1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Çeçenistan'da Asrın Direnişi

Konu, 'Edebiyat' kısmında ahmetmeydani tarafından paylaşıldı.

  1. Eski haberci

    Eski haberci Üyeliği İptal Edildi Banned

      
    amin
  2. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    Allah (cc) hepinizden razı olsun. Mahkeme eylül ayına ertelendi. Tutuklu bulunan altı kardeşimiz de-bizinillah-tahliye oldu. Gösterdiğniz duyarlılıktan dolayı hepinize müteşekkirim. Fiemanillah.
  3. eL_Muhacir

    eL_Muhacir İlimsiz mücahid katil,cihadsız alim belam olur. Yetkili Kişi Forum Yöneticisi


    Elhamdulillah

    RABBİMİN izni ile diğerleride çıkar inşaALLAH
  4. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    Berhudar olasınız. Fiemanillah.
  5. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YETMİŞYEDİNCİ BÖLÜM


    ...Mücahidlerden biri:--Komutanım! Efendimiz (sav) zamanında, buna benzer başka olay oldu mu?
    Mus'ab:--Hayır! konuşmamın başında, bazı olaylar, bize ders niteliğindedir ve Efendimiz (sav) zamanında bir kere vuku bulmuştur dedim.. İşte bu olay da öyle bir olay.
    Bu arada, Mir Hüseyin dağın zirvesine varmıştı. Kendisini beklemekte olan mücahidleri görünce, onlara doğru yöneldi ve:
    --Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu.
    Ve aleykum!
    Mus'ab:--Hoş geldin, Mir Hüseyin. Anlaşılan yeni haberlerin var.
    Mir Hüseyin.--Evet! var komutanım.
    Mus'ab:--Bize ne haberler getirdin?
    Mir Hüseyin:--Moskova'ya giden kardeşlerimiz, bir tiyatroyu basmışlar. Tiyatroda yaklaşık yedi yüz kişiyi rehin almışlar. Olay dünya kamuoyunda yankı bulmuş.
    Mus'ab:--Peki! netice ne olmuş?
    Mir Hüseyin:--Ruslar, tiyatroya zehirli gaz ile saldırmışlar, kardeşlerimiz maalesef şehid edilmiş. Baskın esnasında, rus rehinelerden de epeyce ölü var.
    Mus'ab:--İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Kardeşlerimiz arzularına kavuştular. Bundan dolayı sevinçliyiz ve fakat onlardan ayrılmanın da üzüntüsü içerisindeyiz. İşte küfrün mantığı bu. Kendi vatandaşlarının hayatını kurtarabilirlerdi. Ama onlar zor olanı seçtiler. Aslında böyle davranmaları, bizden korktuklarını da gösteriyor.
    Başka ne gibi gelişmeler var?
    Mir Hüseyin:--Bir askeri araç, alışılmışın dışında bir hızla, Caharkale'yi terk etti. Sanırım Moskova'ya gidiyordu.
    Mus'ab:--Sanmam, Moskova'ya gitmeleri için bir neden yok. Bunun başka bir izahı olmalı, ama ne? Sen dikkatli ol! Yakında ne olduğu ortaya çıkar.
    Mir Hüseyin:--Olcayto'dan sonra birilerini bulmuş olmaları lazım. Ama kimi bulduklarını öğrenemedim.
    Mus'ab:--Çok dikkatli olun. Özel konuları herkesin yanında konuşmayın. Herkesin her şeyi bilmemesi lazım. Ruslar öyle kişileri kandırıp kendi saflarına çekerler ki, bunu tahmin etmek mümkün değil. Özellikle işe yaramayan kişileri kullanabilirler. Uyuşturucu müptelalarını, boşta gezenleri, toplum tarafından kendini dışlanmış hissedenleri. Bunlara dikkat edin.
    Mir Hüseyin:--Haklısınız komutanım. İnşaallah bu konuyu araştıracağım ve bundan böyle çok dikkatli olacağım. Ayrıca diğer kardeşlerimizi de uyaracağım.
    Mus'ab:--Evet! bunu yapmalısın. Özellikle senin deşifre olmaman lazım. Azami gayreti göster. Şehid olmak için yanıp tutuştuğunu biliyorum ama, sen henüz görevini tamamlamadın. Sen sağ olarak
    bize lazımsın.
    Mir Hüseyin:--Anlıyorum komutanım. Şehid olma arzumu şimdilik bastıracağım.
    Mus'ab:--Allah (cc) senden razı olsun. Senin yaptığın görev, bizimkinden daha önemli. Sen bizim gözümüz kulağımızsın. Şayet bu haberleri bize getirmeseydin, kimbilir ne zaman haberdar olacaktık.
    Kardeşlerim, şehid olan kardeşlerimiz için dua edelim ve onlar için bir hatim okuyalım inşaallah.
    Mus'ab'ın bu çağrısına tüm mücahidler icabet ettiler. Yeni müslümanlar henüz kur'an okuyamadıklarından, onlar dua etmekle yetindiler.

    Argun Yolunda

    Yüzbaşı Lev ve komutasındaki özel tim, hızla argun'a doğru yol almaya başlamıştı. Hepsinde hem heyecan ve hem de korku vardı. Sadullayev'i şehid etmenin neticesinde ödüllendirilecekleri konusunda emindiler bu da onları heyecanlandırmaya yetiyordu. Diğer yandan, baskın esnasında farkedilip öldürülmekten korkuyorlardı.
    Yüzbaşı Lev:--Çok dikkatli olmalıyız. Sadullayev çok tehlikeli komutanlardan biridir. Bizi farkederse, çatışma kaçınılmaz olur bu da birilerinin ölümüne ya da yaralanmasına neden olabilir. Umarım böyle bir şey olmaz.
    Yüzbaşı Lev'in bu sözleri, rusların tüylerini diken diken etti. Ölümün lafı bile ödlerini koparıyordu. Bu nedenle, uyuşturucu kullanmayan asker yok gibiydi.
    Herhangibir aksaklıkla karşılaşmadan Arguna varmayı başardılar. Argun'a varınca, vakit kaybetmeden, rus karargahına gittiler.
    Burası küçük bir karargahdı. Karargah komutanı Binbaşı Yuşin'di. Yüzbaşı Lev, nöbetçilere kendisini tanıtıp, karargah komutanı ile görüşmek istediğini söyledi. Nöbetçi, durumu komutana bildirdi. Komutan gelmesini söyledi.
    Yüzbaşı Lev, kapıyı çaldı. İçeriden "gel!" komutunu alınca içeri girdi. Binbaşı Yuşin'i selamladı.
    Yüzbaşı Lev:--Ana karargahtan Yüzbaşı Lev! özel bir görev için buradayım komutanım.
    Binbaşı Yuşin:--Binbaşı Yuşin! hoş geldin Yüzbaşı Lev!
    Yüzbaşı Lev:--Hoş bulduk komutanım, sağolun.
    Binbaşı Yuşin:--Neymiş bu özel görev?
    Yüzbaşı Lev:--Çeçen komutanlardan Abdulhalim Sadullayev'in buraya geleceğini haber aldık.
    Binbaşı Yuşin:--Ne! Sadullayev mi? Buraya geliyor ha!
    Yüzbaşı Lev:--Evet komutanım!
    Binbaşı Lev:--Ne zaman peki?
    Yüzbaşı Lev:--Bu hafta içerisinde ama gününü bilmiyorum.
    Binbaşı Yuşin:--Yarından itibaren, Sadullayev'i arayacağız. Bu adam çok tehlikeli. Buraya gelmiş de olabilir. Siz yorgunsunuz, bu gece dinlenin, yarın siz de aramalara katılın.
    Yüzbaşı Lev:--Başüstüne komutanım!
    Yüzbaşı Lev ve özel tim elemanları, dinlenmeye çekildi. Sabaha kadar-yol yogunluğu nedeniyle-derin bir uyku çektiler.
    Sabahleyin kahvaltıdan sonra, bazıları siviller giyinmiş bazıları da resmi olarak Argun sokaklarına dağılıp Sadullayev'i aramaya başladılar.
    Bu aramada, yerli uşaklarından yararlanmayı da unutmadılar. Öğleye kadar yapılan araştırma sonuçsuz kalmış, tam karargaha dönmeye karar vermişlerdi ki...


    YETMİŞYEDİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  6. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YETMİŞSEKİZİNCİ BÖLÜM


    ...birden, Sadullayev ile burun buruna geldiler. Sadullayev, rusların ateş açmalarına fırsat vermeden, hemen en yakındaki boş bir eve girdi ve ruslara ateş açmaya başladı. Açılan ilk ateş esnasında, özel timden beş rus öldü, dördü de yaralandı. Bir kurşun, Yüzbaşı Lev'in kulağının dibinden geçti ama değmedi. Ruslar kendilerini sipere attılar ve karşı ateş açmaya başladılar.
    Yüzbaşı Lev:--Kahretsin! size dikkatli olun bu adam tehlikeli demiştim. İyi siper alın ve sakın vurulmayın. Bu arada kendinizi de göstermeyin. Daha fazla kayıp vermek istemiyoruz.Bibbaşı Yuşin'e dönerek:Komutanım, yaralıları revire taşımak için emir verir misiniz?
    Binbaşı Yuşin:--Elbette Yüzbaşım. Yuşin askerlere döndü ve:--Çabuk hemen yaralıları revire taşıyın ve dikkatli olun. Bu arada herkes ateş açsın ki yaralıları kaldırabilelim.
    Yaralıların bir kısmı açıktaydı. Ama Sadullayev, yaralılar yerine diğer ruslara ateş ediyordu. Bu arada ruslardan yaylım ateşi açıldı. yaralılar çatışma mahallinden taşındı. Sadullayev de karşılık vermeye devam ediyordu. Ruslar Sadullayev'in üzerine gitmekten korkuyorlardı. Karşılarında tek bir kişinin olması bile onları korkutmaya yetiyordu.
    Yüzbaşı Lev:--Sakın kimse üzerine gitmesin. Cephanesinin bitmesini beklemekten başka çare yok. Elimizde bir roketatar olsaydı işini bitirmiştik şimdiye kadar.
    Binbaşı Yuşin:--Evet, mühimmatın geciktirilmesi hiç te iyi olmadı.
    Roketatar olsaydı belki bu ölenler de ölmeyeceklerdi.
    Çatışma bir süre devam etti ve sonunda Abdulhalim Sadullayev'in cephanesi bitti. Bunu anlayan ruslar, hücum emri ile birlikte Sadullayev'in bulunduğu eve hücum ettiler. Sadullayev'i görür görmez, bütün mermilerini onun üzerine boşalttılar. Kelime-i şehadet getiren Sadullayev şehadet şerbetini içmişti. Şehid olan Sadullayev gülümsüyordu. Bu durum rusların tuhafına gitmişti. Bir insan ölürken nasıl gülümseyebilirdi. Bu, ruslar arasında olmuş bir şey değildi.
    Bu arada, Sadullayev'den akan kanlar, kolunun üzerine, arapça ALLAH yazmıştı. Tabi bunu rusların görmesi mümkün değildi.
    Sadullayev'in fotoğraflarını çektiler. Öldüğünü, karargâha isbat etmeleri gerekiyordu. Daha sonra, Sadullayev'i gömmek üzere, Argun'da bulunan çeçenlere teslim ettiler.
    Çatışmada yaralanan özel tim elemanlarından ikisi daha ölmüştü. Diğer ikisinin ise durumu ağırdı. Yapılan ilk müdahalenin ardından Moskova'ya sevk edildiler.
    Yüzbaşı Lev ve geriye kalan üç rus askeri, Binbaşı Yuşin'den izin isteyip, Argun'dan ayrıldılar. Bu haberi bir an önce, karargâha ulaştırmalıydılar.
    Yorucu bir yolculuktan sonra, nihayet Caharkale'ye ulaşmışlardı. Bu arada, Mir Hüseyin de karargâhtan dönmüş ve Caharkale'de faaliyete başlamıştı. Mir Hüseyin, Caharkale sokaklarında gezerken, daha önce şehirden hızla ayrılan aracın, şehre tekrar geldiğini gördü. Araca dikkatle baktığında, önde oturan Yüzbaşı Lev'i gördü.
    Bu adamı unutmamalıyım. Bu kadar kısa bir sürede döndüklerine göre, komutanımızın dediği doğru. Bunlar Moskova'ya gitmiş olamaz. Aracın içerisine bakan Mir Hüseyin, içeride üç kişinin olduğunu gördü. Araç çıktığında içinde daha çok kişi vardı. Bunlar sanki çatışmaya girmiş gibi, dedi Mir Hüseyin.
    Evet bunları iyi takip etmeliydi. Bu işi muhakkak öğrenmeliydi. Zaten bir şey olmuşsa yakında ortaya çıkardı. Ruslar övünmeyi çok severlerdi. Pireyi deve yapmaları, onların adetlerindendi.

    Yüzbaşı Lev, karargâha varıp doğru komutanın bulunduğu bölüme gitti. Komutana geldiğini haber vermelerini istedi. Komutan, hemen gelmesini emretti. Ve Yüzbaşı Lev içeri girip selam verdi.
    Komutan:--Hoş geldin Lev! Ne haberlerin var bakalım.
    Yüzbaşı Lev:--İyi haberlerim var komutanım.
    Komutan:--Anlat bakalım, neymiş o iyi haberler?
    Yüzbaşı Lev:--Argun'a vardığımızın ertesi gününde, Sadullayev'i aramaya çıktık. Öğleye doğru ona rastladık ve aramızda çatışma çıktı. Ve bu çatışmada tam yedi adamımızı kaybettik.
    Komutan:--Adamları boş ver, sonra ne oldu?
    Yüzbaşı Lev:--Sadullayev'in üzerine topyekün saldırıya geçtik ve
    onu öldürmeyi başardık. Bunlar da fotopraflar.
    Komutan:--Öldürmeyi başardınız ha!diyerek fotoğrafları alıp inceledi ve sonra:-- Çok güzel! çok güzel! Son zamanda duyduğum en güzel haber bu. Bu olay, Moskova nezdinde sarsılan prestijimizin düzelmesine neden olacak. Tabi sen ve ekibin de mükafaatlandırılacaksınız. Bravo Yüzbaşı. Sizi tebrik ediyorum. Bu akşam bu olayı kutlamalıyız.
    Komutan zile bastı, içeri giren emir subayına:--Hemen gerekli talimatları ver. Bu akşam kutlama yapacağız. Havai fişek dahil hiç bir şey unutulmasın. Kutlama istediğim gibi olmazsa derinizi yüzerim, ona göre.
    Emir subayı:--Başüstüne komutanım. Tam sizin istediğiniz gibi bir kutlama yapacağımızdan emin olabilirsiniz.
    Emir subayı çıktı ve ilgili yere gerekli talimatı verdi.
    Komutan:--Yüzbaşı, yol yorgunusunuz,siz de dinlenin akşama kadar.
    Yüzbaşı Lev:--Başüstüne komutanım! gerçekten buna ihtiyacımız vardı.
    Yüzbaşı Lev, selam verip çıktı. Dışarıda bekleyen, diğer askerlere dinlenmeleri için talimat verdi ve akşama kutlamanın yapılacağını da söylemeyi unutmadı. Böylece akşama kadar dinlendiler.
    Diğer yandan, Mir Hüseyin, araştırmalarına devam ediyordu. Komutanın kendisine söyledikleri uyarınca, uyuşturucu müptelası, boşta gezen, deli tipli olan ve toplumdan uzak kalanları kontrol etmeyi amaçlıyordu. O gün akşama kadar gezdi ama herhangi bir şey göremedi. Epeyce de yorulmuş ve karnı da acıkmıştı. Eve dönüp, hanımına yemek hazırlamasını söyledi. Hanımı sofrayı kurup yemeği hazırlamıştı. Mir Hüseyin, ilk lokmayı aldı tam ağzına götürecekti ki..


    YETMİŞSEKİZİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  7. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YETMİŞDOKUZUNCU BÖLÜM

    ...birden bir patlama sesi duyuldu. Mir Hüseyin, sokağa fırladı. Ne var ne oluyordu, öğrenmeliydi. Dışarı çıktığında, patlama sesinin, rus karargâhından geldiğini gördü. Havai fişek atıyorlardı, patlamanın nedeni buydu. Rus yanlısı, hainler de rus karargâhının yanında toplanmış, izzetsiz bir şekilde rusların eğlenmesini seyrediyorlardı.
    Mir Hüseyin yanlarına vardı ve:--Ne var! ne oluyor? Bu kutlama da neyin nesi?
    --Biz de bilmiyoruz, ama bir şeyi kutladıkları muhakkak.
    Mir Hüseyin, nizamiye kapısına yaklaştı ve nöbetçiye:--Yoldaş ne
    var, bu kutlama ne?
    Rus askeri:--Asi liderlerden, Abdulhalim Sadullayev'i öldürmüş, bizimkiler.
    Mir Hüseyin:--Emin misin, sakın bir yanlışlık olmasın?
    Rus askeri:--Evet! Yüzbaşı Lev ve ekibi dün geldi. Hatta çatışmaya girmişler, 7 tane de asker ölmüş.
    Mir Hüseyin:--Şimdi onu mu kutluyorlar?
    Rus askeri:--Evet, çoktandır böyle bir zafer elde edememiştik.
    Mir Hüseyin:--Haklısın!
    Mir Hüseyin, üzgün bir şekilde oradan ayrıldı. Eve geldiğinde ağlamaya başladı. Abdulhalim Sadullayev, Çeçenistan'ın İlk Şeriat Kadısıydı. Ayrıca, çok önemli bir komutandı.
    Mir Hüseyin'in hanımı Esma Hanım:--Hayrıdır Efendi! neden ağlıyorsun?
    Mir Hüseyin:--Sorma hanım! ruslar Abdulhalim Sadullayev'i şehid etmişler. Bu patlama sesleri de onun kutlama sesleri.
    Esma Hanım:--İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Allah (cc) şehadetini kabul etsin. Desene, Abdulhalim Sadullayev de kurtuluşa erdi. Ağlama Mir Hüseyin! gün ağlama günü değil. Peki yerini nasıl tesbit etmişler?
    Mir Hüseyin:--Bilmiyorum, ama sanırım burdan birileri ile irtibata geçmişler.
    Esma Hanım:--İşte bizi yıkan bu! Bu hainin kim olduğunu bulmalıyız. Şehid Sadullayev'in intikamını almak üzerimize farzdır.
    Mir Hüseyin:--Haklısın hanım! gün ağlama günü değil, ama bazen gönlüme söz geçiremiyorum.
    Esma Hanım:--Anlıyorum seni Efendi.
    Mir Hüseyin:--Yarından itibaren dört koldan araştırma yapmalıyız.
    Esma Hanım:--Tamam Efendi! sen erkekler arasında araştırma yap, ben de kadınlar arasında. Başka Sadullayev'ler gitmeden bu haini ortadan kaldırmalıyız.
    Mir Hüseyin:--Hain bir tane değil ki hanım, Olcayto öldü, yerini bu hain aldı. O ölür yerini başkası alır. Ama biz tesbit ettiğimizi bertaraf etmeliyiz yine de. Zebanileri fazla bekletmemeliyiz.


    Çeçen Karargâhında

    Mücahidler akşam namazını kılmışlar, ardından akşam yemeğine oturmuşlardı ki, havai fişeklerin sesi onlar tarafından da duyuldu. Bunun üzerine, rus karargahının görünebildiği yere gelip, karargahı gözetlemeye başladılar. Havai fişekleri görünce Mus'ab:
    --Bunlar bir şeyi kutluyorlar ama ne? İnşaallah komutanlarımızdan birini şehid etmemişlerdir. Bu tiyatro baskını kutlaması olamaz.
    Bir müddet karargahı gözetleyen mücahidler, yemek yemek üzere
    geri dönerken Mus'ab:
    --Nasıl olsa Mir Hüseyin, bu konuda bize haber getirir. Haydi yemeğimizi yiyelim, bugün dersimiz var.
    Yemeklerini yedikten sonra, mücahidelerin hazırladığı çayı da içtiler. Tüm mücahid ve mücahideler, Mus'ab'ın karşısına geçip oturdular. Mücahidlerin, rus askeri öldürmekten sonra, en sevdikleri şey, komutanın anlattığı derslerdi. Ders esnasında, adeta hayat duruyor, kimseden çıt çıkmıyordu.
    Mus'ab:--Bugünkü konumuz kabir alemi. Kabirde bizi neler bekliyor, inşaallah o konuda size bilgi vermeye çalışacağım. Kabirde bizi bekleyen olaylar kısaca şöyle:

    Kabir, ahiretin ilk durağıdır. Ölümle başlayıp kıyametin kopmasına kadar geçen süreye "kabir hayatı" denir. Bu safhaya "berzah alemi" de denir.

    Kabir hayatı gerçektir. Kabirde "Münker-Nekir" adlı meleklerin suali haktır. Kabir azabı vardır. Kabirdeki sual için ceset şart değildir. Cesedi suda kaybolan veya ateşte yanıp kül olanlar için de kabir suali vardır. Allahu Teala onların dağılan vücut parçalarını toplayacak ve melekler hesap soracaklardır. Kabir azabını veya kabir safasını ruhla birlikte ceset de tadacaktır.(1) Bu konuda bir çok hadis-i şerif mevcuttur. Biz, sahih hadis kitaplarımızın rivayet ettiği bu konudaki hadislerin farklı rivayetlerini bir arada vereceğiz. Böylece, insanın ahiret yolundaki ilk durağında başına nelerin geldiğini Rasulullah (s.a.v) Efendimizin sa adetli beyanlarından öğrenmiş olacağız.

    Hz. Aişe (r.ah) validemiz anlatıyor: Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: "Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'la buluşmayı hoş görmezse Allah da onunla buluşmayı hoş görmez." Ben bunu duyunca: "Ey Allah'ın Rasülü! Bu bahsettiğiniz durum ölümü hoş görmemek midir? Halbuki bizim hiçbirimiz ölümden hoşlanmaz." diye sordum; Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Hayır durum o değil. Fakat mü'mine ölüm geldiğinde melekler tarafından kendisine Allah'ın rahmeti, rızası ve cenneti müjdelenir. İşte o zaman mümin Allah'a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever.

    Ölen kafir ise ona Allah'ın azabı ve gazabı haber verilir. O zaman kafir Allah'a kavuşmayı hoş bulmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşnut olmaz."(2) Ashaptan Bera b. Azib (r.a) anlatıyor:

    Rasulullah (s.a.v) ile birlikte Ensar'dan birisinin cenazesinde bulunuyorduk. Cenazenin üzeri henüz kapatılmamıştı. Rasulullah (s.a.v) oturdu, biz de etrafına oturduk. Gayet sessiz ve sakin bir şekilde oturuyorduk. Rasulullah'ın (s.a.v) elinde bir çubuk vardı. Saadeti! başını önüne eğmiş derin derin düşünüyor ve elindeki çubukla yere çizgiler çiziyordu. Bir müddet sonra başını kaldırdı ve :

    "Kabir azabından Allah'a sığının."buyurdu. Bu sözünü üç defa tekrarladı ve devamla şöyle buyurdu:

    "Mü'min bir kul dünyadan irtibatını kesip ahirete yöneldiği zaman Yüce Allah gökten güzel ve güneş gibi parlak yüzlü melekler indirir. Onların ellerinde Cennet kefenlerinden bir çok kefen ve Cennet kokularından kokular bulunur. Melekler, o kimsenin etrafına otururlar, öyle ki gözünün görebildiği alanı doldururlar. Bu sırada ölüm meleği gelir baş ucunda oturur ve: "Ey Allah'a iman ve itaatla tertemiz olan can. Allah'ın mağfiret ve rızasına kavuşmak için çık bedenden" diye seslenir. Ruh çıkar, ölüm meleği ruhu eline alır. O anda diğer melekler ölüm meleğinin elinden ruhu kaparak Cennet'ten getirdikleri güzel bezlere sarar, üzerine güzel koku dökerler. O anda ruhtan dünyada bulanan en güzel misk kokusu gibi kokular yayılır. Melekler ruhu o halde göğe yükseltirler. Dünya semasından yedinci kat göğe kadar çıkarlar. Bu arada yanlarından geçtikleri bütün melekler topluluğu: "Bu ne güzel bir koku, kimdir bu kokunun sahibi?" diye sorarlar. Ruhu götüren melekler de o kimsenin dünyadaki en güzel isimini söyleyerek : "Bu falan oğlu filandır" diye kendisini tanıtırlar. Bu şekilde yedinci kat göğe çıkarlar. Yüce Allah:

    "Kulumun kitabını (ismini ve amelini) "illiyyin"e yazın ve sonra onu bedeninin olduğu yeryüzüne götürün." buyurur. Ruh bedenle kabirde buluşur. O anda iki melek gelir. Bunlara "Münker ve Nekir" melekleri denir. Melekler ölüyü kabrin içinde oturturlar ve ona:

    "Rabbin kim?" diye sorarlar. O:

    "Rabbim Allah'tır." diye cevap verir. Melekler:

    "Dinin nedir?" diye sorarlar. O:

    "Dinim İslam'dır" diye cevap verir. Melekler:

    "Size gönderilen şu kimse (Muhammed (s.a.v) kimdir, onun hakkında ne diyorsun?" diye sorarlar. O:

    "O, Allah'ın peygamberidir." diye cevap verir. Melekler:

    "Amelin nedir?" diye sorarlar. O:
    "Allah'ın kitabını okudum, ona inandım, içindekileri tasdik ettim." diye cevap verir. Bunun üzerine, gökten bir münadi şöyle seslenir:

    "Kulum doğru söyledi. Ona Cennet'ten güzel döşekler hazırlayan, rahat ettirin, kendisine Cennet elbiseleri giydirin. Onun için Cennet'e bakan bir kapı açın." denir. Hepsi yapılır, kendisine Cennetin güzel kokuları gelir. Sonra kabri gözünün görebildiği kadar genişletilir. O arada ölen kimsenin yanına güzel yüzlü birisi gelir, kendisine güzel müjdeler verir. Vefat eden kimse: "Sen kimsin? Yüzün hayır getiren bir yüz" der. O da:

    "Ben senin güzel amelinim" diye cevap verir. Bunun üzerine vefat eden kimse:

    "Ya Rabbi! kıyameti kopar da aileme ve malıma kavuşayım." der.

    Kafir veya münafık bir kimse de dünyadan işi bitip ahirete yönelince kendisine siyah yüzlü ve ellerinde kalın çullar bulunan melekler gelir. Gözünün gördüğü kadar geniş bir alanı doldururlar. O arada ölüm meleği gelir, başında durup:

    "Ey küfür ve isyanla kirlenmiş habis ruh! Allah'ın gazap ve azabına çık!" diye seslenir. Ruh cesetten ayrılır, zorla çıkar. Ölüm meleği ruhu eline alır. Bu arada diğer melekler çıkan ruhu ölüm meleğinin elinden kaparak getirdikleri kaim kirli çullara sararlar. Ondan, dünyadaki en kötü leşten beter bir koku çıkar. Melekler onu alıp yükselirler. Yanlarından geçtikleri melekler: "Kim bu pis kokulu" diye sorarlar. Onlar da onun dünyadaki en kötü ismini vererek: "Falan oğlu filandır" diye tanıtırlar. Dünya semasına gelirler, göğün kapısının açılmasını isterler, açılmaz" Hz. Rasulullah (s.a.v) burada şu ayeti okudular:

    "Ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenen ve imana yanaşmayanlar var ya, onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe Cennet'e giremeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız."(3) Efendimiz (s.a.v) bu ölünün halini anlatmaya şöyle devam etti:

    "Yüce Allah meleklerine: "Onun kitabını yerin en alt tabakasındaki "Siccîn"e=Cehennem'liklerin isim ve amellerinin yazıldığı deftere yazın." emrini verir. Ruhu şiddetli bir şekilde atılır. Ruh bedenle kabirde buluşur. Yanına iki melek gelir, onu oturturlar. Kendisine:

    "Rabbin kimdir?" diye sorarlar. O:

    "Ne! Ne! Bilmiyorum!" diye cevap verir. Melekler:
    "Dinin nedir?" diye sorarlar. O:

    "Ne! Ne! Bilmiyorum!" diye cevap verir. Melekler:

    "(Hz. Muhammed'i (a.s) kasdederek): Şu size gönderilen şahıs hakkında ne diyorsun? diye sorarlar: O:

    "Ha, ha! Bilmiyorum" diye cevap verir. Bu arada semadan bir münadi şöyle seslenir:

    "Hep yalanladı. Ona ateşten bir döşek serin. Kendisi için Cehennem'e açılan bir kapı açın." denir. Hepsi yapılır, Açılan kapıdan kabrine Cehennemin sıcaklığı ve zehirli alevleri ulaşır. Kabir onu öyle bir sıkar ki, kaburga kemikleri biribirine geçer. Karşısına çirkin yüzlü pis kokulu birisi gelir ve: "Bu sana va'dedilen gündür; seni üzüntüden perişan edecek akıbeti bekle." der. Adam: "Sen de kimsin, bu ne uğursuz yüz" diye sorar. O çirkin suratlı kimse: "Ben senin çirkin, kötü amelinim." diye cevap verir. Adam: "Ya Rabbi! sakın kıyameti koparma, helak olurum." der.(4)


    "Sonra melek onun başına elindeki tokmakla bir darbe vurur. Adam öyle bir sayha atar ki, onu insan ve cinlerden başka bütün canlılar işitir.

    Bu manadaki bir çok hadis-i şerif kabir hayatını isbat ve izah etmektedir. İslam alimleri bu hadislerden, şu neticeleri çıkarmışlardır:

    *Kabir ahiretin ilk durağıdır. Orada hesabı kolay olanın mahşerdeki işi de daha kolay olacaktır. Kabirde hesabı zor olanın, mahşerdeki işi ve hesabı daha zor olacaktır.

    *Herkes kabirde Cennet veya Cehennem'deki gideceği yeri görecektir.

    *Kabirdeki kimse, kabrin dışındaki sesleri işitir; söylenenleri anlar. Selam verenin selamını duyar ve alır. Selama karşılık verir; ancak bunu insanlar duymaz.

    *Ölü, hayatta olanlardan kendisi için hayır dua ve istiğfar edenin, Kur'an okuyanın, sadaka verenin yaptıklarından fayda görür.

    *Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir; mü'min orada hoşça vakit geçirir. Ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur; kafir ve münafık orada azap görür.
    *Ölüm döşeğinde olan bir kimsenin yanında onun duyacağı bir
    sesle "la ilahe illallah" kelime-i tevhidini söylemek faydalıdır.

    *Kabir suali ölü kabre konduktan sonra başlar.

    *Sual meleklerine "Münker-Nekir" denmesi, yaratılış ve görüntülerinin çok değişik oluşundandır. Onlar, insanın gördüğü veya duyduğu hiçbir varlığa benzemezler. Acaib, farklı bir yaratılışları vardır. Ancak mü'minlere güzel gözükürler. Onlara selam verirler.

    *Ruhun kabirdeki cesetle buluşturulması ve kabirdeki hâli ortak yaşamaları, dünyadaki ruh-ceset buluşmasına benzemez. O alemin kendine has bir hayat tarzı vardır. Mahşere kadar o hâl üzere kalınır.

    *Bazı kimselerden kabir suali kaldırılır. Bunların başında sıddıklar, şehitler, Allah yolunda uykusuz kalan, hizmet edip nöbet tutanlar ve her gece Mülk ve Secde sûrelerini okuyanlar gelir. Bu sureler bir mazeret, hastalık veya unutma ile okunmadığı zaman bu müjde ortadan kalkmaz. Taun, kanser, devamlı ishal gibi yaygın ve ölümcül bir hastalığa tutulup Allah için sabreden ve bu hastalık içinde ölenlerle, Cuma günü veya gecesinde vefat edenler de kabir azabı görmezler
    *Kabir azabına sebep olan günahlardan birisi de insanlar arasında laf getirip götürmek ve iki insanı biribirine düşürmektir. Sidikten sakınmayan ve taharetini tam yapmayanlar da kabir azabına uğrarlar.

    *Kabir azabından ve kabirdeki fitneden Allahu Teala'ya sığınmak gerekir.

    *Allahu Teala, dünyada iken kalbine ve diline kelime-i tevhidi yerleştiren; onu devamlı zikreden ve fikreden kimseleri ölürken ve kabirde bu zikir ve fikir üzerinde tutacağını müjdelemiştir.( 5)

    *Peygamberlerin cesetlerini toprak çürütmez. Onlar kabirlerinde diridirler. Orada namaz kılar, Allahu Teala'yı hamd ve sena ile yüceltirler.(6) *Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz'e salat ve selam getirenlerin duaları kendisine ulaştırılır, okuyan kimse tanıtılır, Efendimiz (a.s) o kimseye karşılık verir, affı için dua buyurur. Ayrıca ümmetinin iyi

    ve kötü amelleri de kendisine arzedilir; iyi amellere sevinir; kötü ameller için istiğfar eder. Bu şekilde ümmetinin haline kıyamet günü şahitlik eder.(7)

    *İlmi ile amel eden alimlerin, şehitlerin, yüksek velayet
    mertebesine yükselmiş salihlerin, sırf Allah rızası için müezzinlik yapanların da cesetleri çürümez.(8)
    "Hadiste belirtildiği gibi, insanların her tarafı çürür, sadece kuyruk sokumu denen kemik kalır, insanın ilk yaratılışı onun üzerinde olmuştur; ikinci dirilişi de onun üzerinde olacaktır.(9)
    “Müminlerin ruhları kabirde biribirlerini ziyaret ederler.( 10) Bazı salihlere kabirlerinde, dünyada en çok yaptıkları zikir ve ibadetle meşgul olma nimeti verilir. Ancak bu zikir ve ibadetler sevap için değil, manevi haz içindir.(11)
    Kabir hayatı, kıyametin kopmasıyla biter

    Mus'ab:--Kardeşlerim! kısaca kabir hayatı ile ilgili bilgiler bunlar. Tabi, bu benim anlattıklarım sadece bir bölümü. Hadi bakalım, yatsı namazını kılmaya. Bunun üzerine mücahidler kalkıp abdestlerini tazelediler ve...


    YETMİŞDOKUZUNCU BÖLÜMÜN SONU
  8. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENİNCİ BÖLÜM


    ...Mus'ab'ın imamlığında yatsı namazlarını kıldılar. Nöbetçilerin dışındaki tüm mücahidler, cemaatle namaza iştirak ediyorlardı. Ön saflarda erkekler arka saflarda ise kadınlar namaza duruyorlardı. Her ne kadar, hâlâ kalbinde bazı şüpheler taşıyor ise de Meryem
    namaza duruyordu. Tabi, namazı henüz Allah'ın (cc) rızası için kılmadığından, istediği feyzi alamıyordu. Yine de hayatında, bazı değişiklikler olmaya başlamıştı. Artık, gönlü çeçenlerden yana meylediyordu. Ve fakat, aldığı rus terbiyesinden kurtulamamıştı. Rus terbiyesi, salt inkar üzerine kurulu idi ve bundan kurtulmak çok zordu. Bundan kurtulmanın yolu sağlam bir iradeden geçiyordu.
    Kadınlar, Meryem'e oldukça ilgi gösteriyorlardı. Herkes onunla ilgileniyordu. Meryem geldiği günden beri, bir türlü erzak ve mühimmatın saklandığı sığınakları görememişti. Yiyeceklerin, ne zaman nerden geldiğini bir türlü göremiyordu. Deşifre olmamak için de bir şey soramıyordu. Diğer yandan, ruslardan da korkmuyordu. Nasılsa ruslar burada ona ulaşamazlardı. Bu yönden de gayet rahattı. Bu arada, içinde islama karşı, karşı konulmaz bir istek duyuyordu. Bu yüzden, Komutan Mus'ab'a sık sık sorular soruyordu. Mus'ab da bıkmadan, usanmadan onun sorularını cevaplıyordu. Mus'ab, özellikle yapacağı dersleri, ahiret konularından seçiyordu. Cehennem konusu, Meryem'in tüylerini ne kadar diken diken ettiyse, Cennet konusu da Meryem'i o kadar cezbetmişti. Ama içinde, hâlâ atamadığı şüpheler vardı. Bu şüphelerden kurtulduğu zaman, rahata erecekti.

    Yatsı namazını müteakip, nöbetçiler değiştirildi. Mücahidlerden kimi Kur'an okumaya , kimisi kendi arasında sohbete başladı, kimileri de birbirleri ile şakalaşıyordu. Yatma vakti geldiğinde, herkes yatmaya gitti. Bu dağ havasında da uyumak epeyce hoş oluyordu. Mücahidlerin bu durumunu görenler, sanki onların savaşa gelmediklerini, aksine buraya yazlığa çıktıklarını sanırdı. Müslümanlar ne kadar rahatsa, düşmanları da o kadar huzursuzdu. Asker, silah, mühimmat ve müstahkem mevki bakımından, müslümanlardan daha iyi durumda olmalarına rağmen, bu yine de onların huzur bulmalarına yetmiyordu. Bu yüzden, zaman zaman bazı rus askerleri ve subayları kaçarak müslümanlara sığınıyor ve müslüman oluyorlardı. Ali ve diğer yeni müslümanlar bunun en güzel örneğiydi. Müslüman olan ruslar, adeta günah çıkartmak ister gibi, bir an önce ruslarla savaşıp şehadet şerbetini içimek için can atıyordu. Bunların içinde muradına erenler de oluyordu. Hamza gibi.

    Caharkale'de

    Caharkale'de sabah olmuştu. Mir Hüseyin ve Esma Hanım, sabah namazına kalkmışlardı. Namazdan sonra, bir süre Kur'an okudular, ardından kahvaltı yaptılar.
    Mir Hüseyin:--Hanım! bugün işe koyuluyoruz. Ben sokakları gezeceğim, konuşabildiğim kişilerle konuşacağım. Sen de

    kadınlarla konuş, ama dikkat et, sakın açık verme.
    Esma Hanım:--Merak etme, artık bu konularda uzman oldum.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) razı olsun. Senin çok faydanı görüyorum. Ben sadece hatırlatmak amacıyla söyledim. Bu arada, ikimizin de isteğinin şehadet olduğunu biliyorsun. Ama komutanımızın da dediği gibi, bazen ölmemek daha iyidir. Ayrıca benim karargaha gidip durumdan komutanımızı haberdar etmem lazım. Ama şehirden akşama doğru çıkarım. Soranlara köye gittiğimi söylersin yine.
    Esma Hanım:--Tamam Efendi! merak etme.
    Kuşluk vaktine doğru ikisi beraber dışarı çıktılar. Esma Hanım, kadınların olduğu yere doğru yöneldi. Mir Hüseyin, sokaklarda gezinmeye başladı. Onu gören yürüyüşe çıkan, romatizmalı biri sanıyordu. Mir Hüseyin, rol yapma konusunda çok ustaydı. Değme sanatçılara taş çıkartırdı. Karşıdaki kişiden bilgi alma konusunda da çok maharetliydi. Öyle manevralar yapardı ki, karşıdaki onu rusların hayranı olan ve onlara çalışan biri olarak bilirdi. Bu nedenle, ona, onun istediğinden daha fazla bilgi verirlerdi. Mir Hüseyin, öğleye kadar gezdi, ama dişe dokunur bir şey elde edemedi. Namaz vakti geliyordu, bu yüzden eve gitmesi gerekiyordu. Ayrıca, karargaha gideceğinden bu yönde de hazırlık yapmalıydı.
    Esma Hanım da, kadınların oturup çene çaldıkları toplantılardan birine gitti. Kadınlar toplantısında, her kafadan bir ses çıkıyordu.Orada da bir şey elde edilemedi. Esma hanım, yemek vaktinin geldiğini bahane ederek oradan ayrıldı.
    Mir Hüseyin, Esma Hanımdan önce eve gelmiş, namaz için hazırlıklarını yapmıştı. Evde namazları sürekli cemaatle kılarlardı. Bir süre sonra, Esma Hanım da geldi.
    Mir Hüseyin:--Ne yaptın hanım? Bir şey öğrenebildin mi?
    Esma Hanım:--Maalesef, kadınların boş boş konuşmalarını dinledim durdum. Anlaşılan gittiğim yerde, kimsenin bir şey bildiği yok.
    Mir Hüseyin:--Ben de bir şey öğrenemedim. Ama yılmak yok. Bu işler sabır ister. Olcayto'yu nasıl öğrenip bertaraf ettiysek, bu haini de öğreneceğiz.
    Esma Hanım:--İnşaallah!
    Mir Hüseyin:--Hadi bakalımi abdestini al da namazımızı kılalım.
    Esma Hanım:--Abdestim var ama yine de tazeliyeyim. İstemeden de olsa boş laflar konuştum.
    Esma Hanım da abdestini aldı, birlikte namazlarını kıldılar. Esma Hanım, yemek hazırlarken, Mir Hüseyin de pencerenin yanında oturmuş dışarıyı seyrediyordu. Tam pencerenin yanından ayrılıp yemek için sofraya oturacaktı ki...

    SEKSENİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  9. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENBİRİNCİ BÖLÜM


    ...birden, sokakta yalpalaya yalpalaya yürüyen Cesim'i gördü. Hanımına:
    --Hanım, yemek kalsın, sokakta birini gördüm. Aradığımız özellikleri taşıyan biri. Ben onu takip edeceğim.
    Esma Hanım:--Tamam bey! ama dikkatli ol.
    Mir Hüseyin:--Merak etme hanım!
    Mir Hüseyin, aceleyle evden çıktı. Cesimin gittiği yöne doğru yürümeye başladı. Az sonra Cesim'i gördü. Cesim rus karargahına doğru gidiyordu. Mir Hüseyin, onu uzaktan takip etmeye başladı.Bakalım bu işin sonu nereye varacaktı. Cesim sağına soluna dikkat etmiyordu. Tam da kullanılacak bir kişiliğe sahipti. Mir Hüseyin, kendi kendine:--Sakın aradığım adam bu olmasın, diye söylendi. Neyse, biraz sonra anlarım.
    Cesim, karargaha vardı. Nizamiye nöbetçisine, Yüzbaşı Lev ile görüşmek istediğini söyledi. Nöbetçi, beklemesini söyleyerek, içeri girdi ve az sonra geri geldi. Cesim'e Yüzbaşı Lev'in şimdi işinin olduğunu, daha sonra kendisi ile görüşebileceğini söyledi ve Cesim'i oradan gönderdi.
    Mir Hüseyin, uzaktan olanları gözetliyor, ancak konuşulanları duyamıyordu. Yapacak tek şey vardı. Cesim'i, takip edip evini öğrenmek. O da öyle yaptı. Cesim, üzgün ve bir o kadar da öfkeli bir şekilde geri döndü. Yapacak bir şey de yoktu. En iyisi eve gitmekti.
    Cesim önde, Mir Hüseyin arkada, Cesim'in evinin yolunu tuttular. Mir Hüseyin, oldukça yavaş yürüyor, sanki yürüyüşe çıkan biri gibi davranıyordu. Ara sıra etrafı ile de ilgileniyor görünüyordu.
    Bir müddet sonra, Cesim sağ tarafaki bir sokağa saptı, Mir Hüseyin arkasından. Sokak oldukça tenhaydı. Tek tük insan gelip geçiyordu. Mir Hüseyin, iyice yavaşladı. Çünkü, Cesim onu farkedebilirdi. Bu da çok riskli olabilirdi. Casus, bu gidense onu bertaraf etmeli, yakalanacak ya da ölecekse ondan sonra olmalıydı bu.
    Takriben yirmi dakikalık bir yürüyüşten sonra, nihayet Cesim, bir kapının önünde durdu ve cebinden anahtarı çıkararak evin kapısını açıp içeri girdi. Mir Hüseyin, evi iyice hafızasına kazıdı ve geri döndü. Geldiği sokağı da tam öğrenerek, kendi evinin yolunu tuttu. Daha karargâha gidecekti. Karargâh'a gitmeden bunu öğrendiği de iyi olmuştu. Bu konuda, komutanın vereceği talimat da önemliydi.
    Mir Hüseyin, eve gelmişti. Kapıyı çaldı, hanımı kapıyı açıp Mir Hüseyin'i içeri aldı ve:
    --Ne oldu efendi, ne yaptın?
    Mir Hüseyin:--O şahsı takip ettim. Önce rus karargâhına gitti.
    Esma Hanım:--Eeee! sonra?
    Mir Hüseyin:--Nöbetçi ile bir şeyler konuştu.
    Esma Hanım:--Ne konuştu acaba?
    Mir Hüseyin:--Bilmiyorum. Uzaktaydım. Konuşulanları duymam imkansızdı.
    Esma Hanım:--Peki! sonra ne oldu?
    Mir Hüseyin:--Nöbetçi ona gitmesini işaret etti. O da geri döndü.
    Esma Hanım:--Takip edebildin mi bari?
    Mir Hüseyin:--Evet ettim ve evini öğrendim. Kuzey mahallelerden birinde oturuyor. Sokağını ve evini öğrendim. Neyse, onunla sonra ilgilenirim. Yemeğimi yiyip karargâha gitmeliyim.
    Esma Hanım:--Evet, yemeğini ye, karargâha git, sonra gerekeni yaparız. Hem bakalım komutanımız ne söyleyecek.
    Mir Hüseyin:--Haklısın hanım.
    Mir Hüseyin, yemeğini yedi ve hanımı ile vedalaşarak evden çıktı. Her zamanki gibi yine kuzey yolunu tuttu. Yine yürüyüşe çıkan birisinin görüntüsünü veriyordu. Yolda giderken, bazı tanıdıklara rastlıyordu. Bir müddet onlarla sohbet ediyor, daha sonra da yoluna devam ediyordu.
    Bu şekilde, şehrin kenar mahallesine kadar geldi. Burada insanların sayısında azalma görülüyordu. Tek tük insan vardı sokaklarda. Kenar mahalleyi terk etmesine çok az bir yolu kalmıştı ki...

    SEKSENBİRNCİ BÖLÜMÜN SONU
  10. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENİKİNCİ BÖLÜM


    ...İki rus askeri, Mir Hüseyin'i durdurdular.
    --Dur bakalım! nereye gidiyorsun.?
    Mir Hüseyin:--Köye gidiyorum.
    Rus askeri:--Bu saatte mi?
    Mir Hüseyin:--Evet, hem vakit erken daha.
    Rus askeri:--Nerede senin bu köyün?
    Mir Hüseyin:--Hemen şu dağın arkasında.
    Rus askeri:--Köyde ne işin var?
    Mir Hüseyin:--Ekili arazilerim, bağım, bahçem var. Hem onları kontrol edeceğim, hem de biraz yiyecek getireceğim.
    Rus askeri:--Asilerin yanına gitmediğin be malum?
    Mir Hüseyin:--Benim asilerin tarafında olmadığımı herkes bilir,
    sizin komutanlarınız da.
    Rus askeri:--Pekala! geç bakalım.
    Mir Hüseyin gittikten sonra, rus askeri:--Ben bu adamdan şüphelendim. Hedi bunu takip edelim. Şayet asilerdense ve biz de bunu ortaya çıkarırsak, komutanlarımız bizi ödüllendirir.
    Diğeri:--Ne gereği var! Adam söyledi ya köyüne gideceğini. Hem öyle biri olsaydı, çoktan deşifre olurdu.
    Birinci asker:--Ben iyice huylandım bundan. Sen şimdi geliyor musun, gelmiyor musun?
    Diğeri:--Peki! peki! geliyorum! Umarım başımıza bir şey gelmez.
    Birinci asker:--Başımıza ne gelecek? Hem adam yalnız ve silahsız. Bize ne yapabilir ki?
    Bu arada, Mir Hüseyin de onlardan şüphelenmiş, kendisini takip edecekleri şüphesine kapılmıştı. Bir dönemeci geçmiş, bir kayanın arkasına saklanarak, rus askerlerinin ne yapacaklarını beklemeye başlamıştı. Askerler ona doğru yürümeye başlayınca, hızla yürümeye başladı. Uygun bir yerde pusuya yatması lazımdı. Bu arada, karargaha gidip gelirken, yanında taşıdığı tabancasını da bulunduğu yere yakın bir taşın altında saklıyor, karargâha giderken tabancayı alıp, döndüğünde yine oraya bırakıyordu. Tabancasını sakladığı yerden aldı ve mümkün olduğu kadar şehirden uzaklaşmaya başladı. Öyle bir yerde onları karşılamalıydı ki, meydana gelebilecek bir çatışmada silah sesleri şehirden duyulmamalıydı. Düz bir yola girmişti. Takriben bir kilometre uzunluğunda vardı bu yol. Mir Hüseyin yolu yarılamış, rus askerleri ise yolun başına gelmişlerdi.
    Mir Hüseyin, düz yolu bitirmişti. Bu arada şehirden de epeyce uzaklaşmışlardı. Silah seslerinin duyulması imkansızdı. Bu iki askeri haklamalı ve onları bir yere gömmeliydi. Aslında bu çatışma esnasında, şehid olmayı çok istiyordu ama, henüz bunun zamanı değildi. Önce karargaha haber vermeli, ardından Cesim'in hain olup olmadığını tesbit edip onu bertaraf etmeliydi.
    Bu düşünceler içerisinde, rus askerlerini rahatlıkla haklayabileceği bir yere gelmişti. Burası ağaçlarla dolu kayalık bir yerdi. Ağaçlar ve kayaların mücahidlere çok faydası dokunuyordu. Hem onlar sayesinde ruslardan korunuyo ve hem de onlara ağır kayıplar verdirebiliyorlardı.
    İkinci asker:--Bu adam nereye gitti? Sanırım kaybettik onu, geri dönelim. Asker çok korkuyordu. Sanki başlarına gelecekleri hissetmiş gibiydi. Kendisi henüz acemi olduğundan, diğer askere bir şey de diyemiyordu. İçinden ona lanetler okuyordu sadece.
    Birinci asker:--Merak etme şimdi buluruz onu. Hem unutma işin
    içinde mükafaat almak var.
    İkinci asker:--İyi de, burası kayalık ve ormanlık bir alan.
    Birinci asker:--Mızmızlanıp durma. Adamın bizden haberi yok. Hem haberi olsa bile silahsız.
    Askerler hem konuşuyor hem de hızla Mir Hüseyin'e doğru geliyorlardı. Mir Hüseyin, bir kayanın arkasındaki, çalılığın içine gizlenmişti. Bulunduğu yer, yoldan yüksek bir yerdeydi. Yol onun ayaklarının altında gibiydi. Ruslar iyice yaklaşmışlardı. Elleri tetikteydi. Mir Hüseyin, önce iri yarı olan askeri haklamalıydı. Onu haklayınca diğerinin korkudan ödü patlardı zaten.
    Mir Hüseyin, irice yapılı, atletik bir vücuda sahipti. Karargâhta epeyce eğitim görmüştü. Turnayı gözünden vuracak kadar da keskin nişancıydı.Bu güne kadar ıskaladığı görülmemişti. Ayrıca imanın kendisine verdiği bir güce de sahipti. Korku nedir bilmezdi. Çatışmalarda öldürdüğü rus askerinin hesabını kendisi de bilmiyordu.
    Ruslar, Mir Hüseyin'in yanına kadar gelmişlerdi. Artık geriye kaçmaları da imkansızdı. Mir Hüseyin, tabancasını, öndeki rus askerine doğrulttu ve Bismillah diyerek tetiğe bastı. Rus askeri bir feryat kopardı ve yere yığıldı. Diğeri daha ne olduğunu anlamadan, alnın ortasına kurşunu yemişti. İkinci asker kısa bir debelenmeden sonra hareketsiz kalmıştı. İri yarı olanı ise kıvranıp duruyordu. Silah bir yana kendisi bir yana gitmişti. Mir Hüseyin, tedbiri elde bırakmadan yanına yaklaştı ve:
    --Anlaşılan sen eceline susadın. Beni takip etmek de neyin nesiydi. yoksa beni haklayabileceğinizi mi sandın? Sizin gibi kaç rus öldürdüm ben.
    Rus askeri:--Senin asilerden olduğunu anlamıştım. Aslında seni orada öldürmeliydim.
    Mir Hüseyin:--Bence de ordada bunu yapmalıydım. Sana bir tavsiyede bulunacaktım ama, senin tavsiyeye ihtiyacın kalmayacak, bundan sonra.
    Rus askeri:--Bizimkiler silah sesini duymuşlardır. Biraz sonra hepsi buraya yığılır.
    Mir Hüseyin.--Sizinkilerin silah seslerini duymalarına imkan yok. Hem merak etme, sıra onlara da gelecek inşaallah. Hadi sana uğurlar olsun. Aslında biraz daha kalıp seninle sohbet etmek isterdim ama, yapılacak işlerim var. Önce iki tane leşi gömmem lazım sonra da karargâha gidip rapor vermem lazım. Mir Hüseyin, bir el daha ateş etti. Rus askeri bir müddet kıvrandı ve katıldı kaldı.
    Mir Hüseyin, askerlerin cesetlerini, yoldan kenara çekti onları gömmesi gerekiyordu. Hem de derine gömmesi. Çünkü bu
    askerlerin cesetlerinin bulunmaması gerekiyordu. Aksi takdirde, karargâha gidip gelmesi riske girerdi. Bu da mücahidler için çok olmusuz bir durumdu. Bir müddet etrafı kolaçan etti, kazabileceği bir yer aradı. Yumuşak bir yer bulmalıydı. Ayrıca cesetleri öyle bir gömmeliydi ki, ne kokuları dışarıdan duyulabilsin ve ne de çakallar onları çıkarabilsindi. Bu nedenle epeyce taş toplamıştı. Şimdi sıra toprağı kazacak bir alete gelmişti. Mir Hüseyin, etrafta küreğe benzer bir alet ararken, birden...

    SEKSENİKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  11. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENÜÇÜNCÜ BÖLÜM


    ..elinde kazma kürek olan bir adama rastladı. Silahını adama doğrulttu ve:
    --Kimsin, burada ne arıyorsun?
    Adam:--Ben köylüyüm, bahçeme gelmiştim, ne olur beni öldürme.
    Mir Hüseyin:--Rus casusu olmadığın ne malum?
    Adam:--Adım Hasan! böyle bir suçlamayı hakaret olarak kabul ederim. Böyle bir suçlamaya maruz kalmaktansa ölmek daha iyidir.
    Mir Hüseyin:--Yani sana güvenebilirim!
    Hasan:--Bu kim olduğuna bağlı. Şayet rus yanlısıysan hiç güvenme.
    Mir Hüseyin:--Peki, ozaman gel benimle.
    Beraber rus askerlerinin cesedinin yanına gittiler.
    Hasan:--Bunlar kim?
    Mir Hüseyin:--İki tane rus askeri.
    Hasan:--Sen mi öldürdün?
    Mir Hüseyin:--Evet!
    Hasan:--Ver elini öpeceğim.
    Mir Hüseyin:--Elimi öpme de bunları gömmede bana yardım et.
    Hasan:--Yardım ne kelime! seve seve. Sen yeter ki rus askeri öldür, ben hepsini gömerim.
    Mir Hüseyin:--Bunları derine gömmemiz lazım.
    Hasan:--Sen merak etme, bunların çukurunu öyle derin kazacağım ki, dünyanın öbür ucuna yakın bir yere gömeceğim onları.
    Mir Hüseyin, gülümseyerek:--Peki peki! hadi bakalım çukuru kazalım.
    Hasan:--Yalnız buraya kazmayalım.Burası yola yakın, ben çok

    güzel bir yer biliyorum, orada bunların bulunması mümkün değil.
    Mir Hüseyin:--Tamam öyle olsun.
    Beraber rus askerlerini Hasan'ın gösterdiği yere götürdüler. Burası gerçekten de çok kuytu bir yerdi.
    Çukuru kısa bir sürede kazdılar. Cesetleri içine atıp, önce üzerlerine taşları koydular, ardından da toprakla örttüler.
    Hasan:--Her ihtimale karşı, buranın üzerine biraz çim yerleştirelim.
    Mir Hüseyin:--Sen bu işlerde epeyce uzmansın ha Hasan!
    Hasan:--Başka türlü hayat hakkı mı var bize. Çok uyanık olmak zorundayız.,
    Mir Hüseyin:--Evet haklısın. Allah (cc) senden razı olsun, Hasan kardeşim. Çok yardımın dokundu bana.
    Hasan:--Ne demek, mücahidlere canımız feda. Sizler canınızı ortaya koyuyorsunuz, bizim de bir şeyler yapmamız gerekmez mi?
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) razı olsun. Gerçekten de senin gibi müslümanların çok yardımını görüyoruz. Diğerleri gibi, rus yanlısı olmamanız bile bir şeydir.
    Hasan:--O da ne demek! Bir müslüman nasıl rus yanlısı olur. Rus yanlısı olanın müslümanlığından eser mi kalır. Hem ne için rus yanlısı olacağız. İzzetimizi, şerefimizi kaybetmek için mi. Allah (cc) "İzzet ve şeref, Allah (cc) ve Resulünün (sav) yanındadır" buyurmuyor mu?
    Mir Hüseyin:--Evet, doğru söylüyorsun. Seni karşıma çıkaran Allah'a (cc) hamdolsun. Şimdi bana müsaade, benim gitmem lazım.
    Hasan:--Nereye gidiyorsun?
    Mir Hüseyin:--Karargâha gideceğim, kısmetse.
    Hasan:--Karargâha gitmeden benimle gelmelisin.
    Mir Hüseyin:--O niye?
    Hasan:--Rusların arasıra uğradığı bir mağara var. Son zamanlarda uğramaz oldular. Orada bir şeyler olduğundan şüpheleniyorum. Güvenebileceğim biri olmadığından, kimseye söyleyemedim.
    Mir Hüseyin:--Ya!demek öyle. Peki o halde, önce oraya gidelim. Belki de, dediğin gibi orada bir şeyler gizliyor olabilirler.
    Hasan:--Hadi gidelim öyleyse!
    Mir Hüseyin ve Hasan yola koyuldular. Takriben yarım saat sonra Hasan'ın bahsettiği mağaranın bulunduğu yere varmışlardı. Mağara dağın yamacındaydı. Sarp sayılabilecek bir yerdeydi. Çıkarken dikkatli olmak lazımdı. Herhangibir kayma esnasında, insan soluğunu dağın eteğinde alabilirdi. Herhangibir kayaya takılıp parçalanmazsa tabi. Hasan önde, Mir Hüseyin arkada, dağa tırmanmaya başladılar. Bir iki yerde kayma tehlikesi atlattılar ama, salimen mağaranın ağzına varmayı başardılar.
    Mir Hüseyin:--Ya Hasan, buraya çıkmak da epeyce zor bir işmiş ha.
    Hasan:--Evet, gerçekten de öyle.
    Mir Hüseyin:--Bu ruslar buraya niye gelmişler acaba?
    Hasan:--Aklıma hiç bir şey gelmiyor.
    Mir Hüseyin:--Neyse, biz mağaraya bakalım.
    Hasan:--Evet, öyle yapalım.
    Beraber mağaranın içine girdiler, mağaranın içi loştu. Duvarları girinitli çıkıntılıydı. Mağarayı kontrol etmeye başladılar. Görünürlerde bir şey yoktu. Epeyce gezmiş ama herhangibir şey bulamamışlardı. Oldukça da yorulmuşlardı. Bir süre oturup dinlendiler. Daha sonra, yeniden kalkıp mağarayı kontrol ettiler. Tam, mağarada bir şey olmadığına karar vermişlerdi ki...

    SEKSENÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU
  12. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENDÖRDÜNCÜ BÖLÜM


    ...Hasan'ın gözü bir noktaya takıldı. Girintilerin birinde bir tuhaflık vardı. Dikkatlice bakınca orada birtakım çalışmaların yapıldığını gördü. Mir Hüseyin'e:
    --Sanırım aradığımızı buldum.
    Mir Hüseyin:--Nerede?
    Hasan:--İşte şurada! diyerek gördüğü yere gitti. Mir Hüseyin de arkasından. Yanına vardıklarında girintinin ağzının kapatıldığını gördüler.
    Hasan:--Burası da iyice karardı. Ben dallardan meşale yapayım.
    Mir Hüseyin:--Evet! iyi olur. Yoksa bir şey göremeyiz bu durumda.
    Hasan, hemen dallardan bir meşale yaptı. Yakılan meşale, mağarayı iyice aydınlatmıştı.
    Mir Hüseyin:--O meşaleyi bir yere koy da bana yardım et. Şunları temizleyelim.
    Hasan meşaleyi bir yere yerleştirdi ve bareber, girintinin ağzını kapatan, dal ve taşları temizlediler. Girintinin içi silah ve cephane doluydu.
    Hasan:--Bunlar da ne? Bunları buraya niye gizlemişler acaba?
    Mir Hüseyin:--Bir hin oğlu hinlik var burada. Neyse, bizim bu silahları buradan götürmemiz lazım. Mücahidlerin bunlara şiddetle
    ihtiyacı var. Hele de bu roketatarlara.
    Hasan:--Evet ama nasıl götüreceğiz?
    Mir Hüseyin:--Bir kaç hayvan olsaydı, bunları götürebilirdik. Köyde yük hayvanı var mı?
    Hasan:--Bir kaç at ve katır var.
    Mir Hüseyin:--Güzel! onları almalıyız.
    Hasan:--O halde köye gidelim. Yalnız her ihtimale karşı, köye ayrı ayrı yönlereden girmeliyiz. Seni tanıdığım anlaşılmasın.
    Mir Hüseyin:--Evet! güvenlik açısından bu, iyi olur. Hadi gidelim öyleyse.
    Beraber yola çıktılar. Köye varmadan akşam namazı vakti olmuştu. Bir pınarın başında abdest tazeleyip namazlarını kıldıktan sonra yolarına devam ettiler. Köye yaklaştıklarında ayrıldılar. Hasan, köyün etrafını dolanıp diğer yönden köye giriş yaptı.
    Bazı köylüler, evlerinin önünde oturuyorlardı. Mir Hüseyin bir eve yaklaştı ve:
    --Selamun aleykum!
    Köylü:--Vealeykum selam! Hoş geldiniz.
    Mir Hüseyin:--Hoş bulduk!
    Köylü:--Hayırdır inşaallah bu saatte, burada ne arıyorsunuz? Sanırım karnınız da aç. Buyrun yemek yiyelim.
    Mir Hüseyin, teşekkür ederek sofraya oturdu. Yemek esnasında havadan sudan konuştular. Yemek bitince köylü:
    --Derdiniz nedir, sizi buraya getiren sebep ne?
    Mir Hüseyin:--Ben mücahidlerdenim.
    Köylü:--Mücahidlerden mi?
    Mir Hüseyin:--Evet!
    Köylü:--Adım Cemal. Hoş geldiniz safâlar getirdiniz! Emriniz nedir?
    Mir Hüseyin:--Karargâha giderken, rusların bir sığınağına rastladım. Sığınakta biraz silah ve mühimmat var. Onları başka yere götürmeliyim. Bunun için de yük hayvanına ihtiyacım var.
    Cemal:-- Mahmut Amca adında yaşlı bir köylü var, sözü dinlenen birisidir.. Sanırım onun yardımı olur. Bu arada benim de bir katırım var. Size fade olsun.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc)razı olsun. Allah (cc) sizin yokluğunuzu göstermesin.
    Cemal:--Allah (cc) sizlerden de razı olsun ve sizi başımızdan eksik etmesin. Buyrun, Mahmut Amca'nın evine gidelim.
    Hasan, durumu uzaktan görmüştü. Cemal'ın bu tavrı onu duygulandırmıştı. Onlar yola koyulunca, o da tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yapıp onlara doğru yöneldi. Yanlarına yaklaşarak:
    --Selamun aleykum!
    --Vealeykum selam ve rahmetullah!
    Hasan:--Hayırdır Cemal! Bu kardeşimiz kim?
    Cemal:--Bu kardeşimiz mücahidlerden. Yük hayvanına ihtiyacı
    varmış. Mahmut Amca'nın evine gidiyoruz.
    Hasan:--Ya! demek öyle? O halde ben de sizinle geleyim. Belki bir yardımım dokunur. Bu arada, hoş gelmişsiniz!
    Mir Hüseyin, için için gülerek:--Hoş bulduk! Teşekkür ediyorum.
    Hep birlikte, Mahmut Amca'nın evine gittiler. Kapıyı çaldılar. Kapıyı, Mahmut Amca'nın küşük oğlu, Seyfi açmıştı.
    Seyfi:--Buyur Cemal amca!
    Cemal:--Mahmut Amca'ya haber ver! Misafiri var.
    Seyfi:--Peki! diyerek içeri girdi. Bir süre sonra. Mahmut amca kapıda belirdi.
    Mahmut Amca:--Buyurun, hoş geldiniz!
    Mir Hüseyin:--Selamun Aleykum!
    Mahmut amca:--Vealeykum selam ve rahmetullah. Buyurun, içeri geçelim.
    İçeri geçip oturdular.
    Cemal:--Mahmut Amca! bu kardeşmiz, mücahidlerden.
    Mahmut Amca:--Ya! öyle mi? Allah (cc) sizlerden razı olsun. Size katılamamanın ezikliği içerisindeyiz. Size ne gibi bir yardım yapabiliriz?
    Mir Hüseyin:--Estağfurullah! herkesin savaşa katılması gerekmez. Önemli olan mücahidlerden yana olmak. Sizin de yapabilecekleriniz elbette vardır. En başta dualarınızı eksik etmeyiniz.
    Mahmut Ama:--O konuda hiç şüpheniz olmasın. Ama sadece dua etmek te yetmez. Yapabileceğimiz bir şeyler muhakkak olmalı.
    Mir Hüseyin:--Sizin bu tavrınızı gördükçe, gücü kuvveti yerinde olup, rus taraftarı olanları düşünüyorum da... neyse! Yapabileceğiniz bir şeyler muhakkak vardır.
    Mahmut Amca:--Emrinizdeyiz! bu arada adınızı söylemediniz.
    Mir Hüseyin:--Adım Mir Hüseyin.
    Mahmut Amca:--Allah razı olsun, Mir Hüseyin oğlum. Sizin için ne yapabiliriz.
    Mir Hüseyin:--Gelirken, Cemal'e de söyledim. Karargâha giderken, bir rus sığınağı gördüm. İçinde silah ve mühimmat var. Onları başka yere taşımak için hayvana ihtiyacım var. bana bir kaç hayvan temin edebilirseniz çok makbule geçer.
    Mahmut Amca:--Ne demek! hem hayvan ve hem de adam görevlendirebiliriz.
    Mir Hüseyin:--Hayvanlarla birlikte, bir adam olsa yeter. Sizi fazla riske atamam.
    Mahmut amca:--Merak etme oğlum! Her ne kadar savaşamıyorsak da bu ölemeyeceğimiz anlamına gelmez.
    Hasan:--Ben bu iş için gönüllüyüm. Hayvanları temin edebilirsek, ben Mir Hüseyin'le bareber gidebilirim.
    Mir Hüseyin:--Madem ki, Hasan kardeşimiz gönüllüdür, bence de uygundur.
    Mahmut Amca, oğlu Seyfi'ye:--Oğlum git, tüm katır ve at
    sahiplerini çağır buraya gelsinler. Gitmeden de söyle, yemek ve ardından da çay hazırlasınlar.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) razı olsun. Yemeği, Cemal'ın evinde yedim. Ama bir bardak çaya hayır demem.
    Mahmut Amca:--Peki! o halde çay hazırlasınlar.
    Seyfi, gitti takriben yarım saat sonra, sekiz köylü ile birlikte geri geldi. Gelen selam veriyor, hâl hatır sorup oturuyordu. Tüm hayvan sahipleri geldikten sonra;
    Mahmut Amca:--Hepiniz hoş geldiniz! Bu kardeşimiz mücahidlerdendir. Bir kaç yük hayvanına ihtiyacı var. Sizden hayvanlarınızı bu iş için vermenizi istiyorum.
    Tüm köylüler, hayvanlarını seve seve verebileceklerini söylediler.
    Mahmut Amca:--O halde hayvanları alıp buraya getirin. Ama çaylarınızı içtikten sonra.
    Köylüler çaylarını içtiler ve daha sonra gidip hayvanları alıp getirdiler.
    Köylüler:--Bizim yapacağımız başka bir şey var mı? diye sordular.
    Mahmut Amca, Mir Hüseyin'e:--Ne diyorsun oğlum, köylülere ihtiyacınız var mı?
    Mir Hüseyin:--Hayır! Allah(cc)razı olsun. Hasan kardeşimle ben bu işi yapabiliriz. İşimiz bitince de hayvanları Hasan ile göndeririz. mademki hayvanlar geldi, biz yola çıkalım.
    Mahmut Amca:--Bu saatte nereye gidiyorsunuz? Yarın sabah erkenden yola çıkarsınız. Bu gece misafirimsin. Seni bir yere bırakmam.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) razı olsun. Peki, bu gece burada kalayım, yarın sabah yola çıkarız inşaallah.
    Köylüler vedalaşarak evlerine gittiler. Cemal ile Hasan henüz oradaydılar. Cemal:
    --Sabah, ben de sizinle gelip yüklemede size yardımcı olayım.
    Mahmut Amca:--Evet iyi olur. Seyfi de sizinle gelsin. Bu arada epeyce geç oldu. Hadi bakalım yatma vakti. Sabah çok işiniz olacak.
    Mir Hüseyin, oradakilere Allah'tan (cc) rahatlık dileyerek, kendisi için hazırlanan odaya çekildi ve uyudu.
    Sabah namazı vaktinde, uyanıp namazlarını kıldılar, kahvaltıdan sonra, Mahmut amca:
    --Oğlum, Hüseyin! bence bu silahları hayvanlara yükle ve doğru karargâha götür. Başka bir yere saklamana gerek yok.
    Mir Hüseyin:--Evet! haklısın Mahmut Amca! En iyisi öyle yapmak. Hasan ve Cemal'e haber gönderseniz de gitsek.
    Mahmut Amca:--Seyfi! koş oğlum, çabuk söyle gelsinler. Ne kadar erken giderseniz, o kadar iyi olur. Bakarsın rusların geleceği tutar.
    Seyfi, hemen gitti ve kısa bir süre sonra, Hasan ve Cemal'le birlikte geldi. Vakit keybetmeden, vedalaşıp yola koyuldular. Bir süre sonra, mağaranın olduğu dağın eteğine varmışlardı. Hayvanlarla birlikte tırmanmaya başladılar. hayvanlar sanki
    yaptıkları işin önemini anlamış gibi, hiç huysuzluk etmediler. Tam mağaranın girişine varmışlardı ki...

    SEKSENDÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU

  13. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENBEŞİNCİ BÖLÜM


    ...Birden, mağaradan bir ayı homurdanarak çıktı. Ayıyı gören hayvanlar ürktü. Hayvanları zaptetmekte zorlandılar.
    Mir Hüseyin, ayıya:--Biz mücahidlerdeniz. Buraya da görevli olarak geldik, hemen çekilmezsen, seni Rabbime şikayet ederim. Ayı sanki söylenenleri anlamış gibiydi. Derhal kenara çekildi ve sessiz sedasız yokuştan aşağıya inip gözden kayboldu. Diğerleri hayret etmişlerdi.
    Hasan:--Mir Hüseyin, nasıl oldu bu anlayamadım?
    Mir Hüseyin:--Her canlı Allah'ı (cc) tanır ve onu zikreder. İnsanın dışında nankör bir mahluk yoktur. Onun dışında hiç bir canlının Allah'a isyan ettiğini göremezsin. Hayvanlar arasında katliamlara da rastlanmaz. Onlar sadece karınlarını doyurmak için avlanırlar. Vahşet, insanoğluna mahsus bir özelliktir. Bu arada, hayvanlar da sakinleşmişlerdi. Onlar da sanki yapacakları işin önemini kavramış görünüyorlardı.
    Mir hüseyin:--Haydi kardaşlerim! hemen silahları yüklemeliyiz. Boşa geçirilecek vaktimiz yok.
    Dört elden silahları hayvanlara yüklemeye başladılar. Yükleri çok sağlam yüklemeliydiler. Hem yol biraz uzun ve hem de dağa tırmanacaklardı. Takriben bir saat sonra yükler yüklenmiş, yola çıkmaya hazır hale getirmişlerdi.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) sizlerden razı olsun. Yükleme işi bitti. Yola çıkma vaktidir.
    Mağaradan çıkıp, yokuş aşağı inmeye başladılar. Çok dikkatli iniyorlardı. Hem silahlar önemli ve hem de hayvanlar emanetti. Hayvanları biiznillah sağ salim teslim etmeliydiler. Bir süre sonra, salimen aşağıya inmeyi başardılar. Bundan sonrası düzlüktü, ta ki karargâhın olduğu dağa varıncaya kadar. Aşağıda oyalanmadan, hemen yola koyuldular. Birbirleri ile sohbet ederek gidiyorlardı. Bir ara Hasan:
    --Mir Hüseyin, bir şey sormak istiyorum.
    Mir Hüseyin:--Sor tabi!
    Hasan:--Bizim sayımız çok az, ruslar ise çok fazla, bunlarla nasıl başa çıkacağız?
    Mir Hüseyin:--Sayı çokluğu, kafirler için geçerli, bizim için değil. Hem bizim amacımız zafer kazanmak değil, Allah'ın (cc) emri olan cihadı yapmaktır. Mademki sordun, o halde size, Bedir
    Gazvesinden bahsedeyim inşaallah, dilimin döndüğünce.
    Hasan:--Çok iyi olur. Hem yolumuz da kısalır böylece.
    Mir Hüseyin:--Bedir Gazvesi, müslümanlar ile kafirler arasında yapılan ilk savaştır. Bu savaş bütün zamanların en önemli savaşıydı.
    İşte bütün zamanların en büyük ve en mânâlı savaşı...küfür ve iman orduları, sür'atle birbirinin üstüne yürüyorlar. İman ordusu, üçyüzbeş kişi iken küfür ordusu, bunun üç katından fazla; dokuzyüzelli kişi... küfür ordusu, müslümanların sayı azlığına aldanıyor ve bu aldanışın verdiği emniyetle doludizgin gelmekte...

    İman ordusu ise yüce Allah'ın kalblerine ilham ettiği muazzam cesaret hissi ile müşrikleri az gördüklerinden onlar da düşmanın üstüne aynı sür'atle yürümekte...sanki iki dağ, yerlerinden kopmuş heybetle yekdiğerinin üstüne yürüyor.
    ...ama; islâm düşmanları, daha harbin başında zafer sarhoşluğu ve büyük bir dağdağa ile koşarken ilk darbeyi bir mucize ile yediler...onlar, dört koldan oklar atarak islam ordusuna doğru gelirken; bir ânda ortaya çıkan beklenmedik bir kum fırtınası, müşriklerle at ve develerinin ağız, burun ve gözlerine doldu...kum, bakır bir leğene çakıl taşı düşüyormuş gibi ses çıkarıyordu. Küfür cephesi, dehşetli kum fırtınası ile şiddetle sarsıldı. Ne olduğunu; neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, mübarek islam ordusuna hücum emrini verirken düşmana yerden aldıkları bir avuç kumu savurmuş ve dua etmişlerdi: "Yüzleri kara olsun! Allahım, kâfirlerin kalplerine korku; dizlerine titreme ver..."

    ...hepsi hepsi bir avuç bir şeyken şiddetli bir kum dalgası gibi düşmanı sarsan kumlar; daha doğrusu ahir zaman Resulünün mucizesi, düşmanı ta iliklerine kadar ürpertti. Kalplerini ilk "acaba" ve ilk korku hisleri yokladı...dizlerinde bir titreme duydular.

    ......

    ...dua desteği ile düşmana fırlatılan bir avuç kumla, umulan bütün fayda elde edilmişti...yalnız o bir avuç kumu çöl fırtınalarına çeviren; bir atan ve attıran vardı... Peygamberimiz, atmış; Allahü teâlâ ise attırmıştı; azı çok yapan; azıcık kumu koca bir ordu ile bineklerinin ağzına burnuna dolduran elbette Allahımızdı. Kur'an-ı Kerim bunu haber veriyor; işte: Sen atmadın; fakat Allah attı.

    Mücahidler, düşmana önce ok attılar; sonra taş yağmuruna tuttular...kum fırtınası şaşkınlığını henüz atlatan islâm düşmanları, hemen ardından yeni bir şaşkınlığı yaşadılar; Müslümanlar, onları ta uzaktan taşlarla dövüyorlardı...taşlar, düşman askerleri ile at ve
    develerinin başına gülle gibi inmekteydi...
    ...kalkanları ile zor-güç korunarak üzerlerine gelmekte olan peygamber ordusuna mızraklarla hücuma geçtiler. Onların mızraklarla saldırmaları üzerine müminler de mızraklarla savaşa başladı ve bunu amansızca inip kalkan, kılıçlar takip etti... şimdi ok, kılıç, mızrak sesleri birbirine karışıyordu...ama, müslümanlar, sadece sayıda değil binek, ok, mızrak, kılıç ve kalkanda da Mekke ordusundan zayıflar. Hatta zayıf da değil; arada mukayese edilmeyecek kadar fark var...düşman, sayı ve silah üstünlüğüne sahip...mücahidler, bunlarda gayet zayıflar fakat bir şeyde emsalsiz; benzersiz üstünlüğe malikler. Onlar, imanın en yüksek noktasındalar...bir tarafta müslümanlığı daha doğduğu ân boğup yok etmek isteyen bir ordu; bir tarafta Allah askerleri; kahraman mücahidler.

    Efendimiz, merkeze ve bütün orduya kumanda ediyorlar...üzerlerindeki zırhla bellerindeki kılıç, Sa'd bin Ubade radıyallahu anh'ın hediyesi. Sağ cenahın/tarafın kumandası Zübeyr bin Avvam, sol cenabın/tarafın kumandası Mikdat bin Esved hazretlerinde... İslâm ordusu, düşman karşısında mübarek bir hilâl güzelliği ile mevzilenmiş... Çarpışma olanca hızıyla devam ediyor... İslâm sancaktarı Mus'ab ibni Umeyr...düşman sancaktarları ise Mus'ab radıyallahü anh'ın kardeşi Zürare ibni Umeyr ile Nadr ibni Haris; Talha ibni Talha...

    ...iki ordu birbirine girip oklar havada vınlarken ibretli bir şey oldu; Hibbân bin Arika'nın fırlattığı ok, islâm saflarının ta arka taraflarında bulunan; hatta bu esnada su içmekte olan Harise bin Süraka'yı buldu...genç sahabi, düşmanla sıcak temasın ilk şehidi oldu...ancak garip olan, düşman okunun, ön saflardaki sahabileri aşarak Harise radıyallahü anh'ı vurması... demekki ecel gelince insanın safın önünde veya arkasında olması farketmiyordu... gerek bir arkadaşlarını şehid vermeleri ve gerekse şehidin ibretli ölüm şekli mücahidleri, daha da gayrete getirdi... "Allah", "Allah" haykırışları göklere yükseliyor..

    Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, tesirli bir konuşma ile islâm askerini coşturuyorlar:

    - Ey eshabım! Sonsuz kuvvet ve kudret sahibi Allah'a yemin ederim ki her kim, bugün düşmandan yüz çevirmeyip sebat eder ve çarpışa çarpışa şehid olursa; Cenab-ı Hak, onu mükâfaat olarak elbette cennetine koyacaktır. Bugün şehid olacakları en yüksek cennet; Cennetül Firdevs, hazır olarak beklemektedir.

    Efendimizin bu müjdesini işiten Umeyr bin Humam radıyallahü anh, daha bir aşka geldi:
    - Ah ne kadar güzel! Cennetle aramızda bir nefeslik mesafe kalmış...demekki cennete gitmek için bir düşman kılıcı kâfi...

    Umeyr, bunları der demez, düşman saflarını yara yara ilerlemeye başladı. Bir taraftan kılıç sallıyor bir taraftan da veciz sözler söylüyordu:

    - Allah'a maddi azıklarla değil; ancak razı olacağı işler ve O'nun için cihad ederek gidilir. Allah korkusu, doğruluk ve iyilikten başka her şey tükenmeye mahkumdur.

    Mübarek, sanki kanı ve kılıcıyla vasiyetini yazıyordu.

    Hasan:--Peki savaşın sonu ne oldu?
    Mir Hüseyin:--İstersen, savaşın sonucunu, Mekke'ye müşriklerin habercisi olark gönderilen Haysuman'dan öğrenelim.
    Hasan:--Evet ya! doğrusu savaşın sonucunu çok merak ediyorum.
    Mir Hüseyin:--Dinleyin o zaman:

    Küfür ordusu, Bedr'e müslümanlar üzerine sefere çıkınca geride kalan müşrik gençleri her gece Zi Tuva'da toplanarak kahramanlık şiirleri okuyor, destanlar söylüyor, menkıbeler naklediyor ve müslümanları kötülüyorlardı...gençler, her gece yaktıkları ateşin etrafında sarhoş oluncaya kadar içiyor ve bekledikleri zaferi şimdiden kutluyorlardı. Yükselen alev gölgeleri yüzlerinde oynaşırken; onların kopardığı kahkaha çığlıkları, öğürtü ve böğürtüler, gecenin sessizliğini dalgalandırıyordu...ama bir gece meçhul bir sesle titrediler. Bu sesin sahibi kimdi; ses nereden gelmişti, nasıl işitmişlerdi? Anlayamadılar. Delikanlılarını taş gibi donduran, çivi gibi yerlerine mıhlayan, kadehleri ellerine yapıştıran bu dehşetli ses, müşrikleri kötülüyor ve hezimete uğrayacaklarını; boşu boşuna zafer hulyalarına kapıldıklarını ihtar ediyordu...öyle korktular ki içlerinde bu korku yüzünden hastalananlar bile oldu.. Ertesi gün, Mekke, gençlerin anlattığı belirsiz sesin esrarı ile şaşkınken Haysuman bin Abdullah çıkageldi...duvarların gölgeli serinliğine kaçmış halk, Haysuman'ı görünce yeni bir haberin ümidi ile canlandılar...

    - İşte savaşın ta ortasından gelen biri... Durun hiç muamma çözmeye uğraşmayın! Şimdi her şeyi öğreniriz.

    Haysuman yaklaşırken yaşlılardan biri seslendi:

    - Yaklaş ya bahadır! Zaferden haber ver bize! Siz orda düşmanı cezalandırırken biz burada hasretiz tebşirinize!

    ...devesinden bitkince inen Haysuman bir taşın üstüne çöküverdi...

    - Sen ne diyorsun ey ihtiyar? Bırakın şimdi bu kırık dökük manzumelerle güpegündüz zafer rüyaları görmeyi!

    - Asıl sen ne diyorsun ya Haysuman? Ne rüyası? Ordudan haber ver lafı ağzında geveleme çabuk...

    - Ordu!... Hıh, Ordu!... olmayan şeyin neyini haber vereyim size... Ordu-mordu kalmadı. Bir avuç âsiye yenildik. Bozulduk mahvolduk!... Zafer tâcı müslümanların başında. Şerefimiz yerlerde sürünüyor.

    ...Haysuman katıla katıla ağlıyor; kafasını yumrukluyordu.

    Herkes şaşkına döndü. Orada kim varsa bir an dilsiz kesildi sanki. Adeta her şey buz tuttu; hiç bir şey kıpırdamaz oldu. Yirmi dört saat içinde ikinci vurgunu yemişlerdi. Sessizliği Safvan bin Ümeyye bozdu:

    - Ya Haysuman! Aklın başında mı? Sarhoş olmayasın? Veya güneş geçmiş olmasın başına?

    - Mahvolduk; mahvolduk. Nerede ise Kureyşin bütün reisleri öldürüldü. Birçok kimse de esir edildi...meselâ ya Safvan senin baban ve kardeşin de öldürüldü...

    Safvan çılgına döndü.

    - Sus ey uğursuz! Kıyamet koptu de bari...sus ey şom ağızlı...

    - Bozguna uğrayanları karşılamaya gidin. Aralarında bir çok yaralı var...

    Dişler, ağızlarda asabiyetle öğütülüyordu:

    - Ah keşke kıyamet kopsaydı da bu günleri görmeseydik! Nedir şu başımıza gelenler?

    Hasan:--Vay be! demek...

    SEKSENBEŞİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  14. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENALTINCI BÖLÜM

    ...Bedir Savaşı'nda müslümanlar, kâfirlere galp geldi ha?
    Mir Hüseyin:--Evet! aynen öyle oldu.
    Hasan:--Desene, biz de ruslara galip gelebiliriz.
    Mir Hüseyin:--Allah'ın (cc) emirlerine muhalefet etmediğimiz sürece, evet.
    Hasan:--Allah (cc) bizi emirlerine muhalefet etmekten sakındırsın.
    Mir hüseyin:--Amin, Hasan kardeşim, amin!
    Bu arada, epeyce yol yürümüşler, karargâhın olduğu dağa yaklaşmışlardı. Mir Hüseyin, Cemal ve Seyfi'ye dönerek:
    --Tamam kardeşlerim! buraya kadar gelmeniz yeterli. Allah (cc) sizlerden razı olsun. Siz dönebilirsiniz.
    Cemal:--Doğrusunu istersen, bugüne kadar, böyle zevkli bir yolculuk yapmamıştım. İzin verirsen, ben de karargâha gelmek istiyorum.
    Seyfi:--Evet, evet! ben de.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) sizlerden razı olsun. Ama sizin gelmemeniz daha hayırlı, köyde üç kişinin yokluğu belli olabilir. Ve bazı ard niyetliler, ruslara durumu haber verebilirler. Bu da köylüleri sıkıntıya sokar. Siz dönün ve işlerinize devam edin. Size zaman zaman ihtiyacımız olabilir. Ben komutanımıza, durumu bildirir, sizin yaptığınız yardımları kendisine iletirim.
    Cemal:--Madem ki geri dönmemiz daha hayırlı, biz de bunu emir telakki ediyor ve geri dönüyoruz. Hakkınızı helal edin ve mücahidlere selam söyleyin.
    Mir Hüseyin:--Vealeykum selam ve rahmetullah. Hakkımız varsa helal olsun. Asıl siz hakkınızı helal edin.
    Cemal:--Helal olsun.
    Mir Hüseyin, ve Hasan, Cemal ve Seyfi ile kucaklaştılar, onlarla vedalaşıp yola devam ettiler.
    Cemal ve Seyfi, bir süre onların ardından baktılar, onlar gözden kaybolunca da gerisin geriye döndüler.
    Bir süre sonra, Mir Hüseyin ve Hasan, dağın eteğine vardılar. Mir Hüseyin'in her zaman tırmandığı yoldan gitmeleri imkansızdı, bu yüzden daqğın arkasına dolanmaları gerekiyordu.
    Mir Hüseyin:--Buradan tırmanamayız. Dağın arkasına gitmemiz gerekiyor.
    Hasan:--Nasıl istersen. Önemli olan yükümüzü sağ salim mücahidlere ulaştırabilmek.
    Mir Hüseyin:--Yolumuz biraz uzayacak ama, oradan rahatça karargâha varabiliriz.

    Çeçen Karargâhında

    Mücahidler, yine ders için Mus'ab'ın etrafını sarmış, merakla onun anlatacaklarını beklemeye başladılar.
    Mus'ab:--Özellikle anlatmamı istediğiniz bir konu var mı?
    Meryem:--Komutanım! ben ahireti merak ediyorum. Bize ahiret konusunda bilgi verir misiniz?
    Mus'ab:--Elbette! Daha önce size cennet ve cehennem hakkında bilgi vermiştim. Zaten onlar da ahiretin birer parçasıdırlar. Şimdi ise, inşaallah size genel mânâda bilgi vermeye çalışacağım:

    Bakara / 4. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.

    ...Gerçekten "Ahirete ait kuvvetli bilgi sahibi olacak olanlar da ancak bunlardır, bu genişçe imana sahip olanlardır." Mesela "Hazreti Musa peygamberdi ama, İsa değildi; Tevrat, Allah'ın kitabıdır, İncil değildir; yahut Musa ve İsa (a.s.) peygamber idiler, ama -hâşâ- Muhammed (s.a.v.) değildir; olsa bile bizim değil, Araplar'ın peygamberidir; Tevrat ve İncil Allah'ın kitabıdırlar, fakat Kur'ân değildir." gibi sözlerle Allah'ın peygamberlerini farklı gören, kimine inanıp kimine inanmayarak Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini ve ona inen Kitap ve dini tanımayanların ahiret hakkında birtakım zanları, bazı kanaatları bulunsa bile yakînleri (kuvvetli bilgileri) yoktur. Gerçi her felsefede, her dinde bir ahiret fikri vardır. Fakat bunların çoğu delilsiz birtakım emellerden, ideallerden ibaret kalır. Çünkü meseleler ve ahiret yolunun varlığının imkanı akıl ve kalp ile her zaman sabit olursa da, gerçekleşmesinde aklî delil, varsayımlar ve kalbî temenniler yeterli değildir. O ancak Allah tarafından gelen saygıdeğer peygamberlerin sadık haberleri ile bilinebilecek gaybe dair haberlerdendir. Bunu sona erdiren ve tamamlayan ise peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dır. Şu halde peygamberlere iman etmiyenlerin, ahirete doğru imanları olamayacağı gibi, geçmiş peygamberlere iman edenler bile son peygambere ve ona indirilen Kitap ve şeriata iman etmedikçe, ahiret hakkındaki iman ve kanaatleri yakîn (kesinlik) derecesini bulamaz; hak vakıa (olgu)ya uygun olamaz. Mesela Yahudiler: "Cennete ancak yahudi olanlar girecektir." (Bakara, 2/111) ve "Bize cehennem ateşi olsa olsa sayılı birkaç gün dokunacaktır." (Bakara, 2/80) derler. Hıristiyanlar da aynı sözü kendileri hakkında söylerler. Kendilerinden başkasına dünya ve ahirette hayat ve saadet hakkı tanımazlar. Ve sonra cennetin nimetleri, dünya nimetleri cinsinden midir? Devamlı mıdır, değil midir? O, bir ruhun ebedî olması meselesi, midir, değil midir? diye ihtilaf ederler.

    Halbuki Allah'ı bir bilip, bütün peygamberleri tasdik ve ahir zaman peygamberinin peygamberliğine ve ona indirilen Kitap ve şeriate de iman ettikleri zaman şahsî ve kişisel olan o gibi bozuk kanaatları, gerçeğe uymayan inanışları Muhammed (s.a.v.)'e ait tebliğlere imanla gider de, ahiret hakkında gerçeğe uygun kuvvetli bilgi elde ederler. Dünya hak, ahiret de hak, hayat hak, ölüm ve kıyamet de hak, öldükten sonra dirilmek de var. O da hak, haşir
    (kıyamet günü toplanmak) hak, sual hak, hesab (hesaba çekilmek) hak, mîzan (tartı) hak, sırat hak, sevap hak, ıkâb (ceza) hak, cennet hak, cehennem hak. Ve hepsinin üstünde rıdvan-ı ekber (en büyük Allah rızası) ve Allah'ın cemalini görmek de hak, Allah'ın izniyle müminlere şefaat da hak; cennet ebedî, cehennem de ebedî. Bununla beraber o ebedî cehenneme girdikten sonra kurtulup çıkacak ve nihayet cennete gidecek olanlar da var. Ahiret nimetlerinde, dünya nimetlerine benziyenler de var, dünyada görülmedik, işitilmedik, hatıra gelmedik şeyler de var. Şu fark ile ki, ahiret nimetleri sonsuz ve elemsiz. Dünyanın ilmî kanunları, ahiretin bütün incelikleriyle ayrıntılarını anlamaya elverişli de değil. Onu hakikatiyle bilmek, hakkın (gerçeğin) temelini bilmeye bağlıdır. İlmin kanunları, bize onun akla uymayan bir imkansızlık olmadığını ve nihayet mutlak bir gayb âleminin bulunduğunu ve bugünün her halde bir yarını olduğunu ve ona hazırlanmamızın gereğini isbat eder ve anlatır. Fakat o yarının nasıl olacağını ancak Allah bilir ve gaybtan haberi olan şerefli peygamberler haber verebilir.

    "Ahiret" kelimesi esasen "âhir" kelimesinin müennesi (dişisi)dir ki, "son" ve "sonraki" mânâsına sıfat iken şeriat dilinde "ahiret yurdu" ve "ahiret hayatı" ve "ahiretin neş'eti" tamlamalarının hafifletilmişi olarak isim olmuştur. Karşıtı olan "dünya" kelimesi de böyledir. "Ahiret", kâh "dünya" ve kâh "ûlâ" (ilk) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Ahiret yurdu tam bir hayat, ebedi hayattır. Tam hayatı insanların kimisi yalnız aklî ve ruhanî kabul eder, kimisi de duygusal ve cismanî (bedene ait). Fakat gerçeğini henüz bilmediğimiz hayatın bizce kemali (olgunluğu), hem aklî ve hem hissî oluşundadır. Kur'ân'ın bize bildirdiği ahiret hayatı ise "hayatın en mükemmeli" olduğundan biz ona inanırız, felsefî derinlikleriyle uğraşmayı lüzumsuz sayarız. Ben, "ben" dediğim zaman ruh ve bedenimin birliği noktasına basıyorum ve hayatı da bunda biliyorum. Gayb âleminin bugünkü görünen âlemden sonsuz derecede geniş ve mükemmel olduğunu bilyoruz ve her halde yarın için daha üstün bir hayatın muhakkak olduğu kuşkusuzdur. Buna "acaba!" diyenler kalpleri kör olanlardır. Maddemiz erir, genel maddeye karışır; kuvvetimiz dağılır, genel kuvvete karışır, hepsi erir Hak Teâlâ'ya döner. Önce Allah'tan kendime geldim, yine Allah'a gideceğim. Gidersem, Rabbımın bir âleminde daha niçin kendime gelemiyeyim? Niçin rahmetlerine eremiyeyim? Hemen Cenab-ı Hak güzel sonuçlar nasip etsin. Felsefenin, "olan yine olacaktır" diyen "ıttırat = uyum, ritim" kanunu, "illiyyet = nedensellik" kanunu bile bu kat'î bilgimi zaruri kılmaz mı? Peygamber efendimizden rivayet olunuyor ki şöyle buyurmuşlar: "Şaşmak, bütün şaşmak ona ki Allah'ın bütün halkını (yarattıklarını) görüp dururken Allah hakkında şüpheye düşer. Şuna şaşılır ki ilk doğuşu tanır da, son doğuşu inkâr eder. Şuna da
    şaşılır ki, her gün, her gece ölüp dirilip dururken öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr eder. Şuna da şaşılır ki, cennete ve cennet nimetlerine inanır da yine aldatıcı dünya için çalışır. Şuna da şaşılır ki, başlangıcının bulaşık bir nutfe (sperme), sonunun çirkin bir leş olduğunu bilir de yine büyüklük taslar ve öğünür."

    Bu hadis, ahiret hakkında ilim ve fen açısından başlıca iki gerçeği gösterir. Birincisi ilk doğuş ve son (doğuş) deyimiyle, hem ahiretin gerçekliğine ve hem devamlılık ve tekrar etme kanununa işarettir. İkincisi dış görünüşü ile uyku uyanıklığı gösteren her gün, her gece ölüp dirilmek meselesidir ki hayatın hakikatı ve ahiretin hakikatı açısından çok önemlidir. Biz her gün gıdaya, uyuyup uyanmaya niçin muhtaç oluyoruz? Çünkü bedenimiz, bedenimizin kısımları her gün ve hatta her saat, her an devamlı bir şekilde ölüyor ve yerine yenisi yaratılıyor ve bu yaratılış işi olurken biz uyuyoruz. Bunun için uyku sadece görünürde değil, gerçekten de bir ölüm oluyor. Çıkardığımız bütün salgılarımız, bedenimizin kısımlarının cenazeleridir. Demek ki hayat, ancak benzerlerin yenilenmesi ile yeni yaratma sayesinde devam ediyor. Devam eden nedir? Benim birliğim nedir? Bu da bir ıttırad (ritim) kanunu, benzeyiş ve gelişme görüntüsüdür. Bundan dolayı, dünyaya ait hayatımın zamanı, esasında benim ruhumun ve cismimin sabit olması değil, Allah'ın yaratması ve bâkî kılmasıdır. Ve işte ahiret hayatı da böyledir.

    "Îkân", yakîn sahibi olmaktır. "Îkân", "istikân", "teyakkun", "yakîn" hepsi bir mânâya gelir. "Yakîn", gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış demektir. Diğer bir deyişle "yakîn", şek ve şüphe bulunmayan kesin bilgi, şüphe karışmayan ilim, bozulması ihtimali olmayan ilimdir. Bununla beraber "kalbin kararı" anlamına da "yakîn" denildiği olur. "Şu anda şüphem yok ki bu böyledir. Şimdi ve ilerde şüphe edilmez bu böyledir. Başka türlü olmak mümkün değil, bu böyledir." Bunun üçüne de yakîn denilir fakat asıl "yakîn" ikinci ile üçüncüdür. Yani birinci tariftir. Allah'a ait ilme, "yakîn" denilmez. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi; Allah'ın isimleri ve sıfatları vahye dayanır. Kitap ve Sünnet'te ise Allah'ın ilmine "yakîn" denildiği görülmemiştir. İkincisi: "Yakîn" ve "îkân" şek ve şüphe edilebilen şeyler hakkında kullanılır. Bunun için zorunlu bilgilere, yani apaçık olan şeylere, gün gibi aşikar gerçeklere "yakîn" denilemiyeceğini söyleyenler bile vardır. "Yakîn"de istenilen şey, gerçeklik ve şüphesizliktir. Fakat bu olayın zaruri olması değil, ancak vâki olması şarttır. Şu halde görülenler, tecrübe edilenler, tevatürle nakledilenler ve doğru istidlaller de yakîn (kesinlik) ifade ederler. Bazı Batı filozoflarının iddia ettikleri gibi "yakîn" yalnız zarurî ve huzurî ilim demek değildir. Yakînin dereceleri vardır. Mesela matematik
    bilgileri, mantık bilimine ait sonuçlar yakînî ve zarurî olduğu gibi, normal ve tecrübeye dayanan ilimler, tabiat ilimleri yanında Kimya ve Fizik ilimleri zarurî olmayarak yakînîdirler. Ancak bunların tecrübe edilmiş olaylarından yanlış istidlaller ile sonuç çıkarılan özel görüş ve varsayımların hepsi yakînî değildir. Aynı şekilde Hayat Bilgisi, Tıb ve benzerleri henüz yakînî değildir. Bu sebeplerden dolayı uçakları yaparız, fakat bir çimeni, bir böceği, serçenin bir tüyünü yapamayız. Acaba mümkün değil midir? Mümkün olmasaydı vücuda gelmezdi. Allah Teâlâ onları öncelikle ve bizzat ve sonra maddeleri, tohumları aracılığıyla yarattığı gibi, bizim elimizle de yaratabilir. Nitekim peygamberlerin ellerinde yapabileceğine dair örnekler de gösterdiğini Kur'ân haber veriyor. "Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor, içine üflüyordun, benim iznimle kuş oluyordu." (Maide, 5/110). Bunun için ilimler ve tabiat ilimleri, bizim, Allah'ın kudreti hakkındaki kesin inanışımızı ve imkanın kendisi hususundaki imanımızın genişliğini yıkacak değil, kuvvetlendirip genişletecek deliller kabul edilmek gerekir. Fenleri kendi sınırları içinde takip etmeli ve geliştirmeliyiz.

    Fakat onlara inanırken, hiçbir zaman Allah'ın kudretini terkettik, dünya ve ahireti bitirdik zannetmemeliyiz. Normal yakînlere, zarurî yakînleri feda etmemeliyiz. Biz var isek, bizim ilmimiz varsa, Allah Teâlâ ve O'nun ilim ve kudreti daha önce var. Bugünkü görülen âlem varsa, yarınki gayb âlemi de tabiatıyle vardır. Bugün olmayanlar, yarın olur. Bugün inanmadıklarımıza yarın inanmak mecburiyetinde kalırız. Hiç yanılmamak, hiç şaşmamak, sonsuz ümitsizliğe düşmemek istiyorsak hiçbir hadisenin yıkamayacağı, hiçbir şüpheciliğin yıkamayacağı en hak ve en temelli esaslara iman etmeliyiz ki, kesin iman dairemiz daralmasın; ilim ve fenni boğmayalım; imkan sahasını kısıtlamayalım; mümküne, imkansız demiyelim; hayır yerine şerre koşmayalım; imkânsız zannettiklerimizin imkanını, hatta ortaya çıkışını gördüğümüz zaman perişan oluruz. Sudan ateş, ölüden diri çıkar mı? Allah'ın izniyle çıkar. Hayat yapılır mı? Allah'ın izniyle yapılır. Göklere çıkılır mı? Allah'ın izniyle çıkılır. Kabirde soru sorulur mu? Allah'ın izniyle sorulur. Ölen dirilir mi? Allah'ın izniyle dirilir. Fakat "İki kere iki, tek olur mu?" Olmaz. Bir şeyin parçası kendisinden büyük olur mu? Olmaz. İlletli illetini geçer mi? Geçmez. İnsan bizzat yaratıcı ve bizzat mabud olabilir mi? Olamaz. O, Allah'ın izniyle, kuş da yapsa, ölüleri de diriltse yine kuldur, yine kuldur. Bütün imkanlar, Allah'ın kudretindedir. Ve istikbal (gelecek) dediğimiz zaman sonsuzdur ve o sonsuzda bizim nice başımıza gelecekler ve sorumluluklarımız olacaktır. Ve işte Hazreti Muhammed (s.a.v.) bize mutlak olan bu tam imanı, bu tevhid inancını ve buna göre güzel işler işlemeyi öğretmek için gönderilmiştir. Ona iman edenler hiçbir zaman aldanmazlar, her zaman yakîn (tam iman)e sahip
    olurlar
    Ahiret konusunda, size anlatacağım bu kadar.

    Mus'ab, konuşmasını bitirmişti ki...

    SEKSENALTINCI BÖLÜMÜN SONU
  15. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENYEDİNCİ BÖLÜM

    …nöbetçi:--Komutanım! Aşağıdan iki kişi, dokuz tane yüklü hayvanla birlikte, dağın arkasına doğru gidiyorlar. Mus’ab ve diğer mücahidler, nöbet yerine gittiler. Mus’ab dürbünle gidenleri gözetledi ve:
    --Bunlardan biri, bizim Mir Hüseyin, diğerini ilk defa görüyorum. Mir Hüseyin, bir şeyler getiriyor ama ne? Hemen birkaç kişi onları karşılamaya gitsin.
    Derhal on mücahid seri adımlarla dağdan aşağıya inmeye başladılar.
    Hasan, dağdan aşağıya birilerinin inmekte olduğunu gördü, korkuyla Mir Hüseyin’e:
    --Mir Hüseyin, yukarıdan birileri buraya doğru hızla iniyor.
    Mir Hüseyin, yukarıya baktı ve:
    --Korkma Hasan! Bunlar mücahid. Bize yardıma geliyorlar. Komutanımızın bu tarzına hayranım doğrusu. Kuş uçurtmuyor. Allah (cc) onu başımızdan eksik etmesin.
    Hasan:--Bizim geldiğimizi nasıl anladılar?
    Mir Hüseyin:--Yukarıda, sürekli nöbetçiler var ve etrafı gözetliyorlar. Böyle olmazsa, Ruslar onları sağ bırakır mı sanıyorsun.
    Hasan:--Evet! Anladım. Çok haklısın. Bunu hiç düşünememiştim.
    O esnada da mücahidler aşağıya inmişti.
    --Selamun Aleykum kardeşler!
    --Vealeykum selam ve rahmetullah.
    --Hoş geldiniz!
    --Hoş bulduk!
    --Hayırdır! Mir Hüseyin, ne getirdin bize?
    Mir Hüseyin, gülerek:--Söyleyemem, sırdır. Yukarıda öğrenirsiniz.
    Mücahidler Mir Hüseyin’in bu cevabına güldüler.
    Mir Hüseyin:--Yüklerimiz de silah var, ama hikayesini şimdi sormayın, daha sonra anlatırım.
    --Ne! Silah mı? Allah-u Ekber! Büyük haber. Allah (cc) senden razı olsun Mir Hüseyin.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) sizden de razı olsun. Şimdi bu yükleri yukarı çıkarmamız lazım. Yukarıda hikayemi anlatırım, inşaallah.
    --Evet, evet! Zaten biz de bunun için geldik. Bu arada, siz isterseniz buradan çıkın, biz yükleri getiririz.
    Mir Hüseyin:--Hayır! Buna gerek yok. Zaten fazla bir yolumuz da kalmadı. Sohbet ede ede gideriz. Sahi, size tanıtmayı unuttum. Bu kardeşimiz, Hasan. Silahların bulunmasında en büyük pay, Hasan kardeşimize ait. Hasan kardeşimiz, buraya yakın bir köyden.
    --Allah (cc) razı olsun, Hasan kardeş.
    Hasan:--Allah (cc) sizden de razı olsun. Size en ufak bir faydam dokunursa bu beni çok mutlu eder.
    --Hiç şüphen olmasın, bunlara çok ihtiyacımız vardı. Ne tür silahlar var burada?
    Mir Hüseyin:--Hemen hemen her çeşit silah var. Ve en çok da sanırım, rokatataralara sevineceksiniz.
    --Roketarlar mı?
    Mir Hüseyin:--Evet! Roketatarlar.
    --Çok büyük haber bu, Mir Hüseyin. Geçen gün rus helikopterleri geldi. Onlarla, tüfekle çatışmak zorunda kaldık.
    Mir Hüseyin:--Şehid ve yaralı var mı?
    --Allah’a (cc) şükürler olsun ki yok. Rusların birkaç ölü ve yaralısı var. Roketatarlar olsaydı, helikopter bile düşürebilirdik.
    Mir Hüseyin:--İnşaallah o da olacak.
    --İnşaallah, Mir Hüseyin, inşaallah!
    Mücahidler bu minval üzere, sohbet ederek dağın arkasına varmış ve tırmanmaya başlamışlardı bile. Sohbet adeta yollarını kısaltmıştı. Zorlu bir yolculuktan sonra nihayet karargâha varmışlardı. Mücahidler onlar karşılamaya gelmişti.
    Mus’ab:--Hoş geldiniz Mir Hüseyin!
    Mir Hüseyin:--Hoş bulduk komutanım.
    Mus’ab:--Nasılsınız?
    Mir Hüseyin:--Elhamdulillah! Allah (cc) razı olsun.
    Mus’ab:--Bakıyorum da bu sefer eli boş gelmemişsin Mir Hüseyin.
    Mir Hüseyin:--Evet! Komutanım. Hasan kardeşimizin sayesinde, bu sefer böyle geldim. Hasan kardeşimiz buraya yakın bir köyden.
    Mus’ab:--Hoş geldin, Hasan kardeşim! Diyerek Hasan ile kucaklaştı. Daha sonra da, mücahidler onunla kucaklaştılar. Mücahidlerin bu samimi davranışı Hasan’ı çok duygulandırmış, gözyaşlarını tutamamıştı.
    Mus’ab:--Hadi bakalım! Epeyce yorgunsunuz. Gidip oturalım, hem dinlenin hem de hikayenizi anlatın. Sanırım, herkes bunu merak ediyor.
    --Evet, komutanım, doğrusu çok merak ediyoruz.
    Mir Hüseyin:--Endişe etmenize gerek yok, inşallah hikayemizi anlatacağım.
    Hep beraber, gidip komutanın çadırının yanında oturdular.
    Mus’ab:--Hemen yemek hazırlayın, misafirlerimiz açtırlar. Aç karnına hikaye anlatılmaz.
    Mir Hüseyin:--O kadar da aç değiliz komutanım. Ama Hasan kardeşimiz, uzun yolculuğa alışkın olmayabilir.
    Hasan:--Her ne kadar, çoktandır böyle uzun bir yolculuğa
    çıkmadıysam da, tarlaya, bağa, bahçeye sürekli gittiğimden, deneyimli sayılırım. Benim de senden farkım yok.
    Mus’ab:--İtiraz istemem, önce karnınızı doyurun, sonra hikayenizi anlatırsınız.
    --Başüstüne komutanım!
    Kısa bir sürede yemek hazırlandı. Mir Hüseyin ve Hasan bir köşede birkaç lokma atıştırdıktan sonra, mücahidlerin yanına geldiler.
    Mus’ab:--Evet, anlatın bakalım. Önce hanginiz başlayacaksınız.
    Hasan:--Mir Hüseyin anlatsın komutanım. Hikayenin tamamını, o biliyor.
    Mus’ab:--Haklısın Hasan, anlat bakalım Mir Hüseyin.
    Mir Hüseyin:--Daha önceki buluşmamızda bana anlattıklarınız üzerine, Caharkale’de casus avına çıkmıştım. Epeyce bir araştırmadan sonra, bahsettiğiniz özellikleri taşıyan birini tesbit ettim.
    Mus’ab:--Ya demek öyle! Nasıl biri bu?
    Mir Hüseyin:--Sanırım uyuşturucu kullanan biri, rus karargâhına kadar onu takip ettim.
    Mus’ab:--Sonra?
    Mir Hüseyin:--Nizamiyedeki nöbetçi ile bir şeyler konuştu, ama geri döndü. Ben de onu evine kadar izledim. Evini tesbit ettim. Daha sonra da durumu size haber vermek üzere buraya gelmek üzere yola çıktım. Şehri terk ederken, iki rus askeri ile karşılaştım. Sanırım benden şüphelendiler. Beni takip ettiklerini anlayınca, onları mümkün olduğu kadar şehrin dışına çektim ve orada hakladım.
    Mus’ab:--Ellerine sağlık. Eeee! Sonra?
    Mir Hüseyin:--Onları nasıl gömeceğim diye sağa sola bakınırken, Hasan ile karşılaştım. Beraber askerleri gömdük. Bu arada, Hasan, Rusların bir mağaraya girip çıktıklarını söyleyince, gidip mağarada araştırma yaptık ve bu silahları bulduk. Daha sonra Hasan ile birlikte köye gittik, Köyün en yaşlı adamı Mahmut Amca ile tanıştık. Mahmut Amca’nın yardımı ile bu hayvanları temin ederek, silahları yükledik ve buraya getirdik. Hikayenin gerisini de biliyorsunuz zaten.
    Mus’ab:--Allah (cc) sizden razı olsun. Çok iyi bir iş başardınız. Bu silahlara çok ihtiyacımız vardı. Hadi bakalım! Şu silahları bir kontrol edelim. Bakalım neler varmış?
    Silahları saran çuvalları açtıklarında gözlerine inanamadılar. Her türlü silah vardı. Hatta suikast silahı kanas bile vardı. Onları en çok sevindiren ise roketatarlar oldu.
    Mus’ab:--Elhamdulillah! Allah (cc) sizlerden razı olsun. En çok ihtiyacımız olan silah bu roketatarlardı. Bunlar çok işimize yarayacak. Hemen bu silahları ve hayvanları mağaraya taşıyalım. Hayvanları mağaraya götürmüşler, silahları da taşımışlardı ki, helikopter sesi duyuldu. Herkes dikkat kesildi. Evet evet bu helikopter sesiydi.
    Mus’ab:--Çabuk herkes siperlere girsin. Kadın kardeşlerimiz de dikkatli olsunlar. Sakın görünmesinler. Şu roketatarları getirin hemen!
    İki mücahid koşa koşa mağaraya gidip roketatarları getirdiler. Siperde bu işle görevli olan mücahide roketatarla mermilerini verdiler. Helikopter görünmüş ve ateş etmeye başlamıştı. Açılan ilk ateşte roketatarı kullanan mücahid şehid olmuştu. O mücahidin şehid olduğunu gören Cesim hemen oraya koştu, roketatarı helikoptere doğrulttu, o esnada helikopterde olup, mücahidlere ateş açan rus askeri ile göz göze geldi. Rus askeri Cesim’e nişan aldı ve…

    SEKSENYEDİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  16. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENSEKİZİNCİ BÖLÜM


    …tam tetiği çekecekti ki, Cesim ondan önce davranarak roketatarın tetiğine asıldı. Roketatardan fırlayan roket, rus askerini parça parça etti ve helikopterin ateş alıp parçalara ayrılmasına neden oldu. Yüzlerce parçaya ayrılan helikopterden kopan büyük bir parça, arkadan gelen ve rus askerlerini taşıyan büyük bir helikopterin pervanesine çarparak, pervaneyi kopardı. Pervanesi kopan helikopter, daireler çizerek dağın yamacına doğru hızla inmeye başladı. Cesim dağın sıfır noktasına kadar giderek, helikopteri gözetlemeye başladı. Hızla inen helikopter büyük bir kayaya çarparak infilak etti. Helikopterden kurtulan olmamıştı. İki helikopterin düşmesi üzerine, Ruslar geldikleri gibi gerisin geri kaçıp gittiler.
    Mücahidler hep bir ağızdan tekbir getirdiler:
    Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!
    Mus’ab:--Gazamız mübarek olsun kardeşlerim. Mir Hüseyin ve Hasan kardeşimizin getirdiği roketatarlar tam zamanında yetişti doğrusu. Sanırım Ruslar epeyce bir süre buraya uğrayamazlar. Haydi bakalım! Yaralılarımız ve şehidlerimiz var mı? Ona bakalım.
    Mücahidler etrafa göz attıklarında, roketatarı kullanan mücahidin dışında, yaralı ve şehid olmadığını gördüler.
    Mus’ab:--İşte kardeşlerim! Bu Allah’ın(cc), bize apaçık bir yardımıdır.Yapılan baskında sadece bir şehidimiz vardır. Ve sakın şehidleri kayıptan saymayın. Aksine onlar bizim kazanç hanemize kaydedilirler. Şehidler davânın bereketleridirler. Şimdi bu kardeşimizi defnedelim.
    Mücahidler, şehid olan mücahid için müsait bir yerde mezar kazdılar. Cenaze namazını kıldıktan sonra da onu elbiseleri ile birlikte gömdüler. Diğer mücahidler, şehid olan kardeşlerine gıpta ile bakıyorlardı. İçlerinden, kendilerine de şehadeti nasip etmesi için, Allah’a (cc) dua ediyorlardı.
    Şehidi defnettikten sonra Mus’ab:
    --Mağaraya bakın da, emanet hayvanların durumu nedir bir öğrenin.
    Mağaraya giden mücahidler, hayvanların yerli yerinde durduklarını gördüler. Bu çatışmadan sonra, onların acıktığını düşünen mücahidler, etraftan ot toplayıp önlerine koyduktan sonra, gelerek durumu komutana bildirdiler.
    Mus’ab:--Elhamdulillah! Onlar bize emanettir, başlarına bir şeyin gelmesi bizleri üzer.
    Hasan:--Komutanım, hiç endişe etmenize gerek yok. Hayvanlar telef olsa bile sahipleri bundan dolayı herhangi bir üzüntüye kapılmaz ve sizleri suçlamaz.
    Mus’ab:--Biliyorum Hasa biliyorum! Ama onlar bize emanettir, sağ salim geri iade etmemiz gerekir.
    Hasan, komutanın bu hassasiyetine hayran kaldı. Müslüman olmak bunu gerektirirdi herhalde.
    Mücahidler etrafı kolaçan ettiler, gerekli düzenlemeleri yaptılar. Bu arada akşam namazı vakti de yaklaşıyordu, herkes hazırlıklarını yapmaya başladı. Mücahideler de yemek hazırlıklarına başladı. Yemek ve mücahideler arasındaki genel düzeni sağlama görevi, Özlemgül adınaki mücahideye aitti. Özlemgül savaş başlamadan önce, Caharkale’de bir banka şubesinde yönetici olarak çalılşıyordu. Savaş başladıktan sonra ise, hiç düşünmeden görevi bırakarak mücahidlerle birlikte savaşa başlamıştı. Daha önceki bir çatışmada, yaralanmış, ancak yarası hafif olduğundan, kısa sürede iyileşmiş ve görevine devam etmişti. Özlemgül hizmet etmekten zevk alıyordu. Daha önce yöneticilik yaptığından, kadınları sevk ve idare etmeyi çok iyi biliyordu. Diğer kadınlar da onu çok seviyor ve ona gereken saygıyı fazlasıyla gösteriyordu. Özlemgül’ün bir diğer görevi de Meryem ile ilgilenmekti. Meryem ile arasında da çok güzel bir iletişim vardı. Meryem de Özlemgül’ü çok seviyordu. Özlemgül’e olan muhabbeti, Meryem’i islâm’a iyice ısındırmış, kalbinin derinliklerinde çoktan Müslüman olmuştu.
    Bu çatışma Meryem’i çok etkilemişti. Ruslar silah ve askeri bakımdan çok çok daha üstün olmalarına rağmen, bir kez daha yenilgiyi tatmışlardı. Bu işin içinde iş yok idiyse bu nasıl olabiliyordu? Nasıl oluyordu da, bir avuç Müslüman, koskoca rus ordusuna kafa tutabiliyordu? Ve yine nasıl oluyordu da bir roket ile iki helikopter düşürülebiliyordu? Bunun maddi hiçbir izahı olamazdı.
    Akşam namazı vakti girmiş, bir mücahid ezan okumuş ve Mus’ab’ın imamlığında, yine her zaman olduğu gibi, erkekler önde kadınlar arkada, akşam namazına başlamışlardı. Mus’ab, bugün namzada, Fetih suresinden âyetler okuyarak namazı kıldırmıştı. Namazın ardından, akşam yemeğini yemişler ardından, Özlemgül’ün demlediği nefis çayı yudumlamışlardı. Özlemgül’ün
    bir marifeti de çok güzel çay demlemekti. Mücahidler bayılıyorlardı
    bu çaya. Çay içildikten sonra, mücahidler bir kenara çekilmiş ve rutin işlerini yapmaya başlamışlardı. Genellikle akşam namazlarından sonra, mücahidler ikişer üçer bir kenara çekilir ve kendi aralarında sohbete başlarlardı. Bu yatsı namazına kadar böyle sürerdi. Yatsı namazından sonra ise, genellikle Mus’ab sohbet eder, mücahidler de sohbeti dikkatle dinlerlerdi. Bu akşamın konusunun ne olduğunu merak ediyorlardı ve sohbet zamanının gelmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Onlar bu düşünceler içerisindeyken, müezzinin sesi onları düşüncelerden sıyırarak, namaz için saf tutmaya sevk etti. Yatsı namazını huşû içerisinde kıldılar. Namazdan sonra, Mus’ab’ın etrafında halka oluşturdular.
    Meryem:--Komutanım! Bugün bir çatışma yaşadık ve Ruslara galip geldik. Bu nasıl oldu, bunun hikmeti ne? Bize bugün bu konuda bilgi verir misiniz?
    Mus’ab:--Elbette! Bugün yapılacak sohbetin konusunun bu olmasından daha tabiî ne olabilir.
    Evet! Nasıl oldu da biz Ruslara gâlip geldik, Ruslar bu kadar çok, silah ve mühimmat konusunda bizden daha üstünken? Bunun bir tek izahı vardır. Allah’ın (cc) yardımı. Peki Allah’ın (cc) yardımı ne zaman ve ne şartlarda olur? Şimdi o konuya değinelim inşallah:

    Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslam'a ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır." (Muhammed Suresi, 7)

    İnsanın hem dünyada hem de ahirette tek bir gerçek dostu vardır. Bu dost onu hiçbir zaman bırakıp gitmez, asla terk etmez, her zorlukta yanındadır ve ona yardımcıdır. Doğduğu günden öldüğü güne kadar daima onunla birliktedir. Onu düşmanlarına karşı korur. Onun için herkesten daha güvenilirdir, daima karşılıksız armağan edendir. Kuşkusuz bu dost alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır. Allah, müminlerin en çok güvendiği, en yakın dostudur.

    İman edenler, hayatları boyunca Kuran'ı Kerim'de tarifi yapılan güzel ahlakı insanlar arasında yaygınlaştırmak, insanların Allah'a iman etmelerine vesile olmak için ciddi bir çaba içinde olurlar. Onların bu çabalarına karşılık, inkar edenlerden bir grup ise, tarih boyunca hep iman edenlerin karşısında yer almış, onları baskı ile engellemeye çalışmışlardır. Allah Kuran'da, inkar edenlere karşı hep müminlerle birlikte olduğunu, onların işlerini kolaylaştıracağını, müminlere yardımcı olacağını belirtmiştir. Allah yolunda samimi bir çaba içinde olan müminler bu gerçeği hayatlarının her anında yaşarlar. Allah, her işlerini kolaylıkla sonuçlandırır, her işlerinde başarı ve güzellik verir. Hatta zayıf imanlıların "eyvah" dedikleri, ümitsizliğe düştükleri, hiçbir
    kurtuluş yolunun kalmadığını sandıkları durumlarda dahi Allah, peygamberlere ve müminlere, Kendi Katından yardım göndermiş ve onları başarılı kılmıştır.

    Yüce Rabbimiz bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmiştir:

    "Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. (Saffat Suresi, 171-172)

    Allah'ın yardımının ve desteğinin kendileriyle olduğuna iman eden müminler hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmaz, Allah'ın olayı nasıl sonuçlandıracağını şevkle beklerler. Allah'ın müminler üzerindeki yakın takibi ve yardımı ile ilgili Kuran-ı Kerim'de yer alan peygamber kıssalarında pek çok örnek vardır.

    Allah'ın Peygamber Efendimiz (Sav)'e Yardımı

    Peygamber Efendimiz (sav) hayatı ve mücadelesi boyunca çok büyük engellerle karşılaşmıştır. Tebliğ yaptığı insan topluluğunda her türlü zorluğu çıkarmaya hazır insanlar bulunmuştur. Bu kişiler ikiyüzlü davranarak Peygamber Efendimiz (sav)'e tuzak kurmaya çalışmışlar, onu tutuklamak, sürgün etmek ve hatta öldürmek istemişlerdir.

    Tüm bu olaylara karşı Peygamber Efendimiz (sav) alemlere örnek bir tevekkül göstermiş ve yalnız Yüce Allah'tan yardım istemiştir. Bunun sonucunda da Allah, Peygamber Efendimiz (sav)'e yardım etmiş ve kendisine, küfre sapanlara karşı zafer vermiştir. Kuran-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz (sav) ile ilgili olarak anlatılan olaylarda, onun tevekkülü ve Allah'a teslimiyeti açıkça görülmektedir.

    Örneğin Peygamber Efendimiz (sav)'in Mekke'den çıktıktan sonra arkadaşı ile birlikte gizlendiği bir mağaradaki sözleri, tevekkülünün en güzel örneklerinden biridir. Yüce Rabbimiz de küfre sapanlara karşı kendisine yardım etmiştir:

    "Siz ona (peygambere) yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak onu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah ona 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi, Yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe Suresi, 40)
    Peygamber Efendimiz (sav) tüm hayatı boyunca gösterdiği tevekkülü ile tüm Müslümanlara örnek olmuş ve ümmetine sadece Allah'tan yardım dilemelerini şöyle hatırlatmıştır:

    "...Bir şey isteyince Allah'tan iste. Yardım talep edeceksen Allah'tan yardım dile. Zira kullar... Allah'ın yazmadığı bir zararı sana vermek için bir araya gelseler buna da muktedir olamazlar."

    Yüce Allah'ın yardımı, hayatı boyunca Peygamber Efendimiz (sav)'in yanında olmuştur. Allah, onun üzerine "güven duygusu ve huzur" (Tevbe Suresi, 26) indirmiştir.

    Allah'ın Hz. Musa'ya Yardımı: Denizin Yarılması

    Allah'ın yardımının ve desteğinin kendileriyle olduğuna iman eden müminler için, Hz. Musa ve kavminin yaşadıkları da güzel bir örnektir. Hz. Musa, İsrailoğullarını Firavun'un zulmünden korumak için Mısır'dan çıkarmıştır. Firavun ise ordusuyla birlikte Hz. Musa'nın ve kavminin peşine takılmıştır. Hz. Musa ve İsrailoğulları deniz kıyısına ulaştıklarında, içlerinden bazı zayıf imanlılar, Firavun tarafından sıkıştırıldıklarını düşünerek, panik olmuşlar ve ümitsizliğe kapılmışlardır.

    Oysa, Hz. Musa örnek bir tevekkülle "... Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 62) diyerek, Allah'ın müminlerle beraber olduğuna ve kendilerine yardım edeceğine dair inancını göstermiştir. Allah, apaçık bir mucizeyle denizi ikiye yararak, Hz. Musa'nın ve kavminin karşı kıyıya geçmesini sağlamış ve onları Firavun'un zulmünden kurtarmıştır. Onların hemen ardından da, denizi kapatarak Firavun'u ve ordusunu suda boğmuştur.

    Allah, Tuzakları Bozarak Müminlere Yardım Eder

    İnkar edenler müminleri Allah'ın yolundan engellemek için onlara türlü zorluklar çıkarırlar ve onların aleyhinde tuzaklar kurarlar. Ancak Allah, Kuran-ı Kerim'de müminlere kurulan tüm tuzakların bozulacağını; bu tuzakların, onları kuran kişilerin başlarına geçeceğini ve müminlere hiçbir zarar veremeyeceklerini vaat etmiştir: "(Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz..." (Fatır Suresi, 43)

    "Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız,
    onların 'hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır." (Al-i İmran Suresi, 120)

    Allah Müminlere Dünyada ve Ahirette Yardım Eder

    İnananların tek yardımcısı ve velisi Allah'tır. Müminler her türlü zorlukta, her türlü şartta O'ndan yardım isterler ve Allah da onlara icabet eder.

    Yüce Rabbimiz, "...İman edenlere yardım etmek ise, Bizim üzerimizde bir haktır." (Rum Suresi, 47) ayetiyle tüm iman eden kullarına yardım edeceğini bildirmektedir.

    Ancak Allah'ın yardımını kazanmak için en önemli şartlardan biri; O'nun dinine yardım etmek, O'nun sınırlarını koruma konusunda titizlik göstermek ve bu uğurda mücadele etmektir.

    İşte böyle samimi bir çabanın karşılığında müminler daima Allah'ın yardımıyla karşılık bulmayı umarlar. Zafer, Allah'ın vaat ettiği gibi, yalnızca O'na inananların, O'nun rızası ve hoşnutluğu için gayret gösterenlerindir.

    Şüphesiz dünyada müminleri yalnız ve yardımsız bırakmayan Allah, ahiret hayatlarında da onların tek Velisi ve Yardımcısı olacağını vaat etmiştir.

    "Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahidlerin (şahitlik için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz." (Mümin Suresi, 51)

    Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir 'çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar' bile haksızlığa uğramayacaklardır. İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 124-125) (1)

    Evet kardeşlerim! Okuduğum âyetlerden de anlaşılacağı gibi, bu durumlarda Allah’ın (cc) yardımı Müslümanlarla beraber olur. Ve Allah’ın (cc) yardımını alanları mağlup etme imkanı da yoktur. Allah’ın yardımını alanlar mağlup edilemezler, ama bu onların şehid olmayacakları, sıkıntı çekmeyecekleri anlamına gelmez. Zaten bu sıkıntı çekmeler, yaralanmalar ve şehadetler beraberinde yardımı getirmektedir. Bugünkü sohbetimiz de burada sona erdi.
    Mus’ab sözünü bitirmişti ki….




    SEKSENSEKİZİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  17. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    SEKSENDOKUZUNCU BÖLÜM


    ...Güney nöbetçisinden haber geldi. Takriben yirmi kişi dağın eteğinde konaklamışlardı. Mus’ab, nöbet yerine gitti ve:
    --Hayrıdır! Ne oluyor?
    Nöbetçi:--Komutanım, aşağıda konaklayanlar var.
    Mus’ab:--Şüpheli hareketleri var mı?
    Nöbetçi:--Hayır komutanım.
    Mus’ab:--Bu günlerde bir kafile gelecekti, onlar olabilir. Ver bakalım şu dürbünü.
    Mir Hüseyin ve Hasan’ın getirdiği yüklerin içinde gece görüş dürbünleri de vardı ve çok da iyi olmuştu bu dürbünlerin olması. Daha önce gece herhangi bir hareketi izleme imkanları yoktu. Bu dürbünler sayesinde artık gece de gözetleme yapabiliyorlardı.
    Mus’ab dürbünle kafilenin konakladığı yeri gözetledi. Evet, evet bunlar yeni gelecek olan kafile olmalıydı. Nöbetçiye dönerek:
    --Herhangi bir tehlike yok, ama sen gene de dikkatli ol. Yardımcısına dönerek:--Buraya bir nöbetçi daha görevlendirin.
    Yardımcı:--Başüstüne komutanım.
    Bir nöbetçi daha görevlendirildi. Böylece hem daha dikkatli olacak ve hem de herhangi bir şey olduğunda, müdahale etme imkanı bulunacaktı.
    Mus’ab:--Hadi bakalım, herkes yatağa, yarına misafirlerimiz var.
    Nöbetçilerin dışındakiler yataklarına çekildi. Mücahidler, gece yarısında muhakkak kalkıp teheccüd namazı kılıyorlardı. Savaşıp çok yoruldukları günlerin dışında, teheccüd namazlarını kaçırdıkları vaki değildi.
    Gece yarısına doğru, mücahidler teker teker namaza kalkmaya uyanamayanları da uyandırmaya başladılar. Teheccüd namazının kılınmasının ardından, Komutan Mus’ab nöbetçilerin yanına gitti.
    Mus’ab:--Herhangi bir gelişme var mı?
    Nöbetçiler:--Hayır komutanım. Sanırız bunlar buraya gelecek olan kafileden. Çünkü ,içlerinde teheccüd namazına kalkanlar var.
    Nus’ab:--Çok güzel! Öyleyse biriniz yatabilirsiniz.
    Nöbetçiler:--Komutanım, şayet izin verirseniz nöbet tutma sevabından mahrum olmak istemiyoruz.
    Mus’ab:--Allah (cc) size cehennem ateşini haram kılsın. Hadi hayırlı nöbetler.
    Nöbetçiler:--Allah (cc) razı olsun ve size de cehennem ateşini haram kılsın.
    Mus’ab:--Amin!
    Teheccüd namazını kılan mücahidler yeniden yataklarına girdiler. Hepsi de heyecanlıydı, çünkü yarın yeni mücahidlerle tanışacaklardı.
    Sabah namazı vakti geldiğinde, bir mücahid kalkarak ezan okudu. Müezzinin davudi sesi bütün mücahid ve mücahideleri uyandırmıştı. Uyanan abdest almaya gidiyordu. Abdest alan ise sünneti kılıp, cemaat için bekliyordu. Cephede sabah namazına kalkmanın verdiği feyz bir başka oluyordu. Mücahidler bundan çok haz duyuyorlardı.
    Herkes uyanmış ve sünnetleri kılmıştı. Mus’ab’ın imamlığında farzı eda ettiler. Namazdan sonra, mücahidler her zaman yaptıkları gibi, bir kenara çekilmiş, küçük gruplar halinde sohbete başlamışlardı. Sabah namazından sonra kimse uyumuyordu. Hava aydınlandığında bazıları Kur’an okuyor bazıları ise sohbete devam ediyordu. Tâ ki kahvaltıya kadar.
    Mus’ab:--Kardeşlerim, bugün kahvaltıyı biraz geç yapalım isterseniz. Yeni gelen kardeşlerimizi bekleyelim istiyorum.
    Herkes bu fikri uygun buldu.
    Mus’ab:--Hemen hızlı hareket eden iki kişi gidip o kardeşlerimize yardımcı olsun ve buraya getirsin.
    Mus’ab’ın emri üzerine iki, uzun boylu mücahid kalktı ve kısa bir sürede gözden kayboldu.
    Mücahidler, takriben yarım saatlik bir yürüyüşten sonra, kafilenin yanına varmıştı.
    --Selamun Aleykum!
    --Vealeykum selam ve rahmetullah!
    --Hoşgeldiniz kardeşlerim.
    --Hoşbulduk!
    --Buyrun gidelim, yukarıdaki mücahidler sizi kahvaltıya bekliyorlar.
    --Gidelim öyleyse, kardeşlerimize kavuşmak için can atıyoruz.
    Yeni gelen mücahidler, yola çıkmak için hazırlandılar. Yanlarında bir miktar malzeme de getirmişlerdi. Bu malzemeyi buraya kadar binbir güçlükle ulaştırmayı başarmışlardı. Kafilenin yukarıya tırmanışı bir saat sürmüştü. Nihayet karargâha varabilmişlerdi. Tüm mücahidler onları karşılamaya gelmişlerdi.
    --Selamun aleykum!
    --Velaykum selam ve rahmetullah! Hoş geldiniz kardeşlerim, Sâfâlar getirdiniz.
    --Hoş bulduk, Allah (cc) sizlerden razı olsun.
    Mus’ab:--Ben Mus’ab, buranın komutanıyım.
    --Ben Levent, doktorum. Bu kardeşimiz de Ahmet, istihbarât
    uzmanıdır.
    Mus’ab:--Memnun oldum, kardeşim, bir doktora gerçekten çok ihtiyacımız vardı.
    Dr. Levent:--Beraberimizde bir miktar ilaç getirdik. Umarım işe yarar.
    Mus’ab:--Hiç merak etme, bazen bir hap bile çok işimize yarıyor. İlaçları genellikle Ruslardan alıyoruz. Bu bazen ganimet yoluyla bazen de para mukabilinde. Allah’tan ki Rusların içinde çok cüz’i bir paraya bu malzemeleri bize temin eden askerler var. Ahmet kardeşim istihbarat uzmanısın ha!
    Ahmet:--Evet komutanım, bu konuda eğitim aldım. İnşallah faydalı olurum.
    Mus’ab:--Buraya gelmeniz bile çok şey ifade etmektedir. Rahat yataklarında yatmakta olan ve tatillerini Avrupalarda yapan sözüm ona bir çok müslümanın olduğu bir dünya da hayatınızı tehlikeye atıp buraya gelmeniz az şey mi? Ha bu arada, size Cesim’i tanıştırayım. Cesim de sizin geldiğiniz yerden. Daha önce de Bosna da savaştı.
    Cesim:--Hoş geldiniz kardeşlerim! Sizleri burada görmek ne büyük mutluluk.
    Ahmet:--Hoş bulduk Cesim kardeşim. Bizler de burada bulunmaktan çok mutluyuz. Allah (cc) tüm Müslümanlara bu mutluluğu tatma fırsatı ve şuuru ihsan etsin inşallah.
    Cesim:--Amin!
    Dr. Levent:--Bunlar da diğer kardeşlerimiz. Hepsi de değme yiğitlerdendir.
    Mus’ab:--Hoş geldiniz kardeşlerim. Başımızın üzerinde yeriniz vardır.
    Mücahidler yeni gelenlerle kucaklaşıp musafaha yaptılar. Manzara görülmeye değerdi. Birbirlerini hiç tanımayan bu insanlar, sanki kırk yıllık dost gibiydiler. Aralarında en ufak bir çıkar ilişkisi yoktu. İşte bu yüce islâm’ın insanlara kazandırdığı bir hasletti.
    Hoş geldin merasimi bittikten sonra Komutan Mus’ab:
    --Kardeşlerim, kahvaltı hazır, buyurun kahvaltımızı yapalım, daha sonra uzun uzun sohbet ederiz inşallah.
    Hep beraber kahvaltı yapmak üzere, hazırlanan sofranın başına oturdular. Kahvaltı bittikten sonra ağaçların gölgesine oturup sohbet etmeye başladılar.
    Mus’ab:--Dün Ruslarla bir çatışmaya girdik. Bir şehidimiz var. Ruslara da epeyce telefat verdirdik.
    Dr. Levent:--Desenize şenliği kaçırdık.
    Mus’ab:--Merak etmeyin, burada şenlik bitmez. Yolculuğunuz nasıl geçti?
    Dr.Levent:--Ufak tefek bazı problemlerin dışında kayda değer bir şey yaşanmadı. B u yolculuk esnasında, Ahmet kardeşimizin istihbarât uzmanlığı ve Rusça bilmesinin çok faydasını gördük. Ahmet değme tiyatroculara taş çıkartır. Rusların el pençe divan durmadıkları kaldı.
    Mus’ab:--Allah (cc) razı olsun, Ahmet kardeşim! Sana çok iş düşecek desene.
    Ahmet:--Başımla beraber komutanım. Zaten buraya faydalı olmak için geldik. Ayrıca şehadeti de göze aldık.
    Mus’ab:--Ondan şüphem yok. Ama hemen öyle şehid olmak yok ha!
    Mücahidler gülüşmeye başladılar. Yenilerle eskiler çabucak kaynaşmışlardı. Komutan Mus’ab gibi, Dr. Levent ve Ahmet de espriyi seviyorlardı. Bu da ayrıca bir kaynaşma vesilesiydi.
    Mus’ab:--Sizi Mir Hüseyin’le tanıştırayım. Mir Hüseyin de istihbarât konusunda uzmandır. Zaman zaman Mir Hüseyin ile Ahmet kardeşimiz birlikte çalışırlar.
    Ahmet:--Şeref duyarım komutanım. Mir Hüseyin kardeşimden öğreneceğim çok şey var desenize.
    Mir Hüseyin:--Estağfurullah!
    Sohbet bu minval üzere devam ederken...

    SEKSENDOKUZUNCU BÖLÜMÜN SONU
  18. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANINCI BÖLÜM


    …öğle namazı vakti gelmişti. Abdest alan mücahidler, yine her zaman olduğu gibi, Mus’ab’ın imamlığında namazlarını eda ettiler. Namazdan sonra öğle yemeği hazırlığı yapıldı. Yemek yapılana kadar, mücahidler aralarında sohbete daldılar. Komutan Mus’ab Dr. Levent ve Ahmet’le sohbet ediyordu. Bir süre sonra, yemek işlerinden sorumlu olan Özlemgül, yemeğin hazır olduğunu söyleyince, herkes sofraya oturup yemeğini yedi. Yemeğin akabinde Mus’ab:
    --Doktor! Siz yorgunsunuz, istirahata çekilin. Biz de bu arada kalacağınız yeri hazırlayalım.
    Dr. Levent:--Komutanım! Biz de yardımcı olalım.
    Mus’ab:--Hayır! Siz misafirsiniz. Bugün size iş yok. Ama misafirlik yarın biter ona göre.
    Dr. Levent:--Allah (cc) razı olsun komutanım. Aslında biraz dinlensek fena da olmaz hani.
    Mus’ab:--Allah (cc) rahatlık versin.
    Dr. Levent:--Allah (cc) razı olsun.
    Yeni gelen mücahidler, kendilerine gösterilen yerde istirahate çekildiler. Diğer mücahidler ise, yeni gelen mücahidlerin kalacakları yerleri hazırlamaya koyuldular. Çalışma ikindi namazı vaktine kadar sürdü. Ezanın okunmasıyla birlikte hem çalışma bitmiş ve hem de yeni gelen mücahidler uyanmışlardı. Abdest alınıp namaz kılındı. Namazdan sonra Ahmet Mus’ab’a:
    --Komutanım! Karargâhın etrafını gezebilir miyiz?
    Mus’ab, gülerek:--Anlaşılan istihbaratçı kimliğin harekete geçti. Elbette, buyurun!
    Karargâhın kurulu olduğu dağın tepesinde dolaşmaya başladılar. İlk önce kuzey yönüne gittiler.
    Mus’ab:--Burası kuzey ciheti olup, Caharkale’ye hakim bir yer. Buradan Caharkale’yi sürekli gözetleme imkanımız var. Oradaki hareketlilikleri görüp ona göre tedbirimizi alıyoruz.
    Ahmet:--Komutanım, burası hem gizlenmek ve hem de Caharkale’yi gözetleme açısından mükemmel bir yer. Peki Ruslar yerinizi tesbit edemiyorlar mı?
    Mus’ab:--Ruslar elbette burada olduğumuzu biliyorlar. Ama biz sürekli burada durmuyoruz. Sürekli yer değiştiriyoruz. Biz düzenli bir ordu değil gerillayız tabiri caizse. Ayrıca burasının çok sarp, kayalık ve sık ağaçlarla dolu olması, bizim için ayrı bir avantaj. Ruslar için ise dezavantaj. Bütün bunlara rağmen, zaman zaman Ruslarla çatışmaya giriyoruz. Ama elhamdulillah, bu çatışmalardan çoğunlukla biz galip çıkıyoruz. Bu da Rusların sık sık çatışmaya girmelerini engelliyor.
    Ahmet:--Buraya gelmeden, çatışmalarda mücahidlerin Allah’ın (cc) yardımını gördüklerini duyuyorduk. Anlaşılan bu yardımı, bundan böyle kendi gözümüzle göreceğiz inşallah.
    Mus’ab:--İnşaallah! Biz Allah’ın (cc) yardımını sürekli görüyoruz. Hata yaptığımız zamanlar ise şefkat tokatı yiyip kendimize geliyoruz. Ara sıra tokat yemek bizi kendimize getiriyor.
    Dr. Levent:--Ferasetinize hayran oldum komutanım. Keşke tüm Müslümanlar bu şuurda olsalar. En ufak bir sıkıntıda, isyan eden-sözüm ona-nice Müslüman vardır.
    Mus’ab:--Müslümanlık bunu gerektiriyor kardeşim. Biz gezmemize devam edelim. Doğu ve batı cihetinde pek önemli bir şey yok. Bizim için önemli olan yerler, kuzey ve güney cihetleri. İkmal yolumuz güney cihetindedir. Güney cihetini zaten biliyorsunuz. Bu arada, akşam namazı vakti girmek üzere, buyurun namaza gidelim.
    Dr. Levent:--Evet komutanım. Sanırım karargâhı epeyce tanımış olduk.
    Mus’ab:--Ana hatlarıyla evet. Diğer ayrıntıları da sonra öğrenirsiniz inşallah.
    Dr. Levent:--İnşaallah komutanım!
    Herkes abdestini alıp namazı eda etti. Namazdan sonra akşam yemeği yendi. Yatsı namazına kadar yine her günkü olağan görüntü hakimdi karargâha. Yatsı namazının kılınmasından sonra, sıra sohbete gelmişti. Herkes yerini aldı.
    Mus’ab:--Doktor! Hemen hemen her gün yatsıdan sonra dilimizin döndüğünce sohbet etmeye çalışıyoruz.
    Dr. Levent:--Çok iyi komutanım. Buna hepimizin ihtiyacı var. Bugünkü sohbetin konusu ne?
    Mus’ab:--Bugün aslında başka bir konuda sohbet etmek niyetindeydim ama, sizin gelmeniz nedeniyle, kardeşlik konusundan bahsetmeye çalışacağım inşallah. Sizin binlerce kilometre öteden buraya gelmeniz işte bu İslam kardeşliğinin bir sonucudur. Peki nedir İslam kardeşliği? İşte cevabı:
    Müslümanlar olarak şunu bilelim ki kalplerin tevhidi olmadan fiillerin tevhidi olmaz. Öncelikle kalplerimizi birleştirmemiz lazım. Kalplerimizdeki kini, gayzı, adaveti, burudeti birbirimize karşı olan o kötü düşünceleri, kötü niyetleri atmalıyız ve kalpte Allahu Teâlâ, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin emrettiği şekilde muhabbet tohumları ekmeliyiz.
    Allahu Teâlâ’yı sevmeliyiz, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi sevmeliyiz ve müminler olarak birbirimizi sevmeliyiz. Bütün kalplerde sevgi, muhabbet tevhidi olursa, müminler birbirlerini hakkıyla severse, o zaman fiillerimizde de tevhid olur. Yani birlikte hareket ederiz. Çünkü bir millet, bir toplum birlikte hareket edemiyorsa, o toplumun, o milletin akıbeti perişanlıktır. İşte bugün müslümanların hâlinin olduğu gibi. Onun için âlemlerin efendisi canımız, efendimiz, tek rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, bir hadis-i şerifte buyuruyor ki,
    “Sizden hiçbiriniz müslüman kardeşini sevmedikçe gerçekten iman etmiş sayılmaz, (kamil bir mümin olamaz).”(Buhari, Müslim)
    Demek ki mümin mümin kardeşini sevecek. Aralarında zaman zaman beşeriyet icabı hadiseler olabilir, ufak tefek tatsızlıklar olabilir. Bunu kine, gayza, düşmanlığa dönüştürmemek lazım. Hemen ondan vazgeçmek, tevbe etmek ve suçlu olan özür dilemek, suçsuz olan da affetmek durumundadır. Affetmek büyük bir fazilettir. Din kardeşinden özür dilemek de bir fazilettir. Ama aslolan özür dileyecek işler yapmamaktır. Ama madem ki zaman zaman özür dileyecek işler yapabiliyoruz, öyleyse fazilet, özür beyan etmek ve hakkını gasp ettiğimiz veya gönlünü kırdığımız veyahut da hakkında çeşit çeşit iftira, yalan, dedikodu yaptığımız kişiden özür dilemektir.
    Başka bir hadis-i şerifte de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem,
    “Bir mümin bir diğer mümin için bir kısmı diğer kısımlarını kuvvetlendiren bir bina gibidir.”(Müslim) buyuruyor.
    O bina ki, nasıl onun tuğlaları, taşları üst üste geliyor, birbirine kuvvet veriyor, birbirine yaslanıyor ve bir bina meydana
    getiriyorlarsa, işte müminler de aynı bu binanın taşları gibidir, buyuruyor. Güzel bir misalle âlemlerin efendisi İslam kardeşliğinin boyutunu bize gösteriyor.
    Onlarca, binlerce malzemeyi, binlerce taşı toprağı bir tarafa yığsanız, kumu çimentoyu yığsanız, bunları bir meydanda toplasanız; yığın yığın yani binlerce bina kuracak kadar taş ve malzeme koysanız; eğer bunları konulması gereken yerlere koymazsanız, yani o tuğlaları o taşları üst üste dizmezseniz, o kumları, o çimentoyu birbirine katıp suya karıştırarak beton hâline getirmezseniz, malzemeleri yerli yerinde kullanmazsanız, keresteleri doğrayıp biçip kapı pencere yapmazsanız, o bina meydana gelmez. O malzemeler ne kadar kaliteli olursa olsun, isterseniz birinci sınıf malzeme olsun hiçbir şey farketmez. İşte müslümanlar da fert fert ne kadar kaliteli, ne kadar kıymetli olurlarsa olsunlar, ne kadar zeki, akıllı, çeşit çeşit kabiliyetlere sahip bulunurlarsa bulunsunlar teker teker bu kabiliyetler kısmî birer fayda sağlamakla beraber istenilen seviyede bir fayda sağlamaz. Ancak müminler aynı o binanın malzemeleri gibi bir araya gelirler kendi aralarında bir cemaat oluştururlar ve bir toplum oluştururlar, kendi aralarında en üst seviyede kardeşliği tesis ederler yani birbirini severler, birbirine itaat ederler, birbirine yardım ederler ve birbirine yardım etmenin de ötesinde diğergamlık yaparlar yani menfaat mevzu bahis olduğu zaman kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler, birbirleriyle sırdaş olurlar, gereken yerlere itaat ederler. İşte bu güzellikler birleştiği zaman, İslam’ın müminlerden istediği o muhteşem uhuvvet sarayı meydana gelir.
    Biz bu malzemelere sahibiz. Kardeşliği en güzel şekilde oluşturmanın gerekleri bizim dinimizde var. Kur’an’da var, sünnette var, yaşadığımız geçmiş asırlarda örnekleri var.
    Peki biz şimdi niçin uhuvveti oluşturamıyoruz? Niçin düşmanlar haline geldik? Niye bu haldeyiz? Niye düşmanlara, gayri müslimlere el açar hale geldik? Neden aramızdaki meseleleri kendimiz çözeceğimize gayri müslimler hakem oluyor? Bu ne rezalet, bu ne rüsvaylık!?
    Sebep biziz. Biz Kur’an’dan, sünnetten, İslam’dan uzaklaştıkça böyle acınacak bir hale geldik. Yine Buhari’de geçen bir hadis-i şerifte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor.
    “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, düşmanın eline bırakmaz.”
    Bu hadis-i şerifin ışığında kendimize ve ümmetin hâline bir bakalım:
    İşte, iki kere Körfez Savaşı oldu. Afganistan işgal edildi; Çeçenistan yakıldı, yıkıldı; Irak kafirlerin tasallutu altında, Filistin yıllardır zulüm, katliam ve işkence görüyor.
    Peki buradaki müslümanlar ne haldedir? Allah Rasulü, “müslüman müslümanı himaye eder düşmanın eline bırakmaz, ona teslim
    etmez” buyuruyor. Halimiz ne? Irak’taki müslümanların hali ne, Filistin’deki müslümanların hali? Peki bunları düşmanların eline bırakmak şöyle dursun düşmanların elinde kalması için yardımcı olan müslümanlara ne demeli? Nereden nereye geldik?..
    Başka bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
    “Kim bir müslüman kardeşinin hacetini giderirse Allah da onun hacetini giderir.” (Buhari, Müslim)
    Bir müslümanın bir şeye ihtiyacı var şu veya bu sebeple o ihtiyacını gidermeye muktedir değil, ihtiyacını giderecek başka bir mümin hemen ona koşuyor, halini soruyor ve onun ihtiyacını gidermek için elindeki imkanları kullanıyor. Kişi böyle yaptığı zaman Allahu Teâlâ da onun ihtiyacını giderir, ona yardım eder. Bu hadisin devamında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem,
    “Bir mümin bir müminin sıkıntısını giderirse, Allahu Teâlâ o müminin sıkıntısını giderir.” buyuruyor.
    Herhangi bir sıkıntı... Bu sıkıntı maddî olabilir, manevî olabilir. Maddî sıkıntılar malum, bunları halletmesi de kolaydır. Bundan daha önemli olan manevî sıkıntılardır. Asıl onlara çözüm bulmaya gayret edilmelidir. Mesela mümin kişi herhangi bir meseleden dolayı bunalıma, strese girer. İşte siz o kişiye varıp onu teselli ederseniz, ona yardımcı olursanız onun bunalımını, stresini giderecek şekilde ona tesellilerde bulunursanız, siz de böyle bir durum düştüğünüz zaman Allahu Teâlâ da sizin sıkıntınızı giderir.
    Dünyadaki sıkıntılarınızı giderdiği gibi Allahu Teâlâ ahiretteki sıkıntılarınızı da giderir. Oradaki sıkıntılar çok dehşetlidir.
    Kıyametin dehşetini düşünün, o mahşeri düşünün! Orada emzikli kadın kucağındaki çocuğu atacak, baba evladına, evlat babasına, annesine yardımcı olamayacak. Herkes nefsî nefsî diye feryat edecek. Böyle bir durum dehşetli bir durum. İşte öyle bir zamanda sıkıntıya girmişiniz, mizanda amelleriniz tartılıyor, günah kefeniz baskın, ağır mı ağır, sevap kefeniz hep yukarda hafif geliyor. İşte o anda Allahu Teâlâ bu sıkıntınızı giderir.
    Sırat üzerinde gidiyorsunuz, önünüzdekiler dökülüyor, arkanızdakiler dökülüyor cehenneme yuvarlanıyor, siz de ha düştünüz ha düşeceksiniz, önünüzdeki ışık kararmaya başlıyor. İşte, Allahu Teâlâ sizin o sıkıntılı anınızda önünüze bir nur verecek, sizin bu sıkıntınızı giderecek. Müslümanların bu dayanışması müslüman kardeşliğini pekiştiren güzelliklerdir. Bu güzellikler müminlerin sıkıntılarını hem bu dünyada hem de ukbada giderecek nurlar, yol gösterici meşalelerdir. Başka bir hadis-i şerifte,
    “Bir müslüman diğer müslümanın bir kusurunu örterse Allah cc kıyamet gününde o kişinin kusurlarını örter(affeder).” (Ebu Davud) buyurulmaktadır.
    Elbetteki kusurdan kusura fark var. Bir müslümanın yapmış olduğu kusur, hata, günah, herhangi yaptığı bir iş başka müslümanlara

    zarar veriyorsa veya başka müslümanlar ondan zarar görecekse,
    elbette ki onun o hata ve kusurunu setretmek gibi bir durum olamaz. Ancak bazı kusurlar vardır ki bu kusurlar şahsı ilgilendiriyor, sadece şahsına zarar veriyor, başka müslümanlara zarar vermiyor, topluma zarar vermiyor ise onun o kusurunu görsek, şahit olsak bile asla ve asla başka yerlerde bunu ifşâ etmemeliyiz. O bizim içimizde mestur, gizli kalmalıdır.
    Bu sefer de kardeşlik vazifemizi, müslüman kardeşliği, din kardeşliği vazifemizi yerine getirecek başka bir vazife zuhur eder. O da ona gizlice nasihat etmektir. Emri bil maruf nehyi anil münker yapmaktır. O kötü fiilinden vazgeçirmek için ona yardımcı olmaktır.
    Tefrika İslam’da çok mezmum bir fiildir. Onun için ayet-i kerimelerde hep bize tefrika çıkarmamak, fitne çıkarmamak emrediliyor ve geçmiş milletlerin tefrikalarından örnekler verilerek uyarılıyor.
    Enfal Suresi 46. ayet-i kerimede Allah cc:
    “Allah’a itaat ediniz, O’nun Rasûlüne itaat ediniz, sakın birbirinizle çekişmeyiniz, didişmeyiniz. Eğer öyle yaparsanız gücünüz gider, devletiniz gider. Ey müminler sabrediniz Allah celle sabredenlerle beraberdir.”
    Başka bir ayet-i kerimede de
    “Sakın ola ki ey müminler! Kendilerine açık açık deliller, Allah’ın ayetleri geldikten sonra tefrikaya, ayrılığa düşen ihtilafa düşen kişiler gibi olmayın”(Âl-i İmran 105) buyurmaktadır.
    Yani sizden önceki ümmetler, Musa aleyhisselamın kavmi, İsa aleyhisselamın kavmi, yahudiler, hıristiyanlar kendilerine gelen o hak beyanatlar karşısında, beyyineler karşısında ihtilafa düştüler, tefrikaya düştüler ve neticede dinlerini tahrip ettiler, kitaplarını tahrif ettiler, şirk ve küfre düştüler helak olup gittiler. Öbür âlemdeki helakleri ise sürekli ve ebediyyen ateş. (Rabbim cümlemizi korusun.)
    İşte Allahu Teâlâ, sakın onlar gibi olmayın ey müminler! Kitabınıza sarılın, sünnete sarılın! Çünkü kitap ve sünnet bizim iki ana kaynağımızdır. Onlardan ayrılan haktan ayrılmış olur. Onları birbirinden ayıran, ‘bize Kur’an yeter, sünnete ihtiyacımız yok’ diyen de İslam’dan uzaklaşmış olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “tefrika çıkaran bizden değildir” (Taberânî) buyuruyor. Bu da bir tefrikadır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hayatı pâkileri ve mübarek kelamları(hadis-i şerifler) Kur’an’ın arı duru, açık seçik bir tefsiridir. Sünnet-i seniyye olmadan Kur’an’ı anlamak, sünnet-i seniyye olmadan İslam’ı yaşamak asla ve asla mümkün değildir. Başka bir hadis-i şerifte de Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
    “Cemaat rahmettir tefrika azaptır, her kim cemaatten bir karış ayrılırsa İslamî bağlılığını kendisinden atmış” buyuruyor.
    Şair de ne güzel söylemiş:
    246
    Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
    Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
    Evet yüreklerimiz toplu olmalı, kalpte tevhidi, muhabbet tevhidini gerçekleştirmeliyiz ki fiillerimizde tevhid olsun, birlik ve beraberlik olsun
    Rabbimiz, nasıl bir din kardeşi olmamızı istiyorsa bizi öylece din kardeşleri eylesin, Rabbimiz bizleri müslüman olarak yaşatsın, müslüman olarak öldürsün, müslüman olarak diriltsin. Amin.
    Bugünkü sohbetimiz de bu kadar.
    Dr. Levent:--Allah (cc) razı olsun komutanım. Çok faydalı bir sohbet oldu. Doğrusunu isterseniz, yarınki sohbeti sabırsızlıkla bekleyeceğim sanırım.
    Mus’ab:--Buradaki yaşantının verdiği manevi haz bir başka oluyor. Çünkü burada riya ve gösteriş yok.
    Mus’ab, tam sözlerini bitirmişti ki…


    DOKSANINCI BÖLÜMÜN SONU
  19. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANBİRİNCİ BÖLÜM


    …birden, kadınların olduğu bölümden çığlıklar yükseldi. Lambalar oraya doğru tutulduğunda, Meryem’in bayıldığı görüldü.
    Mus’ab:--Doktor, işte sana ilk iş.
    Dr. Levent:--Evet komutanım, inşallah önemli bir şeyi yoktur. Açılın bakalım.
    Dr. Levent, yaptığı muayene neticesinde, Meryem’in ateşinin çok yüksek olduğunu tesbit etti.
    --Sanırım üşütmüş, ateşi oldukça yüksek. Bu durumda iğne yapmamız riskli olur. Bayanlardan biri, soğuk suda ıslanmış bir bezle alnını ıslatıp ateşini düşürmeye çalışsın. Ayılınca hap veririz.
    Özlemgül:--Tamam, Doktor! Ben bu işi yaparım.
    Meryem’i uygun bir yere yatırdılar. Doktorun talimatı ile, koltuk altına da ıslak bez koymak suretiyle, takriben yarım saat sonra ayılmasını sağladılar. Meryem uyanınca, Dr. Levent yine muayene etti, bu sefer derece ile ateşini de ölçtü. Meryem’in ateşi o an kırk dereceydi.
    Dr. Levent:--Sen iyice üşütmüşsün. Allah’tan (cc) ki yanımızda ilaç var. Çok dikkatli olmalısın. Şu hapları iç ve uyumaya çalış.
    Meryem güçlükle:--Teşekkür ederim doktor. Allah (cc) razı olsun.
    Dr. Levent:--Komutanım, izin verirseniz bir ara tüm kardeşlerimi bir muayeneden geçirmek istiyorum.
    Mus’ab:--Elbette Doktor! Bu çok iyi olur. Hazır yanımızda ilaç varken, böyle bir şeyin yapılması bence de uygundur. Ama bu gece vakti muayene yapmak çok zor olur. İnşallah yarın başlarsın.
    Dr. Levent:--Peki komutanım.
    Mus’ab, Mir Hüseyin’e dönerek:--Mir Hüseyin, yarın yola çıksan iyi olur. Hem emanet hayvanları Hasan’la birlikte sahiplerine teslim edersin. Hem de o bahsettiğin kişinin casus olup olmadığını öğrenmeye çalışırsın.
    Ahmet:--Komutanım, bana bir rus kimliği bulabilirseniz, bu operasyona ben de katılmak istiyorum. Hem benim için iyi bir tecrübe olur.
    Mus’ab:--Daha yeni geldin Ahmet! Seni riske atmak istemem.
    Ahmet:--Komutanım, ben buraya her türlü riski göze alarak geldim. En büyük arzum da şehid olmaktır. Bana bir kimlik temin edebilirseniz, gerisini düşünmeyin.
    Mus’ab:--Kimlik var. Daha önce bize katılan, rus asıllı Müslüman kardeşlerimizin kimlikleri var. Sana bir tane kimlik verelim. Bir mücahide dönerek:
    --Şu kimlikleri getir bakalım. Bu arada Ahmet, yanında fotoğraf var mı?
    Ahmet:--Buraya gelirken her türlü ihtimali düşündüğümden, epeyce fotoğraf aldım, hatta yapıştırıcı da var.
    Mus’ab:--Ooo tedariklisin ha!
    Ahmet:--Evet komutanım! E o kadarcık olsun, ne de olsa istihbaratçıyım.
    Mus’ab:--Yandı Ruslar desene!
    Mücahidler arasında gülüşmelere neden olsu be diyalog. Gelen kimlikler arasında, Ahmet’e uygun olan bir kimlik seçildi. Ahmet’in adı Mihail’di artık. Eski fotoğraf sökülerek yerine Ahmet’in fotoğrafı yapıştırıldı. Kimlik orijinal gibi olmuştu. Ahmet kimliği alıp cebine koydu.
    Ahmet:--Ne zaman yola çıkacağız komutanım?
    Mus’ab:--Yarın sabah saatlerinde inşallah.
    Dr. Levent:--Ahmet kardeşim, yarın ilk iş olarak, seni, Mir Hüseyin ve Hasan’ı muayene edeyim inşallah. Hasta bir istihbaratçıdan hayır gelmez.
    Ahmet, gülerek:--Evet Doktor haklısın. İnşallah sabahleyin muayene oluruz.
    Dr. Levent, son bir kere Meryem’in ateşini kontrol etti. Ateş otuz yedi dereceye düşmüştü. Bu hayra alamet bir durumdu. Meryem ve Özlemgül’e gerekli talimatları verdikten sonra, komutanın yanına döndü.
    Mus’ab:--Durumu nasıl Doktor?
    Dr. Levent:--İyi komutanım, ateşi düşmüş. Sabaha bir şeyi kalmaz inşallah.
    Mus’ab:--Elhamdulillah! Haydi bakalım, herkes yataklara. Yarın oldukça yoğun işimiz var.
    Herkes yatmaya gitti, tabi nöbetçiler hariç. O gece de diğer geceler gibi geçti. Sabah olmuş sabah namazının ardından, kahvaltıyı yapmışlar, kuşluk vaktine kadar, çeşitli şeylerle uğraşmışlardı.
    Kuşluk vakti geldiğinde, Dr. Levent, Ahmet, Mir Hüseyin ve Hasan’ı
    muayene etmişti. Herhangi bir olumsuzluğa rastlanılmamıştı. Bu iyi bir haberdi.
    Mus’ab:--Evet, kardeşlerim! muayenenizi de oldunuz. Yolcu yolunda gerek.
    Mir Hüseyin:--Haklısınız komutanım. Buradan her ayrıldığımda, içimi bir hüzün kaplıyor. Ama görevimin bilincinde olmam en büyük tesellim oluyor benim için.
    Mus’ab:--Biz manen beraberiz Mir Hüseyin. Her ayrılık, bir kavuşmaya gebedir.
    Tüm mücahidler, yola çıkan üç kişi ile kucaklaştılar ve onları, dağın yamacına kadar gelip uğurladılar. Onlar, gözden kayboluncaya kadar da orada kaldılar.
    Karargâha geri döndüklerinde..


    DOKSANBİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  20. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANİKİNCİ BÖLÜM

    …Mus’ab, Doktor’a:--Hadi bakalım Doktor! Kardeşlerimizi bir güzel muayeneden geçir.
    Dr.Levent:--Başüstüne komutanım! Evet kardeşlerim kimden başlayalım?
    Mücahidler sıraya geçtiler. Dr. Levent de onları bir güzel muayene etti. Herhangi bir hastalığa rastlanmadı. Kadınlardan ise rahatsız olanlar, usulüne uygun muayene edildi, sadece Meryem hastaydı. Onun hastalığı da belliydi zaten.
    Dr. Levent:--Komutanım muayene bitti. Sadece siz kaldınız.
    Mus’ab gülerek:--Demek sıra bende ha? Pekala beni de muayene et.
    Yapılan muayenede komutan da sağlam çıktı.
    Mus’ab:--Bunun üzerine bir çay içilir. Bir çay yapın da içelim.
    Komutanın talimatı üzerine, kadınlar çayı hazırladılar ve neşe içerisinde çaylarını yudumladılar.
    Diğer yandan, Mir Hüseyin, Ahmet ve Hasan dağın eteğine inmişler sohbet ede ede yol alıyorlardı.
    Ahmet:--Mir Hüseyin, bu bahsedilen kişi nasıl biri?
    Mir Hüseyin:--Sarhoş tipli biri. Sanırım uyuşturucu kullanıyor. Zaten uyuşturucu kullanmak Ruslar arasında, vaka-yi adiyedendir.
    Ahmet:--Evet, kullanılmak üzere biçilmiş kaftan bu kişi. Konuşma fırsatı bulabildin mi?
    Mir Hüseyin:--Hayır, sadece evini tesbit edebildim. İnşallah gidince konuşma fırsatımız da olacak.
    Ahmet:--Sadece onun casus olduğunu zannetmiyorum. Muhakkak başkaları da var.
    Mir Hüseyin:--Aynı fikirdeyim. Zaten daha önce birini tesbit edip bertaraf etmiştik.
    Ahmet:--Hayret edilecek bir şey! Nasıl oluyor da bunlar bu kadar alçalabiliyorlar? Hem de kendi milletlerinden çocuk, kadın, yaşlı ayrımı yapılmaksızın, bu kadar insan şehid edilirken.
    Mir Hüseyin:--Bunlar inançsız kişiler. Her ne kadar çeçen gidi görünüyorlarsa da hükmen rustur bunlar. Hani Hz. Nuh (as) oğlu için Allah’a (cc) yalvarmıştı da, Allah (cc).”O senin neslinden değildir. Senin neslinden olabilmesi için, seninle aynı inancı paylaşması gerekir…” diye buyurmuştu.
    Ahmet:--Haklısın kardeşim. Böyle hainler her millette oluyor. Tarih bunların örnekleri ile dolu. Ben mert bir düşmana hiçbir zaman kızmam. Çıkar çarpışırız, galibiyet kime kısmetse o galip olur. Asıl kızılması gerekenler böyle alçaklardır.
    Mir Hüseyin:--Evet! aynen öyle. Maalesef günümüzde münafıkların haddi hesabı yok. Eskiden herkes mertti. Dost harbi dost, düşman da harbi düşmandı. Şimdi ise böyle adamları bulmak çok zor. Hemen hemen ekseriyette münafıklıktan bir işaret bulmak mümkün. Tabi bütün bunların nedeni, islamın tam olarak anlaşılmaması ve yaşanmaması, bu Müslümanlar açısından böyle. Kafirlere gelince, onlar da münafıklara baka baka münafıklaştılar.
    Ahmet:--Çok haklısın! Doğrusunu istersen, Efendimiz (sav) zamanındaki savaşları gıpta ile anıyorum. Müslümanlar haddi aşmadığı gibi, kafirler de fazla haddi aşmamışlar. Bir münafığın verdiği zararı bir düşman ordusu veremez.
    Mir Hüseyin:--Biliyorsundur, Uhud Gazvesine, Abdullah Bin Übey Bin Selül’ün çıkardığı nifak sonucu, üç yüz cıvarında münafık, savaşa gitmekten vazgeçmiş, yarı yoldan geri dönmüşlerdi. Onların amaçları, Müslümanların maneviyatını bozmak ve yenilgiye uğramalarını sağlamaktı.
    Ahmet:--Yolumuz uzun mu?
    Mir Ahmet:--Epeyce var.
    Ahmet:--O zaman biraz münafıklardan bahsedelim. Hem yolumuz kısalmış olur, hem bilmediğimiz şeyleri öğrenmiş oluruz. Münafıklardan sen mi bahsedeceksin, yoksa ben mi bahsedeyim.
    Mir Hüseyin:--Sen anlat biz de dinleyelim, inşallah.
    Ahmet:--Malumunuz, münafıklar islâm’ın hakim olduğu dönemlerde ya da böyle savaş ortamlarında ortaya çıkarlar. Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de münafıklara dikkat çekmiştir bazı âyetler şunlardır:

    Onlar, Allah'a, hoşlarına gitmeyen şeyleri uygun görürler, dilleri de yalan olarak en güzel olanın
    'kendilerinin olduğunu düzmektedir.'Hiç şüphesiz ateş onlar içindir ve hiç şüphesiz onlar (cehennemde) öncülerdir.
    (Nahl Suresi, 62)

    İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve iman
    edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır. (Bakara Suresi, 8-10)
    Çoğu insan için 'münafık' kelimesi pek bir anlam ifade etmez. Bazıları ise kelimeyi halk dilindeki şekliyle, yani "ikiyüzlü" ya da "yalancı" anlamlarıyla bilir fakat Kuran'daki karşılığından haberdar değildir. Biraz dini bilgisi olanlar ise münafıkların, daha çok Peygamberimiz (sav) döneminde yaşamış inkarcı bir grup olduğunu düşünürler.
    Oysa münafıklar Allah'ın Kuran'da yüzlerce ayetle haber verdiği ve onlara karşı son derece temkinli olunmasını hatırlattığı bir gruptur. Ve yine Kuran'a bakıldığında anlaşılan, münafıkların, hiç de az rastlanılan bir grup değil, aksine her mümin topluluğunun içinde bulunan 'teşkilatlı' bir grup olduğudur.
    Kuran'a baktığımızda bu kuralın her dönem için geçerli olduğunu görürüz; Hz. Musa ile birlikte olan topluluğun içinde de, Hz. Süleyman'a inananların arasında da, Hz. İbrahim'in ümmetinde de, Peygamberimiz (sav)'in 1400 sene önce yaşamış cemaatinde de... Kısacası Kuran'da bahsi geçen hangi Müslüman topluluğu olursa olsun içlerinde münafıkların da bulunduğundan bahsedilir. Çünkü "(Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan) Allah'ın sünnetidir. Allah'ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın" (Ahzab Suresi, 62) ayetiyle de bildirildiği gibi Allah, her ümmeti benzer olaylarla denemeden geçirir. Eğer ortada bir mümin topluluğu varsa muhakkak onun içinde bir de münafık grubu olacaktır. Bu, Allah'ın tarih boyunca değişmeyen bir kuralıdır.
    Dolayısıyla Allah, müminler için tehlike oluşturacak bu topluluğun özelliklerini Kuran'da sıkça bildirmiştir. Münafıklar, Kuran'da en çok tarifi görülen insan türlerinden biridir.
    Hayatının tamamını Allah'a adamış, O'nun yolunda canıyla, malıyla mücadele eden samimi insanların arasında, 'onlardanmış' gibi görünerek -kimi zaman yıllarca- yaşayabilen bu insanlar, aslında 'onlardan' değildirler ve yalnızca kendilerine çıkar sağlama peşindedirler. Tarih boyunca bu olay, hak ve samimi olan bütün mümin topluluklarında görülmüştür. Nitekim Kuran'da, yukarıda da belirttiğimiz gibi Peygamberimiz Hz. Muhammed dahil birçok resulün kavimlerindeki münafıklar hakkında çok fazla bilgi verilmektedir.
    Bu kitapta münafıkların özelliklerini, Kuran'da tarif edilen detaylarıyla tek tek ele alıp inceleyeceğiz. Daha sonra ise münafıkların içlerinde yaşattıkları önemli bir hastalığa, 'müstağniyet'e dikkat çekeceğiz.
    'Müstağniyet', ileriki bölümlerde daha detaylı olarak ele alınacağı gibi münafıkların üzerlerinde barındırdıkları en belirgin özelliklerden biridir. Münafık karakterli bir kişi, kendini 'müstağni
    gören' yani 'hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını' sanan, her zaman kendinin en doğru yolda olduğuna inanan bir yapıdadır. Ve bundan dolayı "Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden" (Alak Suresi, 6-7) ayetleriyle de bildirildiği gibi azgınlığı ve inkarı giderek artmaktadır. Kendini herşeyden bağımsız, herkesten üstün kabul ettiği için de ne Allah'ın ayetlerine teslim olabilmekte, ne de öğüt alabilmektedir.
    Ancak kitaptaki konuları, münafıkların gerçek karakterlerini ve sapkın mantıklarını daha iyi anlayabilmek için, önce münafıkla klasik inkarcının farkını bilmemiz gerekmektedir.
    İNKARCILARLA MÜNAFIKLARIN FARKI
    Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir. (Yusuf Suresi, 103)
    Yukarıdaki ayetle de haber verilmiş olduğu üzere, insanların çoğu iman etmezler. Allah'a inanmayanlar her zaman için, yeryüzünün çoğunluğunu oluştururlar. 'İnkarcılar' olarak adlandırılan bu gruba, Allah'ı açıkça inkar eden dinsizler, münafıklar, müşrikler ve kalplerinde hastalık bulunanların tümü dahildir. Hepsinin ortak özelliği, Allah'tan gereği gibi korkmamaları ve Allah'ın kitabından uzak bir hayat sürmeleridir. Ancak inkarcılar içerisinde yukarıda da ismi geçen bir grup vardır ki bunlar, Allah'ın 'cehennemin en alt tabakasında' (Nisa Suresi, 145) olduklarını söylediği münafıklardır.
    Peki münafıkları, diğer inkarcılardan daha da aşağı bir konuma getiren fark nedir?
    İnkarcı Allah'a inanmaz, O'nun varlığını tamamen reddeder; tabii din ahlakını ve Kuran'ı da... Münafık ise Allah'ı doğrudan inkar etmez, dine ve Kuran'a inandığını söyler. İnkarcı, Allah'ı inkar ettiğini ilan ederken, münafık tam tersine, -inkarını gizleyip- iman ediyormuş gibi görünür. Kendi iddiasına göre, iman da ediyordur, Allah'tan da korkuyordur... Ancak münafığın doğruyu söylemediğini, kalbinde olanın "gerçek iman" olmadığını Allah bize ayetleriyle bildirmiştir. Bakara Suresi'nde şöyle buyrulur:
    İnsanların öyleleri vardır ki: 'Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler; oysa inanmış değillerdir. (Bakara Suresi, [​IMG]
    Münafık iman ettiğini iddia ettiği için mümin topluluğunun içinde bulunur. Müminlerin arasında kimi zaman tüm yaşamını geçirir. Ancak inkarını içinde gizlediği için, müminler arasında sürekli olarak içten içe bir fitne çıkarmaya, Allah'a inanan samimi insanlara zarar vermeye, onları gevşekliğe sürüklemeye çalışır. Münafıkların bu fitneci karakterleri Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
    Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: "Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi" diyorlardı... Eğer onlara (şehrin her) yanından girilseydi sonra da
    kendilerinden fitne (karışıklık çıkarmaları) istenmiş olsaydı, hiç
    şüphesiz buna yanaşır ve bunda pek az (zaman) dışında (kararsız) kalmazlardı. (Ahzab Suresi, 12-14)
    Tüm inkarına rağmen münafık, hiçbir zaman "ben münafığım" diye ortaya çıkmaz. Aksine kendisinin son derece "takva" olduğunu iddia eder. Ona göre müminler yanlış, kendisi ise en doğru yoldadır. Dolayısıyla amacının, müminleri doğru yola iletebilmek olduğunu savunur. Bu da onun fitne çıkarma metotlarından bir diğeridir.
    MÜNAFIKLAR DİNSİZ MİDİR?
    Münafığın en önemli özelliklerinden biri, dine inandığını söylediği halde, inandığı din anlayışının Kuran'a uymamasıdır. Bunun nedeni Kuran'dan ayrı, kendine has, müstakil bir mantığının oluşudur. Kuran'a göre değil, kendi mantığına göre düşünür. Münafıkların bu mantık örgüleri, Kuran'da "saçma akıl" olarak şöyle tabir edilmektedir:
    Yoksa bunu kendilerine saçma-akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir kavim midir? (Tur Suresi, 32)
    Münafık, yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah'tan korktuğunu iddia eder; fakat tavırları, Allah'tan korkan bir insanın tavırlarına benzemez. Amacı Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak değildir; aksine O'nun gazabını üzerine alacak her türlü davranışı sergiler. Bütün bunları yaparken kendisinin oldukça takva olduğunu, her davranışının da Kuran'a uyduğunu şiddetle savunabilir.
    Bütün bunların yanında, münafık dinde var olan ibadetlerin çoğunu uyguluyor görünür ve hatta uyguluyor da olabilir. Fakat bunları uygulayış tarzı ve amacı mümininkinden çok farklıdır. Örneğin, mümin sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için namaz kılarken, münafık insanlara gösteriş yapmak için namaz kılar. Allah münafıkların bu tavrını aşağıdaki ayetle bildirmiştir:
    Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar. (Nisa Suresi, 142)
    Dıştan bakıldığında münafıklar ve müminler, aynı ibadeti uygulayan insanlar gibi görünebilirler. Oysa müminler "namazlarında huşu içinde olanlardır" (Müminun Suresi, 2); ibadetlerinin karşılığında da Allah'ın rızasını kazanırlar. Münafıklar ise samimiyetsizlikleri ve ikiyüzlülüklerinden dolayı Allah'ın gazabına uğrarlar.
    Görülüyor ki münafık, 'dış görünüşte' dinsiz değildir; bilakis Allah'a inandığını söyleyen, ibadetlerin çoğunu uygulayan bir insandır. Ancak buna rağmen dindar da değildir. O yalnızca kendi din anlayışının, yani 'MÜNAFIK DİNİ'nin dindarı sayılabilir. Ama gerçek din ahlakını bildiği halde çarpıtmaya çalıştığı için, ahirette yaptıkları boşa gitmiş olacaktır. Allah bir ayetinde o günü şöyle haber vermektedir:


    ... Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde
    onlar için bir tartı tutmayacağız. (Kehf Suresi, 105)
    'Münafık dini', şeytanın dinidir. İnsanlar üzerinde gizli bir hakimiyet kurup, onları Allah'ın yolundan saptırmak isteyen şeytan, türlü yollarla onların aklını çelmeye çalışır. Onlara kötülüğü emreder; insanları doğrudan, iyilikten alıkoymaya çalışır. Son derece garip bir mantığa sahiptir; bunu bir sonraki bölümde detaylıca açıklayacağız ve münafıklarla olan bağlantısını göstereceğiz. Münafıklar şeytanın bu mantığını çok iyi bilirler ama değişen bir şey olmaz; hiçbir münafık "Ben şeytana uyuyorum, onun dinini yaşıyorum" demese de, onun çarpık mantığının aynısını üzerinde tecelli ettirir.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) senden razı olsun, Ahmet kardeşim. Çok güzel bilgiler verdin
    Tam o esnada…


    DOKSANİKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş