülmesi için aracılık etmesidir. Başkası için şefaat taleb eden kimse, bununla, istenen şeyin elde edilmesine vasıta olur. Denilir ki, falan kimse, falan için falancanın şefaatini diledi, o da ona şefaatte bulundu ve beni şefaatçi kıldı."
    Bununla, Âmânın, Rasulullah (s.a.v.)'in zatına değil, duasına tevessül etmiş olduğu anlaşılmaktadır.


    Rasulullah (s.a.v.)'in âmâya öğrettiği "beni de O'nun için şefaatçi kıl", yani "benim de O'nun hakkındaki şefaatimi kabul et" sözü (Bu cümle hadiste sahih olarak varid olmuştur. Ahmed ve el-Hakim bunu rivayet etmişler ve ez-Zehebi de sahih olduğuna muvafakat etmiştir. Bu, tek başına bile kesin bir hüccettir. Zat ile tevessül hakkında hadisi yorumlamak batıldır. Ancak, bazı yazarlar son zamanlarda zat ile tevessüle cevaz verirler. Anlaşılan odur ki, onlar bu gerçeği bilmelerine rağmen, bu kanaati zikretmektedirler. Ayrıca onlar, hadiste bundan önceki "Allah'ım, O'nu benim için şefaatçi kıl" cümlesini naklettiler. Bu da onların nakildeki güvenilirliklerinin delilidir. Onlar bu cümleyi zat ile tevessüle delil göstermektedirler. Ancak, okuyuculara bunun nasıl delil olduğunu açıklamaktan kaçınıyorlar.) "O'nun benim gözümün iyileşmesi hakkındaki duasını kabul et" demektir.

    İşte böyle bir bir mana taşıdığından dolayı, bize muhalif olanların bu cümleye uzaktan veya yakından temas etmediklerini görürsünüz. Çünkü bu cümle, onların düşüncelerini temelden yıkmakta, kökünden sökmektedir.

    Bunu onlara söylediğiniz zaman size bayılacakmış gibi bakarlar. Çünkü Rasulullah (s.a.v.), âmâ hakkındaki şefaati anlaşılan bir şeydir; ancak âmânın Rasulullah hakkındaki şefaat; nasıl olur? Bu sorunun onların yanında asla cevabı yoktur.

    Onların bu cümleyi anlamadıklarına dair delile ve onların batıl tevillerini anlamaya gelince; onların dualarında, "Allah'ım, Nebi'ni benim için şefaatçi kıl, beni de O'nun hakkında şefaatçi kıl" cümlesini söylemediklerini görürsünüz.

    Sonra el-Gimari şöyle der:
    "Allah Rasulu'nün âmâya dua ettiğini düşünsek bile bu, hadisin başkasına da genellenmesine engel değildir."


    Bu apaçık bir saçmalıktır. Çünkü hadisin, dua halinde âmânın dışındaki kimseler için genellenmesine bir engel olmadığını inkar eden kimse yoktur.
    Ancak, Rasulullah (s.a.v.)'in, ölümünden sonra kendisine ihtiyaçları için tevessülde bulunanlar hakkında dua bilinmediği için, onlar bu şekilde doğrudan doğruya Rasulullah (s.a.v.)'in duasına tevessül etmiş olmamaktadırlar. Bundan dolayı, hükümde ihtilaf sözkonusudur.
    EI-Gimari'nin bunu söylemesi, onun aleyhinde bir huccettir.

    7- Bu hadisi alimler, Rasulullah (s.a.v.)'in mucizelerinden olarak görürler.
    Rasulullah (s.a.v.)'in kabul edilen bir duasını beyan eden hadis, Allah Azze ve Celle'nin, O'na duasıyla ne harikulade işlerin kolaylaşmasını ikram ettiğini de göstermektedir. İnsanların O'nun duasıyla hastalıklardan iyileşmesi gibi. Allah Teala, O'nun duasıyla âmânın gözlerini de iyileştirmiştir.

    Bu nedenle "Delailu'n - Nubuvve" adlı kitabında el-Beyhaki ve diğer bazı alimler, bunu böyle rivayet etmişlerdir. Bu da âmânın şifa bulmasının sırrının, ancak Rasulullah (s.a.v.)'in duasıyla olduğuna delildir.
    Körlerden Allah Azze ve Celle'ye ihlasla dua ederek şifa isteyib de herhangi birinin şifa bulub bulmamasına bakılırsa, dediklerimizin doğruluğu anlaşılır. Bugün herhangi bir körün bu yöndeki bir duası kabul olmamaktadır. Bu da, hadiste geçen âmânın gözlerinin iyileşmesinin, Rasulullah (s.a.v.)in duasıyla olduğunu gösterir. Yoksa, âmânın gözlerinin iyileşmesindeki sır O'nun, Rasulullah (s.a.v.)'in zatına, Allah-Azze ve Celle katındaki makamına veya hakkına tevessül değildir. Eğer zata tevessülden dolayı iyileşmiş olsaydı, ondan başka körlerin de Rasulullah (s.a.v.)'in makamına, haklarına veya zatına tevessül etmelerinden dolayı gözlerinin iyileşmesi gerekirdi.


    Böyle bir görüşü savunanlar kimi zaman da diğer bütün Peygamberlerin, velilerin, şehidlerin, salihlerin ve Allah Teala'nın katında bir makam ve değer sahibi olan herkesin, ayrıca meleklerin, insan ve cinlerin hepsine tevessülü de buna eklemektedirler.
    Şimdiye kadar biz böyle birşey bilemediğimiz gibi; herhangi bir kimsenin de Rasulullah (s.a.v.)in ölümünün üzerinden bunca asır geçmiş olmasına rağmen, böyle bir şeyin meydana geldiğini bildiğini zannetmiyoruz.

    Eğer kıymetli araştırıcı kardeşler izah etmeye çalıştığımız âmâ hadisinin sadece Rasulullah(s.a.v.)in duasına tevessülle ilgisi olduğu, kesinlikle zata tevessülle bir ilgisi olmadığı anlaşılırsa; âmânın, "Allah'ım, ben senden diliyorum ve senin Nebin Muhammed ile sana tevessülde bulunuyorum" sözünün anlamının ve maksadının da "sana Nebin Muhammed'in duasıyla tevessülde bulunuyorum" demek olduğu anlaşılacaktır.

    Bu, kendisine izafe edilen cümlenin hafzı demek olup, Arap dilinde bilinen birşeydir. Tıpkı, Kur'an'da geçen "istersen bulunduğun köye ve beraber olduğumuz kafileye sor" ayetinde olduğu gibi.
    Yani, "köyün ahalisine" ve "kervanın sahiblerine" demektir.
    Biz ve bize muhalif olanlar, cümlede "tamamlayan"ın kaldırılmış olduğunda hemfikiriz. Bu da tıpkı, Ömer (Radıyallahu Anh)'ın, Abbas (Radıyallahu Anh)'ın duasına tevessülü gibidir.
    Ancak, bu hadisteki anlamın; "ben sana, Nebi'n Muhammed'in (makamı) ile yöneliyorum" veya "Ey Muhammed, ben senin zatın veya makamın ile Rabb'ime yöneliyorum" şeklinde yorumlanması yanlıştır.
    Hadisteki anlamın, "Rabb'im, ben sana Nebi'n Muhammed'in duası ile yöneliyorum" veya "ey Muhammed, ben senin duan ile Rabb'ime yöneldim" sözlerinden birisi olduğunu, bu hadis veya bir başka hadisin delil oluşundan ötürü kabul etmemiz gerekir.
    Zira, bu sözün siyakında Rasulullah (s.a.v.)'in makamına açıkça işaret eden veya buna delalet eden herhangi birşey yoktur.


    Onların "makam ile tevessül" şeklindeki düşünce ve yorumlarına ne Kuran'dan, ne Sünnet'ten ve ne de Sahabe'nin sözlerinden bir tek delil vardır. Böylece, onların tercih edilecek bir yeri olmayan takdir ve yorumların kendiliğinden sakıt olmaktadır.

    Burada hatırlatılması gereken bir diğer mesele de; eğer o kör (ama) Sahabi hadisi, olduğu gibi zahirine hamledilse bile, ki bu da Rasulullah (s.a.v.)'in zatına tevessüldür, bu ifade kendisinden sonra gelen "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de Ona şefaatçi kıl" cümlesini ibtal edib anlamsız kılar.
    Bu da, bilindiği gibi caiz değildir. Öyleyse geriye, bu cümle ile ondan önceki cümlenin arasını bulmak kalıyor.
    Bu da olsa olsa, ancak tevessülün dua ile olduğunu ortaya koyar. Böyle bir durum, hadisten anlaşılan şeyin ne olduğunu bize İspat etmiş olur. Dolayısıyla, hadisi zat ile tevessüle delil göstermeye çalışanların delil-lendirmeleri geçersiz kalmış olur.


    Buna rağmen diyorum ki, ama'nın Rasulullah (s.a.v.)'in zatına tevessül etmesi sahih olsa bile, bu ancak O'nun zatına özgü bir hüküm olmuş olur. Ne Peygamberlerden, ne de salihlerden hiç kimse, Onun bu durumuna ortak olamaz.
    Onları AllahRasulü(s.a.v.)'in hükmüne dahil etmeyi, doğru ve sağlıklı olan bir düşüce kabul etmez. Çünkü O, onların seyyidi ve en faziletlilerindendir.

    Birçok salih haberde bize geldiği gibi, bu Özellik, Allah Subhanehu ve Teala'nın, Rasulullah (s.a.v.)'i diğer Peygamberlere karşı faziletli kıldığı birşey olabilir ilgili meselelere kıyas müdahale edemez.
    Kim körün Rasulullah (s.a.v.)in zatı ile Allah Azze ve Celle'ye tevessül ettiğini söylüyorsa, yapması gereken, orada durmaktır.
    İmam Ahmed ve İz b. Abdusselam'dan da benzeri sözler nakledilmiştir.
    İşte bu, bilimsel araştırmanın insafla beraber gerektirdiği şeydir. Doğruya eriştiren Allah Azze ve Celle'dir.


    Bir Uyarı

    Âmâ hadisiyle ilgili olarak bazı rivayet yollarında iki ziyade vardır. Bu ziyadelerin zayıflığını ve garibliğini açıklamak bir zorunluluktur. Ta ki okuyan kimse bu iki ziyade hakkında bilgi sahibi olsun ve bununla gerçeğin ve doğrunun aleyhine delil getirmek isteyenlere aldanmasın.

    Hadisteki 1. Fazlalık:

    Hammad b. Seleme'nin ziyadesidir.
    Hammad b, Seleme diyor ki; "Ebu Cafer el-Hatmi bunu bize rivayet etti."
    Tıpkı Şu'be'nin rivayetine benzer bir şekilde isnadından söz etti. Hakeza metin de böyledir. Ancak o kısmen de olsa metni kısaltmıştır. Hadisin sonundaki "Nebini gözümün bana geri verilmesinde şefaatçi kıl" lafzından sonra ziyade olarak, "eğer herhangi bir İhtiyaç olursa bunun gibi yap" lafzı vardır. Bunu Ebi Bekir b. Hayseme "Tarih"inde rivayet eder. Bunu kendisine Muslim b. İbrahim'in, ona da Hammad b. Seleme'nin söylediğini yazar.


    Şeyhulislam İbn-i Teymiyye, "el-Kaidetu'l-Celiyye"de (sh. 102) bu ziyadenin illetli olduğunu söyler. Sebebi de, Hammad b. Seleme'nin bu hadisi tek başına rivayet etmesi ve Şu'be'nin rivayetine de muhalif olmasıdır. Şu'be ise, bu hadisi rivayet eden ravilerin en güvenilirlerindendir. Hadisteki bu illetin tesbiti hadis kaidelerine uygun olup, kesinlikle aykırı değildir.

    El-Gimari'nin "eI-Misbah"da (sf: 30) Hammad b. Seleme için "O Sahih'in ricalindendir. Sikadır. Sikanın hadiste zikrettiği ziyade makbuldür" demesi, ya onun hadis ıstılahında belirtilmiş olan şeyden gafil olmasından, veya kasıtlı olarak bilmiyor gibi davranmasmdandır. Zira hadis ıstılahında bilinen bir şart vardır, o da ravinin kabulü için, kendinden daha güvenilir raviye muhalefet etmemesi gerekir.
    İbn-i Hacer "Nuhbetu'l-Fiker" adlı eserinde, "hadiste fazlalık, ravinin kendisinden daha güvenilir olanın rivayetine aykırı olmadığı zaman makbuldür. Daha tercih edilene aykırı olursa, tercih edilen, daha iyi korunan rivayettir. Bunun karşıtı da "söz" olur." der. İşte bu şart, burada sözü edilen ziyade için yoktur.
    Çünkü Hammad b. Seleme, Müslim'in ricalinden olsa bile, onun hadis ezberinde Şu'be'den daha zayıf olduğunda şüphe yoktur. Bunu daha iyi anlamak için, alimlerin bu konuda yazdıkları kitablara bakmak yeter.

    Birincisini ez-Zehebi, "el-Mizan"da zikretti.

    Ez-Zehebi, ancak kendileri hakkında konuşulmuş olanları ve sika (güvenilir) oldukları halde rivayetlerinde evham bulunanları zikreder. Halbuki O, kitabında Şu'be'ye kesinlikle yer vermemiştir.
    Öte yandan, Hammad ile Şu'be'nin hayatı hakkında İbn-i Hacer'in "eI-Takrib"de yazdıklarını iyice düşünenler, aradaki farkı daha iyi anlarlar.

    O diyor ki; "Hammad b. Seleme güvenilir ve ibadet sahibi olan bir kişidir. Güvenilir olanların en güveniliridir. Hayatının sonunda hıfzı değişmiştir."
    Sonra şöyle devam ediyor:
    "Şu'be İbnu'l-Haccac güvenilir, hafız ve hadisi çok iyi bilen bir insandır. Es-Sevri, O'na, "hadiste emiru'l-muminin" derdi. Irak'ta ilk kez hadis ricali hakkında araştırmada bulunan ve Sünnet'i savunan O'dur. İbadet ehli bir İnsandı."


    Bu bilgilere sahib olduktan sonra anlarız ki, Hammad b. Seleme'nin bu hadiste Şu'be'nin aksine olarak zikrettiği ziyadesi makbul değildir. Çünkü onun bu rivayeti, kendisinden daha güvenilir olan ravinin rivayetine aykırıdır. Böylece bu, şaz bir rivayet olmaktadır. Tıpkı İbn-i Hacer'in biraz yukarıda işaret ettiği gibi. Olabilir ki, Hammad bu ziyade lafzı ezberinin zayıfladığı bir dönemde rivayet etmiştir. Dolayısıyla hataya düşmüştür.

    Ahmed b. Hanbel de rivayetinde sanki bu fazlalığa değinmiş gibi. O bu hadisi Muemmel (İsmail) yoluyla Hammad'dan rivayet etmektedir.
    Bunu Şu'be'nin rivayetinden sonra zikretmesine rağmen, hadisi lafzıyla ele almamıştır. Aksine, doğrudan doğruya Şu'be'nin rivayet ettiği lafzı esas alıyor.
    Hadisi zikrettikten sonra şöyle diyor: "Muemmel'in Hammad'dan rivayetinde fazlalık olması muhtemeldir."
    Bunun için İmam Ahmed de, diğer hafızların âdeti olduğu gibi, bu rivayeti diğerine havale ettiğinde, havale edilen rivayetteki fazlalığı belirttiği gibi, işaret etmedi.


    Sözün Özü şudur:
    Hadisteki ziyade şâz olduğundan dolayı sahih değildir. Olsa bile, Rasulullah (s.a.v.)'in doğrudan zatına tevessüle delil olamaz. Çünkü, "bunun gibi yap" sözünün anlamının, "hayatında iken yine çıkıp Rasulullah (s.a.v.)e gelmesi, O'ndan dua isteyip tevessül etmesi, sonra da abdest alıp Allah Rasulü (s.a.v.)'in kendisine emrettiği gibi namaz kılıp dua etmesi" şeklinde olması da muhtemeldir. Allah Subhanehu ve Teala daha iyi bilir.

    Hadisdeki 2. Fazlalık :

    Osman b. Afvan Radıyallahu Anh'a tevessül edib ihtiyacını gören bir kimsenin durumunu anlatan bu ziyadeyi Taberani "el-Mu'cemu's-Sağir"de (sh. 103-104) ve "el-Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir. Rivayet zinciri şöyledir: Tabera-ni, Abdullah b. Vehb'den, O Şebib b. Said el-meki'den, O Ruh İbnu'I-Kasım'dan, O Ebu Ca'fer el-Hatmi el-Medeni'den, O Ebu Umame b. Sehl b. Hanifden, o da amcası Osman b. Haniften rivayetle şöyle diyor:

    Bir adam vardı. Sık sık Osman'a gelir, fakat Osman onun ihtiyacına bakmazdı. Adam, Osman b. Hanif'Ie karşılaşınca durumu O'na şikayet etti.
    Osman b. Hanif O'na, abdest yerine gidib abdest almasını, sonra mescide gidip iki rekat namaz kılmasını, sonra da; "Allah'ım, ben seni diliyor ve senin Nebi'n, rahmet Nebi'siyle tevessülde bulunuyorum. Ey Muhammed, ben seninle, Rabb'im Azze ve Celle'ye ihtiyacını görmesi için yöneldim" diye dua ederek ihtiyacını zikretmesini söyledi.
    Adam da bunu yerine getirdi.
    Sonra O'na dedi ki; "benimle beraber gel, Osman'a gidelim." O adam da Osman b. Hanif'le beraber Osman b. Afvan'ın kapısına geldi.
    O'nu gören kapıcı, geldi, elinden tutup Osman'ın yanına götürdü ve minderin üstüne oturttu.
    Osman b. Afvan O'na, "ihtiyacın nedir?" diye sordu.
    Adam da ihtiyacını O'na söyledi. Osman da onun ihtiyacını giderdi. Sonra adama, "bu ana kadar senin ihtiyacını görmeyi hatırlayamadım. Eğer bundan sonra bir ihtiyacın olursa bize gel" dedi.
    O adam Osman b. Afvan'ın yanından ayrılınca Osman b. Hanif'le karşılaştı. O'na, "Allah senden razı olsun! Sen O'nunla konuşuncaya kadar O bana hiç bakmıyor ve ne demek istediğimi anlamıyordu" dedi.
    Osman b. Hanif, "vallahi ben O'nunla konuşmadım" dedi. Sonra şöyle devam etti:


    - Ben Allah Rasulu zamanında O'na kör bir adamın gelip şikayetlendiğini, sonra da iyileştiğini gördüm.
    Allah Rasulu sana dediğimi ona söyledi, o da bunu yaptı ve gözleri iyi oldu.
    O adam Allah Rasulune, "ey Allah'ın Rasulu! Ben kör bir insanım. Elimden tutup bana yol gösterecek olan kimsem yok. Çok zorlanıyorum" dedi. Rasulullah (s.a.v.)de ona şöyle söyledi.
    "Abdest alma yerine git, abdest al. Sonra iki rekat namaz kıl. Sonra şu dualarını et."

    Osman b. Hanif bu olayı anlatırken diyor ki; "vallahi biz daha oradan ayrılmamış ve aradan fazla vakit geçmemişti ki, o adam yanımıza sanki hiç kör değilmiş gibi çıkageldi."
    Taberâni diyor ki: "Bunu Ruh İbnu'l-Kasım'dan Şebib b. Said, O'ndan da Ebu Said el-Mekki rivayet etmiştir. Güvenilirdir.
    Ahmed b. Şebib ve babasından, Yunus b. Yezid el-Eyli'den hadis rivayet eden O'dur. Bu hadisi Ebu Ca'fer et-Hutami'den
    (adı Umeyr b. Yezid'dir) Şu'be rivayet etmektedir.

    O güvenilirdir. Şube'den de bunu tek başına Osman b. Ömer b. Faris rivayet etmiştir. Hadis sahihtir."

    Bu hadisin sahih olduğunda şek yoktur. Ancak burada söz konusu olan, et-Taberani'nin de dediği gibi, Şebib b. Said'in naklettiği kıssadır.
    Şebib denen bu adam, hakkında konuşulmuş bir kimsedir. Özellikle İbn Vehb'in ondan rivayetinde... Ancak, onu Şebib yoluyla İsmail ve Ahmed (Şebib b. Said'in oğulları) takib etmişlerdir. Yalnız bu İsmail denen kimseyi tanımıyorum ve ondan söz eden bir kimseyi de görmedim. Hatta öyle ki, babasından hadis rivayet edenler arasında bile sayılmadı. Ancak onun kardeşi Ahmed doğru birisidir.
    Babası Şebib'e gelince, onun hakkında söylenen sözün özü;
    "o güvenilirdir, yalnız ezberinde zayıflık vardır." şeklindedir.
    Sadece oğlu Ahmed'in ondan ve Yunus'tan rivayeti hüccettir. Ez-Zehebi "el-Mizan"da, "O saduktur, garib hadisler rivayet eder" der.
    İbn-i Adiyy de el-Kamil'de; "Onun Yunus b. Yezid'den rivayet ettiği düzgün bir nüshadır. İbn Velid bazı münker rivayetlerin yanında ondan da hadis nakleder" der.
    İbnu'l-Mediyni diyor ki; "Mısır'a ticaret için gidip gelmekteydi. Onun nüshası (kitabı) sahihtir, Onu oğlu Ahmed'den alarak yazdım."
    İbn-i Adiyy de şöyle der: "Şebib hıfzından konuştuğu zaman hem karıştırıyor, hem de hata ediyordu. Dilerim ki bunu kasıtlı olarak yapmamıştır. Oğlu Ahmed, Yunusun hadislerini ondan rivayet ettiğinde, sanki Yunus'muş gibi güzelce rivayet eder."


    Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Şebib'in rivayeti iki şartla kabul edilir:
    Birinci Şart: Rivayetin, oğlu Ahmed'in ondan yaptığı rivayet olması gerekir.

    İkinci Şart: Şebib'in Yunus'tan yaptığı rivyet olmasıdır. Bunun sebebine de gelince; yanında Yunus b. Yezid'in kitaplarının bulunmasıydı.

    İbn Ebi Hatim, "Ec-Cerhu ve't-Ta'dil" adlı kitaında onun babası için şunu söyler:

    "O, kitaplarından hadis söylediğinde güzel hadis rivayet eder. İbn Adiyy'in dediği gibi, ezberinden konuştuğunda ise, İbn-i Vehb'in değil, oğlu Ahmed'in rivayeti olması şartıyla, rivayetinde herhangi bir sakınca yoktur."

    İbn-i Hacer' de "et-Takrib" adlı eserinde onun hayatını anlatırken böyle söyler. Zira o tartışmalıdır. Çünkü o, oğlu Ahmed'in babasından hadis rivayetinde "kesinlikle bir sakınca olmadığı"nı söylemekle vehimde bulunmuştur. Aslı böyle değildir. Aksine, Ahmed'in böyle bir rivayetinin sahih olabilmesi için, mutlaka kendisinin bizzat Yunus'tan rivayet etmesi şartı vardır. Bu şartı, İbn-i Hacer'in işaretiyle anlıyoruz. Zira İbn-i Hacer, Şebib'i, Buhari'nin tenkid edilen ravileri arasında saymıştır.

    (Fethu'l-Bari, Mukaddime, 5:133)
    Daha sonra, İbn-i Adiyy'in de onun hakkındaki sözlerini naklederek, onun güvenilir olduğunu söylemiş ve Onu tenkitten kurtarmak istemiştir.
    Diyor ki; "Buhari, oğlunun ondan ve Yunus'tan yaptığı rivayetleri kabul etmiştir. Ancak, Yunus'tan, başkasından rivayet ettiği hadislerini almadığı gibi, îbn-i Vehb'in de ondan rivayetlerini almamıştır."
    Bu şekilde onun tenkidi, Yunus'tan başkasından rivayet etmesi şartına bağlanmıştır. Velev ki oğlu Ahmed yoluyla gelmiş olsa da. Biraz önce değindiğimiz gibi, doğru olan da budur.


    Bu noktada, İbn-i Hacer'in "et-Takrib"deki her iki sözünün arasındaki çelişkinin kaldırılması, bu sözlerin arasının bulunması gerekmektedir. Bundan da, hem bu kıssanın, hem de onu delil göstermenin zayıflığı ortaya çıkmış oluyor.

    Bunun ardından, rivayet hakkında bir diğer illetle karşılaştım. O da, rivayet konusunda Ahmed'in de tartışılmasıdır.
    İbnu's-Sunni bu rivayeti, "Amelu'l-Yevmi ve'l-Leyf'de (sh. 202), el-Hakim "el-Mustedrak"te d/562), Şebib'in oğlu Ahmed'den üç yolla rivayet etmektedir.

    Ayrıca Avn b. Umare el-Basri diyor ki, "İbnu'l-Kasım bunu bize rivayet etti." (El-Hakim rivayeti) Fakat Avn denen bu kişi zayıftır. Ancak rivayeti, Şu'be, Hammad b. Seleme ve Ebu Ca'fer el-Hutami yoluyla gelen riveyete uygun olması nedeniyle daha iyidir.

    Sözün özü, bu kıssa gerçekten üç sebepten dolayı zayıf ve çirkindir:

    1- Bu hadisi tek başına rivayet eden kimsenin zayıflığı,

    2- O'nun hakkında ihtilaf edilmiş olması,
    3- Hadisi rivayet edenlerin, güvenilir hadis ravilerinin rivayetlerine aykırı hadis rivayet edib, onun adını zikretmemeleri.


    Bu nedenlerden bir tanesi bile, sözkonusu rivayetin kabul edilmemesi için yeter.
    Ne garib bir taassub veya hataya uymaktır ki; Şeyh El-Gimari bu rivayetleri "el-Misbah" adlı eserinde (sh. 12,17) Beyhaki'nin "Delailu'n-Nubuve"sine ve et-Taberâni'ye atıfta bulunarak nakletmiştir. Daha sonra da bir kez olsun bu rivayetlerin sahihliği veya zayıflığı üzerinde tek bir söz bile söylememiştir. Nedeni gayet açık. Bu rivayetleri sahih göstermeye gelince, bunun imkanı yoktur. Ancak, rivayetlerin zayıflığını iptal mümkündür.

    Ancak, "el-İsabe" (sh. 21-22) hakkında konuşanlar da bu rivayet hakkıda doğruyu bulamamışlardır. Buna rağmen, "bu hadis, et-Taberani, el-Mu'cemu's-Sağir ve el-Kebir'de sahihtir" diyebilmişlerdir. Bu söz önemsiz olmasına rağmen, birkaç yönden cehaletle doludur:
    1-Taberani, bu hadis için "sahih" dememiştir. Aksine, sadece "es-Sağir"de böyle demiştir. Onlar hadis ilmini bilmedikleri için, vasıtalar aracılığıyla hadisi rivayet etmektedirler. Biz ise, hadisi doğrudan doğruya kaynağından aldık. "Kim denize ulaşırsa, su çeken dolaplara muhtaç olmaz."

    2- Taberani bu kıssaya değil, sadece hadise "sahih" demiştir. Daha önce buna değinmiştik. "Şu'be de bu hadisi rivayet etmiştir. Hadis sahihtir" sözüyle, Şu'be'nin hadisini kastetmiştir. Şu'be ise bu kıssayı rivayet etmemiştir. Öyleyse et-Taberani kıssayı sahih görmemiştir. Bu nedenle hüccet olamaz.

    3- Osman b. Hanifin kıssası sabit olsa bile, Osman b. Hanif o adama kıssadan anlaşıldığı kadarıyla nasıl dua edeceğini tam olarak öğretmemiştir. Zira o duadan, "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl" sözünü çıkarmıştır.

    Zira o, Arabca bilgisi gereği biliyordu ki, Rasulullah (s.a.v.), o duayı yalnız o kör adam için yapmıştı. Bu adam için aynı dua söz konusu olmadığına göre, bu cümleyi zikretmedi.
    Şeyhulislam İbn-i Teymiyye (rahimehullah) şöyle diyor:

    "Bilinen bir şeydir ki, bir kimse Allah Rasulunün ölümünden sonra, "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl" dese bile, Rasulullah bu kimse için herhangi bir duada bulunmamıştır. Öyleyse, onların sözleri batıldır.
    Osman b. Hanif o kimseye Allah Rasulü'nden birşey istemesini söylemediği gibi, "O'nu buna şefaatçi kıl" demesini de istememiştir. Daha doğrusu, bu rivayet edilen duayı olduğu gibi okumasını ona söylememiştir. Ancak bu duanın sadece bir kısmını okumasını söylemiştir.
    Burada Nebi'den ne bir şefaat söz konusudur ve ne de şefaat zannedilen bir şey vardır. Velev ki o, "O'nu bana şefaatçi kıl" dese bile, bunun bir anlamı yoktur. Bunun için Osman, bunu emretmedi. Onun o adama söylediği dua, Allah Rasulunden gelen dua değildir. Böyle şeylerle Şer'i olan bir amel kanıtlanamaz. Tıpkı bazı Sahabilerden gelen, ancak diğer Sahabilerin muvafakat etmedikleri, ibadetlerin güzelliği, mubah, vacib veya haram olan ameller hakkındaki haberler gibi."
    Bu da yine, Rasulullah (s.a.v.)'den rivayet edilenlere aykırı olan bir haber olması şartına bağlıdır. Böyle olunca da bu şekilde bir davranış, müslümanların hepsinin uyması gereken bir amel değil, aksine gayesi ictihad olan ve ummetin üzerinde tartıştığı bir şeydir. Bunun da Allah Azze ve Celle'ye Ve Rasulullah (s.a.v.)'e götürülmesi gerekir.
    Biz de biliyoruz ki, Ömer Radıyallahu Anh ve Sahabenin büyükleri, hayattayken kendisine tevessül ettikleri Rasulullah Sallallahu Aleyhi vessellem'e öldükten sonra tevessulde bulunmadılar. O ölünce O'na tevessül etmediler. Bilakis kuraklık yılında kıtlık çok şiddetli bir şekilde bastırınca Ömer Radıyallahu Anh, tüm ilim ehlinin de bildiği gibi ve Ensar ve Muhacirin'in de şahid olmasıyla, insanların eline yiyecek birşeyler geçinceye kadar yağlı yemek yemeyeceğine dair yemin etmiştir. Sonra da "istiska"da bulunmak için Abbas (Radıyallahu Anh)'a başvurunca şöyle dua etmiştir:

    "Allah'ım! Biz kuraklık gördüğümüzde senin Nebi'n ile sana tevessulde bulunuyorduk, sen de bize yağmur gönderiyordun. Şimdi ise senin Nebi'nin amcası Abbas ile sana tevessulde bulunuyoruz. Bize yağmur ver!"

    Allah Teala da onlara yağmur göndermiştir. Bütün Sahabenin kabul ettiği ve meşhur olması nedeniyle hiçbirisinin inkar etmediği dua budur. Bu, icma edilen konuların en meşhurlanndandır.

    Muaviye b. Ebu Sufyan da Hilafeti döneminde böyle dua etmiştir. Eğer onlar, Rasulullah (s.a.v.)'in ölümünden sonra tevessül etmek hayattayken tevessül etmek gibi olsaydı, "nasıl olur da Abbas ve Yezid İbnu'l Esved'e ve başkalanna tevessülde bulunuyoruz da insanların en faziletlisi olan Rasulullah (s.a.v.)'e tevessulu terkediyoruz? Halbuki O'na tevessul, tevessullerin en faziletlisi ve en büyüğüdür." diyerek Sahabe bunu icra ederdi. Ancak, bu sözü onlardan hiç kimse demediği ve hayattayken Rasulullah (s.a.v.)'in duasına ve şefaatına tevessul edildiği gibi, O öldükten sonra O'ndan başkasının duasına ve şefaatına tevessül ettikleri bilindiğine göre; onlar nezdinde meşru olan tevessulun kişinin zatıyla değil, duasıyla olan tevessül olduğu da bilinmiş olur.
    Bununla beraber bu kıssada, düşünen akıllı bir insanın rahatlıkla görebileceği gibi, Osman (Radıyallahu Anh) gibi bir Halife'nin faziletine gölge düşüren bir cümle vardır. O da, Raşid Halife'nin, ihtiyacı olan bir adama hiç yüz vermemesidir. Bu İfade, Rasulullah (s.a.v.)'in kendisinden meleklerin bile haya ettiğini söylediği ve özellikle yumuşaklığı, iyiliği ve insanlara karşı hoşgörülülüğü ile tanınmış Osman (Radıyallahu Anh)'ın ahlakıyla uyuşmamaktadır. İşte bu durum, kıssanın sıhhatli olması ihtimalini tamamen uzak görmemize neden olmaktadır. Zira bu, Osman (Radıyallahu Anh)'ın ahlakına ters düşen bir zulumdur.


    3) Aslı astarı olmayan hatta bazen dinin asıllarıyla çelişen uydurma hadislerle ve Allah rasulune (s.a.v.) nisbeti kesinlik kazanmamış zayıf hadislerle amel etmek. Örnek olması sebebiyle birkaç tanesini buradaki ortama aktaralım.

    Makamımla tevessulde bulunun. Şubhesiz Allah katında makamım büyüktür

    Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) bu mevzu/uydurma hadis hakkında şunları söyledi:
    "Bu hadis yalandır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Allah katındaki makamı, bütün peygamberlerin makamından daha büyük olmasına rağmen, hadiscilerin itimat ettikleri müslümanların kitablarından hiçbirinde böyle bir şey yoktur ve hadis ilmini bilen hiç kimse de bunu zikretmemiştir." (Kaidetun Celiletun fi,t-Tevessuli ve,l-Vesileti, s: 252)
    Kitabı tahkik eden Rabi b. Hâdi el-Medhali dedi ki : İyice araştırdım ama bunu hiçbir kaynakta bulamadım.

    Muhaddis Muhammed Nasıruddin el-Elbânî şunları söyledi:
    "Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Allah katındaki makamının büyüklüğü konusunda hiçbir şubhe yoktur. Allah Teala, Musa'yı anlatırken şöyle demişti: "O, Allah katında itibarlı/seçkin bir kişi idi" (Ahzab 69) Mâlumdur ki bizim Peygamberimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Musa'dan (aleyhisselam) daha faziletlidir. Bu sebeble şubhesiz ki Rabbi katında Musa'dan daha itibarlıdır. Fakat bu başka bir şeydir, onun makamıyla tevessul etmek başka bir şeydir. Bazılarının yaptığı gibi bu ikisini birbirine karıştırmak doğru değildir. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in makamı ile tevessul eden bir kimse bununla duasının kabulü için daha fazla ümitli olmayı kastetmektedir. Bu, akılla anlaşılabilecek bir durum değildir. Çünkü bu, aklın kavrayamayacağı gaybi meselelerden birisidir. Bu konuda delil olarak kullanılmaya elverişli sahih bir naklin bulunması gerekir. Böyle bir delile ulaşılmadığı da kesindir. Zira Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessul konusunda geçen hadisler sahih ve zayıf hadisler diye iki kısma ayrılır.
    Sahih olan hadislere gelince, yağmur yağmasını isterken Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessul etmeleri ve âmâ kişinin Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessul etmesi gibi bunlar kesinlikle onların iddia ettikleri şeyin delili değildir. Çünkü bunlar Peygamber'in zatıyla ve makamıyla değil, onun duasıyla tevessulun örnekleridir. Onun ahirate intikalinden sonra duasıyla tevessul etmek imkansız olunca, vefatından sonra onunla tevessul de imkansız hale gelir ve câiz olmaz. Tevessul hadislerinden ikinci kısma gelince bunlar zayıf hadislerdir ve zahiri anlamlarıyla bid'at tevessule delâlet ederler." (Silsiletu'l-Ehadisi'd-Daifeti ve'l-Mevdua, No:22)



    عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَمَّا اقْتَرَفَ آدَمُ
    الْخَطِيئَةَ ، قَالَ : يَا رَبِّ أَسْأَلُكَ بِحَقِّ مُحَمَّدٍ أَلَا غَفَرْتَ لِي ، فَقَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى : فَكَيْفَ عَرَفْتَ مُحَمَّدًا وَلَمْ أَخْلَقْهُ بَعْدُ ؟ قَالَ : يَا رَبِّ ، لِأَنَّكَ لَمَّا خَلَقْتَنِي بِيَدِكَ ، وَنَفَخْتَ فِي مِنْ رُوحِكَ ، رَفَعْتُ رَأْسِي فَرَأَيْتُ عَلَى قَوَائِمِ الْعَرْشِ مَكْتُوبًا : لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ ، فَعَلِمْتُ أَنَّكَ لَمْ تَضِفْ إِلَى اسْمِكَ إِلَّا أَحَبَّ الْخَلْقِ إِلَيْكَ ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى : صَدَقْتَ يَا آدَمُ ، إِنَّهُ لَأَحَبُّ الْخَلْقِ إِلَيَّ ، وَإِذْ سَأَلْتَنِي بِحَقِّهِ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ ، وَلَوْلَا مُحَمَّدٌ مَا خَلَقْتُكَ "

    Ebu'l-Haris Abdullah b. Muslim, el-Fihri İsmail b. Mesleme'den, O Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den, O babasından, babası dedesinden, dedesi Ömer b. el-Hattab'tan merfu olarak rivayet etmiştir:
    “_Adem günah işleyince dedi ki _ Ya Rab ! Muahmmed’in hakkı için senden beni bağışlamanı dilerim.
    Bunun üzerine Allah Teala _ Ey Adem ! Henüz yaratmadığım halde Muhammed’i nasıl biliyorsun? diye sordu?
    Adem _ Ya Rab ! Beni elinle yaratıp bana ruhundan üfleyince başımı kaldırdım ve arşın direkleri üzerinde şu yazıyı gördüm : La ilahe illAllah Muhammedur Rasulullah. Bildim ki Sen adının yanına ancak en sevdiğin kimsenin adını yazarsın.
    Allah da şöyle buyurdu._ Seni bağışladım , Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım.”

    (Hâkim, el-Mustedrak, Kitâbu't Tarih, C: 2, S: 615; Beyhakî, Delâilu’n-Nubuvve, C: 5, S: 488, 499; Tabarânî, el-Mu’cemu’s-Sağir, 2/82-83; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/253)

    Uydurmadır.

    Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.

    Zehebi, bu hadis hakkında: ''Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri'nin kim olduğunu bilmiyorum'' demektedir.

    Mizan'ul-İtidal'de bu hadis için ''batıl bir haberdir'' denilmektedir.

    Beyhaki Delail Nübüvve'de ''Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir'' der.

    El-Elbani bu hadisi aktardıktan sonra '' Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (s.a.v.)'den aslı yoktur. Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir. (Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir.

    Şeyhul İslam İbni Teymiyye (rahimehullah): ''Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem'in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır'' demektedir.

    İlgili rivayete sahih diyen Hakim hakkında :

    Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) dedi ki:
    "el-Hâkim'in bu hadisle ilgili rivayeti, onun rededilme nedenlerinden biridir. Çünkü bizzat kendisi "el-Medhal ile Ma'rifeti's-Sahihi mine's-Sakim" isimli eserinde -hadisin ravilerinden- Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'in babasından mevzu -yani uydurma- hadisler rivayet etiğini söyler! Bu işin erbabından düşünebilen bir kimse için böyle bir rivayetin kabul edilemez olduğu aşikardır. Ben derim ki, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem, hadiscilerin ittifakınca zayıf bir adamdır ve söylediği şeyleri çokça karıştırır. Ahmed b. Hanbel, Ebû Zur'a, Ebû Hatim, Nesâî ve Darâkutnî ve daha başkaları onun zayıf olduğunu söylediler.
    Ebû Hatim İbn Hıbban dedi ki: Farkında olmadan haberleri öyle ters yüz ediyordu ki rivayetlerinin çoğunda murselleri merfu, mevkufları musned haline getiriyordu. Bu sebeble onun rivayetleri terkedilmeyi hak etmişlerdir." (Kaidetun Celiletun fi,t-Tevessuli ve-l-Vesile, s: 168 - 169)

    Muhaddis Muhammed Nasıruddin el-Elbânî dedi ki:
    "Sözün özü, bu hadisin aslı yoktur. Çünkü iki büyük hadis alimi Zehebî ve Askalânî bunun geçersizliğine kesinlikle hükmetmişlerdir. Nitekim yukarıda onlardan bu husus nakledildi." (Silsiletu,l-Ehadisi'd- Daifeti ve'l-Mevdua, no : 25; et-Tevessul envauhu ve ahkamuhu s: 115)


    El-Saganiuydurulmuşdedi. (El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy.7) Elbani de aynı şeyi söylemiştir. (Silsile el-Zayif 1/450 no 282)

    El Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir (el-Aclunî, Keşfu'l-Hafâ, II, 214.)

    Şeyh Molla Aliyyul Kari "Zayıftır ama anlamı doğrudur… ” (Aliyyu'l Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68)der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:

    a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi: ”uydurulmuştur” (İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272)

    b. Deylemi’den nakledilen bir hadis ”Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı.

    El Bâni derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde (Deylemi, Musned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım. (El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no.282)

    Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivayetten ! Akıl sahiplerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum :

    Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.v.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:
    حديث موقوف: أَخْبَرَنَا أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ الْفَقِيهُ ، نا عَبْدُ الْعَزِيزِ الْكَتَّانِيُّ ، أنا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ طَلْحَةَ بْنِ هَارُونَ الْمَعْرُوفُ بِابْنِ الْمُنَقِّي الْوَاعِظُ ، نا أَحْمَدُ بْنُ سَلْمَانَ النَّجَّادُ ، نا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سُلَيْمَانَ ، ناعَلِيُّ بْنُ بَهْرَامَ الْكُوفِيُّ ، نا عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ أَبِي كَرِيمَةَ ، عَنْ عَمْرِو بْنِ قَيْسٍ ، عَنْ عَطَاءٍ ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " نَزَلَ آدَمُ بِالْهِنْدِ ، وَاسْتَوْحَشَ ، فَنَزَلَ جِبْرِيلُ فَنَادَى بِالْأَذَانِ : اللَّهُ أَكْبَرُ ، اللَّهُ أَكْبَرُ ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مَرَّتَيْنِ ، أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ مَرَّتَيْنِ ، قَالَ آدَمُ : مَنْ مُحَمَّدٌ ؟ قَالَ : آخِرُ وَلَدِكَ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ صلى الله عليه وسلم "

    Adem (a.s.) Hindistan'a iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasulullâh (iki defa) deyip ezan okur.
    Adem şöyle der: «Muhammed de kim»?
    Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.
    (İbn Asâkir, Tarihu Dimeşk, 1 - 2 /323/2, Hadis no : 5591; Kenzu'l Ummâl, 11 / 616, Hadis no: 32139)

    Elbâni, bu rivayet hakkında "zayıf" hükmünü vermiştir. (Husâmeddin, Fetava Yes'elunek, 7/215;Siltiletu Ehadisi Dâife, no: 403)

    Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Suleyman aynı şekilde bilinmemektedir.

    Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.

    Bununla birlikte Allah (c.c.) Her şeyi bilmiyormuş gibi Adem’in Muhammed (s.a.v) adını nerden gördüğünü bilmiyor da yarattığı Adem’e sorarak cehaletini gideriyor (haşa! Summe haşa)

    Son Olarak :

    Muvahhid bir kula düşen , kişiyi büyük şirke , küçük şirke veya haram olan bid’ate düşüren bid’at tevessul türlerinden sakınmaktır . Zira bu , duada haddi aşmaktır , ve duanın karşılıksız kalmasını gerektirir. Çünkü Allah azze ve celle ancak şer’i ölçüler içerisindeki duaları kabul eder. Ayrıca mu’min kul ,dualarını Kur’an ve sünnetten seçmeye özen göstermelidir. Zira bu kabul edilme açısından daha güvenilirdir ve de kişiye sevab kazandırır.

    Bir hadiste _ “haramlar bellidir , helaller bellidir. Birde ikisi arasında şüpheli şeyler vardır . Bunlardan sakınmayan tehlikeye girer “ manasındaki hadisi şerife göre bile en azından hareket etmenizi , görüyorsunuz ki Bid’at olan tevessulleri en azından ben bunlardan beriyim diyerek reddetmenizi bekleriz.

    Allah’ım ! Güzel isimlerin yüce sıfatların ; sana olan imanımız , Rasulüne duyduğumuz sevgi ve sünnetine olan bağlılığımız ; ancak senin rızanı gözettiğimiz Salih amellerimiz ve içimizden Salih kimselerin duasıyla sana yakınlık umar ; bizleri yolunda çaba gösteren , yoluna çağıran Peygamberinin (s.a.v.) sünnetine bağlı , haktan ayrılmayan muvahhid kimseler kılmanı , bizi düşmanlarımıza galip getirp aziz dinin İslam’ı yüceltmeyi bizlere nasib etmeni Senden dileriz

    Allah'tan (c.c.) değil , Veliden Yardım İsterseniz, Daha Çabuk yardım Gelir Diyenlere TOKAT

    Tasavvuf ehlinden çoğu defa duymuş, kitablarından okumuşsunuzdur ki; bir sıkıntı anında Allahtan istemeyin, bir Allah dostunu, tasavvuf şeyhini, veliden isteyip, dua ederseniz, yardım daha çabuk gelir. Sapık sofiye böyle inanır ve sıkıntı anında Allah c.c. yi bırakıp, yaratılmışlardan yardım ister.
    Şimdi Kur'an-ı Kerim'den, Yusuf suresinde, Yusuf (a.s.)'ın zindandan çıkmak için Allah (c.c.) den direk istemek yerine, iki arkadaşından kendilerini kralın yanında anmasını istemiş, Bu sebeble Allah c.c., Yusuf (a.s.)ın zindanını uzatmış, O arkadaşlarına, Kralın yanında Yusuf (a.s.) anmayı geciktirmiştir.

    MUŞRİKÇE DUA!
    ALLAH'A DEĞİL , ŞEYHE DUA EDİN
    Allah'a Yalvarırsan Yardım gelmez, Şeyh'ten Yardım istersen olur


    YUSUF (a.s.)'dan Sofilere REDDİYE


    Kalbten Geçeni Bildiğine İnanılan Soytarılara, Hadis İle TOKAT

    ŞİRK OLAN TEVESSULE KENDİ AĞIZLARINDAN ÖRNEKLER

    Ölüden Yardım İsteyenlere Örnekler

    1- Said Nursî Örneği [​IMG]

    Nurcular şu şiiri, Abdülkadir Geylânî’nin, sekiz asır önce Said Nursi için yazdığını iddia ederler:
    Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda.
    Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada
    Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde.
    Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.
    Müridim ister doğuda olsun ister batıda
    Hangi yerde olursa olsun yetişirim imdada

    (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2083.)


    Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar . (İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.)
    İspat için, cifr denen hayali şeylere dayanır ve şiirde, Abdulkadir Geylânî’nin şu anlamı sakladığını söylerler:
    Müridim Said Kürdî, Rusya’da esirken kuzeydoğu Asya’dan bidatçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada ALLAH’ın izni ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim.”


    Yardımın nasıl gerçekleştiği de şöyle anlatılıyor:
    “Evet Hazret-i Gavs’ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya’nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs’ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur.


    Üstadımız diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir ."
    (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2084.)
    Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı
    Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı


    [​IMG][​IMG][​IMG]

    Bu inancın Kur’ân’a aykırılığını gösteren âyetler daha önce okunmuştu. Bir âyet de şöyledir:
    Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? ALLAH ile beraber başka bir ALLAH mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..” (Neml 62)
    Güç yetirilemeyen konularda başkasından yardım alınabilirse artık kim ALLAH’a sığınır? ALLAH Teâlâ şöyle buyuruyor:
    De ki, ALLAH’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.

    Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (İsrâ 56-57)
    ALLAH neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
    ALLAH’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır. Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 19-21)
    Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye, kesinkes “ALLAH” diyeceklerdir. De ki: “ALLAH’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? ALLAH bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da ALLAH bana iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “ALLAH bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.” (Zumer 3 8)
    HafazanAllah , Allahım aklıma mukayyet ol .

    Bunu bir kısım insanların bediuzzaman sıfatı verilen , kitaplarına Kuran-ı kerim'in urvet'ul Vuska ve hablullahHaşa sıfatlarını veren İnsan söylüyor !!
    ( http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sualar&Page=244 )

    Bu inancın üzerine ne söylenebilir ki ?

    Hiç bu zihniyet ve itikadi benimseyenlere islam dini gelmiş de cahiliyye devrinden kurtulmuş denilir mi ?

    Allahım müslümanları böyle sakatlardan ve anlayışlarından halas eyle .

    2- Fethullah GÜLEN Örneği

    [​IMG]
    Fethullah GÜLEN, Peygamberimizin amcası Hamza’nın kendine, sayılamayacak kadar çok yardım ettiğini iddia eder ve onlardan birini şöyle anlatır:

    Ankara’dan İstanbul’a geliyoruz... “Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi. Rampanın dibine indiğimizde de bujileri su aldı ve araba stop etti. Bir-iki dakika içinde su kabardı ve bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile kaldırıp, sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım, dedim, içeriye dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elden bir şey gelmiyordu. Koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne dönmüşlerdi. Hatta onlardan birkaçı, sağımızdan, solumuzdan geçerken “Geçen sene burada bir sürü taksi sürüklendi gitti.” diyerek moralimizi de bozdular... Ya araba kıyıdaki bariyerlere vurur da parçalanırsa; halbuki emanet.. durmadan bunları düşünüyorum...
    Bir ara baktım büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara “dua edin” dedim. Kendim de “Ya Seyyidena Hamza! Ya Seyyidena Hamza!” diyerek o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas, yanımızdan geçerek gözden kayboldu... Ve hayrettir selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı... Olayın şahitleri var. Bu değişikliği ve birden selin hızının azalmasını fiziki kanunlarla izah imkansız. Hiçbirimizin şüphesi kalmadı ki, Cenab-ı Hakk o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi... .
    ( Küçük Dünyam 2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996, ayrıca
    http://arsiv.zaman.com.tr/1996/11/28...ndi/index.h tml ; (30/11/2003)

    Hem “Ya Seyyidenâ Hamza! Ya Seyyidenâ Hamza!” yani “Efendimiz Hamza, efendimiz Hamza yetiş!..” diyor, hem de “o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim ” diyor.
    Bunun neresi Allah’a dua? Sonra şöyle diyor:

    “Ehl-i tahkik, şahıslardan istimdat etmeyi mahzurlu görürler. Kanaatimce her meselede olduğu gibi, bu meselede de ölçüyü iyi ayarlamak, ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bize göre büyük ve mukaddes ruhlardan istimdat olabilir; fakat kalbin ibresi her an Cenab-ı Hakk’ı göstermelidir. Yani bu büyüklere, vesile ve vasıtalıktan öte tasarruf adına hiçbir paye verilmemelidir. Zaten onları vesile olarak istihdam buyuracak da yine Cenab-i Hak’tır. O dilemedikten sonra, hiç kimsenin, hiçbir meselede yardımcı olması, bir şey yapması mümkün değildir. Ama, Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder; halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.” Bu hususu da böyle tespit ettikten sonra: Büyük ve mukaddes ruhlar ceset kafesinden kur-tulduklarında, adeta bir melek haline gelirler... Hele bunlardan, canlarını yüce, yüksek bir ideal ve davaya adamış olanlar, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşanları Allah’ın izniyle her zaman destekler, onlara arka çıkar ve onları korurlar. Ama, arz ettiğim gibi frekans birliği şarttır”.

    İsa’ya Allah diyen Katolikler de benzeri ifadeleri kullanarak şöyle diyorlar:
    İsa kendiliğinden bir şey yapamaz. Her şeyi kendisini gönderen Baba’dan alır . (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 859. )
    Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır(Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519).


    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    İşte Rabbiniz olan Allah… Hakimiyet onundur. Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.” (Fatır 13-14)

    De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarırsınız.”
    De ki: “Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da ona ortak koşarsınız.” (En’am 63-64)

    Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şekilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.” (Ankebut 65)

    Hamza gibi şehidlerin ölmediğini ispat için şu ayete dayanılıyor:

    Allah yolunda öldürülenlere ´ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ama siz bunu fark edemezsiniz.” (Bakara 27154)

    Allah, “siz bunu fark edemezsiniz” dediğine göre bize söz düşmez. Onlardaki canlılık, insanın fark edebileceği cinsten olsaydı, öncelikle Peygamberimiz fark eder, Hamza’nın ölümüne pek fazla üzülmezdi.
    Abdullah b. Mes’ud diyor ki; “biz onun, Hamza’ya ağladığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cesedinin başında durdu ve sesli olarak, hıçkıra hıçkıra ağladı” (Safiyyu’r-Rahmân el-Mubârekfûrî, er-Rahiku’l-Mahtûm, Beyrut 1408/1988, s. 255-256.)


    Konu ile ilgili diğer âyetler şöyledir:
    Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Hayır, onlar diridirler, Rableri katında rızıklanırlar.Onların içleri açılır; çünkü onlara Allah, kendi ikramından vermiştir. Arkadan gelip kendilerine henüz katılmamış olanlar adına da sevinirler. Çünkü onları korkutacak veya üzülmelerine sebep olacak bir şey yoktur.
    Allah’ın nimeti ve ikramı sebebiyle de sevinirler. Allah, müminlerin alacağı karşılığı azaltmayacaktır.” (Al-i İmran 169-171)

    Bir an için “siz bunu fark edemezsiniz” hükmünün olmadığını ve iyi müminlerin onların farkına vardığını düşünelim. Bu durumda fark edilecek tek şey, içinde bulundukları nimetler olur. Bu, onların insanlara yardım edeceğine delil olmaz. Onlardan yardım isteyenlerin durumu, şu ayette açıklanandan başkası değildir:
    Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevab veremeyecek kimseyi çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler.” (Ahkaf 5)


    Mekke müşrikleri de tanrılarında var saydıkları gücü Allah’ın verdiğine inanırlardı. Kabe’yi tavaf ederken şöyle derlerdi:
    Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerîkun huve lek temlikuhu ve mâ melek”
    “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin.”

    Bu, delilsiz bir iddiaydı. Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar “Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret Al-lah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur.” dediklerinde Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle derdi: “Yazıklar olsun; burada kesin, burada kesin.
    (Muslim, Hacc, 22, Hadis no: 1185)


    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    Desen ki: ‘Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim?’ Onlar: ‘Allah’tır!’ diyeceklerdir. Deki; ‘O halde ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’
    İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevriliyorsunuz?” (Yunus 31-32)

    Hamza’yı, Abdulkadir Geylânî’yi veya başkasını yardıma çağıranlarla zaman zaman şöyle konuşmalar yaparız:
    - Onlar sizi tanıyor mu?
    - Allah tanıtamaz mı?
    - Onlar sizi duyabilirler mi?
    - Allah duyuramaz mı?
    - Onlar sizin konuştuğunuz dili bilirler mi?
    - Allah öğretemez mi?
    Peki onlar ölmemişler midir?
    - Onlar ölmezler, desem okuduğun ayetlere göre bunun bir faydası yoktur.
    - Demek Allah Teâlâ önce onlara dirilik verecek, sonra sizi ona tanıtacak, sesinizi duyuracak, dilinizi öğretecek ve sizi anlamasını sağlayacak; sonra da sizin lehinize aracılık yapmasına, kendine karşısında sizi savunmasına müsaade edecek. Size göre aynı anda on binlerce kişi onlara baş vurmakta ve yardım istemektedir. Bunların her birini anlaması ve sıraya koyması da gerekecektir. Bu, ancak hayal aleminde olabilir!


    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevab versinler bakalım.
    Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.”
    “Çünkü benim velim Kitab’ı indiren Allah’tır. O, iyilere velilik eder.”

    “Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 191-197)

    [​IMG][​IMG]

    KORKUT ÖZAL, UÇAK HAVADA SALLANINCA RABITA YAPMIŞ!

    Uçakta rabıta yapmış
    Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku ile ABD seyahati dönüşü uçakta çok sallanınca rabıta yaptığını anlatan Korkut Özal, ‘Bu bir manevi bağdır’ dedi. Özal, Kotku ile talebelik ilişkisi kuranların böyle hatıraları olduğunu söyledi.


    Emekli Mimar Prof. İsmail Tuncay Uslu’nun rüyasında gördüğü Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun emirlerini Başbakan Tayyip Erdoğan’a göndermesiyle patlak veren tartışma sürerken, Korkut Özal da, bir Amerika seyahati dönüşü uçakta, Kotku ile rabıta (TDK sözlüğüne göre ‘Tarikatlarda müridin şeyhi aracılığıyla kalbini Allah’a bağlaması’ geliyor.) yaptığını anlattı.

    Korkut Özal, geçen pazar Fenerbahçe Camii’nde kıldığı sabah namazının ardından, aralarında Kadıköy Müftüsü’nün de bulunduğu cemaatle paylaştığı Şeyh Zahid Kotku ile ilgili anısını Hürriyet’e şöyle anlattı:

    ‘Amerika’dan gelirken teyyarede bana gelen bir durum oldu. Teyyare çok fazla sallandı. Rahmetli Mehmet Zahit Efendi bizim şeyhimizdir. Teyyare sallanınca, ona bir rabıta yaptım. Bu bir nevi manevi bağdır yani. Seyahatten döndükten iki gün sonraydı. Hocaefendinin Ankara’da olduğunu ve bir yerde yemek yediğini söylediler, oraya gittik. Salona girdiğimizde, koltukta oturuyordu Hocaefendi. Yanına gittim, eğildim elini öptüm. Eğildi, kulağıma, ‘Ne o, teyyare çok mu salladı?’ dedi. Böyle çok hatıram var. Hocaefendiyle, talebelik münasebetleri olanların bu gibi hatıraları var. Fenerbahçe Camii’nde anlattığım olay budur.’

    Tarikatın en önemli kollarından İskender Paşa Cemaati’nin şeyhliğini yapan Mehmet Zahit Kotku’nun müritleri arasında Necmettin Erbakan ve Turgut Özal gibi isimler bulunuyor. Başbakan Erdoğan’ın da yakın olduğu İskender Paşa Cemaati, Kotku’nun ölümünden sonra yerine geçen damadı Esat Coşan döneminde Erbakan ve Milli Görüş’le yollarını ayırmıştı.
    13 Kasım 1980’de ölen Kotku, Süleymaniye Camii avlusuna, Kenan Evren’in izniyle defnedilmişti.


    ERDOĞAN’A: ÇANKAYA’YA ÇIKMA

    Başbakan Erdoğan’la yakın dostluğu olduğunu, zaman zaman kamuoyu aracılığıyla görüşlerini dile getirdiğini, kendisine sorulduğunda Başbakan’a fikrini söylediğini belirten Korkut Özal, ağabeyi 7. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ı örnek göstererek, ‘Çankaya için erken!’ uyarısında bulundu. Kimin cumhurbaşkanı olacağını tartışmanın çok erken olduğunu, seçimin Mayıs 2007’de olacağını fakat hangi parlamentonun yapacağı konusunun henüz belli olmadığını savunan Özal, şunları söyledi:

    ‘Bana sorsa Tayyip Bey’e şunu söylerim: ‘Sen tekrar başbakan olarak Türkiye’ye hizmet etmeyi, oraya gitmeye tercih et.’ Örneği var. Benim ağabeyim aynı şeyi yaptı. Başbakanlıktan Cumhurbaşkanı oldu. Onun deneyimleri bana, öyle bir gidişin, zamansız olursa, faydadan çok zararı olacağını söylüyor. Ağabeyim Çankaya’da çok sıkıntılı günler geçirdi. Orası dışarıdan göründüğü gibi değil.’

    53 yıllık evlilik

    İLGİNÇ açıklamalarla dikkat çeken Korkut Özal, evliliklerinde 53 yılı geride bıraktığı eşi Müjgan Özal’ı katıldığı toplantılarda yanından ayırmıyor. Özal çifti, 1986’da kurdukları Abdurrahman Korkut Özal Vakfı (AKÖZ) aracılığıyla yoksul öğrencilere burs verip, okul ve cami yapımında bağışta bulunuyor.

    http://www.haberturk.com/news/206564.html

    AÇIKLAMA :

    Yunus 22: Sizi karada yürüten ve denizde yüzdüren Allah'tır. Bir gemide olduğunuzu, hoş bir meltemin yolcuları götürdüğünü ve herkesin bunun hazzını yaşadığını düşününüz. Tam o sırada geminin bir kasırga ile karşılaştığını yolcuların her taraftan dalgalarla sarıldıklarını ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları zaman, sırf Allah'ın dinine inanan samimi bir bağlılıkla O'na şöyle yalvarırlar; «Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.»

    23 : Fakat Allah kendilerini bu zor durumdan kurtarır kurtarmaz hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara dalarlar. Ey insanlar, yapacağınız taşkınlıklar aslında kendi aleyhinizedir, bu yolla geçici dünyanın yararını elde edersiniz, ancak sonra bize dönersiniz, biz de yaptıklarınızı size bir bir haber veririz.»

    Ayette de gördüğümüz gibi Müşriklerin dahi bir tehlike anında Dini Allaha halis kılarak samimi , içten şekilde bütün aracıları yok ederek Allaha yalvarıp dua ettiklerini bildirmektedir. Allah c.c. ise bu şekilde aracısız Rabbe istiğase edilmesini doğru bulmaktadır . Fakat sonraki ayette ise onların tehlikeden kurtulup sağ salim karaya çıkan , ölüm tehlikesini atlatan insanların tekrar müşrik inançlarına geri döndüklerini , şirk koşarak küfür işlediklerini bildirmektedir. Bunun ise sahiplerinin felaketi olduğunu bildirerek iman edenleri bu tür ikiyüzlü hareketlerden uzak olması gerektiğinin ikazını yapmaktadır.
    [​IMG] [​IMG]
    [​IMG]

    Yukarıda ismi geçen şahıs ve kendisiyle inanç ikizindeki kimselerin , cahili anlayış müntesiplerinden bile betercesine , onlardan daha adice tehlike anında dahi dini Allaha halis kılmamakta , Şah damarıyla arasına aracılar sokma halet-i ruhiyeti içerisindedirler. Üstelik inançalarına göre bu aracıların ölü olması Aracılık vazifesinde daha etkili olmasına etkendir !

    Bu tür sapkın ve cahiliyyeden daha beter akide anlayışlarından Allaha sığınırız.
    Bu tür kimselere Rabbimizin buyruğu üzere : Ey insanlar, yapacağınız taşkınlıklar aslında kendi aleyhinizedir ikazımızı yapmaktayız.

    [​IMG]


    Aracılık
    [GULYARASI]7056[/GULYARASI]

    Endad
    [GULYARASI]8255[/GULYARASI]

    Rabıta Belgeseli
    [YOUTUBE]sZktor5ZE2o[/YOUTUBE]

    Rabıta Belgeseli - 2
    [YOUTUBE]Xs-8svRJ-LY[/YOUTUBE]

    Rabıta Şirki
    [YOUTUBE]WFrRL4mV1gA[/YOUTUBE]

    Rabıta ve Tarihi Seyri
    [YOUTUBE]zm63c9Y9pdI[/YOUTUBE]
  2. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    RASULULLAH'TAN İSTİĞASE VE ŞEFAAT



    Soru

    Din önderi âlimler - Allah onları itâatına muvaffak kılsın - Rasûlullah (s.a.v.)'den istiğasede bulunulmaz diyenler hakkında ne düşünüyorlar?

    Bu sözün söylenmesi haram mıdır?

    Bu söz küfür müdür, değil midir?

    Allah'ın Kitabı'ndan bazı âyetleri ve Rasûlullah (s.a.v.)'in bazı hadîsleri delil gösterilirse, delili ona fayda verir mi, vermez mi?

    Kur'an ve Sünnetten delil getirildiğinde, ona muhalefet edenin durumu ne olur?

    Cevap

    Hamd Allah'adır. Peygamber (s.a.v.)'in şefaatçi olduğu, şefaatçi kılındığı kıyamet gününde, insanların ondan şefaat isteyecekleri, Rableri nezdinde kendilerine şefaat etmesini talep edecekleri ve kendisinin onlara şefaat edeceği müstefîz, hattâ mütevâtir Sünnetle ve ümmetin ittifakıyla sabittir.

    Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat ayrıca, Rasûlullah'ın büyük günah işleyenlere şefaat edeceği ve tevhid ehli olan kimsenin ebedi olarak cehennemde kalmayacağı konusunda birleşmişlerdir.

    Haricîlerle Mutezile, büyük günah işleyenlere şefaati inkâr ederler, ama mü'minlere şefaati inkâr etmezler. Bunlar bid'atçı ve sapık kimselerdir. Ancak tekfir edilmeleri hususu tartışmalıdır ve bu konuda farklı düşünceler vardır.

    Tevatür ve icmâ ile sabit olanı, hüccet ortaya konduktan sonra inkâr eden kâfir olur, İster buna istiğase ismi verilsin, ister verilmesin farketmez. Rasûlullah (s.a.v.)'in şefaatini kabul edip, sahabenin yaptığı gibi, onunla tevessül ve şefaat dilemeyi inkâr edene gelince; - nitekim Buhârî Sahîh'inde Enes'ten şunu nakletmektedir:

    "Kıtlıkla karşı karşıya kaldıklarında Ömer b. el-Hattab, Abbas İbn Abdulmuttalib'le istiskâ eder ve:
    "
    Allahım, (hayattayken) Peygamberimizle tevessül ederdik; bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Sana Peygamberimizin amcasıyla tevessül ediyoruz, bize yağmur ver, derdi."

    Râvî diyor ki: Bu dua üzerine yağmur yağdırılırdı.
    (Buhârî, İstiskâ 3, Fedâilu Âshâbi'n-Nebî 11).


    Ebû Davud'un Sünen'i ile başka hadis kitablarında da şöyle bir rivayet nakledilmektedir :

    Bir bedevi Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'e:
    "Sıkıntıya düşüldü, çoluk-çocuk aç kaldı; mal helak oldu. Bizim için Allah'a dua et. Allah nezdinde seni şefaatçi kılıyoruz. Senin nezdinde de Allah'ı şefaatçi kılıyoruz" dedi.

    Bunun üzerine Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem): "Fesubhânellah", dedi.
    O kadar kî durumun vehameti ashabın yüzlerinden okunuyordu. Rasûlullah, devam ederek şöyle dedi:
    "Yazıklar olsun, sen neler söylüyorsun! Allah, yaratıklarından hiç kimsenin nezdinde şefaatçi olmaz. Allah'ın şânı bundan yücedir... ilh"
    (Ebû Dâvud, Deavât 19)


    Rasûlullah (s.a.v.) bedevinin; "Senin nezdinde Allah'ı şefaatçi kılıyoruz" sözünü reddetmiş, ama "Allah nezdinde seni şefaatçi kılıyoruz" sözünü reddetmemiştir.

    Böylece bunun caiz olduğu anlaşılmaktadır. Kim bunu inkâr ederse sapıktır, hatalıdır ve bid'atçıdır. Ama tekfir edilmesi tartışmalıdır ve bu konuda tafsilât vardır.

    Kur'ân, Sünnet ve icmâ ile sabit olan şefaat, tevessül ve benzeri şeyleri kabul edip "Allah'tan başkasına dua edilmez; günahların affedilmesi, kalblerin hidayeti bulması, yağmurun yağdırılması, bitkilerin bitirilmesi gibi Allah'tan başka kimsenin gücünün yetmediği şeyler yalnızca Allah'tan istenir" diyene gelince:

    Bu söylediklerinde isabet etmiştir. Hattâ bu, müslümanlar arasında tartışmasız kabul edilen bir konudur.

    Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "O kimseler bir fahşa yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı zikrederek günahları için bağışlanma dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayacak kim vardır? Onlar yaptıkları (kötü) işlerde bile bile ısrar etmezler." (3 Âl-i İmrân 135)

    "Gerçek şu ki, (Ey Muhammed) sen, sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete eriştirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir." (Kasas 56)

    "Ey insanlar, Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında da bir başka yaratıcı var mı? O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?"(Fâtır 3)

    "Allah bunu ancak size müjde olması ve böylece kalplerinizin mutmainleşmesi için yapmıştır. Yardım ancak Aziz ve Hakim olan Allah katındadır." ( Al-i îmrân 126)

    "Siz ona (peygambere) yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak onu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına (Ebû Bekir'e) şöyle diyordu:
    "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah ona 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, küfre sapanların da kelimesini (küfür çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi ise, yüce olandır. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
    " (Tevbe 40)


    "Kitab ve Sünnet'te kabul edilenlerin kabul edilmesi, reddedilenlerin de reddedilmesi gerekir. Allah ve Rasulunün sözlerinde hangi şey red veya kabul edilmişse, ayniyle kabul edilmesi gerekir. Başkasının sözlerinde bu anlamlar bulunuyor ve sözünden neyi kasdettiği anlaşılıyorsa, sözünün hükmü kendisi için de geçerli olur. Değilse, ne kasdettiği kendisine sorulur.

    Bazen, Allah ve Rasulunün sözleri açık anlamlar ifade ettiği halde insanlardan kimisi, onlardan Allah ve Rasulunün kasdettiklerinden farklı şeyler anlar. İşte böyle anlayanların anlayıştan kendilerine iade edilir."

    Buna örnek, Taberânî'nin "el-Mu'cemu'l Kebir"inde aktardığı şu rivayettir:

    Rasulullah (s.a.v.) yaşarken bir münafık vardı , mu'minlere durmadan eziyet ediyordu.
    Bir gün Ebubekir Sıddik (r.anh) dedi ki : "Kalkın gidelim bu münafığa karşı Rasulullahtan yardım dileyelim".
    Kalkıp Rasulullaha (s.a.v.) gittiler.
    Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki :
    Benimle yardım (istiğase) dilenilemez , Allahtan yardım (istiğase) dilenilir.
    (Taberânî'nin "el-Mu'cemu'l Kebir)


    Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu sözüyle ikinci anlamı, yani ancak Allah'ın güç yetirdiği bir şeyin kendisinden istenilmesini reddetmiştir. Değilse, sahabe duasını istiyor ve onunla istiskâ ediyorlardı.

    Nitekim Buhâri'nin Sahîh'inde İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

    "Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'in, yağmurun yağması için dua ettiğini ve henüz (minberden) inmeden bütün olukların gürül gürül aktığını görünce, yüzüne baka baka şairin: "Teni beyaz, yüzüsuyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilendir. Yetimlerin, eline baktığı dulların güvencesidir" sözünü kaç defa anmışımdır. (Şiir, Ebû Tâlib 'indir)

    İşte bu nedenle, Allah Teâlâ'nın yüce isimleriyle ilgili eser yazan âlimler şöyle diyorlar:

    "Alelıtlak / iyâs ve Muğis (sıkıntıyı gideren) sadece Allah'tır. Sıkıntıyı giderecek her yardım O'nun katındandır. Bu yardım, başkasının aracılığıyla gerçekleşse de hakikatte O'nun için, mecaz olarak da başkası için kullanılır."

    Dediler ki: "el-Muğîs" ve "el-Giyâs" Allah'ın isimlerinden olup, "el-Muğîs" Ebû Hurayra'nin hadîsinde zikredilmektedir. Ummetin bu konuda icmâ ettiğini de söylerler.

    Ebû Abdillah el - Hâdimi şöyle demektedir: el-îyâs, el-Muğîs anlamındadır. Daha çok "Ğiyâsu'l-müsteğîsin" kullanılır ki, kulları sıkıntı anlarında O'na dua ettiklerinde imdatlarına koşan; onlara cevap verip sıkıntılarından kurtaran, anlamındadır.

    (Ebû Abdillâh, el-Huseyn b. el-Hasen b. Halim el Buhârî, el-Curcânî: Şafiî fakîhidir. Kadılık yapmıştır. Maverâunnehr'in muhaddisi olarak da bilinir. Ölümü: 403/1012. (el-A'lâm)

    Buhârî ve Muslim'in "istiskâ" ile ilgili rivayetlerinde:
    ﺍﻠﻠﻬﻢ ﺍﻏﺛﻧﺎﺍﻠﻠﻬﻢ ﺍﻏﺛﻧﺎ "Allah'ım bize yağmur ver. Allah'ım bize yağmur ver" (Buhârî, İstiskâ 3, Fedâilu Ashabi'n-Nebî 11) buyurulmaktadır.

    ﺃﻏﺎﺚnin masdarı ﻏﻴﺎﺛﺎ ﺇﻏﺎﺛﺔ ve ﻏﻮﺛﺎ şeklinde de gelir.
    ﻏﻮﺚ mastarı, icabet eden manasınadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُم بِأَلْفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُرْدِفِينَ
    "Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: "Şubhesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim" diye cevab vermişti." (Enfâl 9)

    Ancak "iğase" daha çok fiilî şeyler için, "icabet" ise kavli şeyler için kullanılır. Maamafih her birinin diğerinin yerine kullanıldığı da olmuştur.
    Mustağîs (iğâse talebinde bulunan) ile dua eden arasındaki fark; müstağîsin, (iğâse edenin) "ğavs" kelimesini kullanarak nida etmesi ve dua edenin ise, "med'û" ve "muğîs" kelimelerini kullanarak nida etmesidir. Ancak bu görüş su götürür.
    Çünküﻦ:


    "Allah'ım, müslümanların imdadına yetiş!" cümlesi de "istiğase" kalıplarındandır.

    Mâruf el-Kerhî' ninﻮﺍﻏﻮﺛﺎﻩ "imdat" terkibini çokça kullandığı ve: "ben, Allah'ın:

    "Rabbinizin yardımına sığınıyordunuz, O da, size icabet etmişti" buyurduğunu duydum", dediği rivayet edilmiştir.

    (Mâruf el-Kerhî: Zâhid ve mutasavvıf. Bağdad'da yaşamış ve orada vefat etmiştir.200/815 (el-A'lâm, VII/269))

    Me'sûr duada şöyle denildiği nakledilmektedir:

    "Ya Hayy, ya Kayyûm! Senden başka ibadete layık ilâh yoktur. Rahmetinle Senden yardım diliyorum. Durumumu düzelt. Bir an için bile olsa beni ne kendime, ne de yaratıklarından birine terketme."

    Rahmetiyle "istiğase", aslında kendisiyle "istiğase"dir.

    Nasıl ki sıfatlarına sığınmak, hakikatte O'na' sığınmak ise ve onlara yemin etmek, hakikatte kendisine yemin etmek ise.

    Hadîste şöyle buyurulmaktadır: "Yaratıklarının şerrinden Allah'ın mükemmel sözlerine sığınırım."

    Aynı duada şu da vardır: "Hışmından rızana, cezandan affına, Senden yine Sana sığınırım. Seni hakkıyla övemem. Sen, kendini övdüğün gibisin" (Buhârî, Enbiyâ 10; Muslim Deavât 54,55)

    İşte bu nedenledir ki âlimler, Allah kelâmının mahlûk olmadığına "Eûzu bikelimâtillâhit-tâmmeti"'yi delil getirdiler.

    Derler ki: "İstiâze" (sığınma), yaratılmışa yapılmaz. Yemin de öyledir. Buhârî ve Muslim'de Peygamber (s.a.v.)'in:

    "Kim yemin edecek olursa, Allah'a yemin etsin, ya da sussun" (Buhârî, Şehâdât 26,Edeb 74, Eymûn; Muslim,Eymân 3) buyurduğu sabittir.

    Başka bir rivayette de: "Allah'tan başkasına yemin eden, şirk koşmuş olur" (Tirmizi, Nuzûr 9; Nesâi, Eymân 4;İbn Mâce,Keffârât 2) buyurulmaktadır.
    (Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir).


    Sahîh rivayetlere göre:
    "Allah'ın izzetine", "Allah'ın hayatına yemin olsun ki..." gibi sözlerle yemin etmenin, yasaklanmış olan "Allah'tan başkasına yemin" olmadığında müslümanların ittifak ettiği geçmektedir.


    Rasûlullah'ın makamına lâyık olan bir şeyin, Rasûlullah'tan istenmesi anlamındaki istiğâseye gelince:

    Hiçbir müslüman buna karşı çıkmaz. Bu anlamdaki bir şeye karşı çıkan, inkârından dolayı tekfir edilen bir hususu inkâr etmişse kâfirdir, değilse hatalıdır, sapıktır. Rasûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem)'in reddettiğini reddetmek de gereklidir. Ancak Allah için olması gerekeni başkasına tanıyan da, bu kimse tekfir gerektiren bir tutum içindeyse, tekfir edilir. Ebû Yezid el-Bestâmî'nin sözleri bu doğrultudadır.

    "Yaratılmışın yaratılmıştan istiğâsesi, boğulmak üzere suda çırpınanın, yine kendisi gibi birinden istiğâsesi gibidir" sözüyle, Mısır dolaylarında şöhret bulmuş Şeyh Ebû Abdillâh el-Kuraşî'nin:
    "Yaratılmışın yaratılmıştan istiğâsesi, mahpusun yine kendisi gibi mahpus birinden istiğâsesi gibidir"


    Musa (a.s)'ın dualarından biri şu şekildedir:

    "Allah'ım! Hamd Sanadır. Şikâyet de. Kendisinden yardım istenen Sensin. İstiğâse edilen Sensin. Tevekkül Sanadır. Güç ve kuvvet ancak Sendendir."

    İstiğâse mutlak olarak kullanıldığında, ondan anlaşılan mâna bu olup Allah'a has olduğuna göre başkası için mutlak olarak kullanılmamasının reddedilmesi doğrudur.

    İşte bu sebepledir ki, İslâm âlimlerinden hiçbiri, "mutlak istiğâsenin" Allah'tan başkasına yapılmasını caiz görmemiştir. Ayrıca bu sebeple de ben, mutlak istiğâsenin Allah'tan başkasına yapılmayacağını söyleyenin bu sözünü reddetmiyorum.

    "İstiğâse" de yalnız Allah'tan istenen şeyler vardır. "Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz" âyetinde işaret buyurulan budur.

    İbadet konusunda gücünün yettiği bir şey ondan istenebilir ama mutlak yardım sadece Allah'tan istenir; başkasından değil. Savaşta yardım isteme de böyledir. Allah Teâlâ: "Sizden din konusunda yardım isterlerse onlara yardım etmelisiniz" buyurmaktadır.

    Fakat düşmanın kendisiyle mağlûp edilmesi için mutlak yardım -ki Allah'tan başkasının buna gücü yetmez - sadece Allah'tan istenir.

    Kur'an ve Sünnetle sabit olana karşı çıkan; - ya kâfirdir, - ya fasık veya - isyankârdır.

    Ama müctehid, bir mü'min olup yanılmışsa o başka.

    İçtihadından dolayı sevap alır, yanılgısı da bağışlanır. Aleyhindeki delilin bilgisi kendisine ulaşmamış kimsenin durumu da böyledir.

    Yüce Allah:

    "Biz bir elçi göndermedikçe azap edecek değiliz" buyurmaktadır.

    Ama Kur'an ve Sünnette aleyhine hüccet getirildiği halde yine onlara muhalefet edecek olursa, durumuna göre cezalandırılır:

    Ya öldürülmek suretiyle, ya da daha hafif bir cezayla.

    Her şeyin en iyisini Allah bilir.

    Peygamber Yoluyla Tevessül

    Soru

    Peygamber (s.a.v.)'le "tevessül" caiz midir, değil midir?

    Cevap

    Hamd, Allah'adır.

    - Rasûlullah'a iman etmekle,

    - Onu sevmekle,

    - Ona itaat etmekle,

    - Ona salât ve selâm getirmekle,

    - Dua ve şefaatiyle ve benzeri şeylerle "tevessül etmek", hem kendisinin fiillerinden, hem de kulların onun hakkında emredildikleri fiillerden olup müslümanların ittifakiyle meşrudur.

    Sahabe, hayatında onunla tevessül ediyorlardı. Vefatından sonra ise, onunla "tevessül" ettikleri şekilde, amcası Abbas'la "tevessül" ettiler.

    "Allah'ım, onunla sana tevessül ediyorum" sözüne gelince:

    Onunda yemin etmek konusunda olduğu gibi, bu konuda da âlimlerin iki görüşü vardır.

    Mâlik, Şafiî, Ebû Hanîfe gibi imamların çoğunluğuna göre Allah'tan başka ne bir peygamber, ne de bir melekle yemin etmek caizdir. Böyle bir yeminin geçerli (mun'akid) olmayacağı hususunda da âlimler ittifak halindedir.
    Ahmed b. Hanbel 'den gelen iki rivayetten biri de bu şekildedir.


    Diğer rivayete göre, başkasiyle değil, sadece Peygamberimizle yapılan yemin geçerli (mun'akid) olur.

    Bu sebeple İmam Ahmed'in, talebesi el-Mervezî'ye yazdığı "Mensek" inde "kişi duasında Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)'le tevessül edebilir" demektedir.

    Fakat İmam Ahmed dışındaki âlimler, bunun Allah'a karşı peygamberle yemin etmek olduğunu ve Allah'a karşı bir yaratılmışla yemin edilemeyeceğini söylemişlerdir.

    İmam Ahmed ise, rivayetlerin birinde, peygamberle yemin etmeyi caiz görmüştür. İşte bu nedenle, onunla tevessülü de caiz görmüştür.

    Fakat ondan gelen diğer rivayet, âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşü gibidir. Yani peygamberle yemin edilemeyeceği şeklindedir. Diğer peygamber ve meleklerle Allah'a karşı yemin edilemeyeceği gibi, onunla da yemin edilemez.

    Biz ne seleften, ne de imamlardan, gerek diğerleriyle ve gerekse Peygamberimizle Allah'a karşı yemin edilebileceğini söyleyen birini duymuş değiliz.
    İşte bu nedenle Ebû Muhammed b. Abdisselâm:

    "Ne melekler, ne peygamberler ve ne de başka biriyle Allah'a karşı yemin edilir" demiştir.

    Fakat kendisine, Peygamber (s.a.v.)'den, kendisiyle yemin edileceğine dair bir hadîsin rivayet edildiği zikredildiğinde; "Hadîs sahih ise, ona hâstır" demiştir.

    Oysa söz konusu hadîs, onunla yemine işaret etmemektedir.

    Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
    "Her kim yemin edecek olursa, Allah'a etsin. Değilse, sussun"
    (Buhârî Şehâdât 26' Edeb 74' Eymân 4; Muslim, Eymân 3)

    Yine şöyle buyurmaktadır .
    "Her kim Allah'tan başkasına yemin ederse, şirk koşmuştur"
    (Tirmizi , Nuzûr 9; Nesâî, Eymân 4; İbn Mâce, Keffârât 2; Dârimî, Nuzûr 6)


    Dua, aslında ibadettir. İbadet ise vahye dayalıdır; arzu ve bid'ate göre yapılmaz. En doğrusunu Allah bilir.
    ***************************

    UYDURMA BİR HADİSE

    Yine bazı kabir sevicilerin kendilerine payanda yapabilmek için hadis olmayan fakat "bazı tarih kitaplarında geçen zayıf olayı" , sanki sahihmiş gibi aktarmaları aslında aleyhlerine delil olmaktadır. Şimdi bahsi geçen çarpıtılan olayı aktaralım ve hakiki yorumunu yapalım :

    HADİSENİN HAKİKATİ

    (Taberi tarihinde , İbn Esir tarihinde ve el bidaye ven nihaye isimli kitablarında aşağıdaki olayı nakledecekler. Orada birileri Rasulullah'ı aracı kılacaklar.)

    Ömer’in oğlu Asım diyor ki :
    Ömer zamanında insanlara kıtlık geldi . Hayvanlar oldukça zayıfladı . Çölde yaşayan Muzeyne oğullarından bir aile gelip adamlarına dediler ki : "
    Bizim açlığımızın ne dereceye vardığını görüyorsun , koyunlarından birini keste yiyelim" .

    Koyunların sahibi dedi ki : "VAllahi koyunların üzerinde et diye bir şey yok".

    Fakat onlar ısrar ettiler. Onlara bir koyun kesti . Soyduğunda kırmızı kemikten başka bir şey görülmedi .

    İşte burada adam şöyle seslendi : “Ya Muhammeda(Yetiş ey Muhammedim)
    Adam rüyasında gördü ki Rasulullah (s.a.v.) ona geldi ve dedi ki : “
    sana yağmur yağacağını müjdeliyorum. Git Ömere , ona benden selam söyle ve de ki : “ Ey Ömer , benim seninle yaptığım sözleşme oldukça sağlam sözleşmedir . Sen ahde vefakar birisin . İnsanlara iyi davran , iyi davran.”

    Adam geldi, Ömerin kapısına vardı ve kapıda bulunan köleye : “ sen Rasulullah için Ömer’den izin iste” dedi . (Yani ben Rasulullah adına geliyorum dedi)

    Köle geldi Ömer’e söyleyince Ömer telaşlandı . Dedi ki : “bu gelen adamda herhangi bir işkence izi gördün mü?” Köle dönüp baktı döndü “hayır yok" dedi. “Bırak içeri girsin” dedi.

    Adam içeri girdi haberi Ömer’e anlattı.

    Ömer insanları camide toplanmaya davet etti. Minbere çıktı ve şöyle dedi : “Sizi İslam’a eriştiren Allah hakkı için söyleyin bana siz benden sizin hoşunuza gitmeyecek bir şey gördünüz mü?

    Onlar da dediler “Allah için görmedik”. Ve devam ettiler “niçin böyle yaptın ya Ömer” dediler.

    Ömer olayı onlara anlattı. Onlarda meselenin farkına vardılar , Ömer varamamıştı .

    Dediler ki “Rasulullah’ın sana bunu söylemesi , kıtlık oldu yağmur için duada yavaş davrandın ondan olmuş olabilir. Gidelim yağmur duası yapalım”.

    Ömer yağmur dasına çıktı. Kısa bir hutbe irad etti . Yine kısaca 2 rekat namaz kıldı sonra şöyle dedi : “Ey Allah’ım ; yardımcılarımız aciz kaldı, bizim gücümüz kuvvetimiz aciz kaldı , hatta kendimiz kendimize karşı aciz kaldık. Senin dışında herhangi bir halden diğer hale çevirecek veya bir şeye kuvvet yetiştirecek yoktur. Ey Allah’ım sen bize yağmur gönder , kulları ve memleketleri ihya et”.

    Taberi Tarihi : C.4 , S: 99 ; İbn Esir Tarihi C.2, S:274 ; Bidaye ve’n Nihaye (Tarih) : C.7 , S:91.

    **********************************************************

    Görüldüğü gibi Adam burada “va Muhammeda” (Yetiş Muhammedim) diyor.

    Diyen adam kim ? Oradaki koyunların sahibi. Bu sahabe mi ? Değil !. Ama Ömer döneminde birileri. Bunun böyle demesi ne kadar isabetli ?

    Böyle dediği niye bir hadis kitaplarında yok ta Tarih kitaplarında zikrediyor ? Ne kadar doğru ? Böyle dedi mi demedi mi ?

    Velhasıl , bunu delil getirerek Rasulullah’a “ey Muhammedim yetiş” dediğine göre “onun yüzü suyu hürmetine haydi haydi denilir , yetişte denir” gibi bize mesned olamaz.

    Neye varıyoruz ; Demek ki Rasulullah’ın yüzü suyu hurmetine demek ihtilaflı. Bid’attir , değildir. Ama biz demeyelim bunu telafuz etmeyelim. Çünkü kimseden bu duyulmamış . Birileri de yapıyorsa yapma bunu diye uyaralım .

    Hafız İbni Hacer, Ebu Salih es Semman’a kadar olan isnadının sahih olduğunu belirtmiş, kabre gelen adamın Bilal Bin Haris olduğunu belirtmiştir. (Fethul Bari(2/412)

    Elbani , üç gerekçe öne sürerek bu rivayeti kabul etmemiştir;

    1- Ravi Malik ed Dar’ın zabt ve adaleti maruf değildir, o mechul bir ravidir. İbni Hacer, Malik’in mechul oluşuna işaret etmiştir.

    2- Hadisin metni şeriatta mustehab olan istiska namazına ve bazı aqyetlerin ifade ettiği dua ve istiğfara aykırıdır.
    3- Rivayetin sahih olduğu kabul edilse bile bu konuda hüccet olamaz. Çünkü rivayet ismi bilinmeyen bir adama dayanmaktadır. O da mechuldür. Seyf’in rivayetine dayanarak onun adının Bilal olduğunu söylemekte bir şey ifade etmez, zira seyf Bin Ömer et Temimi ittifakla zayıf bir ravidir…”


    İbni Sa’d der ki; “Malik ed Dar, Ömer Bin Hattab’ın azatlısıdır. Cublan’lı, Himyer kabilesindendir. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. O maruf idi.” (İbni Sad Tabakat(5/12)

    İbni Hibban, onu güvenilir ravilerin ismini saydığı Sükat adlı eserinde zikretmiş, İbni Sa’d’ın verdiği bilgileri vermiş, hakkında menfi bir söz söylememiştir. (İbni Hibban Sukat(5/384 no;5312)
    Lakin İbni Hibban hakkında cerh varid olmamış meçhul ravileri güvenilir saydığından, buna itibar edilmemektedir.
    Hafız İbni Hacer de şunları söyler; Malik ed Dar diye bilinen zat, Malik Bin Iyad’dır ve Asrı seadete yetişmiştir. Muaz ve Ebu Ubeyde’den rivayetleri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivayette bulunmuştur. Buhari Tarih’te Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan, Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar olarak) rivayet etmiştir. (Buhari Tarihu Kebir(7/304)
    Aynı rivayeti tafsilatlı olarak İbni Ebi Hayseme de tahric etmiştir… İbni Sad onu Medineli tabiilerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Ömer ve Osman radıyallahu anhuma onu mali işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Malikud Dar adı verilmiştir. Ali İbnul Medini’den rivayete göre o, Ömer radıyallahu anh’ın haznedarı idi.” (İbni Hacer El İsabe(6/274)

    İbni Ebi Hatem der ki; “Malik ed Dar, Ömer radıyallahu anh’ın azadlısıdır. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayeti vardır. Ondan da Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. Bunu babam(Ebu Hatem)dan böyle işittim.” (İbni Ebi Hatem Cerh ve Ta’dil(8/213, no;944) Mizzi Tehzibul Kemal(22/624)
    Malik ed Dar’ın meçhulul aynlık vasfı kalkmış, lakin meçhulul hal (mestur) sıfatı devam etmektedir. Nitekim Hafız Munziri de; “Malik ed Dar’ın durumunu bilmiyorum” der. (Tergib(2/29) Böyle bir ravinin rivayeti zayıf hadisler kapsamındadır.
    Muhammed Bin Yahya ez Zuheli der ki; “Meçhul ravi, kendisinden iki veya daha fazla kimselerin rivayette bulunması ile meçhullükten kurtulur.”(İbni Raceb elHanbeli Şerhu İlel(1/82)

    Hatib el Bağdadi de der ki; “Meçhul olan bir ravi, ilimle şöhret kazanmış iki ve daha fazla kimsenin kendisinden hadis rivayet etmesi halinde meçhul olmaktan kurtulur.” (Hatib el Kifaye Fi İlmir Rivaye(s.89) İbnu Salah Ulumul Hadis(s.113) Talat Koçyiğit Hadis Terimleri Sözlüğü(s.260)

    Bu durumdaki bir ravi, meçhulül ayn olmaktan kurtulur, fakat meçhulül hal (mestur) olma vasfı devam eder
    Bazıları, Ömer radıyallahu anh’ın onu mali işlerde görevlendirmesini, Malik ed Dar’ın hıfz ve adalet bakımından güvenilir oluşuna delil getirmek istemiştir. Lakin bu rivayetin metninde de belirtildiği gibi, o sadece yiyecek dağıtımında görevlendirilmişti.
    Nitekim İbni Kuteybe der ki; Ömer Bin Hattab’ın azatlılarından biri de Malik ed Dar idi. Ömer radıyallahu anh ona bir ev vermişti ki, o bu evde halk arasında bir şeyler bölerdi.” (İbni Kuteybe Maarif s.129)
    Ebu Ya’la el Halili de, “Malik ed Dar’ın kadim bir Tabii oluşunda ittifak edilmiştir” der ve Tabiin’in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebu Salih’in Malik ed Dâr’dan rivayetinin mürsel olduğunu söyler. (Ebu Ya’la elHalili el İrşad Fi Marifeti Ulemail Hadis(1/313-316)

    Nitekim Ebu Salih bunu tahdis sigası ile değil, an’ane ile rivayet etmiştir. Yani Ebu Salih’in Malik ed Dar’dan hadis işittiği şüphelidir.
    Rasulullah (s.a.v.)’in kabrine gelen zatın isim olarak tesbiti konusunda İbni Hacer tarafından Seyf Bin Ömer’in rivayetine dayanılmasına gelince, asıl itibarıyla rivayetin sahih olarak tesbiti konusunda Seyf’in alakası yoktur.
    Seyf Bin Ömer, sadece gelen zatın kim olduğu sualine cevap ararken devreye girmektedir. Lakin yine de bu adamın kim olduğu önemlidir. Zira kabre gidip yağmur duası istemek sözkonudur.
    Mesela Buhari’nin Tarihul Kebir’de Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan rivayetinde sadece; Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesinde; “Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dediğini rivayet etmiş, kıssadan bahsetmemiştir. (Buhari Tarihu Kebir(7/304)






    **********************

    Aracı kılarak istemek hakkında bahsi geçen hadislerin mezheb ve itikat alimleri tarafından hükmü :
    Akide Dersleri - 26 -Aracı Kılarak isteme -1
    Aracı Kılarak İsteme 1. Bölüm, |www.Gulyarasi.Com|
    Akide Dersleri - 27 -Aracı Kılarak isteme -2
    Aracı Kılarak İsteme 2. Bölüm, |www.Gulyarasi.Com|

    Stream Audio
  3. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    İstiğase'nin Anlamı

    Nasıl ki :

    ﺭﺎﺻﺻﺘﺴﻹﺍ " (istinâsır ) imdada koşulmasını istemek";

    ﺔﻧﺎﻌﺘﺴﻹﺍ" (istiâneh) yardım, talep etmek" ise:

    ﺔﺛﺎﻐﺘﺴﻹﺍ (istiğaseh) de,"sıkıntının giderilmesini istemektir."

    (el-İstiâne'nin anlamı,el-İstinsar'ın anlamından daha geniştir.el-İstinsar yenmeye çalışan bir rakibe karşı yardım istemektir. el-İstiâne ise, her türlü yardım isteme için kullanılır. Ebû Hilâl el-Askeri, el-Fârûku'l-Luğaviyye, Kum -1353 h. s.156).Tercemede bu farkı belirtmek için el-İstinsar kelimesini, "imdada koşulmasını istemek" şeklinde terceme ettik.)

    Kulun gücü bu işlerden hangisine yetiyorsa, o şey kendisinden istenebilir.

    Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    "Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir. ( Enfâl 72)

    "Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarına, haram olan aya, (Allah’a takdim edilen) kurbanlığa, gerdanlık (lı hayvan)lara, rablerinden ticari bir kazanç ve rıza aramak maksadıyla beyti Haram’a gelenlere saygısızlık etmeyin! İhramdan çıktığınız zaman avlanın! Sizi Mescidi Haram’dan engelledikleri için bir kavme olan kininiz, sakın sizi tecavüze sevketmesin. İyilik ve takvada yardımlaşın! Günah işleme ve düşmanlık yapmada yardımlaşmayın! Allah’tan korkun! Muhakkak ki Allah, cezası şiddetli olandır." ( Mâide 2)

    Allah'tan başkasının güç yetiremediği şeye gelince: o yalnızca Allah'tan istenir.

    Bu nedenle müslümanlar, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den "istiğase"de bulunmazlardı.

    Buhâri'nin Sahih'inde belirtildiği gibi) onunla "istiska" (yağmurun yağmasını istemek) ve onunla "tevessül" ederlerdi.

    Buhâri'nin söz konusu rivayetinde şöyle denilmektedir:

    Ömer b. el-Hattab, Abbas aracılığıyla "istiska" ederek dedi ki:

    "Allah'ım, kuraklıkla karşı karşıya kaldığımızda Sana Peygamberimizle tevessül ediyorduk, bize yağmuru yağdırıyordun. Şimdi Sana, Peygamberimizin amcasıyla tevessül ediyoruz; bize yağmur ver".
    (Buhârî, İstiska 3, Fedâilu Ashâbi'n-Nebi 11)


    Bunun üzerine yağmur yağdı.

    Ebû Davud'un Sunen'inde de şu rivayet vardır:

    "Birisi Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e:
    "Allah'la senden şefaat diliyoruz, seninle de O'ndan", dedi.
    Bunun üzerine Rasûlullah
    (sallallahu aleyhi ve sellem):
    "Allah'ın şânı bundan yücedir; O'nunla kullarının hiçbirinden şefaat istenmez" buyurmuştur".
    (Ebû Dâvud, Sunnet 19)


    Böylece, kendisiyle Allah'tan şefaat istemesini kabul etmiş, ama Allah'la kendisinden şefaat istenmesini reddetmiştir.

    Müslümanlar, kıyamet gününde Peygamberimizin şefaat edeceği ve insanların kendisinden şefaat isteyecekleri konusunda görüş birliği etmişlerdir.

    Fakat Ehl-i Sünnete göre büyük günah işlemiş olanlara şefaat edecektir.

    Vaîdiyye'ye göre ise, sevabın arttırılması hususunda şefaat edecektir.

    Allah'a bir peygamberle tevessül edip:

    "Sana Rasulunle tevessül ediyorum" diyenin gerek Arabcada, gerekse diğer dillerde hakikat üzere Resulünden "istiğasede" bulunduğu anlamına geldiği iddiasına gelince:

    Bu, bütün milletlere iftiradır. Bunu söyleyen, aslında hiçbir dili bilmiyor demektir. Aksine milletlerin hepsi bilir ki, kendisinden "istiğasede" bulunulan; kendisinden istenen ve dua edilen makamındadır.

    İster Yaratıcıdan "istiğasede" bulunulsun, ister yaratılmışlardan "istiğasede" bulunmuş olsun farketmez. Hepsi de, kendisinden istenen ile kendisiyle isteneni biribirinden ayırırlar.

    Kuldan, kendi gücü dahilinde olan bir şey için yardım istenir, yani "istiğasede" bulunulur.

    Böyle bir şey için de Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaratılmışlar içinde kendisinden "istiğasede" bulunulacak en faziletli kimsedir.

    Eğer biri, kendisinden "istiğasede" bulunacağı kimseye hitaben:

    "Falanla, ya da falanın hakkı için senden istiyorum" diyecek olsa, hiç kimse, onun tevessül ettiği o şahıstan "istiğasede" bulunduğunu söyleyemez. Aksine, "istiğasede" bulunduğu, kendisine dua ettiği; ondan istekte bulunduğu kimsedir.
    Bu sebepledir ki Esmâ-i Husnâ'nın açıklanması konusunda eser yazan kimseler "el-Muğis"in, icabet eden mânasında olduğunu söylemişlerdir. Lâkin "iğase" daha çok fiillerde, icabet ise sözlerde olur.



    İKİ ÇEŞİT ARACI

    1: Allah İle Bizim Aramızdaki Aracı -Vasıta- İle; Allahın emirlerini Bize Tebliğ Eden -Ulaştıran- Kimseler Kast Ediliyorsa, Bu Söz Haktır ve Doğrudur

    2: Allah İle Bizim Aramızdaki Aracı -Vasıta- İle; Yararların Gelmesi ve Zararların Uzaklaştırılması Kast Ediliyorsa Bu, En Büyük Şirk Olup Allah Bununla Müşrikleri Kâfir Saymıştır

    ******************************

    1: Allah İle Bizim Aramızdaki Aracı -Vasıta- İle;
    Allahın emirlerini Bize Tebliğ Eden -Ulaştıran- Kimseler Kast Ediliyorsa, Bu Söz Haktır ve Doğrudur

    Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır.
    Şayet bu sözüyle, Allah'ın emrinin bize ulaştırılması için bir aracının bulunması kaçınılmazdır, demek istiyorsa doğrudur.
    Çünkü insanlar, Allah'ın sevip razı olduğu şeyleri; neleri emredip nelerden sakındırdığını, kereminden dostlarına neleri hazırladığını ve azaptan düşmanlarına neleri vadettiğini, yine Allah'ın hak ettiği güzel isimleri, akılların idrâk etmekten âciz kaldığı yüce sıfatlan ve benzeri şeyleri ancak kullarına gönderdiği peygamberleri aracılığıyla bilirler.
    Hidâyete erenler peygamberlere inananlar, onlara tâbi olanlardır. Allah onları kendi katına yaklaştırır. Mertebelerini yükseltir. Dünya ve âhirette onlara ikramda bulunur.
    Peygamberlere muhalefet edenlere gelince, işte onlar lanetlenmişlerdir. Rablerinden uzak ve mahrumdurlar.
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:


    "Ey Ademoğulları! İçinizden, ayetlerimi sizlere anlatan rasuller geldiğinde, kim sakınır ve kendisini düzeltirse, onlara hiç bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."
    "Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayan kimseler, işte onlar ateş ashabıdır ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar." (A'râf 35-36)

    "Dedi ki: "Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz da olmaz."
    "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz."
    "O da (şöyle) demiş olur: -Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim?"

    "(Allah da) Der ki: "İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın." ( Tâhâ 123- 126)

    İbn Abbas diyor ki:

    Allah, Kur'an'ı okuyup onunla amel edeni tekeffül etmiştir. Bu kimse dünyada sapıtmaz ve âhirette bedbaht olmaz.
    Allah Teâlâ, ateş ehli hakkında da şöyle buyurmaktadır:


    "Öfkesinin-şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak. Her bir grup içine atıldığında, bekçileri onlara sorar: "Size bir uyarıcı-korkutucu gelmedi mi?"
    "Onlar: "Evet" derler. "Bize gerçekten bir uyarıcı-korkutucu geldi. Fakat biz yalanladık ve: -Allah hiç bir şey indirmedi, siz yalnızca büyük bir şaşkınlık (ve sapıklık) içindesiniz, dedik." ( Mulk 8-9)

    "Küfredenler, cehenneme bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, onun kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: "Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyarıp-korkutan peygamberler gelmedi mi size?" Onlar: "Evet." dediler. Ancak azab kelimesi kâfirlerin üzerine hak oldu." (Zumer 71)

    "Biz gönderilen rasulleri ancak bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim iman eder ve düzelirse işte onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."
    "Ayetlerimizi yalanlayan o kimselere ise fısk işlemiş olmaları sebebiyle azab dokunacaktır." (En'âm 48-49)

    "Muhakkak ki biz Nuh’a ve ondan sonra gelen nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Esbat’a, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Suleyman’a da vahyettik. Davud’a da zebur verdik."
    "Daha önce sana kendilerinden bahsettiğimiz rasuller ve bahsetmediğimiz rasuller vardır. Şubhesizki Allah Musa’ya konuştu."
    "Rasuller; insanların rasullerden sonra Allah’a karşı bir delilleri olmaması için müjdeleyici ve korkutucu (olarak gönderilmiş) kimselerdir. Allah Aziz’dir, Hakim’dir."(4 Nisâ 163-165)

    Kur'an'da benzeri âyetler pek çoktur.
    İslâmiyet, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerin mensuplarının hepsi bu konuda birleşmişlerdir. Hepsi de, Allah ile kulları arasında aracılar kabul ederler ki bunlar, Allah'ın emir ve haberlerini O'ndan tebliğ eden peygamberlerdir.
    Nitekim Allah Teâlâ:

    "Allah, meleklerden elçiler seçer ve insanlardan da. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir." ( Hacc 75), buyurmaktadır.

    Bu aracıları inkâr eden, bütün din mensuplarının ittifakıyla kâfirdir.
    Mekke'de indirilen En'âm ve A'râf sureleriyle Elif-lâm-râ, Hâ-mim, Tâ-sîn ve benzeri harflerle başlayan sûreler, Allah'a resullerine ve âhiret gününe îman gibi dinin esaslarını içerirler.
    Allah, peygamberleri yalanlayan kâfirleri nasıl helak ettiğini ve peygamberleriyle iman edenlere nasıl yardım ettiğini anlatmaktadır :

    "Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza(şu) sözümüz geçmiştir:"
    "Hiç tartışmasız onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır."
    "Ve hiç şüphesiz, bizim ordularımız; üstün gelecek olanlar da onlardır." (Sâffât 171-173)

    "Hiç şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında da, şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün de elbette yardım edeceğiz." (Mu'min 51)

    İşte bu aracılara itaat edilir, tâbi olunur ve peşlerinden gidilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Biz her rasulu ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (4 Nisa 64)
    "Kim rasule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince seni onların başına bekçi göndermedik." (4 Nisa 80)

    "(Ey Muhammed! Allah) Kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak, hak ile kitabı (Kur'an'ı) sana bölüm bölüm indirdi. Tevrat ve İncili (ise) toptan indirdi."(3 ÂI-İ İmrân 31)

    "Onlar, Ummi peygamber (Rasûl)'e uyanlardır. Yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılıdır ki O (peygamber) onlara marufu (iyiliği) emrediyor, munkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, saygı gösterip düşmanlarına karşı yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır." (7 A'râf 157)

    "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasulunde güzel bir örnek vardır."(Ahzâb 21).

    ******************************

    2: Allah İle Bizim Aramızdaki Aracı -Vasıta- İle;
    Yararların Gelmesi ve Zararların Uzaklaştırılması Kast Ediliyorsa Bu, En Büyük Şirk Olup Allah Bununla Muşrikleri Kâfir Saymıştır


    Ama aracı ile, yararların gelmesi ve zararların uzaklaştırılmasını kastediyorsa, meselâ kulların rızkı, yardım görmeleri, hidayete ermeleri konularında bir aracı kastediyorsa; kulların, bu konulardaki isteklerini bu aracıdan isteyeceklerini ve bu konularda kendisinden istekte bulunmayı söylüyorsa, bu, en büyük şirk olup Allah bununla müşrikleri kâfir saymıştır.
    Çünkü onlar, Allah dışında dost ve şefaatçi edinmişlerdi; onlarla yarar celbedeceklerini ve zararlardan korunacaklarını sanıyorlardı.
    Şefaat, Allah'ın izin verdiği kimsenindir. Hattâ Allah şöyle buyurmaktadır :

    "Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra da arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçi olanınız yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (32 Secde 4)

    "Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları onun (Kur’an) la uyar. Onlar için O’ndan başka veli ve şefaatçi yoktur. Belki sakınırlar." (6 En'âm 51)

    "Muşriklere de ki: "Allah dışında ilah olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar, başınızdaki belayı ne giderebilirler ve ne de başka birine aktarabilirler."
    "İmdada çağrılan bu ilahların Allah'a en yakın olanları dahil olmak üzere hepsi Allah'a yaklaşmanın yolunu ararlar. O'nun rahmetini diler ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkunçtur."( İsrâ 56-57)

    "Muşriklere de ki; "Allah dışında ilâh olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcın da değildir."
    "Allah katında O'nun izin verdiği kimseler dışında hiç kimse şefaat, aracılık edemez. Bu konuda izin bekleyenlerin yüreklerini ürperten korku yatıştırılınca biribirlerine "Rabb'iniz ne dedi?" diye sorarlar. Cevap verenler "O gerçeği söyledi, O yüce ve büyüktür" derler." ( Sebe' 22-23)

    Seleften bir grup şöyle demektedir:

    "Bazı kavimler Mesih'e, Uzeyr'e ve meleklere yakarıp dua ediyorlardı, îşte bunun üzerine Allah onlara, meleklerle peygamberlerin zararı üzerinden def'edemeyeceklerini ve onu değiştiremeyeceklerini, aslında kendilerinin de Allah'a yaklaşma çabası içerisinde olduklarını, rahmetini umduklarını ve azabından korktuklarım açıklamıştır."

    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği insanoğlunun: "Allah'ı bırakıp da bana kul olun" demesi düşünülemez. Fakat kitabı öğrettiğinize ve okuduğunuza göre: "Rabbaniler olun" der."
    "(Hiçbir rasul) melekleri ve nebileri rabler edinmenizi size emretmez. Sizler müslüman olduktan sonra, kafir olmanızı mı emredecek(ler)?" (Âl-i İmrân 79-80)


    Allah, melek ve peygamberlerin rab edinilmelerinin küfür olduğunu açıklamaktadır.
    Her kim melek ve peygamberleri dua edilen aracılar kılar, onlara tevekkül ederse, menfaatlerin celbini ve zararların giderilmesini onlardan isterse, meselâ: Günahların bağışlanmasını, kalblerin hidayete ermesini, zorlukların giderilmesini ve ihtiyaçların yerine getirilmesini onlardan beklerse, müslümanların icmaıyla o kâfirdir.


    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    "Rahman (olan Allah) çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır.
    "Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp-etmektedirler.

    "O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.
    "Onlardan her kim ki: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız." ( Enbiyâ 26-29 )

    "Mesih (İsa), Allah’a kul olmaktan asla çekinmez. Yakın melekler de... Kim Allah’a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, (Allah) onların hepsini huzurunda toplayacaktır." ( Nisa 172)

    "Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp-göçüverecekti."
    "Rahman adına çocuk öne sürdüklerinde (ötürü bunlar olacaktı)
    "Rahman (olan Allah)'a çocuk edinmek yaraşmaz."
    "Göklerde ve yerde olan (herkesin her şeyin) tümü. Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir."

    "Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak da saymış bulunmaktadır."

    "Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız tek başlarına' geleceklerdir." (Meryem 88-95).

    "Onlar Allah'ı bırakarak kendilerine ne zarar ve ne de yarar dokunduramayan putlara tapıyorlar ve "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır" diyorlar. Onlara de ki; "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz? Allah onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (Yûnus 18)
    "Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiç bir şeyle yarar sağlamaz; ancak Allah'ın dileyip razı olduğu kimseye izin verdikten sonra başka." (Necm 26)

    "O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir?" (Bakara, 255 )

    "Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettir. O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yûnus 107)

    "Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler. Deki: "Gördünüz mü- haber verin; Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını onlar kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini onlar tutup-önleyebilecekler mi" De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler." (Zumer 38)

    Kur'an'da benzeri âyetler pek çoktur.
    Peygamberler dışında - ilim ve din büyüklerinin - peygamber ile ümmeti arasında; ümmete tebliğ eden, onlara hocalık yapan, onları eğiten ve peşinden gidilen aracılar olduklarını söyleyen de bu sözünde isabet etmiştir.


    Bu âlimler icmâ ettiklerinde, icmâları kesin huccettir. Onlar, sapıklık üzere icmâ etmezler. Bir mes'elede aralarında anlaşmazlık çıktığında onu Allah ve Rasulune havale ederler. Çünkü onlardan hiçbiri masum değildir. Aksine, Rassûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hariç, insanlardan herkesin sözleri içinde kabul ve reddedilecek olanları vardır.

    Nitekim Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

    "Alimler, peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler, ne dinar, ne de dirhem miras bırakırlar. Onlar ancak ilmi miras bırakırlar. Her kim ilmi alırsa, bol bir pay almıştır"

    (Buhârî, İlm 10; Ebû Dâvud, İlm 1; İbn Mâce, Mukaddime 17)
    İbn Teymiyye Kulliyat : 1. Cilt : İSTİĞASE -Yardım isteme-


    Peygamberler ve Salih Kişilerle Tevessul Hakkında Fetva

    Yediyüz onbir yıllarında Mısır'da bulunduğum sırada Peygamber (s.a.v.) ile tevessul konusunda benden fetva istemişlerdi. Tafsilâtlı bir cevap yazmıştım. Faydalı olur diye onu burada nakletmeyi uygun gördüm. Zira:

    Tevhid konusunun iyice yerleştirilmesi, şirk ve aşırılık telâkkilerinin kökünün kurutulması ile ilgili esaslar ne kadar anlatılır ve tekrar izah edilirse, nurun âlâ nur olur.
    Yardım Allah'tandır.

    Soru: Saygıdeğer ulemâ ve din büyüklerimizden, peygamberler ve sâlih kullardan şefaat dileme ve tevessülde bulunmanın caiz olup olmadığını açıklamalarını rica ediyoruz.

    Cevap:

    Âlemlerin Rabbine hamdederim.

    Peygamber (s.a.v.)'in, kıyamet gününde, insanlar gelip kendisine müracaat ettikten ve Cenâb-ı Hak izin verdikten sonra halka şefaat edeceğinde müslümanların icmaı vardır.

    Sonra, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, Allah onlardan razı olsun, Sahabenin ittifak ettikleri ve hadislerin ifade ettiği şu hususta birleşmişlerdir ki, Peygamber (s.a.v.) ümmetinden büyük günah işlemiş olanlara ve aynı şekilde umumi olarak herkese şefaat edecektir.
    Peygamber (s.a.v.)'in, diğer peygamberlere ve salih kullara verilmeyen, sırf kendisine has şefaatleri vardır; bir de diğer peygamber ve salihlerle muşterek şefaatleri vardır; fakat bunda da, O'na ait olanların diğerlerininkine üstünlüğü vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.), mahlûkatın en üstünü ve Rabbi nezdinde yaratılmışların en değerlisidir. Allah'ın, diğer peygamberlerden mümtaz kıldığı birtakım üstünlükleri vardır. Burası, onları uzun uzadıya anlatmanın yeri değildir.
    "Makam-ı Mahmûd" O'na has üstünlüklerdendir. Ki, ona herkes gıpta etmektedir. Şefaatle ilgili hadisler çoktur, mutevatirdir. Sahîhayn'da bunun müteaddit örnekleri vardır. Sunen ve Musnedlerde ise çok sayıda mevcuttur.
    Hâricilerden Vâidiyye fırkası ile Mutezile, şefaatin bazı dereceleri yükseltmek için sırf müslümanların salih olanlarına has olduğunu iddia etmişler, bazıları, şefaati temelden reddetmişlerdir.
    İlim ehlinin, Sahabenin, sağlığında ve huzurunda Hz. Peygamberle tevessül ettikleri ve O'nunla (Allah'tan) şefaat diledikleri konusunda görüş birliği vardır.

    Nitekim, Buhâri'nin Sahihinde Enes b, Mâlik'ten rivayet edildiği üzere, kuraklık olduğunda Hattâb Oğlu Ömer (r.a), Abbas b. Abdulmuttalib ile istiska ederdi (Cenâb-ı Haktan yağmur isterdi); derdi ki:

    "Allah'ım! Kuraklık zamanlarında, Peygamberimizle sana tevessül eder, sen bize yağmur verirdin. Şimdi de, Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz; bize yağmur ver". Ve yağmur yağardı
    (Buhârî, İstiska 3)

    Yine Buhâri'nin rivayetine göre İbn Ömer demişti ki:
    "Şairin şu sözünü zaman zaman hatırlarım ve o dem, Peygamber (s.a.v.)'in yağmur duası esnasındaki mubarek simaları gözlerimin önüne gelir; öyle ki, yağmur olukları doldurup taşırarak bardaktan boşanırcasına inerdi.
    Şâirin şu sözünü:
    - Bembeyaz sima! Bulutlardan O'nunla su beklenir Yetimlerin yardımcısı, dulların sığınağıdır O..
    .
    (İbn Mâce 154; İbn Hanbel 1,7 II, 93)

    Ömer (r.anh)'in sözünü ettiği Peygamberimizle tevessül meselesi, "istiska" (yağmur duasına çıkma) ile ilgili diğer hadislerde açıklanmıştır. Bu, (Allah'tan), Peygamberle şefaat isteme kabilinden olup, O'ndan (s.a.v.) dua ve şefaat etmesini isteyip Allah Teâlâ'dan Peygamberin bu dua ve şefaatini kabul buyurmasını niyaz etmektir. Yani, bizim için şefaatçi ve isteyici olarak O'nu, öne sürmüş oluruz; anam babam O'na (s.a.v.) feda olsun...

    Muaviye b. Ebû Sufyan da, aynı şekilde, Şam'da, halk kuraklık sıkıntısına düştüğünde, Yezîd b. el-Esved el-Cureşî ile tevessul ederek:

    "Allah'ımı Hayırlımızla senden şefaat istiyor ve tevessül ediyoruz" diye yağmur duası yapmış ve "kaldır ellerini ey Yezid!" demiş, O da, diğer müslümanlar da ellerini kaldırıp dua etmişler, nihayet yağmur yağmıştı.
    Bunun içindir ki, âlimler şöyle demişlerdir:

    "Dindar ve salih kimselerle yağmur duası yapmak mustehabdır. Hz. Peygamberin ehl-i beytinden olursa daha iyi olur"

    İşbu şefaat (yardım) isteme ve tevessül etmenin hakikati, ilgili şahsın duasıyla tevessülde bulunmaktır. Çünkü o şahıs, tevessülde bulunan ve şefaat (yardım) isteyen kimse için dua eder ve insanlar da onunla birlikte dua yaparlar.

    Nitekim müslümanlar asr-ı saadette kuraklığa duçar olmuşlardı; bir a'râbî, Hz. Peygamberin huzuruna girdi ve şöyle dedi:
    "Ey Allah'ın Rasulu! Mallar helak oldu, çaresiz kaldık; Allah'a dua et de bize yağmur versin".

    Bunun üzerine Allah'ın Rasulu (s.a.v.) ellerini kaldırdı, şöyle dua etti:
    "Allahım bize yağmur ver"
    "Allahım bize yağmur ver"
    "Allahım bize yağmur ver"

    Gökte en küçük bir bulut yokken, sahil yönünden bulutlar peydah oldu; bir hafta yağmurlar yağdı; gökyüzünde güneşi göremediler.
    Nihayet, aynı a'râbî - veya bir başkası - gelerek :
    "Ey Allah'ın Rasulu! Çaresiz kaldık; evler yıkılıyor! Allah'a dua et, bu yağmuru bizden alsın" dedi.

    Peygamber ellerini açarak :
    "Allahım! Üzerimize değil, etrafa! Derelere, tepelere, korulara yâ Rab!" Bunun üzerine, bulutlar, elbisenin yırtılıp dağıldığı gibi kaybolup gitti"
    (Buhârî, îstiska 6, 7, 9, 12; Muslim, İstiska 8)

    Bu, Buhârî, Muslim ve diğer hadis kitablarının rivayet ettikleri meşhur bir hadistir.
    Sunen'inde Ebû Dâvûd ve diğerleri, başka bir hadis rivayet etmişlerdir. Bir adam gelerek Peygamber'e şöyle dedi:

    "Ey Allah'ın Rasulu! Allah'tan seninle şefaat (yardım) istiyoruz ve senden Allah ile şefaat diliyoruz"

    Bunun üzerine Peygamber, "fesubhanallah!" demeye başladı.
    O kadar ki, durumun vehâmeti Ashabın yüzünden belli oluyordu.
    Nihayet Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

    "Yazıklar olsun sana! Allah'ı bilmiyor musun sen? Yaratıklarından hiç kimseden, Allah'a şefaat istenmez. Allah'ın şanı böyle bir şeyden munezzeh ve yücedir"
    (Ebû Dâvud, Sunnet 19)

    Bu açıkça gösteriyor ki:
    Peygamber ve Ashabın sözlerinde geçen "bir kimseyle şefaat istemenin" anlamı:
    "O kimsenin dua ve şefaati vesilesiyle (Allah'tan) şefaat istemektir"
    Yoksa o şahsın zâtıyla istemek değildir. Şayet zâtıyla olmuş olsaydı, yaratıklardan Allah Teâlâ ile istemek, Allah'tan yaratıklarla istemekten daha evlâ olurdu.
    Gerçek "tevessul", birincisi olduğundan dolayıdır ki, Peygamber (s.a.v.), bedevinin yukarıda geçen "senden Allah ile şefaat istiyoruz" sözünü reddetmiştir. Çünkü şefaatçi, şefaat merciinden, hacet sahibinin isteğini yerine getirmesini ister.

    Allah Teâlâ ise, hiçbir kulundan, yaratıklarının hacetini yerine getirmesini istemek durumunda değildir.
    Her ne kadar bir şair:
    - Yâ Rasûlâllah! Senin nezdinde benim şefaatçim, Rabbu'l-âlemîn olan Allah'tır. Artık böyle bir şefaatçiyi reddetmek kabil mi? diyerek:
    Peygambere karşı Allah'ın şefaatçiliğinden söz etmiş ise de, bu "munker" (çirkin, gayr-i meşru) bir sözdür ve hiçbir âlim böyle bir şey söylememiştir.

    Yine, Vahdet-i Vucutçulardan biri, Allah Subhânehû ve Teâlâ aracılığıyla Peygamber (s.a.v.)'den şefaat dilediğini zikretmiştir.

    Bu her iki söz de, hata ve sapıklıktır.

    Hakikatte Allah Teâlâ, göklerde ve yerde, herkesin kendisinden istekte bulunduğu yegâne hacet ve dua merciidir. Allah (c.c.), kullarına emreder, onlar da O'na itaat ederler.

    Kendilerine itaat edilmeleri gereken yaratıklara gelince: Bu, Allah Teâlâ'ya itaat olduğu için vacib kılınmıştır.

    Meselâ peygamberler, Allah Teâlâ'nın emirlerini tebliğ ederler; bundan dolayı da, onlara itaat eden, Allah'a itaat etmiş ve onlara biat eden Allah'a bîat etmiş olur.
    Allah Teâlâ buyurmuştur ki:
    "Biz her rasulu ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (4 Nisa 64)

    "Kim rasule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince seni onların başına bekçi göndermedik." (4 Nisa 80)

    İlim ehline ve emir(yönetici) lere itaat de, ancak, onlar Allah'a ve Rasûlu'ne itaati emrettikleri sürece vâcibdir.

    Peygamber (s.a.v.)'in hadislerinde buyurmuşlardır ki:
    "Müslüman kişi, Allah'a isyanla emrolunmadıkça, sıkıntılı halinde de ferahken de, her zaman (emirini) dinlemek ve (ona) itaat etmekle mukelleftir. Allah'a isyan ile emrolununca, ne dinlemek vardır, ne itaat etmek"
    (Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 108; Muslim, İmaret 38; Ebû Dâvud, Cihad 87)

    Yine şöyle buyurmuşlardır:
    "Yaradana isyan olan yerde, yaratılana itaat yoktur"
    (Muslim, İmaret 39; Ebû Dâvud, Cihad 87; İbn Hanbel 1, 94, 409)

    Şefaatçi, sadece ister (şefaat eder); fakat, ne kadar büyük olursa olsun, şefaat konusundaki isteğinin muhakkak yerine getirilmesi ve kendisine itaat edilmesi gerekmez.
    Sahih hadiste varid olduğu üzere :
    "Peygamber (s.a.v.), cariyelikten âzad edilen Berire'den, kocasıyla evliliğine devam etmesini istemişti.
    Peygamber tarafından muhayyer bırakılan Berire, kocasından ayrılmayı tercih etti.
    Kocasıysa onu çok seviyordu; ağlamağa başladı. Peygamber (s.a.v.), Berire'den, kocasıyla evliliğine devam etmesini tekrar isteyince, Berîre sordu:

    - Emrediyor musun yâ Rasulâllah?
    Peygamber:
    - "Hayır, ben ancak şefaatçiyim, karşılığını verdi"
    (Neseî, Kuzât 28)

    Peygamberin emrine itaat etmenin vacib olduğu, müslümanlar arasında iyice yerleşmişti; fakat şefaati böyle değildi. Zira, şefaatinin ille de kabulü vacib değildi.
    Bundan dolayıdır ki, şefaatini kabulden kaçındığı için Berîre'yi kınamadı. Hal böyle olunca, herhangi bir başka yaratığın şefaatinin kabulü, haydi haydi vacib değildir.
    Yüce Yaratıcı (c.c.), herhangi bir yaratık nezdinde birine şefaatçi olmak gibi bir durumdan yüce ve uzaktır. Aksine O (c.c.), izni olmadan hiç kimsenin kimseye şefaat edemeyeceği sânı yüce Allah'tır.
    Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

    "Rahman(olan Allah) çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar ikrama layık görülmüş kullardır. (melekler)
    "Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp-etmektedirler."
    "O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır."

    "Onlardan her kim ki: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız." (Enbiyâ 26-29)


    Yukarıda geçen hadis-i şerif şunu göstermektedir ki:
    Peygamber (s.a.v.)'den, Allah Teâlâ yanında şefaatçi olması istenir. Yani O'ndan (s.a.v.), dünya ve âhirette şefaat etmeyi Rabbinden istemesi talep edilir.
    Âhirette insanlar, Allah Teâlâ'nın, kendileriyle ilgili hükmü vermesi ve Cennete girebilmeleri için O'ndan (s.a.v.) şefaat isteyeceklerdir.
    O, ümmetinden büyük günah işlemiş olanlara şefaat edecek, Cehennemi haketmiş olan bazı kulların ateşe girmemeleri ve girmiş olan bazılarının da oradan çıkarılmaları hususunda şefaatte bulunacaktır.

    Peygamberin, sevabı haketmiş olan itaatkâr insanlara da şefaat etmesinin caiz olduğu hususunda, ümmetin cumhuru arasında bir ihtilâf yoktur.

    Fakat, birçok bid'at ehli, Haricîler ve Mu'tezile, O'nun (s.a.v.), büyük günah işlemiş olanlara şefaatini inkâr etmişler ve demişlerdir ki:
    "Peygamber, büyük günah sahiplerine şefaat etmeyecektir".

    Onlara göre, "kebîre" (büyük günah) sahiplerine Allah Teâlâ mağfiret etmez ve onları, cehenneme girmelerinden sonra, ne şefaatle, ne de başka bir vesileyle cehennemden âzâd etmez.

    Halbuki, sahabe, tabiîn, müslümanların imamları ve diğer ehl-i sünnet ve'l-cemaat mensublarının mezhebi şudur ki,
    Peygamber(s.a.v.), kebîre sahiplerine şefaat edecek, îman ehlinden hiç kimse ateşte ebedî kalmayacak, aksine, kalbinde zerre kadar imanı olan cehennemden çıkacaktır.

    Ancak, işbu "istiska" (yağmur isteme), "istişfa" (şefaat isteme), O'nunla (s.a.v.) ve bir başkasıyla tevessül, O'nun (ve ilgili diğer şahısların) hayatında olur.

    Şu anlamda ki, insanlar O'nun dua etmesini isterler, O da onlara dua eder. Yani onların "tevessülleri" O'nun duasıyla olur.

    "istişfaları" da, O'nun (s.a.v.) şefaatçi olmasını istemeleridir ki, "şefaat" de dua demektir.
    O'nun (s.a.v.) yanında veya O yokken, yahut da ölümünden sonra, O'nun zatıyla tevessül etmeye gelince, O'nun veya diğer peygamberlerden birinin zatıyla yemin etmek veya dualarıyla değil de zatlarıyla Allah'tan istemek de bunun gibidir - böyle bir şey, Sahabe ve Tâbiin'ce bilinen bir husus değildir.

    Aksine Ömer b. Hattâb (r.anh) ve Muâviye b. Ebî Sufyan (r.anh) ve onlarla beraber bulunan diğer sahabe ve sahabenin yolunda yürüyen tabiin, yıllar kurak gittiğinde, meselâ Abbas ve Yezid b. el-Esved gibi, yaşayan (salih) insanlarla yağmur duasına çıkarlar, onlarla "tevessul" ve "istişfa'da" bulunurlardı.

    Onlar, böyle durumlarda ne Rasûlullah (s.a.v.)'in, ne de bir başkasının kabri başında "tevessül", "istişfa" (s.a.v.) ve "istiska" (yağmur isteme) yapmamışlardır. Bunun yerine, Peygamber (s.a.v.)'in yerine (bedel olarak) Abbas ve Yezid b. el-Esved gibi (muhterem zevata) müracaat etmişler, hattâ dualarında Rasûlullah (s.a.v.)'e salât ve selâmda bulunmuşlar ve Ömer şöyle demiştir:
    - "Allahım! Huzuruna, Peygamberimizle tevessul ederek gelirdik ve bize yağmur verirdin. (Şimdi de), Peygamberimizin amcasıyla tevessul ederek sana geldik; bize yağmur ver."

    Onlar için Peygamber hayattayken yaptıkları meşru tevessül yapma imkânı kalmayınca, onun yerine böyle yapmışlardı. Yoksa onların, Peygamberin kabri başına giderek O'nunla tevessülde bulunmaları veya sahraya çıkarak yaptıkları dualarında Rasûlullah'ın canını (yüce mevkiini) ve buna benzer hususiyetlerini dile getirerek, yaratık adına Allah'a yemin etme ve bununla istekte bulunmayı içine alan sözlerle dua etmeleri:

    "Allah'ım! Peygamberinle ve Peygamberinin câhı ile senden istiyor ve sana karşı bununla yemin ediyoruz" demeleri ve bugün bazı insanların yaptıklarını yapmaları pekâlâ mümkündü.

    Bazı cahiller, Rasûlullah'tan şöyle bir hadis rivayet ederler:

    "Allah'tan bir şey isteyeceğinizde, benim câhım (Allah yanındaki yüce makam / mevkiim) ile isteyiniz. Çünkü benim Allah katındaki cahım (makamım) pek büyüktür".

    Bu hadis uydurmadır.

    Hadis ehlinin güvendiği hiçbir kitabda olmadığı gibi, hadis âlimi hiçbir kimse tarafından da zikredilmemiştir.

    Şeyhulislam İbn Teymiyye bu mevzu/uydurma hadis hakkında şunları söyledi:
    Bu hadis yalandır. Peygamber (s.a.v.)'in Allah katındaki makamı bütün peygamberlerin makamından daha büyük olmasına rağmen hadiscilerin itimat ettikleri müslümanların kitablarından hiçbirinde böyle bir şey yoktur ve hadis ilmini bilen hiç kimse de bunu zikretmemiştir (Kaidetun Celiletun fi,t-Tevessuli ve,l-Vesileti, s. 252 : Kitabı tahkik eden Rabi b.Hadi el-Medhali dedi ki : İyice araştırdım ama bunu hiçbir kaynakta bulamadım)

    Muhammed Nasıruddin el-Elbânî ise şunları söyledi:
    "Peygamber (s.a.v.)'in Allah katındaki makamının büyüklüğü konusunda hiçbir şüphe yoktur. Allah Teala Musa'yı anlatırken şöyle demişti: "O, Allah katında itibarlı/seçkin bir kişi idi (Ahzab :69)

    Malumdur ki bizim Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.), Musa'dan (a.s.) daha faziletlidir. Bu sebeple şüphesiz ki Rabbi katında Musa'dan daha itibarlıdır. Fakat bu başka bir şeydir, onun makamıyla tevessul etmek başka bir şeydir. Bazılarının yaptığı gibi bu ikisini birbirine karıştırmak doğru değildir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.)'in makamı ile tevessül eden bir kimse bununla duasının kabulü için daha fazla ümitli olmayı kastetmektedir. Bu, akılla anlaşılabilecek bir durum değildir. Çünkü bu, aklın kavrayamayacağı gaybi meselelerden birisidir. Bu konuda delil olarak kullanılmaya elverişli sahih bir naklin bulunması gerekir. Böyle bir delile ulaşılmadığı da kesindir. Zira Rasûlullah (s.a.v.) ile tevessul konusunda geçen hadisler sahih ve zayıf hadisler diye iki kısma ayrılır.
    Sahih olan hadislere gelince, yağmur yağmasını isterken Rasûlullah (s.a.v.) ile tevessul etmeleri ve âmâ kişinin Rasûlullah (s.a.v.) ile tevessul etmesi gibi bunlar kesinlikle onların iddia ettikleri şeyin delili değildir. Çünkü bunlar Peygamber'in zatıyla ve makamıyla değil, onun duasıyla tevessulun örnekleridir. Onun ahirete intikalinden sonra duasıyla tevessul etmek imkansız olunca vefatından sonra onunla tevessül de imkansız hale gelir ve caiz olmaz. Tevessul hadislerinden ikinci kısma gelince bunlar zayıf hadislerdir ve zahiri anlamlarıyla bid'at tevessüle delâlet ederler" (Silsiletu,l-Ehadisi,z-Zaifeti ve,l-Mevdua, No, 22)


    Gerçi, Peygamberin Allah yanındaki câhı (mevkii) bütün Nebi ve Rasullerinkinden büyüktür. Allah Subhanehû ve Teâlâ, Musa ve İsa (aleyhimesselâm)'ın, Allah katında saygın (vecih: muteber) olduklarını haber vermiş ve buyurmuştur ki:

    "Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah katında vecihti." (Ahzab 69)

    "Melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. İsmi Meryem oğlu İsa Mesih'tir.(O) dünya ve ahirette şanı yüce ve Allah'a yakın olacaklardandır." (ÂI-İ İmrân 45)

    Musa ve İsa (a.s.) Allah (c.c.) yanında saygın iki nebî olunca, öncekilerin ve sonrakilerin imrendikleri Makam-ı Mahmûd'un, Kevser'in ve kenarındaki kâseleri gökteki yıldızlar adedince, suyu sütten beyaz, baldan tatlı olan, bir içenin bir daha susamayacağı "havz"ın sahibi, Âdem neslinin efendisi Muhammed (s.a.v.)'in Allah katındaki itibarını artık düşünün!

    Kıyamet günü, Adem (a.s.)'in ve ulu'l-azm olan Nuh, İbrahim, Musa ve İsa'nın (Allahın salât ve selâmı hepsi üzerine olsun) geri durdukları bir sırada şefaatin gerçek sahibi ve gerçek ehli O'dur.
    O gün şefaat için öne çıkacak olan, "Liva"(sancak)'nın sahibi de O...
    Âdem (a.s.) ve diğerleri O'nun sancağı altındadırlar o gün!
    O, Âdem evlâdının efendisi ve Rab Teâlâ yanında herkesin en şereflisidir. Bir araya toplandıklarında peygamberlerin lideri (imamı), hepsinin sözcüsüdür. Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, büyük makam sahibidir O...
    Ancak... yaratığın yaratan yanındaki yeri, yaratığın diğer bir yaratık yanındaki yerine benzemez. Şöyle ki, hiçbir yaratık, O'nun (c.c.) izni olmaksızın şefaat edemez:

    "Göklerde ve yerde olan (herkesin her şeyin) tümü. Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir."
    "Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak da saymış bulunmaktadır." (Meryem 93-94)


    "Mesih (İsa), Allah’a kul olmaktan asla çekinmez. Yakın (mukarreb) melekler de... Kim Allah’a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, (Allah) onların hepsini huzurunda toplayacaktır."
    "İman edip salih amel işleyenlere gelince... Onlara ücretlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara kendi fazlından daha da arttıracaktır. (Allah’a kulluk etmekten)
    kaçınan ve büyüklük taslayanlara gelince... Onlara çok acı bir şekilde azab edecektir. Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır." (Nisa 172-173)


    Bir yaratık, bir başka yaratık yanında, berikinin izni olmadan şefaatçilik yapabilir; çünkü istenenin hasıl olması konusunda onunla ortak (musâvi) dir.
    Halbuki, Allah Teâlâ'nın ortağı yoktur. O (c. c.) buyurmuştur ki:


    "Muşriklere de ki; "Allah dışında ilâh olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcın da değildir."
    "Allah katında O'nun izin verdiği kimseler dışında hiç kimse şefaat, aracılık edemez. Bu konuda izin bekleyenlerin yüreklerini ürperten korku yatıştırılınca biribirlerine "Rabb'iniz ne dedi?" diye sorarlar.

    Cevap verenler "O gerçeği söyledi, O yüce ve büyüktür" derler." (Sebe' 22-23)

    Peygamber (s.a.v.)'in, kabirlerin mescid haline getirilmesini yasakladığı, böyle yapanları lanetlediği, kendi kabrinin çok gidilip gelinen bir yer (id) haline getirilmesinden sakındırdığı konusunda epeyce hadis vardır. Çünkü, insanlar arasındaki şirk, ilk kez Nuh (a.s.)'ın kavmi içerisinde ortaya çıkmıştır.
    (Şeyhul İslam İbni Teymiyye’nin Mecmuul Fetava cilt 1. Şirk Ve Tevessul)
  4. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    KABİRDEKİ , ÖLÜ MÜ YOKSA DİRİ Mİ ?

    Tasavvuf kültüründe şöyle bir inanç söz konusudur :
    Allah dostu evliya kimselerin ölmeyeceğini çünkü Allahın Kurandakişehidlere ölüler demeyin zira onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar[Bakara 154, Âl-î İmran 169] ayetini kanıt gösterirler.
    Bu iddiaya üç yönden cevap veririz.
    1_ : Allah Azze ve Celle Peygamberleri için bile ölüm kelimesini kullanmış, onların öleceklerini, öldüklerini birçok ayette zikretmiştir.
    Misal olarak ;Biz senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen sanki onlar ebedi mi kalacaklar.”[Enbiya 34]
    Suleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. [Sebe’14]
    Size gelen peygamberlerden bir kısmını yalanlarken, bir kısmını da öldürüyordunuz.”[ Bakara 87]
    Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır.”[Âl-î İmran 185]
    Durum böyle iken bütün mahlukat ölümlü olduğu ve peygamberler de öldüğü halde bu zavallılar kabirlerde kimlerle konuşuyorlar acaba ?
    [SIZE=+0]İlla da onlar ölmedi diyorlarsa, diri ve güçlü kuvvetli şifa veren evliyalarını niçin gömüyorlar toprağa ?
    2_ : Şehidlere ölüler demeyin demek Allah onları diriltti ve cennet nimetlerini ikram etti demektir.
    Burada şehidliğe teşvik ve onun makamının övülmesinden başka, o şehidlerden yardım dileneceğine dair hiçbir anlayışa yer yoktur. Nice şehidler biliyoruz ki onlar da herkes gibi birer insandı ve olağanüstü kerametler göstermez, birilerine şifa ve bereket vermezlerdi. Hayatta iken insanların yardımına yetişemeyen, onlara rızık ve evlat veremeyen, hastalıklara şifa veremeyen aciz insan öldükten sonra da asla bunlara güç yetiremez. Bu inanışlar İslamın şiddetle reddettiği şirktir.
    3_ : Şehid Allah yolunda öldürülen kimseye verilen isimdir. Oysa onların yardımını, şifasını, bereketini, şefaatını dilendikleri yatırların neredeyse hiçbirisi savaş yüzü görmemiş çilehanelerinde ömür tüketmiş, kaygısız kimselerdir.
    İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak da cihaddır lakin o sahte veliler kalpleriyle konuştukları için ya da gûyâ batınî ilim bildikleri için(!) kimse onların seviyesinde olamamış ve onların halinden bir şey anlamamıştır.
    İşte bu yüzden onlar kendilerinden istifade edilmeden ölmüşlerdir.
    Evliyalık demek falanca tarikatın şeyhi olmak, ölünce postu oğluna bırakmak, insanların dini hassasiyelerini istismar ederek saltanat kurmak demek değildir.
    Evliya; Allah’ın emir ve yasaklarına riayet eden, din adına konuştuğu ve yaptığı her şeyi Kur’andan ve sahih sünnetten isbat eden, din kardeşlerinin hayrı için gecesini gündüzüne katan, gerekirse Allah için canını veren fedakar mü’minlerin vasfıdır. Bu vasıfları taşıyan her mu’min velidir, Allah dostudur ve onun hiçbir keramet göstermesi de gerekmez.
    Zira cennetle müjdelenen sahabelerin veya dört halifenin hangi kerametini biliyorsunuz. [Sebe 22: (Muşriklere) de ki: Allah'tan başka tanrı saydığınız şeyleri çağırın! Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahiptirler. Onların buralarda hiçbir ortaklığı yoktur, Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktu]
    Oysa post düşkünü riyakarlar adına uydurulan gûya kerametler saymakla bitmez.
    Abdullah ibn-î Mubarek der ki: Sünnet üzere yaşayıp ölerek Allah’ın huzuruna gitmek her Müslüman için bir keramettir (şeref ve seçkinliktir).
    Türbelerde yatan kimselerin ölmediğine inanmak, onların ibadet ettiğine, savaşa gittiğine inanmak tamamen batıl ve asılsız hurafelerin dine bulaşmasından kaynaklanmaktadır. Bakarsınız ki bir türbenin kapısında su ibriği doldurulmuş, yanına havlu asılmış; ölü kalkıp abdest alsın diye!
    Oysa Allah Azze ve Celle Kur’anda Peygamberimiz (s.a.v.) ‘e hitabenÖlüm sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”[Hicr 99] buyurmaktadır. Yani ölüm geldiği andan itibaren ibadet imkanı yoktur, mükellefiyet sona ermiştir.
    Şu inanca bakın ki bir ölü üzerindeki yüzlerce kilo ağırlığındaki sandukanın altından kalkıp abdest uzuvlarını yıkayabiliyor! Oysa onu başkaları yıkayıp gömmüştü toprağa!
    Yok eğer ruhu çıkıyor, bedeni orada kalıyor ise ruhun abdest alması için su getirmek ne garip iştir. Yahut Uhud’da, Bedir’de şehid olan sahabelerden kalkıp abdest alır diye hangisinin başına su kabı bırakıldı.
    Bunlar bu meseledeki ayet ve hadisleri bilerek düşünen aklın kabul etmeyeceği yönlerden sadece birkaçı. Bu inanışların hiçbir ayete ve hadise dayanmadığını, tamamen aykırı ve safsata olduğunu bilseler tövbe etmezler mi acaba ?
    Cehalet insana neler yaptırmaz ki ?
    İlacın, sobanın, yüksekten düşmenin tehlikelerini bilmeyen bir çocuğu düşünün. Aklı ermemek veya öğrenmemiş olmak bilmeden birçok tehlikeye atıverir insanı.
    Bir de bu cehaleti körükleyen sapkın fırkalar, bu işten dünyalık elde eden mel’unlar hesaba katılırsa, dinini saf menbaından almamış, o menbaı hiç aramamış insanın hali nice olur.


    ÖLMÜŞ KİMSELERDEN İSTEKTE BULUNMAK


    Ölümlerinden sonra ve gıyaplarında melek ve peygamberlere dua etmek, onlar aracılığıyla istekte bulunmak ve bu durumda şefaat etmelerini dilemek, (onlardan şefaat talep etme anlamında) heykellerini dikmek; Allah'ın teşri buyurduğu, bir peygamberi onunla gönderdiği veya bir kitabı onunla indirdiği hiçbir din yoktur.

    Böyle birşey müslümanların ittifakıyla ne vacib, ne de mustehabtır.

    Ne sahabeden, ne de hakkıyla onlara tâbi olanlardan biri böyle bir şey yapmış ve ne de müslümanların müctehid imamları böyle bir şeyin yapılmasını istemiştir.

    Her ne kadar halk içinde ibadet ve zühd sahibi kimselerden bazıları bunu yapıyor ve bu konuda birtakım hikâye ve rüyalar anlatıyorsa da, aslında böyle şeylerin hepsi şeytanın eserlerindendir.

    Bu âbid ve zâhidlerden kimileri, ölüye (istekte bulunma anlamında) dua, onunla şefaat istemek ve ondan istiğasede bulunmak konusunda kasideler dizer, ya da peygamber ve salihlere medhiyeler söylerken bu gibi şeyleri de bu medhiyeler arasında zikrederler. Bunların hepsi Müslüman imamların ittifakıyla, bunlardan hiçbiri meşru, vacib ve müstehab olan davranışlardan değildir.

    Her kim ne vacib, ne de mustehab olmayan bir şeyle ibadet eder ve onun vacib ya da mustahab olduğuna inanırsa, sapıktır, bid'at ehlindendir. İşlediği bu bid'at, iyi bid'at değil, din âlimlerinin ittifakıyla kötü bir bid'attir.

    Allah'a, ancak vacib ya da mustahab olan bir fiille ibadet edilir.

    Ne yazık ki birçok kimse, bu tür şirklerde yarar ve maslahatların bulunduğunu söylemekte, ya akıl veya zevk ya da taklit ve rüyalarla bu söylediklerini delillendirmeye çalışmaktadır.


    Bunlara iki yoldan cevap verilir:


    Birisi: Nass ve icma delilidir.

    Diğeri ise: Kıyas, hiss-i selim ve iddialarındaki zararı açıklamaya itibar etmektir. Çünkü ondaki zarar, sandıkları maslahattan çok daha ağır basmaktadır.


    Birinci hususa gelince, onlara şöyle cevap verilir:

    İslâm dininde zorunlu olarak ve tevatür ile İslâm ummetinin selefi ve muctehid imamlarının icmaıyla bilinmektedir ki, bu ne vacib, ne de mustahabtır.

    Yine bilinmektedir ki, ne Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ne de ondan önceki peygamberlerden herhangi biri meleklere, peygamberlere ya da salih kimselere dua edin veya ölümlerinden sonra, ya da gıyaplarında "onlarla şefaat dileyin " diye bir tavsiyede bulunmamıştır, bir kimse:

    Ey melekler! Allah katında bana şefaat edin; Allah'tan isteyin; dileyin ki bize yardım etsin, bize rızık versin veya bizi hidayete kavuştursun, dememiştir.

    Aynı şekilde hiçbir kimse, peygamber ve salihlerden ölen ne; Ey Allah'ın peygamberi! Ey Allah'ın Rasulu! Benim için Allah dua et; benim için Allah'tan iste; bağışlanmamı dile; Allah'tan dileki günahlarımı bağışlasın; beni hidayete kavuştursun; bana yardım etsin, ya da bana sıhhat ve afiyet versin, dememiştir.

    Yine hiçbiri:

    Günahımdan, rızkımın azlığından veya düşmanın bana hâkimiyet kurmasından sana şikâyet ediyorum. Ya da:

    Bana zulmeden falanı sana şikâyet ediyorum, dememiştir. Bunları söylemedikleri gibi:

    Sana misafir olarak geldim; sana komşuyum; sana sığınanları korursun; sen, kendisine sığınılanların en hayırlısısın, dememiştir.

    Yine onlardan hiçbiri, böyle bir şeyi kâğıda yazıp mezarın başına asmamış, ya da falana sığınıyorum diye bir not yazarak o notu götürüp, sığındığı yerde çalışan birine vermemiştir.

    Ehl-i Kitab ve müslümanlar içindeki bid'at ehlinin yaptıkları bu gibi şeyleri yapmıyordu.

    Nitekim Hıristiyanlar kiliselerinde, müslümanlar arasında çıkan bid'at ehli de peygamberlerle salih kimselerin kabirlerinde ve gıyaplarında bu tür şeyleri yapmaktadırlar.

    Oysa İslâm dininde zorunlu olarak Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu ümmete böyle şeyleri teşrî buyurmadığı mutevatir nakil ve müslümanların icmaıyla bilinmektedir.

    Aynı şekilde daha önce gelen peygamberler de, bu gibi şeylerden hiçbirini teşri buyurmamışlardır.

    Ne peygamberlerinden Ehl-i Kitaba ve ne de Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'den müslümanlara böyle bir nakil vardır.


    Hattâ ne sahabeden, ne de hakkıyla onlara tâbi olanlardan biri böyle bir şey yapmıştır. Müslüman müctehidlerden de bunu hoş karşılayan olmamıştır.
    Ne dört imam, ne de bir başkası. İmamlardan hiçbiri, ne hacc ibadetinde, ne de başka bir ibadette Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabri başında Peygamber'den şefaat etmesini, ümmeti için dua etmesini ya da ummetin başına gelen dinî veya dünyevi bir musibeti kendisine şikâyet etmeyi hoş karşılamış değildir.


    Nitekim Ashab, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, vefatından sonra nice belâlarla karşı karşıya kalmışlardır; bazen kuraklıkla yüzyüze gelmiş, bazen yemek için yeterli gıda maddesi bulamamış, bazen güçlü düşman ordusu ve korkuyla karşı karşıya gelmiş, bazen de günah ve vasiyetlere maruz kalmışlardır. Ama onlardan hiçbiri ne Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, ne İbrahim'in ve ne de peygamberlerden herhangi birinin kabrine gidip:

    Kuraklığı veya düşmanın kuvvetini ya da günahların çokluğunu sana şikâyet ediyoruz. Yahut:
    Ummetine rızık vermesi veya onlara yardım etmesi ya da günahlarının bağışlanması için Allah'tan istekte bulun, dememiştir. Aksine, müslüman muctehidlerden hiçbiri bu gibi sonradan ortaya çıkmış bid'atleri hoş karşılamamışlar.

    Bu tür şeyler, müslüman muctehidlerin ittifakıyla ne vacib, ne de müstahabtır.



    Ebu Hanife’nin Tevhid, Şer’i Tevessül ve Batıl Olan Tevessül Hakkındaki Sözleri

    1-) Bir kimsenin Allah’ın isimleri dışında başka bir isimle Allah’a dua etmesi caiz değildir. Caiz olup emredilen dua Allah Teala’nın şu ayetiyle sabit olmuştur: “En güzel isimler Allah’ındır. Allah’a bu isimlerle dua edin. Allah’ın isimlerinde aşırı gidenler işlediklerinin cezasını göreceklerdir.” (el-A’raf: 180)
    (ed-Durru'l-Muhtar c: 6, sh: 396-397)

    2-) Dua edenin “falancanın hakkı için” veya “peygamberinin ve nebilerinin hakkı için” ya da “Kabe’nin ve Meş’arı Haramın hakkı için”, gibi sözlerle Allah’a yalvarması mekruhtur.” (alıntı)
    (el-Akidetu't Tahaviye şerhi sh: 234. İthafu es-saadeti'l-Muttekîn c:2, sh: 288. Fıkhı ekber Şerhi sh:198)

    3-) Bir kimsenin Allah’tan gayrısıyla Allah’a dua etmesi doğru değildir. Duada “senin arşının izzetle tutunduğu yerlerin hürmetine” veya “yaratt klarından birinin hakkı için” gibi sözler kullanılmasından nefret ederim.

    İmam Ebu Hanife ve Muhammed îbnu'l Hasan kişinin duasında "Allahım! Senin arşının izzet düğümü hatırına" diye dua etmesini hakkında bir nas olmadığı için kerih görmüşlerdir.
    Ebu Yusuf'un sözünü ettiği "nas"da (hadiste) Allah Rasulû (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle dua etmiştir:
    "Allahım! Ben senden arşının izzet düğümlerinden, kitabındaki sonsuz rahmetle Sen'den isterim."
    Bu hadisi el-Beyhakî "et-Deavat el-Kebire" adlı kitabındaki tahric etmiştir. el-Binaye'de de (2/282) zikri geçer. Nasbu'r-Raye (4/272) Fakat bu hadisin isnadında üç mesele vardır:
    1- Davud b. Ebi Asım, İbni Abbas'tan hadis duymamıştır.
    2- Abdülmelik b. Curaye mudellistir. Hadisleri irsalle rivayet eder.
    3- Amr b. Haruz yalancılıkla suçlanmıştır. Bunun için îbnu'l Cevzi -el-Binayede'de (9/382) de belirtildiği gibi- bu hadise: "Şubhesiz ki mevzuudur" der.)
    4-) Allah yaratılmışların sıfatlarıyla vasfedilmez. Gazabı ve Rızası, O’nun iki sıfatıdır. Keyfiyetleri araştırılamaz. Bu, Ehli Sünnet ve’l-Cemaatin sözüdür. Allah, gazab ettiği gibi, razı da olur. O’nun gazabı cezalandırması, rızası ise sevabıdır denilemez. O kendisini nasıl vasfetmişse, biz de öyle vasfederiz. O doğmamış ve doğurmamıştır. Ehad’dir. Samed’dir. O’na denk hiçbir şey yoktur. Allah Hay, Semi’, Basîr ve Alimdir. Allah’ın eli mü’min kullarının eli üzerindedir. Ancak bu, kullarının eli gibi değildir.
    (El-Fıkhu'l-Ebsat sh:56)

    5-) O’nun eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah’ın kitabında zikretmiş olduğu yüz, el, nefis, O’nun keyfiyeti bilinmeyen sıfatlarındandır. Elinden maksad kudretidir veya nimetidir denilemez. Zira bu durumda Allah’ın sıfatlarını iptal etme söz konusu olur. Bu ise Mutezile ve Kaderiye’nin görüşüdür.”
    (el-Fıkhu'l-Ekber, sh: 302)

    6-) Hiç kimsenin Allah’ın zatı hakkında bir şey söylemeye hakkı yoktur. Aksine O’nu, kendisini nasıl vasıflandırmışsa, öyle vasıflandırmalıdır. Allah Tebareke ve Teala hakkında bilmediğini söylememelidir.
    (el-Akidetu't-Tahaviye, c: 2, sh: 427)

    7-) Ebu Hanife’ye ‘nüzul’ hakkında sorulduğunda: “Allah keyfiyetsiz olarak nuzul eder.” cevabını verdi.
    (Akidetu's-Selef ve Ashabi'l-Hadis sh: 42 el-Esma ve's sıfat (el-Beyhaki), sh: 456 el-Kevseri bu konuda sukut etmiştir.
    el-Akidetu't-Tahaviye sh: 245, )
    8 ) Allah Teala’dan birşey dilerken, yukarıdan istenir, aşağıdan değil. Çünkü aşağı Rububiyetin sıfatlarından değildir.
    (el-Fıkhu'l-Ebsat,sh: 51)

    9-) O, gazaba geldiği gibi, razı da olur. O’nun gazabı cezalandırmasıdır denilemeyeceği gibi, rızası da sevabıdır denilemez.
    10-) Hiçbir şeye benzemediği gibi, yaratt klarından hiçbir şey de O’na benzemez. O, halihazırda, isimlerinin ve sıfatlarının sahibidir.
    (el-Fıkhu'l Ekber, sh: 301)

    11-) O’nun sıfatları, yarattıklarının sıfatlarının hilafınadır. O’nun bilmesi, bizim bilmemiz gibi değildir. Kudreti vardır, ancak bizim kudretimiz gibi değildir. Görür, fakat görmesi bizim görmemiz gibi değildir. Duyar, ancak duyması bizimkine benzemez. Konuşur, ancak konuşması bizimkine benzemez.”
    (el-Fıkhu'l-Ekber sh: 302)

    12-) Allah Teala, mahlukatı sıfatlarıyla sıfatlandırılamaz.
    (el-Fıkhu'l-Ebsat, sh: 56)

    13-) Kim Allah’ı, kulları tanımladığı gibi tanımlarsa, kafir olur.
    (el-Akidetu't-tahaviye, sh: 25)

    14-) O’nun sıfatları zati ve fiilidir.
    Zatî sıfatlar: Hayat, kudret, ilim, kelam, semi’, basar ve iradedir.

    Fiili sıfatlar: Yaratma, rızıklandırma, inşa, ibda’, ve tekvin’dir. Bunun dışında her ne kadar fiili sıfatı varsa, halihazırda hem onların hem de sıfatlarının sahibidir.
    (el-Fıkhu'l-Ekber, sh:301)
    15-) Allah, halihazırda, fiil sahibidir. Fiil ezelden beri, O’nun sıfatıdır. Fail Allah’dır. Fiil ezeli bir sıfattır. Meful mahluktur. Allah’ın fiili mahluk değildir.
    (el-Fıkhu'l-Ekber, sh:301)

    16-) Her kim: “Rabbim gökte midir bilmiyorum” derse kafir olmuştur. Aynı şekilde: “O, arşının üzerindedir. Fakat arş gökte midir, yerde midir bilmiyorum” diyen kimse de kafir olmuştur.
    (el-Fıkhu'l-Ekber, sh: 46)

    17-) Kendisine “Allah nerededir?” diye soran kadına: “Allah Subhanehu ve Teala sema’dadır, yerde değil” cevabını verdi. Bunun üzerine adamın biri: “Peki, Allah’ın: “O bizimle beraberdir” (el-Hadid: 4), sözüne ne dersin?” deyince: “Bu, senin bir kimseye mektup yazıp “ben seninle beraberim” demen gibidir. Halbuki sen onun yanında değilsin” yanıtını verdi.
    (El-Esma ve's-sıfat, sh: 426)
    18 ) Allah’ın eli mu’minlerin eli üzerindedir. Ancak bu, kulların elleri gibi değildir.
    (el-Fıkhu'l Ebsat, sh: 56)

    19-) “Allah Teala göktedir, yerde değil.” dediğinde ona “O, sizinle beraberdir” (el-Hadîd: 4) ayetini hatırlatan adama: “Bu senin bir adama mektup yazıp onunla beraber olduğunu söylemen gibidir. Halbuki sen onun yanında değilsin.” dedi.
    (el-Esma ve's-sıfat, c: 2, sh: 170)
    20-) Allah Teala Musa ile konuşmadan evvel de mutekellim (konuşucu) idi.
    (el-Fıkhu'l-Ekber,sh:302)

    21-) Allah kendi kelamıyla konuşur. Kelam O’nun ezeli sıfatıdır.
    (el-Fıkhu'l-Ekber,sh:301)

    22-) Konuşur ancak bizim konuşmamız gibi değil.
    (el-Fıkhu'l-Ekber,sh:302)

    23-) Musa (a.s.) Allah Teala’nın kelamını işitmiştir. Allah Musa’ya kelamıyla konuştu. (Nisa: 164). Allah Musa’yla konuşmadan önce de mütekellim idi.
    (el-Fıkhu'l-Ekber,sh:302)

    24-) Kur’an, mushafta yazılmış olan Allah kelamıdır. O, kalplerde hıfzedilmiştir. Dillerde okunur. Allah’ın nebisine (sallallahu aleyhi vesellem) inmiştir.
    (el-Fıkhu'l-Ekber,sh:301)

    25-) Kur’an yaratılmış değildir.


    İLGİLİ KONULAR :

    KABİRPEREST VESVESELERİNE İLAÇ

    https://www.islam-tr.net/konu/kabirperest-vesveselerine-ilac-turbe-tevessulculerine-reddiye.9393/

    FECR-İ SADIK DOĞDU , MASKE GÖRÜLDÜ : RABITA'NIN İÇ YÜZÜ

    https://www.islam-tr.net/konu/rabitanin-ic-yuzu-fecr-i-sadik-dogdu-maske-goruldu-kitap.8042/

    [​IMG][​IMG]
  5. şehadet81

    şehadet81 Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    hocam vesile ile alakalı A.Bayındırın Kur'an ışığında tarikatlere bakış isimli kitabında dikkatimi çeken bir yer olmuştu. çok basit bir oynama ile hadislerin nasıl anlam değiştirdiği ile alakalı çok önemli bir örnek olabileceğini düşündüğüm bu bölümü izninizle buraya almak isterim.İki anlatım arasındaki fark!!!!

    "ŞEYH EFENDİ - Sen vesileyi kabul etmiyorsun. Vesileye dair delilimiz vardır. Bir zatın gözleri âmâ olmuştu. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme geldi, ona dua etmesini söyledi. O da:
    "Abdest al, iki rekat namaz kıl ve "Ya Rabbi elçini vesile ederek senden şifa istiyorum.” diye dua et, buyurdu.
    O şahıs bu dua ile beraber “Ya Rabbi peygamberini hakkımda şefaatçi kıl.” dedi. Bu sahih hadistir. Bu hadisi kabul etmezsen biz de seni kabul etmeyiz.

    BAYINDIR- Bu hadis,Tirmîzî’de, İbn Mâce’de ve Ahmed b. Han¬bel’in Müsned'inde geçer.
    “Gözleri kör bir adam Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme gelir ve şöyle der:
    - Allah’a dua et, bana şifa versin. Allah'ın Elçisi buyurur ki,
    -İstersen dua ederim, istersen durumuna sabredersin daha iyi olur. Adam;
    "Dua et" der.
    Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ona, güzelce abdest almasını, iki rekat namaz kılmasını ve şöyle dua etmesini emreder: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet peygamberi Muhammed ile birlikte sana yöneliyorum. “
    - Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah’a yöneldim. Ya Rabb! Onu benim hakkımda şefaatçi kıl .”

    __________________
  6. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Yazından iki önemli mesele çıkmıştır ki birincisi ;

    Kırmızı renklendirdiğim kısımda doğrusu olduğu gibi Peygamberin şefaatını "şefaat ya Rasulullah" diyerek peygamberden istemek sakıncalı bir sözdür . Bilhassa halkın büyük çoğunluğu ezan okunurken bu sözü söylemesi hatalıdır , tehlikelidir. Evet Rasulullahın şefaat etmesi haktır , fakat müslüman peygamberin şefaatini Allah'tan istemesi gerekmektedir. Çünkü :

    6-EN'AM 70- Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Ve hiçbir kimsenin kazandığı şey yüzünden kendisini helake atmamasını, kendisi için Allah'tan başka hiç bir dost ve hiçbir şefaatçi bulunmadığını Kur'ân ile hatırlat. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helake uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azab vardır.

    39-ZUMER 44- De ki: "Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."

    20-TAHA 109- O gün, Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez.

    Diğer mesele de vesile kılacak olan şahıs , vesileye işi bırakıp kenara çekilmiyor , bilakis vesile edindiği şahıs ile birlikte Allah'tan istemektedir. Kabul buyurucu olarak Allaha yönelip , ibadet etmektedir. Vesile kılınan mezarda , türbede yatan değil hayatta olan üstelik Rasulullahtır.


    Hazır konuya girmişken bir arkadaşımın evinde başımdan geçen şu anımı da aktarayım ;
    Arkadaşımın hanımı eskiden ismailağa cemaatinden olan bir bayandı. Bu yüzden evinde başta Mahmud hoca'nın (ustaosmanoğlu) ve Cübbeli Ahmedin hazırladığı Ruhul furkan tefsiri vardı. Kitaplığından hatırladığım kadarıyla 5 cildini aldım ve maide 35. ayetinin (35- Ey inananlar, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya yol (vesile ) arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz.) tefsirine bir bakayım nasıl açıklamışlar dedim .
    Malum olduğu üzere ayette de renklendirdiğim üzere tasavvuf ehli bu ayetten bahsederken genelde nasıl vesile aranması gerekiri açıklayacak olan kırmızı renkli kısımı okumazlar. Neyse yukarıdaki çarpıtmaya benzer bir çarpıtmayı da bu bölümde de ben görmüştüm onu aktarayım.
    Malum ayetin açıklamasına yaklaşık 20 sayfa ayrılmıştı ve delil olarak sunulan hadislerden biri şu manada idi :

    Rasulullahın hastalığının arttığı dönemlerde bir kaba (şişe gibi) idrarını yapardı. Ziyaretine gelen bir bedevi su zannederek yanlışlıkla bu kabdaki idrarı içti. Rasulullah bu kabdaki idrar ne oldu diye sorunca O bedevi "ben içtim ya Rasulullah" diye cevap verince Rasulullah s.a.v. de sen daha hasta olmazsın dedi . (Ahmed bin hanbel hadisi )

    Bahsi geçen hadisin ve nosunun bulunduğu sayfanın fotokopisini çektirdim ve araştırma sonunda Rasulullah'ın sen daha hasta olmazsın değil , pis şeyi içtin inşeallah hasta olmazsın dediğini görmüş olduk. Bu da Allahın ayetlerini çarpıtanların Rasulullahın hadislerini çarpıtmalarının daha basitçe yaptıklarının göstergesidir.
  7. şehadet81

    şehadet81 Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Hocam Allah razı olsun.;Ruhul Furkan tefsirinin bazı bölümlerini incelemiştim daha önce.Özellikle yukarıda da değindiğiniz ayeti (Maide:35) adam o kadar güzel işlemiş ki şu anda malum cemaat kendilerini meşru göstermek adına bu ayeti delil olarak kullanıyorlar.Vesileyi öyle bir açıp oynamışlar ki ortaya çıkarttıkları boşluğu hemen şeyh efendileri ile doldurmuşlar.
    Tebasını öyle bir hale getirmiş ki adamlar "ne anlatırsan anlat,sözlerini ne ile (Ayet ,hadis) desteklersen destekle sana itibar etmiyorlar.Öyle bir saplantı haline gelmişki teslimiyetleri şeyhlerini insanüstü bir yaratık olarak görmeye başlamışlar.Şeyhleri yanlış söz konuşmaz ve yanlış bir tavır sergilemez.Orta yerde alenen küfür gerektiren bir amel ya da sözü olsa bile adamlar onda da bir hikmet vardır diyerek toz kondurmuyorlar.
    En zor tebliğ doğru bildiğini ve doğru şeye iman ettiğini zanneden bu cehalet sembolü insanlara yapılmaya çalışılan tebliğ.Adamlar o kadar gözlerini körlemişler ki gerçeği görme şansları kalmamış.Şeyh efendilerini de sanki dünya da oynadığı ilahlık rolü tatmin etmemiş olacak ki kendine ölümünden sonra da ibadet edilmesini istediğinden olsa gerek "dünyevi işlerinizde dara düştüğünüzde kabir ehlinden yardım dileyiniz.Ruhul furkan tefsiri"sözünü hadis diye tefsir kitabında söyleyecek kadar haddi aşmışlar.Bu sözün bile ne anlama geldiğini idrak edemeyen bu zavallılar topluluğu da aciz ölülerden medet umar onlardan imdat ister hale gelmişler.
    Hocam o kadar çok sıkıntı var ki özellikle bu kesimle alakalı ancak anlatılanlar ne yazık işe yaramıyor.Biraz abartılı olabilir ancak güzel bir söz var bununla ilgili"Oğlum hurşit kendin söyle kendin işit"bizimki de öyle bir şey galiba.Şeyhler dışarıdan gelebilecek tehlikelere "onların pisliklerini deşifre eden yazılara" karşı sözüm ona tebasını korumak adına kendilerinden olmayanların kitaplarını ve yazılarını okumayı bile yasaklıyorlar.Dolayısı ile adamlar her bilgi ve her delile tüm uzuvlarını kapatmışlar.
    Bazan bu şeyhlerin ebu cehil ve ebu lehebin panayırda yaptıkları çalışmalardan ilham aldığını bile düşünüyorum.Gelen kavimlerin Rasulün sav davetinden etkilenmemesi için kulaklarını kapatmalarını ve sakın ola onu dinlememelerini tenbihlemesi gibi.Kaygı aynı değil mi?Onlarda doğru öğrenilecek ve doğru bir şekilde iman edilip amele dökülecek dinden rahatsız oluyorlardı bunlar da aynı.Arada ki fark ne ki?
  8. DAVA

    DAVA Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    üstad bunlari PDF olarak kücük Kitaplar Halline getirsek ne dersin ?
    ALLAH razi olsun
  9. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    yapandan da Allah razı olsun.
    Hatta benim yazıları pc kitabı olarak tamamını bir exe yapabilen olursa daha derli toplu olur ve daha faydalı bir külliyat olur
    inşeallah.
  10. salimmuhammed

    salimmuhammed Islam-TR Üyesi Kullanıcı

  11. DAVA

    DAVA Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    exe ile kitap yapamiyorum ben ama belki yapabillen kardeslerimiz var, gercekten bu bilgiler bir yerde toplanirsa kategori hallinde süper olur, istedigin zaman istedigin yerde usb stiks sayesinde devam verebilliriz internetti olmayanlara..
  12. DAVA

    DAVA Islam-TR Üyesi Kullanıcı

  13. hayalet114

    hayalet114 Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Diriler için tevhid

    Dua ve konuşmalardan sonra “el-Fâtiha” çekmek…
    Ulu bir kişinin ardından “üç ihlâs bir fâtiha” okumak…
    Ölülerin ardından “Yâsîn” okumak…
    Malum, bunlar dinî dünyamızın vazgeçilmez ritüelleri.
    Mehmet Akif “İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne mezarlıklarda okunmak ne de fal bakmak için” dese de… Selefilik/Vehhabilik hareketleri şiddetle karşı çıksa da…
    Bu topraklar bunlardan asla vazgeçmedi, vazgeçmez.
    Acaba neden?
    Bunların İslam’da sahici bir temeli olduğundan mı?
    Hayır.
    Çünkü bu topraklara ölüler, atalar ve ruhlar ile bağ kuracak bir şey lazım. Madem İslam da “dinlerden bir din”, o zaman o da bunu sağlamak zorunda (!). Çünkü sanıldığının aksine bu toprakların dipten akan asıl dini hala Şamanizm…
    Şamanlıkta din, esasen ölüler, atalar ve ruhlarla ilgilidir. Yeryüzü, diriler ve gerçek hayatla ilgili değil…
    Bu nedenle diyorum ki: İyi, güzel okuyorsunuz da, bunları neden diriler için değil de ölüler için okuyorsunuz? İyi, güzel okuyorsunuz da, cenaze evine gelenler için, mezarın başında toplananlar için, o anda sizi dinleyenler için okusanıza!
    “el-fatiha!” dendiğinde fatiha suresini neden bir ölüye göndermek için okuyorsunuz? Kendiniz için okusanıza!
    “Üç ihlas bir fatiha’ya” asıl dirilerin ihtiyacı yok mu? Üstelik mezarda ölüye okuduğunuz Yasin suresinde bakın ne deniyor: “Biz bu Kur’an’ı dirileri uyarman için indirdik” (Yasin; 70).
    Bu ayeti de ölüye okuyorsun ya, hayranım senin zekana ey yurdum insanı! Bari başka bir ayet oku yahu!
    Oysa ölen ölmüştür. İstersen üç bin ihlas, beş bin fatiha, yüzbin Yasin oku ölüye zerre kadar faydası yoktur. Mezarlar duymaz! (Neml;80). Hayattayken sahici tövben (dönüşün) varsa ne ala…Öldüğün an bittiğin andır. Allah’ın merhametini dilemek dışında yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Ölünün ardından şundan daha güzel söz ne olabilir: “Allahım merhamet et…”
    O okudukların hep diriler için aslında.
    Örneğin “açılış, başlangıç” demek olan fatiha ve “saf bir yürek temizliği” demek olan ihlas ya da öteki adıyla “birleme” demek olan tevhid sureleri…
    Adlarından da anlaşılacağı gibi, bu sureler diriler için ne muhteşem ve muazzam mesajlar veriyor: Bütün işleri sevgi ve merhametle açmak, başlamak… Şükür, teşekkür…Günün/son günün hesabını ve mizanını (yevmu’d-din) düşünerek yaşamak… Kimseye el avuç açmadan kendi ayakları üzerinde yürümek, kimseye tanrı gibi davranmamak, davranılmasına da asla izin vermemek (iyyake na’budu)…Yalnızca Allah’a yaslanmak, güvenmek, yönelmek, el açmak (iyyake nesta’în)… Doğruluğu ve dürüstlüğü yol bilmek (sırat-ı mustakim) … Bu yoldan gidenlerin izinden gitmek… Bu yoldan sapanlardan ve Allah’ın (en-Nâs’ın) öfkesini çekecek işlerden uzak durmak… Her şeyin başına, açılışına (fatiha) bunları koymak…
    Ne güzel!
    Bunlara ölülerin mi dirilerin mi ihtiyacı var?

    Diriyken bunları yapmıyorsan, ölünce arkandan okunmasını ne yüzle isteyebilirsin ki?
    http://forum.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=4042
  14. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Peygamberler ve Salih Kişilerle Tevessül Hakkında Fetva



    Yediyüz onbir yıllarında Mısır'da bulunduğum sırada Peygamber (s.a.v.) ile tevessül konusunda benden fetva istemişlerdi. Tafsilâtlı bir cevap yazmıştım. Faydalı olur diye onu burada nakletmeyi uygun gördüm. Zira:

    Tevhid konusunun iyice yerleştirilmesi, şirk ve aşırılık telâkkilerinin kökünün kurutulması ile ilgili esaslar ne kadar anlatılır ve tekrar izah edilirse, nurun âlâ nur olur.
    Yardım Allah'tandır.

    Soru: Saygıdeğer ulemâ ve din büyüklerimizden, peygamberler ve sâlih kullardan şefaat dileme ve tevessülde bulunmanın caiz olup olmadığını açıklamalarını rica ediyoruz.






    Cevap:

    Âlemlerin Rabbine hamdederim.


    Peygamber (s.a.v.)'in, kıyamet gününde, insanlar gelip kendisine müracaat ettikten ve Cenâb-ı Hak izin verdikten sonra halka şefaat edeceğinde müslümanların icmaı vardır.

    Sonra, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, Allah onlardan razı olsun, Sahabenin ittifak ettikleri ve hadislerin ifade ettiği şu hususta birleşmişlerdir ki, Peygamber (s.a.v.) ümmetinden büyük günah işlemiş olanlara ve aynı şekilde umumi olarak herkese şefaat edecektir.
    Peygamber (s.a.v.)'in, diğer peygamberlere ve salih kullara verilmeyen, sırf kendisine has şefaatleri vardır; bir de diğer peygamber ve salihlerle müşterek şefaatleri vardır; fakat bunda da, O'na ait olanların diğerlerininkine üstünlüğü vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.), mahlûkatın en üstünü ve Rabbi nezdinde yaratılmışların en değerlisidir. Allah'ın, diğer peygamberlerden mümtaz kıldığı birtakım üstünlükleri vardır. Burası, onları uzun uzadıya anlatmanın yeri değildir.
    "Makam-ı Mahmûd" O'na has üstünlüklerdendir. Ki, ona herkes gıpta etmektedir. Şefaatle ilgili hadisler çoktur, mütevatirdir. Sahîhayn'da bunun müteaddit örnekleri vardır. Sünen ve Musnedlerde ise çok sayıda mevcuttur.
    Hâricilerden Vâidiyye fırkası ile Mutezile, şefaatin bazı dereceleri yükseltmek için sırf müslümanların salih olanlarına has olduğunu iddia etmişler, bazıları, şefaati temelden reddetmişlerdir.
    İlim ehlinin, Sahabenin, sağlığında ve huzurunda Hz. Peygamberle tevessül ettikleri ve O'nunla (Allah'tan) şefaat diledikleri konusunda görüş birliği vardır.

    Nitekim, Buhâri'nin Sahihinde Enes b, Mâlik'ten rivayet edildiği üzere, kuraklık olduğunda Hattâb Oğlu Ömer (r.a), Abbas b. Abdulmuttalib ile istiska ederdi (Cenâb-ı Haktan yağmur isterdi); derdi ki:

    "Allah'ım! Kuraklık zamanlarında, Peygamberimizle sana tevessül eder, sen bize yağmur verirdin. Şimdi de, Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz; bize yağmur ver". Ve yağmur yağardı
    (Buhârî, İstiska 3)

    Yine Buhâri'nin rivayetine göre İbn Ömer demişti ki:
    "Şairin şu sözünü zaman zaman hatırlarım ve o dem, Peygamber (s.a.v.)'in yağmur duası esnasındaki mubarek simaları gözlerimin önüne gelir; öyle ki, yağmur olukları doldurup taşırarak bardaktan boşanırcasına inerdi.
    Şâirin şu sözünü:
    -
    Bembeyaz sima! Bulutlardan O'nunla su beklenir Yetimlerin yardımcısı, dulların sığınağıdır O...
    (İbn Mâce 154; İbn Hanbel 1,7 II, 93)

    Hz. Ömer'in sözünü ettiği Peygamberimizle tevessül meselesi, "istiska" (yağmur duasına çıkma) ile ilgili diğer hadislerde açıklanmıştır. Bu, (Allah'tan), Hz. Peygamberle şefaat isteme kabilinden olup, O'ndan (s.a.v.) dua ve şefaat etmesini isteyip Allah Teâlâ'dan Hz. Peygamberin bu dua ve şefaatini kabul buyurmasını niyaz etmektir. Yani, bizim için şefaatçi ve isteyici olarak O'nu, öne sürmüş oluruz; anam babam O'na (s.a.v.) feda olsun...

    Muaviye b. Ebû Sufyan da, aynı şekilde, Şam'da, halk kuraklık sıkıntısına düştüğünde, Yezîd b. el-Esved el-Cureşî ile tevessül ederek:

    "Allah'ımı Hayırlımızla senden şefaat istiyor ve tevessül ediyoruz" diye yağmur duası yapmış ve "kaldır ellerini ey Yezid!" demiş, O da, diğer müslümanlar da ellerini kaldırıp dua etmişler, nihayet yağmur yağmıştı.
    Bunun içindir ki, âlimler şöyle demişlerdir:

    "Dindar ve salih kimselerle yağmur duası yapmak mustehabdır. Hz. Peygamberin ehl-i beytinden olursa daha iyi olur"

    İşbu şefaat (yardım) isteme ve tevessül etmenin hakikati, ilgili şahsın duasıyla tevessülde bulunmaktır. Çünkü o şahıs, tevessülde bulunan ve şefaat (yardım) isteyen kimse için dua eder ve insanlar da onunla birlikte dua yaparlar.

    Nitekim müslümanlar asr-ı saadette kuraklığa duçar olmuşlardı; bir a'râbî, Hz. Peygamberin huzuruna girdi ve şöyle dedi:
    "Ey Allah'ın Rasulu! Mallar helak oldu, çaresiz kaldık; Allah'a dua et de bize yağmur versin".

    Bunun üzerine Allah'ın Rasulu (s.a.v.) ellerini kaldırdı, şöyle dua etti:
    "Allahım bize yağmur ver"
    "Allahım bize yağmur ver"
    "Allahım bize yağmur ver"

    Gökte en küçük bir bulut yokken, sahil yönünden bulutlar peydah oldu; bir hafta yağmurlar yağdı; gökyüzünde güneşi göremediler.
    Nihayet, aynı a'râbî - veya bir başkası - gelerek :
    "Ey Allah'ın Rasulu! Çaresiz kaldık; evler yıkılıyor! Allah'a dua et, bu yağmuru bizden alsın" dedi.

    Hz. Peygamber ellerini açarak :
    "Allahım! Üzerimize değil, etrafa! Derelere, tepelere, korulara yâ Rab!" Bunun üzerine, bulutlar, elbisenin yırtılıp dağıldığı gibi kaybolup gitti"
    (Buhârî, îstiska 6, 7, 9, 12; Muslim, İstiska 8)


    Bu, Buhârî, Müslim ve diğer hadis kitablarının rivayet ettikleri meşhur bir hadistir.
    Sunen'inde Ebû Dâvûd ve diğerleri, başka bir hadis rivayet etmişlerdir. Bir adam gelerek Hz. Peygamber'e şöyle dedi:

    "Ey Allah'ın Rasulu! Allah'tan seninle şefaat (yardım) istiyoruz ve senden Allah ile şefaat diliyoruz"

    Bunun üzerine Hz. Peygamber, "fesubhanallah!" demeye başladı.
    O kadar ki, durumun vehameti Ashabın yüzünden belli oluyordu.
    Nihayet Hz, Peygamber(s.a.v.)şöyle buyurdu:

    "Yazıklar olsun sana! Allah'ı bilmiyor musun sen? Yaratıklarından hiç kimseden, Allah'a şefaat istenmez. Allah'ın şanı böyle bir şeyden münezzeh ve yücedir"
    (Ebû Dâvud, Sunnet 19)

    Bu açıkça gösteriyor ki:
    Hz. Peygamber ve Ashabın sözlerinde geçen "bir kimseyle şefaat istemenin" anlamı:
    "O kimsenin dua ve şefaati vesilesiyle (Allah'tan) şefaat istemektir"
    Yoksa o şahsın zâtıyla istemek değildir. Şayet zâtıyla olmuş olsaydı, yaratıklardan Allah Teâlâ ile istemek, Allah'tan yaratıklarla istemekten daha evlâ olurdu.
    Gerçek "tevessül", birincisi olduğundan dolayıdır ki, Peygamber (s.a.v.), bedevinin yukarıda geçen "senden Allah ile şefaat istiyoruz" sözünü reddetmiştir. Çünkü şefaatçi, şefaat merciinden, hacet sahibinin isteğini yerine getirmesini ister.

    Allah Teâlâ ise, hiçbir kulundan, yaratıklarının hacetini yerine getirmesini istemek durumunda değildir.
    Her ne kadar bir şair:
    - Yâ Rasûlâllah! Senin nezdinde benim şefaatçim, Rabbu'l-âlemîn olan Allah'tır. Artık böyle bir şefaatçiyi reddetmek kabil mi? diyerek:
    Hz. Peygambere karşı Allah'ın şefaatçiliğinden söz etmiş ise de, bu "munker" (çirkin, gayr-i meşru) bir sözdür ve hiçbir âlim böyle bir şey söylememiştir.

    Yine, Vahdet-i Vucutçulardan biri, Allah Subhânehû ve Teâlâ aracılığıyla Peygamber (s.a.v.)'den şefaat dilediğini zikretmiştir.

    Bu her iki söz de, hata ve sapıklıktır.

    Hakikatte Allah Teâlâ, göklerde ve yerde, herkesin kendisinden istekte bulunduğu yegâne hacet ve dua merciidir. Allah (c.c.), kullarına emreder, onlar da O'na itaat ederler.

    Kendilerine itaat edilmeleri gereken yaratıklara gelince: Bu, Allah Teâlâ'ya itaat olduğu için vacib kılınmıştır.

    Meselâ peygamberler, Allah Teâlâ'nın emirlerini tebliğ ederler; bundan dolayı da, onlara itaat eden, Allah'a itaat etmiş ve onlara biat eden Allah'a bîat etmiş olur.
    Allah Teâlâ buyurmuştur ki:

    "Biz her rasulu ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (4 Nisa 64)

    "Kim rasule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince seni onların başına bekçi göndermedik." (4 Nisa 80)

    İlim ehline ve emir (yönetici) lere itaat de, ancak, onlar Allah'a ve Rasûlu'ne itaati emrettikleri sürece vâcibdir.

    Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadislerinde buyurmuşlardır ki:

    "Müslüman kişi, Allah'a isyanla emrolunmadıkça, sıkıntılı halinde de ferahken de, her zaman (emirini) dinlemek ve (ona) itaat etmekle mükelleftir. Allah'a isyan ile emrolununca, ne dinlemek vardır, ne itaat etmek"
    (Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 108; Muslim, İmaret 38; Ebû Dâvud, Cihad 87)

    Yine şöyle buyurmuşlardır:
    "Yaradana isyan olan yerde, yaratılana itaat yoktur"
    (Muslim, İmaret 39; Ebû Dâvud, Cihad 87; İbn Hanbel 1, 94, 409)

    Şefaatçi, sadece ister (şefaat eder); fakat, ne kadar büyük olursa olsun, şefaat konusundaki isteğinin muhakkak yerine getirilmesi ve kendisine itaat edilmesi gerekmez.
    Sahih hadiste varit olduğu üzere :
    "Peygamber (s.a.v.), cariyelikten âzad edilen Berire'den, kocasıyla evliliğine devam etmesini istemişti.
    Hz. Peygamber tarafından muhayyer bırakılan Berire, kocasından ayrılmayı tercih etti.
    Kocasıysa onu çok seviyordu; ağlamağa başladı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Berire'den, kocasıyla evliliğine devam etmesini tekrar isteyince, Berîre sordu:
    - Emrediyor musun yâ Rasulâllah?

    Hz. Peygamber:
    - "
    Hayır, ben ancak şefaatçiyim, karşılığını verdi"
    (Neseî, Kuzât 28)

    Hz. Peygamberin emrine itaat etmenin vacib olduğu, müslümanlar arasında iyice yerleşmişti; fakat şefaati böyle değildi. Zira, şefaatinin ille de kabulü vacib değildi.
    Bundan dolayıdır ki, şefaatini kabulden kaçındığı için Berîre'yi kınamadı. Hal böyle olunca, herhangi bir başka yaratığın şefaatinin kabulü, haydi haydi vacib değildir.
    Yüce Yaratıcı (c.c.), herhangi bir yaratık nezdinde birine şefaatçi olmak gibi bir durumdan yüce ve uzaktır. Aksine O (c.c.), izni olmadan hiç kimsenin kimseye şefaat edemeyeceği sânı yüce Allah'tır.
    Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

    "Rahman(olan Allah) çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar ikrama layık görülmüş kullardır.(melekler)
    "Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp-etmektedirler."
    "O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır."

    "Onlardan her kim ki: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız."(Enbiyâ 26-29)

    Yukarıda geçen hadis-i şerif şunu göstermektedir ki:
    Peygamber (s.a.v.)'den, Allah Teâlâ yanında şefaatçi olması istenir. Yani O'ndan (s.a.v.), dünya ve âhirette şefaat etmeyi Rabbinden istemesi talep edilir.
    Âhirette insanlar, Allah Teâlâ'nın, kendileriyle ilgili hükmü vermesi ve Cennete girebilmeleri için O'ndan (s.a.v.)şefaat isteyeceklerdir.
    O, ümmetinden büyük günah işlemiş olanlara şefaat edecek, Cehennemi haketmiş olan bazı kulların ateşe girmemeleri ve girmiş olan bazılarının da oradan çıkarılmaları hususunda şefaatte bulunacaktır.

    Hz. Peygamberin, sevabı haketmiş olan itaatkâr insanlara da şefaat etmesinin caiz olduğu hususunda, ümmetin cumhuru arasında bir ihtilâf yoktur.

    Fakat, birçok bid'at ehli, Haricîler ve Mu'tezile, O'nun (s.a.v.), büyük günah işlemiş olanlara şefaatini inkâr etmişler ve demişlerdir ki:
    "Hz. Peygamber, büyük günah sahiplerine şefaat etmeyecektir".

    Onlara göre, "kebîre" (büyük günah) sahiplerine Allah Teâlâ mağfiret etmez ve onları, cehenneme girmelerinden sonra, ne şefaatle, ne de başka bir vesileyle cehennemden âzâd etmez.

    Halbuki, sahabe, tabiîn, müslümanların imamları ve diğer ehl-i sünnet ve'l-cemaat mensublarının mezhebi şudur ki,
    Peygamber (s.a.v.), kebîre sahiplerine şefaat edecek, îman ehlinden hiç kimse ateşte ebedî kalmayacak, aksine, kalbinde zerre kadar imanı olan cehennemden çıkacaktır.

    Ancak, işbu "istiska" (yağmur isteme), "istişfa" (şefaat isteme), O'nunla (s.a.v.) ve bir başkasıyla tevessül, O'nun (ve ilgili diğer şahısların) hayatında olur.

    Şu anlamda ki, insanlar O'nun dua etmesini isterler, O da onlara dua eder. Yani onların "tevessülleri" O'nun duasıyla olur.

    "istişfaları" da, O'nun (s.a.v.) şefaatçi olmasını istemeleridir ki, "şefaat" de dua demektir.
    O'nun (s.a.v.) yanında veya O yokken, yahut da ölümünden sonra, O'nun zatıyla tevessül etmeye gelince, O'nun veya diğer peygamberlerden birinin zatıyla yemin etmek veya dualarıyla değil de zatlarıyla Allah'tan istemek de bunun gibidir - böyle bir şey, Sahabe ve Tâbiin'ce bilinen bir husus değildir.

    Aksine Ömer b. Hattâb (r.a.) ve Muâviye b. Ebî Süfyan (r.a.) ve onlarla beraber bulunan diğer sahabe ve sahabenin yolunda yürüyen tabiin, yıllar kurak gittiğinde, meselâ Hz. Abbas ve Yezid b. el-Esved gibi, yaşayan (salih) insanlarla yağmur duasına çıkarlar, onlarla "tevessül" ve "istişfa'da" bulunurlardı.

    Onlar, böyle durumlarda ne Rasûlullah (s.a.v.)'in, ne de bir başkasının kabri başında "tevessül", "istişfa" (s.a.v.) ve "istiska" (yağmur isteme) yapmamışlardır. Bunun yerine, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yerine (bedel olarak) Abbas ve Yezid b. el-Esved gibi (muhterem zevata) müracaat etmişler, hattâ dualarında Rasûlullah (s.a.v.)'e salât ve selâmda bulunmuşlar ve Ömer şöyle demiştir:

    - "Allahım! Huzuruna, Peygamberimizle tevessül ederek gelirdik ve bize yağmur verirdin. (Şimdi de), Peygamberimizin amcasıyla tevessül ederek sana geldik; bize yağmur ver."

    Onlar için Hz. Peygamber hayattayken yaptıkları meşru tevessül yapma imkânı kalmayınca, onun yerine böyle yapmışlardı. Yoksa onların, Hz. Peygamberin kabri başına giderek O'nunla tevessülde bulunmaları veya sahraya çıkarak yaptıkları dualarında Rasûlullah'ın canını (yüce mevkiini) ve buna benzer hususiyetlerini dile getirerek, yaratık adına Allah'a yemin etme ve bununla istekte bulunmayı içine alan sözlerle dua etmeleri:

    "Allah'ım! Peygamberinle ve Peygamberinin câhı ile senden istiyor ve sana karşı bununla yemin ediyoruz" demeleri ve bugün bazı insanların yaptıklarını yapmaları pekâlâ mümkündü.

    Bazı cahiller, Rasûlullah'tan şöyle bir hadis rivayet ederler:
    "Allah'tan bir şey isteyeceğinizde, benim câhım (Allah yanındaki yüce mevkiim) ile isteyiniz. Çünkü benim Allah yanındaki cahım pek büyüktür".

    Bu hadis uydurmadır.
    Hadis ehlinin güvendiği hiçbir kitabda olmadığı gibi, hadis âlimi hiçbir kimse tarafından da zikredilmemiştir.

    Gerçi, Hz. Peygamberin Allah yanındaki câhı (mevkii) bütün nebi ve rasullerinkinden büyüktür. Allah Subhanehû ve Teâlâ, Musa ve İsa (aleyhimesselâm)'ın, Allah katında saygın (vecih: muteber) olduklarını haber vermiş ve buyurmuştur ki:

    "Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah katında vecihti."( Ahzab 69)

    "Melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. İsmi Meryem oğlu İsa Mesih'tir. (O) dünya ve ahirette şanı yüce ve Allah'a yakın olacaklardandır." (3 ÂI-İ İmrân 45)

    Musa ve İsa (a.s.) Allah (c.c.) yanında saygın iki nebî olunca, öncekilerin ve sonrakilerin imrendikleri Makam-ı Mahmûd'un, Kevser'in ve kenarındaki kâseleri gökteki yıldızlar adedince, suyu sütten beyaz, baldan tatlı olan, bir içenin bir daha susamayacağı "havz"ın sahibi, Âdem neslinin efendisi Muhammed (s.a.v.)'in Allah katındaki itibarını artık düşünün!
    Kıyamet günü, Adem (a.s.)'in ve ulu'l-azm olan Nuh, İbrahim, Musa ve İsa'nın (Allahın salât ve selâmı hepsi üzerine olsun) geri durdukları bir sırada şefaatin gerçek sahibi ve gerçek ehli O'dur.
    O gün şefaat için öne çıkacak olan, "Liva"(sancak)'nın sahibi de O...
    Âdem (a.s.) ve diğerleri O'nun sancağı altındadırlar o gün!
    O, Âdem evlâdının efendisi ve Rab Teâlâ yanında herkesin en şereflisidir. Bir araya toplandıklarında peygamberlerin lideri (imamı), hepsinin sözcüsüdür. Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, büyük makam sahibidir O...
    Ancak... yaratığın yaratan yanındaki yeri, yaratığın diğer bir yaratık yanındaki yerine benzemez. Şöyle ki, hiçbir yaratık, O'nun (c.c.) izni olmaksızın şefaat edemez:

    "Göklerde ve yerde olan (herkesin her şeyin) tümü. Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir."
    "Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak da saymış bulunmaktadır." (Meryem 93-94)

    "Mesih (İsa), Allah’a kul olmaktan asla çekinmez. Yakın (mukarreb) melekler de... Kim Allah’a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, (Allah) onların hepsini huzurunda toplayacaktır."
    "İman edip salih amel işleyenlere gelince... Onlara ücretlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara kendi fazlından daha da arttıracaktır. (Allah’a kulluk etmekten)
    kaçınan ve büyüklük taslayanlara gelince... Onlara çok acı bir şekilde azab edecektir. Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklardır." (Nisa 172-173)

    Bir yaratık, bir başka yaratık yanında, berikinin izni olmadan şefaatçilik yapabilir; çünkü istenenin hasıl olması konusunda onunla ortak (musâvi) dir.
    Halbuki, Allah Teâlâ'nın ortağı yoktur. O (c. c.) buyurmuştur ki:

    "Müşriklere de ki; "Allah dışında ilâh olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcın da değildir."
    "Allah katında O'nun izin verdiği kimseler dışında hiç kimse şefaat, aracılık edemez. Bu konuda izin bekleyenlerin yüreklerini ürperten korku yatıştırılınca biribirlerine "Rabb'iniz ne dedi?" diye sorarlar.

    Cevap verenler "O gerçeği söyledi, O yüce ve büyüktür" derler." (Sebe' 22-23)

    Peygamber (s.a.v.)'in, kabirlerin mescid haline getirilmesini yasakladığı, böyle yapanları lanetlediği, kendi kabrinin çok gidilip gelinen bir yer (id) haline getirilmesinden sakındırdığı konusunda epeyce hadis vardır. Çünkü, insanlar arasındaki şirk, ilk kez Nuh (a.s.)'ın kavmi içerisinde ortaya çıkmıştır.
    (Şeyhul İslam İbni Teymiyye’nin Mecmuul Fetava cilt 1. Şirk Ve Tevessul)
  15. rambo

    rambo Üyeliği İptal Edildi Banned

    konu icerigi anlasılır sekilde teferruatlı olsada konuyu cemaat yada şahıslara indirgeyip örneklemek yanlış . Buda husumeti getirir sonrada kardeş kavgası
  16. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Delilsiz yazımız var ise gösterin, kardeşlerinizi silelim.
  17. ba'sü ba'de'l-mevt

    ba'sü ba'de'l-mevt Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    rabbim razı olsun inşallah...
  18. Enfal.571

    Enfal.571 Administrator Forum Yöneticisi

    Allah(azze ve celle) razı olsun.

    benim bildigim delil olarak birde şu hadis sunuluyor:
    Âdem alayhisselem ağaçtan yedikten sonra: “Ey Allâh’ım, Muhammed hakkı için beni bağışla” diye dua etti… Bu hadisi İmam Hâkîm, Hz. Ömerden rivayet edip ,senedinin sahih olduğunu “El-Müstedrak” adlı kitabında açıklamıştır. Aynı hadisi İmam Beyhâki de rivayet etmiştir.
  19. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin



    Bu rivayetle ilgili daha önce açıklama yapmıştık , oradan aktarıyorum lütfen iyi inceleyiniz :


    Sen olmasaydın Ya Muhammed! evreni yaratmazdım’


    ( لما اقترف آدم الخطيئة؛ قال: يا رب! أسألك بحق محمد لما غفرت لي. فقال الله: يا آدم! وكيف عرفت محمدا، ولم أخلقه؟ قال يا رب! لما خلقتني بيدك، ونفخت في من روحك؛ رفعت رأسي، فرأيت على قوائم العرش مكتوبا: لا إله إلا الله محمد رسول الله، فعلمت أنك لم تضف إلى اسمك إلا أحب الخلق إليك. فقال الله: صدقت يا آدم! إنه لأحب الخلق إلي، ادعني بحقه، فقد غفرت لك، ولولا محمد ما خلقتك
    )


    ''Hz Adem günah işlediğinde şöyle dua etti:
    Ya Rabb! Muhammed'in hakkı için benim günahımı bağışlamanı diliyorum.
    Allahu Teala dedi ki: Ey Adem! Sen Muhammed'i nereden biliyorsun, ben onu daha yaratmadım.
    Adem: Ey Rabbim, Sen beni yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunları üzerinde 'Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah' yazılı olduğunu gördüm. Ve bildim ki, Sen kendi adının yanına ancak en çok sevdiğin kişinin ismini ilave edersin.
    Allahu Teala dediki: Doğru söylüyorsun ey Adem, o (Hz. Muhammed sav) benim en sevdiğim kulumdur. Sen Benden onun (Hz Muhammed sav) hakkı için istedin, Ben seni bağışladım. Muhammed olmasaydı Ben seni yaratmazdım''
    ( Hakim Müstedrek 2/615 Hz Ömer (ra)'dan merfu olarak ;İbn Asâkir (2/323), el-Beyhâki, Delâil’un-Nübuvve (5/488) )

    Uydurmadır.
    Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.
    Zehebi, bu hadis hakkında: ''Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri'nin kim olduğunu bilmiyorum'' demektedir.

    Mizan'ul-İtidal'de bu hadis için ''batıl bir haberdir'' denilmektedir.

    Beyhaki Delail Nübüvve'de ''Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir'' der.

    El-Elbani bu hadisi aktardıktan sonra '' Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (s.a.v.)'den aslı yoktur. Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir.( Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir.


    Şeyhul İslam İbni Teymiyye (ra): ''Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem'in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır'' demektedir.


    El-Sagani uydurulmuş” dedi. (El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy. 7)
    Elbanide aynı şeyi söylemiştir. (Silsile el-Zayif 1/450 no 282)
    El Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir( el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 214.)

    Şeyh Molla Aliyyul Kari ’Zayıftır ama anlamı doğrudur…” (Aliyyul Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68) der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:

    a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi ”uydurulmuştur” (İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272)

    b. Deylemi’den nakledilen bir hadis ”Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı
    ElBani derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde (Deylemi Musned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım.
    (El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no.282)

    Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivayetten ! Akıl sahiplerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum :

    Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.v.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:
    ( Adem (a.s.) Hindistana iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasûlullâh (iki defa) deyip ezan okur. Adem şöyle der: «Muhammed de kim»? Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.)
    İbn Asâkir (1/323/2).

    Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Süleyman aynı şekilde bilinmemektedir.
    Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.
    Menfaatları için birbirinden habersizce Panik halinde hadis peydahlayanların düştüğü bu trajikomik durum tam ibretlik !


    RASULULLAH'I KURUTAN SÖZLER
    - UYDURMA HADİSLER -

  20. ferdiosman

    ferdiosman Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Kime benden bir söz ulaşır da onu yalanlarsa o üç kişiyi yalanlamıştır: Allâh celle celâlühû’yu, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve o haberi vereni. [(Taberânî, el-Evsât ve İbnü ‘Asâkir, Câbir radıyallâhu anhu’dan), Kenzü’l-Um mâl:1/209, H:1047]


    Subhanallah!!!!!! Burdaki yazıları okuyunca Tüylerim diken diken oldu hatta yukarıda Cumhura muhalif ölüler işitmez diyenler biler var .Bunu söylese söylese Albani söyler.O ibni Teymiyye ye ve İbni Kayyıma bile bu konuda karşı çıkar.

    Yapmayın yazıktır,Günahtır,Şu hadise de o kadar Hadis hafızı sahih derken Uydurma nasıl yaparsınız.

    Hz. Ömer Radıyallâhu Anhu Hadîsi (Hüseyin Avni'den alınmıştır).
    ---------------------------------------------

    (Âdem aleyhisselâm, hatâ işlediğinde şöyle dedi: Ey Rabbim! Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hakkı ile (onun hürmetine), senden, beni affetmeni istiyorum…. (Allah da şöyle buyurdu[​IMG] Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olmasaydı seni yaratmazdım.)[54]

    İmâm Sübkî[55] ve Kastallânî,[56] şu hadîsin sahîh olduğu kanâatindedirler. Süyûtî,[57] hadîsin bazı tariklerinin zayıf olduğunu söylediyse de, hadîsin aslının bazı şâhid ve mütâbi’lerle Sahîh Liğayrihî olduğu kanaatine varmıştır.[58] Kezâ Zürkânî de rivâyeti Sahîh kabûl etmişdir.[59]

    Bu hadîsten, sâlih birisi ile O doğmadan evvel tevessül edilebileceği anlaşılıyor.

    Hadîsin Senedinin Tahlîli ve Elbânî’nin Hadîsle Alâkalı Olarak Söyledikleri

    ---------------------------------------------

    Elbânî, ilmî sefâlet ve rezillikler çöplüğü olan ve buna ilâve olarak da, berbat bir tercümesiyle şu perişanlığı kat kat artan Tevessül isimli kitâbında, şöyle dedi: Zehebî şöyle diyor: Bana göre bu isnâd zayıftır. Abdurrahman’
    ın bulunması hayret vericidir.[60] Abdurrahman İbn-i Eslem el-Fiherî ise, bunun kim olduğunu bilmiyorum. Ben (Elbânî) de diyorum ki, El-Hâkim, el-Müstedrek’de kendi kendine çelişkiye düşmüştür. Zîrâ, 3/332’de adı geçen Abdurrahman’dan rivâyeten başka bir hadîsi sahîh görmediği hâlde bunu rivâyet etmiştir. Ayrıca, (Hâkim), Buhârî ve Müslim’in Abdurrahman İbnü Zeyd’i hüccet olarak kabûl etmediklerini de söyler.

    Bana göre[61] ez-Zehebî el-Mîzân’da bu el-Fiherî’ye yer vererek ona hadîs isnâd ettikten sonra bunun batıl bir haber olduğunu söyler. İbnü Hacer de el-Isâbede (3/360) aynısını söylüyor ve ilâveten el-Fiheri hakkında şöyle diyor: Emsali olduğundan, muhtemelen bu ondan önceki kişi olabilir. Bildiğim kadarıyla ondan önceki kişi, Abdullah İbnü Müslim İbni Rüşeyd’dir. İbnü Hacer diyor ki; İbnü Hibbân O’nu zikretti. Hadîs uydurmakla ithâm edilmekte olup, hadîsleri Leys, Mâlik ve İbnu Lehîa’ya yüklemektedir.[62] Onun Hadîs kitâbı yoktur.[63] Sanki varmış gibi İbnü Halbe’den bir nüsha rivâyet eden de işte odur.

    Ben (Elbânî) de diyorum ki;[64] Bu hadîsi et-Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağir’de (sh.207) şu şekilde rivâyet etmiştir: Muhammed b. Davud b. Eslem es-Sadefi el-Mesci, Ahmed b. Said el-Medenî, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’ den rivâyet eder. Bu sened biraz karanlıktır. Zîrâ Abdurrahman’ın dışında hiçbiri tanınmıyor. İbn Hacer ve el-Heysemî de buna işaret etmişlerdir. Zîrâ Mecmau’z-Zevâid’de (c.8 sh. 253), ‘et-Taberani, el-Evsat ve es-Sağir’de bu hadîsi rivâyet etmişlerdir. Senedinde tanımadığım râvîler vardır dedi. (Elbânî'nin sözü bitti.)

    Hâsılı, Elbânî’nin fuzûlî uzatmaları sürüb gitmekte; nihâyet O, bu rivâyeti, dört noktadan hareketle uydurma olarak göstermeye çalışmıştır:

    (Bir): Senedinde, Abdurrahman İbnü Zeyd İbni Eslem, bulunduğu,

    (İki): Abdullah İbnü Muslim el-Fihrî’nin uydurma rivâyetleri olan râvîlerden olduğu,

    (Üç): Değişik yollarında, Merfû'’ mu, yoksa Mevkûf mu olduğunda ıztırâb[65] bulunduğu,

    (Dört): Kur'ân’a ters olduğu, iddiâları…

    Şu dört şübhe ve vesvese karşısında اعوذ بالله من الشيطان الرجيم diyerek,

    Deriz ki,

    ((Bir)): Bu rivâyet, Kurân’a değil, O’nu anlayabilecek ilim, akıl, idrâk ve hidâyetten mahrûm olan mantar kafalara ters gelmiş olabilir. Bu ise mü’minlerce mühim değildir. Oysa, imâmları İbnü Teymiyye hadîs’i[66] uydurma i'lân etse de, ma'nâsının, bir takım âyetler istikâmetinde bazı yönleriyle doğru olabileceğini söylüyor.[67]

    Eh, boynuz kulağı geçer derler ya...

    Bid’atçı câhil Elbânî kitâbında,[68] Bu hadîsin zımnen, Âdem aleyhisselâm’ın, Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem ile tevessül ettiği için affedildiği fikrini verdiğini, oysa, Allah celle celâlühû’nun âyette buyurduğuna ve Hâkim’in, Müstedrek’te (3/546) İbni Abbas'dan yaptığı sahîh bir rivâyete göre bunun tevbe ile olduğunun bildirildiğini uzun uzun anlattıktan sonra, Şu tevessül hadîsinin Kur'ân’a ters, dolayısıyla da bâtıl olduğuna hamd ediyor. Câhilliğin ve geri zekâlılığın gözü kör olsun. Günahlar, elbette tevbe ile de affedildiler. Allah celle celâlühû isteseydi, onları tevbesiz de affederdi. Nitekim -hâşâ- küfre girmemişlerdi. Ancak, Hâfız Muhaddis İmâm Cezerî’nin el-Hısnu’l-Hasîn’inde de dediği gibi, düânın âdâbından biri de tevessüldür.[69] Âdem aleyhisselâm da bu edebe bürünerek tevbe ve düâ etti. Ortada ne çelişki var?.. Görünen o ki, rahatsızlık, birilerince Şer’î bir edebe riâyet etmekten kaynaklanıyor. Edebsizlik diz boyu değil, kulaklara kadar gelmiş.… Tevessül etmeden tevbe etseydi affedilmeyecekti diyen mi vardı?.… Olmadığına göre…

    Üstelik, günah sebebiyle yapılan Tevessül, ne maksadla yapılıyor? Elbette affedilmek maksadıyla. Öyleyse yapılan, dolayısıyla bir tevbedir ve tevessül ameli, şu tevbe için atılan bir ön adım olup onun âdâbındandır.

    ((İki)): Merfûluk[70] ile Mevkûfluk[71] arasında her zaman çelişki olmayabilir. Olabilir ki, Sahâbî onu bazen Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözü olarak aktarmıştır; bazen da, iktibas veya Telmîh[72] yoluyla kendi sözü olarak söylemiştir. Bir çok sahîh hadîste bunun misâli vardır.

    Bir de, böyle bir ğaybla alâkalı mevkûf rivâyet, Hadîs Usûlculerine ve diğer âlimlere göre söz birliği ile Hükmen Merfû’dur. Dolayısıyle ortada kesinlikle bir çelişki yoktur.

    ((Üç)): Abdullah İbnü Muslim el-Fihrî’nin, uydurmacı bir râvî olduğunu kimse söylemedi. Elbânî, yalan söylüyor. Zehebî, kim olduğunu bilmiyormuş. Bu kadarı doğru; gerisi yalan. Zehebî’nin bilmemesi, her zaman ve bilhassa başkası bildiği zaman zarar etmez. Başkası biliyor ya. Bu yeter… Bu zât, bilinen birisidir. Beyhekî’nin, Delâil’indeki isnâdda, İbnü İshâk İbni Râhûye, O’ndan Mısır’da rivâyet ettiğini ve O’nun Ebû Ubeyde İbnü Cerrâh’ın tâifesinden olduğunu haber verdi. Bu, az da olsa O'nu bir tanıtmadır. (Üstelik O, bunu rivâyet etmekte yalnız kalmamıştır.)

    Bu râvîye Abdurrahman’dan rivâyetinde, Taberânî’nin es-Sağîr’in-de ve Âcürrî’nin eş-Şerîa’sında mütâbi’ler vardır. Beyhekî, Delâil’inde uyduruk rivâyet koymamayı bir esas olarak tutmuştur ve hadîs’in isnâdını Abdullah’la değil de Abdurrahman'la zayıf kabûl etmiştir. Bu da O’nun Abdullah’ıuydurmacı veya zayıf kabûl etmediğini göstermektedir.[73]

    ((Dört)): İbnü Hacer ne bu râvî, ne de bir önceki kendi tabakasından olan, Abdullah İbnü Müslim İbni Rüşeyd hakkında kınama yollu hiç bir söz etmemiştir. Elbânî O'na iftirâ ediyor. O, (el-İsâbe’de değil de,) Lisânu’l-Mîzân’da(3/360), Zehebî’nin dediklerini naklediyor. Sadece, Fihrî için, Bunun, önceki, Abdullah İbnü Müslim İbni Rüşeyd olmasını uzak bir ihtimâl görmüyorum. Çünki onun tabakasındandır, Abdullah İbnü Müslim İbni Ruşeyd için de, Zehebî’nin İbnü Hibbân’dan yaptığı nakil akabinde (انتهي )intehâ/bitti dedikten sonra İbnü Hibbân’ın sözünün kalan kısmını ilâve etti ve kendinden olarak sadece Hatîb, Abdullah’ın babasını şeddelemekle (Müsellem şeklinde), dedesini de tasğîrle (Rüşeyd şeklinde) harekeledi, ifâdelerini kullandı. Elbânî, Lisân’daki(انتهي) intehâ/bitti sözünün öncesinin, Zehebî’ye sonrasının da İbnü Hacer’e âid olduğunu[74] bilmiyorsa, kötü; zavallı bir câhil. Biliyorsa, daha kötü; hâin.

    Tercüme maskaralık ve gülünçlükleri de işin cabası…

    ((Beş)): Bir de, Zehebî’nin bilmemesi ile İbnü Hacer’in zayıf ihtimâli ne zamandan beri kesin ilim oldu? Nasıl oldu da, bilmeme ve ihtimâl, İbnü Hibbân’a göre, hakkında açıklamalı cerh olmayan râvîlerde asıl olan güvenilirliktir[75] temel esasından ağır geldi.

    ((Altı)): Bir de, Hâkim, Beyhekî ve Sübkî’nin ifâdelerinden el-Fihrî’nin onlara göre sika/güvenilir olduğu anlaşılıyor. Zîra, tenkîd yerinde susmak bunu ifâde eder.

    Buna ne demeli?.. Uçtuysa bile keçidir mi diyeceksiniz?..

    ((Yedi)): Abdurrahman İbnü Zeyd İbni Eslem üzerindeki şamatalara gelince… Bu zât hakkında söylenenlerden bazıları: “Kardeşi ondan daha güvenilirdir”, “Zayıftır”, “Bir şey değildir”, فيه ضعف “Fîhi da'fun/Onda biraz zayıflık vardır”, [76] “İşi ibâdet ve riyâzettir”,[77] “Hadîsde zayıftır”, “Hadîsde kuvvetli değildir; kendinde sâlih, hadîsde de zayıftır. İbn-i Ebî’r-Ricâl’den iyidir”, “Babasından uydurma rivâyetler haber verdi”, “Ne dediğini bilmiyor”, “Zayıflığı, haberi uydurma yapacak mertebede değildir”, (Sübkî), “Hasen hadîsleri vardır”, “Âlimlerin ilim aldığı kimselerdendir. Bazıları onu sadûk buldular. Hadîsi yazılanlardandır” (İbn- Adiyy),

    “Güvehilir kabûl edilmiştir” (Münzirî.)[78] “Buhârî ve Müslim’in şartında değildir” (Hâkim), “(Bulunduğu isnâd için ) sahîhtir” (Hâkim)

    Kevserî şöyle diyor: Abdurrahmân İbnü Zeyd’i, Mâlik zayıf kabûl etti ve bu hükümde diğer bir takım kimseler O'na tâbi' oldular. Ancak O (İbnü Zeyd), yalanla ithâm edilmemiştir. Aksine, yanılmakla ithâm edilmiştir. O'nun gibi birinin rivâyetleri elenir, bazıları seçilir. Hâkim de, bu rivâyetin Mâlik'in kabûl ettiği rivâyetlerden olduğunu görünce, böyle yaptı.

    ((Sekiz)): İmâm Mâlik bu rivâyeti kabûl etmiştir: İbnü Humeyd, Mâlik’den, (Kendisine Kıbleye dönüb de mi düâ edeyim, yoksa yüzümü Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e mi çevireyim diye soran Halîfe) Ebû Ca’fer’e, Niye Ondan yüzünü çevireceksin, O, senin ve baban Âdem aleyhisselâm’ın vesîlesidir dediğini rivâyet etmiştir. İmâm Mâlik, (Abdurrahman’dan gelen) haberin doğruluğunu kabûl ettikten ve O'nu delîl olarak ileri sürdükten sonra, Abdurrahman'dan (şu rivâyette) yanılma ve zabt azlığı töhmeti kalkar. Ki, bununla O'nu ithâm edenler, sadece Mâlik’e uyuyorlardı, O'na dayanıyorlardı. Abdurrahman İbnü Zeyd, her haberi reddedilecek kimselerden değildir.

    ((Dokuz)): İşte size, Şâfiî… El-Ümm’de ve Müsned’inde Allah’ın dîni(nin mes’eleler)inde O'nun bazı hadîslerini delîl getirmektedir.[79] Bu sebeble, bu hadîsi Sahîh kabül etmesinde, Hâkim kınanamaz. Aksine, doğru olan, bu(isnâdı Sahîhtir hükmü)dur. Ancak, Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’in fazîletlerini işittiğinde göğsü daralanlara göre doğru olmayabilir.

    ((On)): (Süâl): Peki, İmâm Mâlik’in Abdu’r-Rahmân İbnü Zeyd’in şu rivâyetini delîl kabûl ettiğine dâir haberin isnâdı sahîh midir?

    (Cevâb): İmâm Mâlik’in, Şifâ’daki rivâyeti: (Kâdî İyâd, bu haberi, Şifâ-i Şerîf’de, Kâdî Ebû Abdirrahmân el-Eş’arî, Ebû’l-Kâsim Ahmed b. Bakıyy el-Hâkim ve bir çoklarından, (Onlar) İbnü Dilhâs’dan. (O), Ebu’l-Hasen Ali b. Fihr’den, (O), Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. Ferec’den, (O), Ebû’l-Hasen Abdullah b. Müntâb’dan, (O), Ya’kûb b. İshâk b. Ebî İsrâîl’den (O), İbnü Humeyd’den (O da), Mâlik’den rivâyet etti.)

    Mâlik’in, Ebû Câfer’e soylediği zikri geçen sözüne gelince… O, Kâdî İyâd’ın Şifâ’da güzel bir senedle yaptığı rivâyettir. Seneddeki İbnü Humeyd, Tekıyy es-Sübkî’nin zannının aksine, ağır gelen görüşde Muhammed İbnü Humeyd er-Râzî’dir. Lâkin, şu Râzî’nin hâli, Şems İbnü Abdi’l-Hâdîn’in tasvîr etmek istediği gibi de değildir. Öyle ki, hakkında/aleyhinde konuşan herkesin sözlerini topladı, onu övenlerin sözlerini ise ihmâl etti. (Yani ilmî hainlik yaptı.)

    Bu Muhammed İbnü Humeyd’den Ebû Dâvud, Tirmizî, İbnü Mâce, Ahmed b. Hanbel ve Yahyâ İbnü Maîn rivâyet yapmışlardır. İbnü Ebî Hayseme şöyle dedi: İbnü Maîn’e bu kişi hakkında sorulduğunda, sikadır, zararsızdır, Râzî zekîdir dedi. Ahmed İbnü Hanbel şöyle dedi: Muhammed İbnü Humeyd var olduğu müddetçe Rey beldesinde ilim devâm edecektir.[80] Sâğânî ve Zühelî onu övenlerdendir. Halîlî, el-İrşâd’da, hâfız ve bu işi bilen biriydi, Ahmed İbnü Hanbel ve Yahyâ ondan râzı oldu, dedi. Buhârî, hakkında iyi düşünülmeli, dedi.

    Böylesi birisi, böyle bir haberde ithâm edilmez…

    Ya’kûb İbnü İshâk’da bir beis yoktur/zararsız biridir. Nitekim Hatîb, Târîh’inde böyle dedi. Ebu’l-Hasen Abdullah İbnü Müntâb, Kâdî İsmail’in en büyük talebelerindendir. Bu İbn-i Müntâb’ı, Muktedir, üç yüz senesi civarlarında Medine-i Münevvere kadılığına getirmişti. O zamanda ilim sâhiblerinden ileri gelen sağlam kişilerden başkası Medine-i Münevvere kadılığına getirilmezdi. İsminde bir çokları yanlışa düşmüştür. Talebesi Muhammed İbnü Ahmed İbnü Ferec’i, Sem’ânî, Ensâb(isimli kitâbın)da Cezâirî’yi anlatırken güvenilir bulmuş ve İbnü’l-Esîr, Lübâb’da Onu tasdîk etmiştir. Ebû’l-Hasen (İbn-i Alî) el-Fihr[81] güvenilir ve sağlam kimselerden olub, Zehebî’nin 'İberinde tanıtılmıştır. İbnü Dilhâs, İbnü Abdi’l-Berr’in şeyhlerinin sağlamlarındandır ve İbnü Büşküvâl’ın Sıle(isimli eserin)de tanıtılmıştır. Bu kitâb Madrid'de basılmıştır….[82]

    İbnü Abdi’l-Hâdî bu haberi kabûl etmekten kaçınmaktadır. Çünki O, çaresiz, şeyhi(İbn-i Teymiyye)nin yanlışlıklarına dokunmaktadır. İbnü Müntâb bu haberi rivâyet etmekle, şeyhi Kâdî İsmâil’in, el-Mebsût’undaki, İbn-i Vehb’in Mâlik’den yaptığı rivâyete zıd olarak yaptığı rivâyeti reddetmesini murâd etti. İsmâîl Iraklı âlimlerdendir. Mısır’lı ve Medîne’li âlimler Mâlik’in me'elelerini (söz ve ictihâdlarını) Ondan daha iyi bilirler. Ütelik İsmâîl, (Mâlik’den) zikrettiğini Mâlike isnâd etmedi, irsâl etti.[83] Lâkin bu, İbnü Abdi’l-Hâdî’nin nefsinin arzusuna uyduğundan, bunu, İbnü Müntâb’ın rivâyetinin aksine, senedini araştırıb sormadan kabûl etmektedir. Fikrince senedini anmaya ihtiyac bırakmayacak ölçüde (İsmâil’i) aşırı bir şekilde medhetmek-tedir. Dâvûd el-Isfehânî’nin Onun hakkında soylediğini sanki görmedi…[84] (Kevserî’nin, Mahku’t-Tekavvül’ünden kısaltılarak aktarılan sözü bitti.)

    Hâfız Muhaddis Hafâcî, şöyle demektedir: Bu haberde, Ziyâret esnasında, düâ ederken kabr-i şerîf’e dönmek (Şerîat’ça) kötü görülen bir iştir. Hiç bir âlim bunu dememiştir. Ancak Mâlik’e atılmış bir iftirâda rivâyet edilmiştir diyen İbn-i Teymiyye’ye karşı bir cevâb vardır. Mâlik’e iftirâ sözü ile İyâd’ın bu rivâyetini kasdediyor.[85] Allah Kâdî İyâd’ın hayrını bol etsin, bu hikâyeyi Sahîh bir senedle rivâyet etmiştir ve bunu hocalarının sikalarının (sağlam ve güvenilirlerinin) bir çoğundan aldığını söylemiştir. İbn-i Teymiyye’nin, bu katıksız yalan ve gelişi güzel söylenmiş bir sözdür deyişi bâtıl sözlerindendir. Rivâyet edilmemiştir ve nakledilmemiştir sözü de bâtıldır. Zîrâ bu (kabr-i şerîfe dönerek düâ etmek), Mâlik, Şâfiî ve Ahmed İbn-i Hanbel’in mezhebidir… İmâmlarımızdan Sürûcî’nin de anlattığı gibi, Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh’den, ziyârette kabre dönüleceği, sonra da kıbleye dönülüb düâ edileceği rivâyet edildi.[86] (Hafâcî'nin sözü bitti.)

    Lâkin, İbnü Hümâm’ın da dediği gibi, bu görüşün Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh’e nisbet edilmesi yanlıştır. O, bizzât kendisi Müsned’inde kabr-i şerîfe dönülerek düâ edileceğini İbnü Ömer radıyallâhu anhumâ'dan yaptığı, (Nebî sallallâhu aleyhi ve selemin kabrine kıble tarafından gelib sırtını kıbleye çevirib yüzünle kabre dönmen ve esselâmu aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetüllahi ve berekâtühû demen, Sünnet'tendir) şeklindeki rivâyetle ortaya koymuştur.[87] Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh, bunu Nâfi’den, O da İbnü Ömer’in kendisinden rivâyet etmiştir.[88]

    Görüldüğü gibi, isnâd Sahîhdir. Zîrâ, Nâfi’ İbnü Ömer radıyallâhu anhumâ’nın kölesi olub Ondan ve başka Sahâbîlerden hadîs rivâyet etmiş olan son derece sağlam bir râvîdir., Ondan Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh, Mâlik ve diğerleri rivâyetler yapmışlardır. Hicrî 117’de ölmüştür.
    ---------------------------------------------
    Elbânî İle Kör Taklîdçilerinin Câhillik ve Hâinliklerinden Bir Kısmı
    ---------------------------------------------


    ((On Bir)): Câhillik ve Hâinliklerden Bir Kısmı:

    (Bir[​IMG] Uydurmacı olma ayıbını O’na hiçbir imâm yakıştırmamasına rağmen, Elbânî bunu kendi kesesinden ilâve etmiştir.

    (İki[​IMG] Babasından uydurma rivâyet haber verdi, demek, hadîs uyduran biridir, demek değildir. ودع عليه Vedaa aleyhi/falancıya yalan iftirâ etti ile, ( روي عنه الموضوعات )/revâ anhu’l- mevdûât/”falancıdan uydurma rivâyetleri nakletti”, sözleri arasında ilim adamlarınca mühim fark vardır; Birincisinde, uydurmacı’lık ve yalancılık, ikincide ise, dikkatsizlik ve gaflet vardır. Muhaddisimiz(!)[89] ya bu farkı göremedi, veya gördü de kasıdlı olarak gizledi. Birinci ihtimâl kötü; ikincisi ise daha kötü…

    Kaldı ki, her uydurmadır denilen rivâyet, bakalım hakîkaten uydurma mıdır? Nice uydurma olduğu zannedilen rivâyetler vardır ki, onlar muhakkık muhaddislerce uydurma değildir. Hattâ bazen Sahîhdir. Nitekim, bir hadîsin uydurma olduğuna, tenkîdçiye göre, kimi zaman Kur'ân hükmüne, veya sahîh ve sâbit bir sünnet'e uymadığı zannıyla hükmedilir. Bu zann ve ictihâdda dahî bazen yanılma bulunabilir. O hâlde, hüküm verebilmek için bu uydurma olduğu iddiâ edilen rivâyetleri görmek ve göstermek lâzımdır. Oysa bu yapılmamıştır. Dolayısıyla, iddiânın ayakları yere basamamaktadır.

    (Üç[​IMG] Bir çoklarının, (فيه ضعف ) fîhi da'fun/onda biraz zayıflık vardır şeklindeki sözlerini görmezden gelerek, sadece cidden zayıftır diyen bir kişinin sözüne sarılmak ilim hainliğidir. Burada işte bu yapılıyor.

    (Dört[​IMG] Zabıttaki az zayıflık, rivâyeti en çok Hasen mertebesine düşürür, Uydurma yapmaz.

    (Beş[​IMG] Ahmed İbnü Hanbel, O’nda bir yanda zayıflık görürken, öte yanda Müsned'inde O’ndan hadîs rivâyet ediyor ve bu rivâyete i'tirâz etmiyor. Böyle bir tavır, bu rivâyetin, İbnü Teymiyye'ye göre, ağırlıklı kanaatte Ahmed'in mezhebi olmasını gerektirir. [90]

    (Altı[​IMG] İbnü Adiyy’in, Hasen rivâyetleri vardır, bazıları O’nu doğru bulmuşlardır. Hadîsi yazılanlardandır.. demesi hiç hesapta yok.. İlim insafı nerede kaldı?

    (Yedi[​IMG] İmâm Şafiî, Müsned’inde[91] ahkâm mevzûunda O’nun rivâyetini delîl olarak ileri sürüyor. Bu, O’nu Şâfiî tarafından güvenilir bulmak değil midir? Bilenler bilir ki, Müctehidin bir rivâyeti delîl getirmesi bir çok usulcüye göre onu sağlam kabûl etmesi demektir. İmâm Şâfiî'nin şeyhini tanıyamaması, O'nun, hadîsi işe yaramaz birisi olduğunu bilememesi ne ölçüde mümkindir?

    (Sekiz[​IMG] Hâkim’in Buhârî ve Müslim’in Abdurrahman’ı hüccet kabûl etmediklerini söylemesi, O’nu mutlaka zayıf kabûl etmesi demek değildir. Hâkim, Müstedrek’inde rivâyet edeceğini soylediği sahîh hadîslerin, sadece Buhârî ve Müslim’in, veya Buhârînin, yahud Müslim’in şartlarına uyan sahîhler olacağını vaad etmemişti ki, onların şartlarına göre olmayan rivâyeti yapmakla kendisiyle çelişmiş olsun. O, Müstedrek’e Buhârî ve Müslim'den başkalarının ve kendinin ölçülerine göre Sahîh olan rivâyetleri de aldı. [92]

    (Dokuz[​IMG] Keza, şeyhlerinin bu haberi ancak (içinde Abdurrahman’ın bulunduğu) bu isnâdla rivâyet ettiklerini soylemesi, her hâl ü kârda Abdurrahman’ı ve rivâyeti zayıf gördüğü ma'nâsına da gelmez. Sahîhliğin en üstünden en aşağısına kadar çok mertebeleri olduğuna göre, belki, daha güçlü bir isnâd bulsaydım daha da iyi olurdu ama, burada bu kadar sahîh olanı bulabildim demek istemiştir. Bu sözden, karîne bulunmadıkça zayıflık çok zor anlaşılır. Hattâ aksine bir karîne bulunduğundan bu sözden hiçbir şekilde zayıflık anlaşılmaz. Nasıl böyle olmasın ki, kendisi şu tevessül hadîsi için isnâdı sahîhtir sözünü açıkça söylüyor.

    (On[​IMG] Hâkim’in şu isnâd için, sahîhtir demesi, büyük bir ihtimâlle Abdurrahman’ı kendi ictihâdınca güvenilir kabûl etmesi demek değil midir?

    (On Bir[​IMG] Bir muhaddis ve müctehid olan Sübkî’nin şu rivâyet için sahîhtir demesi, O’na, Şeyhu’l-İslâm diyen talebesi Zehebî’nin uydurmadır demesinden daha mı zayıftır? Ne bu yobazlık, Allah aşkına?!..

    (On İki[​IMG] Güvenilir diyenler, bunu, bilgi ve ictihâdlarınca dedikleri gibi, zayıftır diyenler dahî, bu sözlerini vahye dayanarak değil de bilgi, kanâat ve ictihâdları îcâbı söylemektedirler.

    (On Üç[​IMG] Bütün bunlar, hâricteki karineler/alâmet, işaret ve ip uçları hesaba katılmadığı taktirdedir. Onlar hesaba katılırsa rivâyetin Sahîhliği ağırlık kazanır; hattâ kesinleşir.

    ---------------------------------------------
    Bu Rivâyetin Şâhidleri Var mıdır?
    ---------------------------------------------

    (On Dört[​IMG] Üstelik bu rivâyetin şâhidleri de vardır: Âdem aleyhisselâm’ın tevessülü ile alâkalı bu rivâyeti pekiştiren ona Mütâbi’[93] ve Şâhid[94] olan başka rivâyetler de vardır: Hâfız Ğumârî bunlardan üç tanesini er-Reddü’l-Muhkem isimli kitâbına almıştır:[95](Birincisi), İbnü’l-Münzir’in, Tefsîr’inde, (İkincisi), İbnü’l-Cevzî’nin el-Vefâ’sında, (Üçüncüsü) de Âcürrî’nin eş-Şerîa’sında yaptıkları rivâyetlerdir. Ğumârî, İbnü’l-Cevzî’nin rivâyetinin isnâdının kuvvetli olduğunu ifâde ettikten sonra, sahîfenin dibinde bu sahîh hükmünü İbnü Hacer’in Fethu’l-Bârî’de ve başkalarının (da başka yerde) söylediğini yazdı.[96] İbnü Teymiyye de Fetâvâ’sında, İbnü’l-Cevzî’nin bu babdaki rivâyeti ile Ebû Nüaym’ın rivâyetlerini aldıktan sonra, Bu ikisi, sahîh hadîslerin tefsîri gibidir demiştir.[97] Tevessül inkârcılarının Şeyhu’l-İslâm(!)larının uydurma rivâyetleri her hâlde sahîh hadîslerin tefsîri kabûl etmemesi lâzımdı; ama kabûl etmiş; biz ne yapalım?

    Ey âdem!.. O (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem), olmasaydı, seni yaratmazdım, sözünü, Hâkim Müstedrek’te, Ali İbnü Hamşâz el-Adl, Hârûn İbnü Abbas el-Hâşimî, Cendel b. Vâlik, Amr İbnü Evs el-Ensârî, Sâîd İbnü Ebî Arûbe, Katâde ve Saîd İbnü Müseyyeb yoluyla Abdullah İbnü Abbâs radıyallâhu anhumâ'dan,

    Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olmayaydı, Âdem’i yaratmazdım, O, olmasaydı Cenneti ve Cehennemi yaratmazdım şeklinde de rivâyet etmiş ve, isnâdı sahîhtir demiştir. Zehebî, bunun, Saîd İbnü Müseyyeb'e iftirâ edildiğini zannediyormuş. Dayanağı olmayan bir zann… Boş ve kıymetsiz bir lâf…

    Bunu, İbnü Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan, (zayıf bile olsa) bir başka yolla, Deylemî de rivâyet etmiştir.[98]

    Hâsılı hadîs Sahîhdir; câhillerin sözüne bakılıp Allah celle celâlühû’yu, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i, râvîleri ve muhaddisleri yalanlama talihsizliğine düşülmesin…[99] D'p not|
    [54] [Hâkim El-Mustedrek, (2/615) Hâkim, bu Sahîhdir, dedi. Taberâni, Beyhekî, Ebû Nüaym.], Mefâhîm:119-120
    Zehebî el-Müstedrek Telhîsinde Hâkim'e itiraz edip haberin uydurma olduğunu söylediyse de, Sübkî, Kastallânî, Süyûtî, Zürqânî ve Kevserî gibi bir çok hadîs hâfızı ve muhaddisin şehadeti ile Hâkim’in haklı, Zehebî’nin ise haksız olduğunu ortaya çıkıyor. Nitekim metinde gelecektir.
    [55] Şifau's-Sıkam:134-135
    [56] [Mevâhib. Sahîhtir. Birçok yerde. Sonuncusu: 2/392 (Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye baskısı)], Mefâhîm, Tâ'lîk'i:120
    [57] [El-Hasâisü'l-Kübrâ(da Hâkimden nakledilerek) Sahîhtir.], Mefâhîm, Tâ'lîk'i:120
    [58] Mefâhîm, Tâ'lîk'i:121-122
    [59] [Şerhu'l-Mevâhib, Sahîhtir. 8/314], Mefâhîm, Tâ'lîk'i:120
    [60]
    واهنVâhin kelimesi, وهي vehâ fiilinin ism-i fâil’i olub zayıf demektir. Görüldüğü gibi burada, Türkçedeki vâh kelimesinin ma'nâsına uzaklardan biraz yakın olan hayret verici diye çevrilmiş. Saçmalarla dolu kitabın saçma bir tercümesi..
    [61] Bir kaynaktan bir hüküm aktarılıyorsa, bu bir nakildir ve bana göre ibâresiyle ıfâde edilmez. Zîrâ bana göre ibâresi kanâat bildirir. Oysa, naklin kanaat ile alâkası yoktur. Sırf ben diyebilmiş olabilmek için işlenen tipik bir maskaralık.
    [62] Ne demekse… Belki de onlara yalan isnâd ediyor denilmek isteniyor.
    [63]Yaptığı rivâyetleri yazılı olarak elinde mevcûd değildir şeklinde çevrilecek cümle O'nun hadîs kitabı yoktur şekilde tercüme edilmiş!..
    [64] Adam olmuş da adamların meclisinde konuşuyor(!) Mine'l-ğerâib….
    [65] Çelişiklik derecesinde farklılık arzeden görüşler.
    [66] Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olmasaydı seni yaratmazdım sözünün
    [67] [El-Fetâvâ, 11/96], Seyyid Muhammed Alevî Mâlikî, Mefâhîm:123-124
    [68] Et-Tevessül ve Envâ’uhû (Tercüme):160
    [69] İmâm Cezeri: Hısnu’l-Hasîn (Hazînetü’l-Esrâr Kenârı):14
    [70] Haberin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e dayandırılması
    [71] Bir Sahâbî sozü oluşu
    [72] Kelâmın Fehvâsında bir kıssa veya şiire açıkça zikretmeksizin işâret edilmesidir (Seyyid Şerîf, Tâ’rîfât: et-Telmîh maddesi)
    [73] Ğumârî, er-Reddü’l-Muhkem:137-140'den faydalanılarak.
    [74] Nitekim İbnü Hacer Lisânü'l-Mîzân'ının başında hulâsa olarak şöyle diyor: Mîzân’ı kısalttım. Ona bir çok ilâve de yaptım. İlâvelerimin öncesinde veya üstünde (z-ziyâde) harfini alâmet olarak koydum. Şeyhimizi ilâveleri için de (Zel harfini alâmet olarak koydum. Bir tercümede (Zehebî’nin) kelâmına ilâve yaptığımda sözünü (intehâ/bitti) ifâdesiyle tamamladım. Ondan sonrası benim sözümdür. (Lisânü’l-Mîzân:1/4)
    [75] Geniş bilgi için, İmâm Leknevî’nin er-Ref’ ve’t-Tekmîl’ine, Süyûtî’nin Tedrîb’i ve Sehâvî’nin Fethu’l-Muğîs’inden yap tığı nakiller ile Ebû Ğudde’nin er-Ref’ ve’t-Tekmîl üzerine yazdığı Tâ’lîkatına bakınız: 206,207,208
    [76] Şu bir hafîf cerh sîğasıdır.
    [77] Anlaşılan o ki, O’nun asıl kusûru budur.
    [78] Ğumârî, Er-Reddü’l-Muhkem:132
    [79] Müsned-i Şafiî:2/173, H:607
    [80] O’na göre ilim şübhesiz ki, hadîs ve fıkhu’l-hadîs ilmi demektir.
    [81] İmâm Kevserî, el-Fihrî şeklinde yazmış veya matbaa hatâsı var. Düzeltme Şifâ’dan ve şerhlerinden yapıldı. Allahu a’lem.
    [82] İmâm Kevserî, İyâd’ın haberi kendilerinden aldığı şeyhlerinin sağlam olub olmadıkları hakkında bir şey dememiştir. Ancak aşağıda da geleceği üzere, Hâfız Muhaddis Hafâcî onların güvenilir sağlam kimseler olduğunu söylemiştir.
    [83] Kesintisiz senedle Mâlik’e dayandırmayıb, Ondan rivâyet edeni atlayarak kesik bir senedle O'ndan rivâyet etti.
    [84] Makalât: 392-393
    [85] İyâd’a iftira ediyor.
    [86] Hafâcî, Nesîmu’r-Riyâd:3/398
    [87] Kemâlüddîn İbnü Hümâm, Fethu’l-Kadîr:2/336
    [88] Muhammed Hasen es-Senbelî, Tensîku’n-Nizâm Şerhu Müsnedi Ebî Hanîfe:126
    [89] Şunlar muhaddis değil, muhdisdirler/abdestsiz kimselerdir. Nitekim, Pâkistan'ın Lâhor şehrinde bir âlim bana Şeyh Muhaddis İdrîs el-Kandehlevî'den, kendilerine ehl-i hadîs ismini veren mezheb tanımazlar için ehl-i hadîs biziz; onlar ehl-i hadesdir/ya'nî abdestsiz kimselerdir, dediğini nakletti.
    [90] Şafiî, Müsned: 2/173, H:607
    [91] Şafiî, Müsned: 2/173, H:607
    [92] Süyûtî, Tedrîbu’r-Râvî (Dârü’l-Kitâbi’l-‘Arabî): 1/80
    [93] [Bir râvî bir hadîs rivâyet eder ve bir başka râvî (aynî hadîsi aynî Sahâbîden rivâyet etmekte) ona muvâfakat ederse, buna Mütâbi’ denir.], Abdül-Hakk ed-Dihlevî, Mukaddime Fî Usûli’l-Hadîs:63-65 (den hulâsa)
    [94] [Bir râvî bir hadîs rivâyet eder ve bir başka râvî (ayni hadîsi başka Sahâbîden rivâyet etmekte) ona muvâfakat ederse, buna Şâhid denir. (Bazıları lafızdakı muvâfakata Mütâbi’, manada muvâfakata da Şâhid derler. Bazıları ise her ikisini bir manada kullanır.)], Abdül-Hakk ed-Dihlevî, Mukaddime Fî Usûli’l-Hadîs:63-65 (den hulâsa)
    [95] Hâfız Ğumârî, er-Reddü’l-Muhkem:128-129
    [96] Aynı yer: 129
    [97] [El-Fetâvâ:2/150], Mefâhîm:121-122
    [98] El-Muhkem:139-140
    [99] Kime benden bir söz ulaşır da onu yalanlarsa o üç kişiyi yalanlamıştır: Allâh celle celâlühû’yu, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve o haberi vereni. [(Taberânî, el-Evsât ve İbnü ‘Asâkir, Câbir radıyallâhu anhu’dan), Kenzü’l-Um mâl:1/209, H:1047]
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş