1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Duyuruyu Kapat

Çeçenistan'da Asrın Direnişi

Konu, 'Edebiyat' kısmında ahmetmeydani tarafından paylaşıldı.

  1. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

      
    DOKSANÜÇÜNCÜ BÖLÜM


    ...Hasan’ın köyüne giden yol ayrımına da gelmişlerdi.
    Mir Hüseyin:--Burada ayrılalım Hasan. Sen bu hayvanları tek başına götürebilir misin?
    Hasan:--Götürmesine, götürürüm de, köye gelirseniz, çok seviniriz. Sizi bir daha ağırlamaktan şeref duyarız. Hem, Ruslar gelip mağarayı kontrol etmişler mi etmemişler mi? Bunu da öğrenirdiniz.
    Mir Hüseyin:--Ne diyorsun Ahmet?
    Ahmet:--Gitmekte fayda var. Sanırım epeyce zamanımız da var.
    Mir Hüseyin:--Zamanımız çok. Caharkale’ye yarın da gidebiliriz.
    Ahmet:--O halde gidelim. Oradaki Müslümanları da tanıma isterim doğrusu.
    Mir Hüseyin:--Peki o halde gidelim.
    Hasan’ın sevincine diyecek yoktu. Mücahidlerin yanına gitmekten çok mutluydu. Kısmet olursa torunların anlatacak epeyce şeyi vardı.
    Takriben yarım saatlik bir yolculuktan sonra, köye vardılar. Onları ilk gören Cemal oldu.
    Cemal:--Hoş geldiniz! Sizi tekrar sağ salim gördüğüme çok sevindim.
    Mir Hüseyin:--Hoş bulduk cemal, nasılsın?
    Cemal:--Allah (cc) razı olsun. Sizler de iyisiniz inşallah?
    Mir Hüseyin:--Elhamdulillah Cemal kardeşim. Allah (cc) razı olsun. Köyde ne var?
    Cemal:--Olağan üstü bir şey yok.
    Hasan:--Rus gördünüz mü buralarda?
    Cemal:--Köye gelen olmadı ama, Reşat mağaranın orada dolaşan birkaç kişi görmüş sanırım.
    Hasan:--Biz Mahmut Amca’nın evine gidiyoruz, sen de Reşat’ı bulup getir.
    Cemal:--Tamam!
    Hasan:--Mahmut Amca bizi gördüğüne çok sevinecek.
    Mir Hüseyin:--Bence de!
    Mahmut Amca’nın evine vardılar. Mahmut Amca onları görünce hemen boyunlarına sarıldı.
    --Hoş geldiniz evlatlarım. Sizi sağ salim götürüp getiren Rabbime hamdolsun. Sizi iyi gördüğüme sevindim. Cephedekiler nasıllar?
    Mir Hüseyin:--Cephedekiler çok iyi. Götürdüğümüz silahlar çok işe yaradı. Bu arada yeni mücahidler de geldi. Ahmet kardeşimiz de onlardan biri.
    Mahmut Amca:--Yâ! Öyle mi? Çok sevindim. Allah (cc) sizlerden razı olsun. Bu kardeşlerimiz tâ dünyanın öbür ucundan buraya kadar geliyorlar, buradaki hainler ise Ruslarla işbirliği yapıyorlar, ne acı bir durum.
    Mir Hüseyin:--Maalesef Mahmut amca! Neyse konumuz onlar değil, nasıl olsa belalarını bulacaklar bir gün.
    Mahmut Amca:--Evet oğlum! Ne yapayım içim yanıyor, ondan söylüyorum.
    Mir Hüseyin:--Mağaranın orada birkaç kişi görmüş köylülerden biri, sana haber verdiler mi?
    Mahmut Amca:--Evet, Reşat görmüş. Bana haber verdiler. Ben de mağaradan haberleri yokmuş gibi davranmalarını söyledim. Ruslardan köye gelen olmadı.
    Bu arada Reşat gelmişti.
    Mahmut Amca:--Gel bakalım Reşat oğlum. Ne gördüğünü anlat Mir Hüseyin’e.
    Reşat:--Hoş geldiniz, nasılsınız?
    Mir Hüseyin:--Hoş bulduk Reşat kardeşim, Allah (cc) razı olsun, iyiyiz elhamdulillah. Bize gördüklerini anlatır mısın?
    Reşat:--Elbette! Bostanı sulamaya gitmiştim. Birden sesler duymaya başladım. Çalılıkların arasından seslerin geldiği yöne baktığımda, birkaç Rus askerinin mağaraya doğru gelmekte olduğunu gördüm. Onlar mağaraya doğru tırmanışa geçince, ben de daha uzak bir yere gidip onları gözetlemeye başladım. Mağaraya girdikten kısa bir süre sonra, bağrışmalar duydum. Askerler mağaradan çıkıp etrafı aramaya başladılar. Kimseyi göremeyince de homurdanarak uzaklaştılar.
    Mir Hüseyin:--Ne zaman gördün onları?
    Reşat:--Dün öğleye doğru.
    Mir Hüseyin:--Öyleyse, bunlar yine gelirler. Orada nöbet tutup onları etkisiz hale getirmemiz lazım. Aksi takdirde size zarar verebilirler.
    Mahmut Amca:--Bu gün mü gideceksiniz?
    Mir Hüseyin:--Evet! Her an gelebilirler.
    Mahmut Amca:--Öğle vakti girmek üzere, yemeğinizi yiyin, namazınızı da kılın. Köyden birkaç kişi ile birlikte gidersiniz.
    Mir Hüseyin:--Peki Mahmut Amca! Nasıl istersen.
    Mahmut Amca, evdekilere yemek hazırlamaları yönünde talimat verdi. O esnada Seyfi de gelmişti, Mir Hüseyin’i görünce gözleri parıldadı.
    --Oooooo! Mir Hüseyin! Hoş geldiniz!
    Mir Hüseyin:--Hoş bulduk Seyfi! Nasılsın?
    Seyfi:--Elhamdulillah! Sizler nasılsınız?
    Mir Hüseyin:--Elhamdulillah, Allah (cc) razı olsun.
    Seyfi:--Neler oldu, anlatın bakalım?
    Mir Hüseyin:--Neler olduğunu anlatmaya vaktimi var Seyfi, acele etme:
    Mahmut Amca:--Hadi sen içerdekilere yardımcı ol, yemeği bir an önce hazırlayın, yemek ve namazdan sonra da mağaranın orada pusuya yatacaksınız. Bu arada yanınıza alacağınız silahları da hazırla.
    Seyfi:--Tamam baba, sen merak etme. Ben şimdi her şeyi hazırlarım.
    Mahmut Amca:--Kaç kişi lazım oğlum?
    Mir Hüseyin:--Fazla adama ihtiyacımız yok, Mahmut Amca. Üç dört kişi yeter.
    Mahmut Amca:--Öyleyse, Hasan, Cemal, Reşat ve Seyfi’yi al yanına. Gerçi Hasan yorgun ama.
    Hasan:--Yorgunluk ne demek Mahmut Amca? Turp gibiyim maşallah.
    Mahmut Amca:--Mesele yok öyleyse.
    Bu arada yemek hazırlanmıştı, önce yemeklerini yediler. Yemekten sonra, namaz vakti girdiğinden, namazlarını da kılıp yola çıkmaya hazır hale geldiler.
    Mir Hüseyin:--Biz hazırız, Mahmut amca. Müsaadenle yola çıkalım.
    Mahmut Amca:--Müsaade Allah’tan (cc). Yolunuz açık olsun. Çok dikkatli olun. Seyfi elinden geleni yap. Gerekirse kendini siper etmeyi unutma misafirlerimize ha. Yoksa sana hakkımı helal etmem ona göre.
    Seyfi:--Sen merak teme babacığım. Rahat ol.
    Mahmut Amca’nın elini öpüp hayır duasını alarak yola koyuldular. Hepsi çok heyecanlıydı. Özellikle Ahmet’in heyecanı görülmeye değerdi. İlk defa çarpışmaya girecekti. Kendi aralarında sohbet ederek mağaranın olduğu dağa yaklaşmışlardı.
    Mir Hüseyin:--Bundan sonra çok dikkatli olmalıyız. Kesinlikle görünmememiz lazım. Şimdi saklanacağımız bir yer bulalım. Pusuya yatacağız. Kimse gelmemişse tabi.
    Reşat:--Ben saklanacağımız yeri biliyorum. Mağaradan biraz uzak
    ama mağarayı net bir
    şekilde görebileceğimiz bir yer.
    Mir Hüseyin:--Evet, evet öyle bir yer daha iyi olur.
    Reşat:--Gelin benimle!
    Hep beraber, Reşat’ın daha önce saklandığı yere gittiler. Burası gözetleme yapmak için çok
    uygun bir yerdi.
    Mir Hüseyin:--Burası gerçekten çok uygun bir yer. Mağara net olarak görünüyor buradan.
    Ayrıca çalılıklar da saklanmamızı sağlıyor.
    Seyfi:--Burada bekleyeceğimize göre, olanları anlatırsın artık bize.
    Cemal:--Evet, doğrusu ben de sabırsızlıkla olanları dinlemek istiyorum.
    Mir Hüseyin:--Sizi fazla merakta bırakmayalım öyleyse. Sizden ayrıldıktan sonra, Hasan’la
    Birlikte yol almaya devam ettik. Dağın yanına vardık, ama dağın bu yanı çok sarptı
    Hayvanlarla dağa tırmanmamız imkansızdı…diyerek başlarından geçeni olduğu gibi anlattı.
    Tâ ki köye varıncaya kadar… İşte böyle oldu. Sanırım merakınızı giderebildim.
    Seyfi:--Allah (cc) razı olsun. Keşke sizinle birlikte olsaydık.
    Mir Hüseyin:--Merak etme Seyfi, şu an yapmakta olduğunun da orada savaşmaktan geri
    kalır bir yanı yok. Bu yaptığınız da az şey değil.
    Mir Hüseyin, tam sözlerini bitirmişti ki, birden…


    DOKSANÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU
  2. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    …Caharkale tarafından sesler gelmeye başladı. Bir süre sonra, yirmi kişi kadar Rus askeri ve
    bir sivil göründüler. Mağaraya doğru yaklaşmaya başladılar.
    Mir Hüseyin:--Bu sivili tanıyan var mı?
    Hasan:--Evet tanıdım! Maalesef bu bizim köylü Celayir.
    Seyfi:--Bu Celayir’den şüpheleniyordum, ama elimizde delil yoktu.
    Mir Hüseyin:--Bunun icabına bakmak lazım. Yoksa size zarar verebilir.
    Ahmet:--Mir Hüseyin! Bu Rusları öldürürsek, bu köydeki insanlara zarar verebilirler.
    Mir Hüseyin:--Haklısın! Öyle bir şey yapmalıyız ki, hem onlardan kurtulalım ve hem de köylüler zarar görmesin ama nasıl?
    Ahmet:--Allah’a (cc) dua edelim de aklımıza güzel bir fikir getirsin. Hadi bakalım herkes bir plan düşünmeye başlasın.
    O esnada da Ruslar mağaraya girmişlerdi. Dışarıda can sıkıcı bir bekleyiş başlamıştı. Bu neticeyi kimse düşünememişti.
    Tam o esnada, mağarada bağırışmalar duyuldu. Bir süre sonra da iki Rus askeri ve Celayir Bağırarak mağaradan dışarı doğru açmaya başladılar. Kaçanlar kanlar içerisindeydi. Mir Hüseyin ve diğerleri oldukça şaşırmıştı. Ne olduğunu kimse anlayamamıştı. Bu sırada
    mağaradan homurtular gelmeye başladı. Bir süre sonra da iki tane ayı mağaranın kapısında belirdi.
    Hasan:--Hey mübarekler! Gözünüzü seveyim. Bundan sonra size bostan serbest. Size dokunursam namerdim.
    Ahmet:--Pişman olmayasın Hasan. Bu ayılar çok oburdur, haberin olsun.
    Hasan:--Ne kadar obur olsalar, Ruslar kadar zarar veremezler.
    Ahmet:--Bak o konuda haklısın!
    Cemal:--Şu Celayir’i yakalamamız gerek.
    Mir Hüseyin:--Evet, onu yakalayıp konuşturmalıyız. Sonra da gerekeni yaparız.
    Seyfi ve Cemal koşup, Celayir’in önün kestiler.
    Seyfi:--Hayrola Celayir! Nerden böyle?
    Celayir:--Eeee! Şey! Bostanı sulamaya gelmiştim de:
    Seyfi:--Yâ, demek öyle! Üzerindeki bu kan ne?
    Celayir:--Ayıların saldırısına uğradım.
    Cemal:--Bostanda mı saldırıya uğradın?
    Celayir:--Evet!
    Seyfi, o sırada Celayir’in üzerine atlayıp onu etkisiz hale getirdi. İkisi Celayir’i Diğerlerinin
    Yanına getirdi.
    Mir Hüseyin:--Ne bu halin Celayir?
    Celayir:--Ayıların saldırısına uğradığımı söyledim, ama niye bana böyle davranıyorsunuz,
    anlayamadım?
    Mir Hüseyin:--Yanındaki ayıların çoğu iki ayaklıydı Celayir. Anlat bakalım. Ne zamandan
    beri Ruslara uşaklık yapıyorsun?
    Celayir’de şafak atmıştı. Demek onu Ruslarla beraber görmüşlerdi ha. Bir gün başına böyle bir şeyin geleceğini düşünememişti. Köyü yaktırıp, hepsini katlettirmediğine bin pişmandı şimdi.
    Celayir:--Ben Rus casusu değilim. Bostandayken yanıma geldiler ve mağaraya kadar bizimle gel dediler. Bana bu iş için para da verdiler.
    Ahmet:--Ruslar kimseye boşuna para vermezler Celayir. Hiç inkar etmeye kalkma. Söyle bakalım ne için kendi milletine ihanet ettin ha? Bir gün başına böyle bir şeyin geleceğini anlayamamış mıydın? Bütün hainlerin sonu böyle olur? Senden başka kimse var mı?
    Celayir, inkarın fayda vermeyeceğini anlamıştı. Geriye tek bir çıkar yol kalıyordu, kendisine acındırmak.
    Celayir:--Haklısınız! Böyle bir şeyi düşünememiştim. Bundan sonra böyle bir şey yapmayacağım. Ne olur bana dokunmayın, çoluğum çocuğum var.
    Mir Hüseyin:--Ruslar tarafından öldürülenler de çocuktu Celayir. Kimbilir senin ihanetinin yüzünden kaç masum hayatını kaybetti. Ne yapalım bunu kardeşlerim?
    Cemal:--Hainlerin cezası neyse, öyle yapalım.
    Mir Hüseyin:--Hainlerin cezası her yerde aynıdır. Bu haini kim bertaraf edecek?
    Ahmet:--Bu işi ben yapayım Mir Hüseyin, siftahı bir hainle yapmak çok hoş olur doğrusu. Hem de bu kardeşlerimiz zor durumda kalmamış olur.
    Mir Hüseyin:--Evet en iyisi de bu galiba.
    Celayir:--Yapmayın ne olur? Tövbe ediyorum, bir daha böyle bir şey yapmayacağım.
    Mir Hüseyin:--Senin için tövbe kapısı kapandı Celayir. Çok geç kaldın.
    Ahmet, silahı Celayir’e doğrulttu ve bvir kelime daha etmesine fırsat vermeden, iki kaşının ortasından vurdu. Celayir biraz debelendi ve katıldı kaldı.
    Mir Hüseyin:--Şimdi bunu kuytu ve derin bir yere gömelim. Bu olaydan da kimsenin haberi olmasın.
    Hasan:--Merak etme. O konuda müsterih ol. Hem zaten onu ayılar yedi.
    Celayir için, kuytu bir yerde çok derin bir çukur kazıp içine gömdüler.
    Mir Hüseyin:--Bu mesele de hallolduğuna göre biz yola çıkalım. Hem o iki Rus askerinin sağ salim karargâha varıp durumu bildirmesi lazım. Hadi bakalım hakkınızı helal edin.
    Hasan:--Helal olsun. Bir daha görüşebilecek miyiz?
    Mir Hüseyin:--Kaderde varsa görüşürüz inşallah. Karargâha gitme
    imkanım olursa, sizin köye de uğrarım inşallah.
    Seyfi:--İnşaallah Mir Hüseyin! Gelmene babam da çok sevinecek.
    Mir Hüseyin:--Hakkınızı helal edin. Mahmut amca’ya çok selam edin ve ellerinden de öpün yerimize.
    Seyfi:--Vealeykum selam ve rahmetullah!
    Ahmet:--Allahaısmarladık! Hoşçakalın!
    Birbirleriyle kucaklaştıktan sonra, Mir Hüseyin ve Ahmet, Caharkale’ye doğru yola çıktılar.
    Diğerleri de onlar gidene kadar, arkalarından baktılar.
    Mir Hüseyin ve Ahmet, Caharkale’ye yaklaşmışlardı ki,

    DOKSANDÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU
  3. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANBEŞİNCİ BÖLÜM


    …ayılardan kaçan iki Rus askerinin yolun kenarında ölü gibi yattıklarını gördüler.
    Mir Hüseyin:--Şu askerler bakalım hele, ölmemişlerse şayet onları alıp Caharkaleye götürelim. Ne günlere kaldık Ya Rabbi! Bir gün gelip Rus askerlerini kurtaracağımı rüyamda görsem hayra yormazdım.
    Ahmet:--Haklısın Mir Hüseyin! Ama sen de biliyorsun ki bunların hayatını kurtarmak, hem köylüler için emniyet sübabı olacak ve hem de Caharkale’ye rahatlıkla girmemizi sağlayacak.
    Askerlerin yanına vardıklarında, her ikisinin de nefes almakta olduğunu gördüler.
    Yaralarından kan sızıyordu, bu nedenle bitkin düşmüşlerdi. Üzerlerindeki elbisenin bazı yerlerini yırtarak, Rus askerlerinin yaralarını sardılar, yüzlerine su serperek de ayılmalarını sağladılar. Ayılan askerlerden biri, endişeyle onlara baktı ve iniltili bir sesle:
    --Kimsiniz? Diye sordu.
    Mir Hüseyin:--Endişe etmeyin biz dostuz. Nedir bu haliniz ne oldu?
    Asker:--Bir mağaraya gitmiştik, daha ne olduğunu anlayamadan ayıların saldırısına uğradık. İkimiz canımızı zor kurtardık.
    Mir Hüseyin:--Kaç kişiydiniz?
    Asker:--Yirmi asker bir de Çeçen sivil vardı.
    Mir Hüseyin:--Mağarada ne arıyordunuz?
    Asker:--Oraya silah saklamıştık, bu yüzden oraya gittik.
    Mir Hüseyin:--Silah mı?
    Asker:--Evet silah!
    Mir Hüseyin:--Silahları niye sakladınız oraya?
    Asker:--Çeçenlerden kuracağımız milis güçlerine dağıtacaktık.
    Mir Hüseyin:--Anlıyorum. Neyse kalkmaya çalışın, Grozni’ye gitmeliyiz. Yaralarınızın tedavi edilmesi lazım.
    Asker:--Evet evet! Bir an önce gitsek iyi olur.
    Mir Hüseyin ve Ahmet’in yardımıyla ayağa kalkan Ruslar, güçlükle de olsa yürümeye başladılar. Epeyce bir süre sonra Caharkale göründü.
    Ahmet:--Ha gayret! Az kaldı! Bakın Grozni de göründü.
    Caharkale’nin görünmesi askerleri canlandırdı. Daha hızlı yürümeye başladılar. Bir süre sonra da kenar mahalleye vardılar. Caharkale’deki insanlar onlara tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Askerleri alıp, doğruca karargaha götürdüler.
    Kapıdaki nöbetçi:--Ne oldu bunlara, siz de kimsiniz?
    Ahmet:--Ben istihbarat görevlisi Mihail, bu da benim yardımcım. Görev dönüşü, bu iki askere rastladık, Grozni’nin dışında, neler olduğunu da onlara sor. Hem bırak çene çalmayı da, bu askerleri derhal revire götürün. Hadi bakalım.
    Asker:--Başüstüne! Deyip iki asker çağırdı, onların refakatinde, yaralıları revire gönderdi.
    Mir Hüseyin ve Ahmet de şehir merkezine doğru yürüdüler.
    Ahmet:--Senin evinde kalmam sakıncalı, Mir Hüseyin, bana kalabileceğim bir yer bulmalıyız.
    Mir Hüseyin:--Merak etme, genç bir kardeşimiz var, adı Bilal. Onun evinde kalırsın. Zaten kimsesi de yok. Burada kaldığın süre içerisinde ona arkadaş olursun.
    Ahmet:--Bu çok iyi olur. Bilal dikkat çeken biri değildir inşallah.
    Mir Hüseyin:--Hayır! Evi de kuytu bir yerde. Bazen ben bile zor buluyorum evini.
    Ahmet:--Bu daha da güzel. Eve girip çıkarken dikkat çekmemem lazım.
    Mir Hüseyin:--Bilal ve ev bu işi için biçilmiş kaftan, gerisi de senin maharetine kalmış.
    Ahmet:--Sen orasını bana bırak. Bu arada ikindi namazını da kılmadık daha.
    Mir Hüseyin:--Farkındayım, ama merak etme vakit var henüz.
    Hem sohbet ediyor ve hem de Bilal’in evine doğru yol alıyorlardı. Sohbet o kadar koyu idi ki, kendilerini Bilal’in evinin önünde buldular. Mir Hüseyin, etrafına bakındıktan ve kimsenin dikkatini çekmediklerinden emin olduktan sonra. Bilal’in kapısını çaldı. Bir müddet sonra Bilal kapıda göründü. Mir Hüseyin’i görünce çok sevindi.
    --Hemen içeri girin!
    Mir Hüseyin ve Ahmet içeri girdiler. Bilal’le kucaklaştılar.
    Bilal:--Neredesin Mir Hüseyin? Doğrusu seni özledim.
    Mir Hüseyin:--Ben de seni özledim Bilal!
    Bilal:--Bu kardeşimiz kim?
    Mir Hüseyin:--Bu kardeşimiz yeni gelen mücahidlerden. Adı Ahmet. Şu haini bulma konusunda bize yardımcı olacak.
    Bilal:--Hoş geldin kardeşim. Allah (cc) senden razı olsun.
    Ahmet:--Hoş bulduk kardeşim. Allah (cc) senden de razı olsun.
    Bilal:--İslam ne kadar yüce bir din. İslam’dan habersiz olan nasipsizler, bize ihanet ederken, İslam ile hemhal olan kardeşlerimiz, dünyanın öbür ucundan buraya bize yardıma geliyorlar.
    Mir Hüseyin:--Doğru söylüyorsun Bilal. Bu arada Ahmet kardeşimiz senin evinde kalacak, Caharkale’de kaldığı sürece.
    Bilal:--Başımın üstünde yeri var. İstediği kadar kalabilir. Hem bana arkadaş olur. Zaten tek başıma sıkılıyorum.
    Mir Hüseyin:--Pekala! Bu iş de hal olduğuna göre, ben artık eve gideyim inşallah. Benden bir isteğiniz var mı?
    Bilal:--Allah (cc) razı olsun. Şu an için herhangi bir ihtiyacım yok. Ahmet kardeşimin bir isteği var mı acaba?
    Ahmet:--Allah (cc) razı olsun. Yalnız, yarın ilk işimiz, o bahsettiğin kişiyi bulmak olacak.
    Bilal:--Ha! Az kalsın unutuyordum. Sen gittikten sonra, yaptığım araştırmada, o alçağın adının Cemşit olduğunu ve uyuşturucu kullandığını öğrendim. Bir Rus subayı ile irtibatlıymış.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) razı olsun, Bilal kardeşim. Bu işimizi daha da kolaylaştıracak. Yarın ilk işimiz onu takip edip, ondan gerekli bilgiyi öğrendikten sonra da bertaraf etmek olacak inşallah. Bu arada, akşama yiyeceğiniz var mı?
    Bilal:--Merak etme, aç kalmayacak kadar nevalemiz var.
    Mir Hüseyin:--O halde ben gideyim. Allah’a ısmarladık.
    Bilal:--Güle güle Mir Hüseyin.
    Ahmet:--Uğurlar olsun.
    Mir Hüseyin, etrafı gözetledikten ve kimsenin olmadığına kanaat getirdikten sonra, kapıdan çıkarak gözden kayboldu.
    Bilal:--Ahmet kardeşim, Caharkale’ye gönderildiğine göre, sen bu konularda uzmansın.
    Ahmet:--Ben istihbarat uzmanıyım Bilal kardeşim. Aslında daha yeni geldim. Ama karargahta böyle bir olayın olduğunu öğrenince, deneyim kazanmak için, komutandan izin istedim, o da izni verdi.
    Bilal:--Niçin istihbaratı seçtin?
    Ahmet:--Çünkü istihbarat, en önemli unsurların başında gelir. Günümüzde sıcak çatışmalardan daha çok istihbaratla sonuca gitmeye çalışılmaktadır ki genellikle de başarı sağlanmaktadır. Emperyalist ülkeler, düşmanını en çok karşı propaganda ile vurmaktadır. Olayları kendileri yapmakta ve fakat suçu karşı tarafa yüklemektedirler. 11 Eylül olaylarının tertipleyicisi Amerika olmasına rağmen ki bu olaylarda gözünü kırpmadan, üç binden fazla vatandaşını öldürmüştür. Suç ise Müslümanların üzerine yıkılmıştır. İlk etap ta, dünya kamuoyu bu yalana kanmış ama
    daha sonra Amerikanın foyası meydana çıkmıştır. Bu olaylardan,
    karlı çıkmayı planlayan Amerika, kazdığı kuyuya kendisi düşmüş, dünyada gittikçe itibarını kaybetmiştir. Artık ABD halkı da kendi yöneticilerine güvenmez oldular. Amerika’nın bu duruma düşmesinin nedeni, katlettiği masum insanlardır. Allah (cc) o masum insanların intikamını almaktadır Amerika ve onun yandaşlarından. İnşallah intikam alınma sırası Rusya’ya da gelecektir. Kısa vadede her ne kadar galip gibi görünse de, uzun vadede Rusya da hak ettiği cezayı görecektir.
    Ahmet ve Bilal, sohbete öylebir dalmışlardı ki…


    DOKSANBEŞİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  4. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANALTINCI BÖLÜM

    …vaktin nasıl geçtiğinin farkına varamadılar.
    Bilal:--Geç oldu, Ahmet kardeşim. Hem yatsı namazını da kılmadık. Yemeği de unuttuk bu arada.
    Ahmet:--Akşam namazını kıldığımıza dua et.
    Bilal, gülerek:--Haklısın, ama yarın çok işimiz var biliyorsun.
    Ahmet:--Evet bu konuda da sen haklısın. Önce namazımızı kılalım öyleyse, sonra da yemek yeriz inşallah.
    Yatsı namazını, Ahmet’in imamlığında kıldıktan sonra, yemeği de yiyip yattılar. Sabah namazına Bilal uyandırdı, Ahmet’i.
    Sabah namazını kıldıktan sonra, önce biraz Kur’an okudular. Daha sonra da kahvaltıya kadar sohbet ettiler.
    Bilal:--Ne yapacağız bugün? Senin fikrin ne?
    Ahmet:--Cemşit’i görmeye gideceğiz. Siz onu bana gösterin, gerisini ben hallederim inşallah.
    Bilal:--İnşaallah. Bu arada ben kahvaltı hazırlayayım. Kahvaltıyı yapalım ki, Mir Hüseyin geldiğinde onu bekletmeyelim. Hem Cemşit de evden çıkabilir.
    Ahmet:--Ben de sana yardım edeyim.
    Bilal:--Yardım edecek bir şey yok, sen otur, ben hazırlarım.
    Ahmet:--Peki, sen bilirsin.
    Bilal çay ve birkaç zeytinden müteşekkil kahvaltıyı hazırladı. Kahvaltı yaptıktan sonra, yatağa uzanıp, Mir Hüseyin’in gelmesini beklediler. Takriben bir saat sonra, kapı çalındı. Bilal kapıdan baktığında, Mir Hüseyin’in dışarıda beklemekte olduğunu görünce, hemen kapıyı açtı.
    Mir Hüseyin:--Selamun Aleykum!
    --Vealeykum selam ve rahmetullah.
    Mir Hüseyin:--Umarım rahat etmişsindir, bu gece.
    Ahmet:--Buraya rahat etmeye gelmedim. Ama Allah (cc) razı olsun, Bilal kardeşimden, vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım.
    Mir Hüseyin:--Allah (cc) razı olsun kardeşim.
    Ahmet:--Ecmain! Ne yapıyoruz şimdi?
    Mir Hüseyin:--Hazırsan çıkalım!
    Ahmet:--Ben dünden hazırım.
    Mir Hüseyin:--Tamam, o halde. Bilal etrafı gözetle bakalım, şüpheli bir durum var mı?
    Bilal:--Peki! Hemen bakıyorum.
    Bilal, dışarıyı gözetledi. Görünürde kimse yoktu.
    Bilal:--Etraf temiz.
    Mir Hüseyin:--Biz çıkıyoruz Bilal. Sen de şehrin diğer yerlerinde araştırmalarına devam et. Herhangi bir durumla karşılaşır ya da dişe dokunur bir şey duyarsan haber ver.
    Bilal:--Merak etme. Siz gittikten, bir müddet sonra, ben de çıkarım. Ne zaman buluşuyoruz?
    Mir Hüseyin:--Öğle namazından hemen önce. Ama sen biraz daha erken gel ki, Ahmet kardeşimiz dışarıda kalmasın.
    Ahmet:--Bu evin başka anahtarı yok mu?
    Mir Hüseyin:--Hay Allah (cc) razı olsun. Bunu nasıl düşünemedik. Var mı anahtar Bilal?
    Bilal:--Üç tane anahtarım var. Birisini de sana verebilirim.
    Mir Hüseyin:--Hayır! Sadece Ahmet’e bir tane ver yeter. Ne de olsa buranın yabancısı. Kapının önünde beklemesi dikkat çeker.
    Bilal’den anahtarı alan, Ahmet ve Mir Hüseyin, etrafı yine de gözetleyerek dışarı çıktılar.
    Ahmet:--Mir Hüseyin, sen önden yürü. Beraber görülmemiz sakıncalı ola bilir. Ama sesini duyabileceğim bir mesafede yürü. Cemşit’i bana gösterdikten sonra da sen git.
    Mir Hüseyin:--Tamam, ben hızlanıyorum.
    Mir Hüseyin, Ahmet’i geçti. Cemşit’in evinin olduğu mahalleye doğru yürümeye başladılar. Yolda rastladıkları insanlar onlara şöyle bir bakıp yolarına devam ediyordu. Zaten, Ruslar ve işbirlikçilerin haricinde, herkes kendi alemindeydi. Kimsenin kimseyi görecek hali yoktu. Ahmet, Caharkale sokaklarını görünce dona kaldı. Rusların zalim olduğunu duymuştu ama doğrusu bu kadarını o da beklemiyordu. Sağlam bir ev neredeyse yok gibiydi. Duvarlar, mermi ve şarapnel parçalarıyla delik deşik olmuş, her yer kevgire dönmüştü. Bir çok duvarda kan izleri vardı. İnsanların canlarından bezdiği hallerinden anlaşılıyordu. Ruslar bu insanlardan ne istiyordu? Rus ekonomisi çökmüştü de Çeçenistan mı onları kurtaracaktı. Bu yöneticileri anlamak mümkün değildi. Halbuki savaşın kazananı yoktu. Bun lar Afganistan’dan da mı ders almamışlardı? Afgan savaşı sonrasında, SSCB efsanesi çökmüş, ikinci süper güç yok olmuştu. İnşallah, bu savaş da Rusya’nın sonu olurdu. Ve bu durum diğer zalimlere ders olurdu.
    Ahmet bu düşünceler içerisindeyken, Mir Hüseyin yavaşladı. Cemşit’in evi uzaktan görünmüştü.
    Mir Hüseyin:--Ev şu sağdaki, metruk yapı. Oda ne, kapı açılıyor
    galiba. Şansımız yaver gidiyor galiba.
    O esnada Cemşit evden dışarı çıkmıştı.
    Mir Hüseyin:--Dışarı çıkan Cemşit. Bundan sonrası sana kalmış.
    Ahmet:--Sen merak etme. Öğleyin, Bilal’in evinde buluşup neticeyi ve yapacaklarımızı konuşalım inşallah.
    Mir Hüseyin:--İnşaallah! Allah (cc) yardımcın olsun.
    Mir Hüseyin, yürüyerek uzaklaştı ve bir köşeyi dönerek kayboldu. Bu arada Cemşit, Ahmet’e doğru yaklaşıyordu.
    Ahmet:--Vay Cemşit! Ne haber adamım?
    Cemşit afallamıştı. Bu adamı ilk defa görüyordu. Ona tuhaf tuhaf baktı ve:
    --Sen de kimsin?
    Ahmet:--Yavaş konuş Cemşit! Bizi yakalatmaya mı niyetlisin? Gel şöyle uygun bir yer bulalım. Seninle konuşacaklarım var.
    Cemşit, Ahmet’in arkasından yürüdü, bir dinlenme parkı görmüştü Ahmet. Her nasılsa, ayakta bir iki ağaç kalmıştı burada.
    Ahmet:--Gel şu ağacın altında oturalım.
    İkisi birlikte ağacın altında oturdular.
    Cemşit:--Söyle bakalım, kimsin ve beni nereden tanıyorsun. Halbuki ben seni ilk defa görüyorum.
    Ahmet:--Haklısın Cemşit. Seninle ilk defa görüşüyoruz. Adım Mihail, bak bu da kimliğim. Bizim için yaptıklarını duydum. Seninle gurur duydum. Sayende, Abdulhalim sadullayev’i vurduk. Ben Şamil Basayev’in peşindeyim. Grozni’ye de yeni geldim. Deşifre olmamak için karargaha da gidemiyorum. Moskova’da, seninle irtibata geçmemi söylediler. Böylesi daha iyi. Hem dikkat da çekmemiş oluruz. Bu arada sen kiminle irtibat halindesin.
    Cemşit, Ahmet’in söylediklerine inanmıştı. Zaten çok ahmak bir adamdı.
    Cemşit:--Yüzbaşı Lev’le görüşüyorum.
    Ahmet:--Vay! Yüzbaşı Lev ha!
    Cemşit:--Tanıyor musun onu?
    Ahmet:--Nasıl tanımam? Okul arkadaşımdır. Onu da görmek için sabırsızlanıyorum. Ama nasıl görüşeceğimi bilemiyorum. Az önce de söylediğim gibi, karargaha gitmem tehlikeli.
    Cemşit:--Yarın kuşluk vakti benim evime gelecek.
    Ahmet:--Ne! Ne diyorsun? Bu çok büyük haber. Yarın kuşluk vakti ha?
    Cemşit:--Evet! Ona söylemem gereken haberler var.
    Ahmet:--Deme, sende yeni haberler var ha?
    Cemşit:--Evet! Ama bunları şimdi söyleyemem.
    Ahmet:--Söyleme tabi. Ama, mademki yarın Lev senin evine geliyor, bugün karargaha gitmen de sakıncalı olabilir.
    Cemşit:--Evet, Yüzbaşı Lev de öyle söyledi. Fazla karargaha gelme dedi. Dikkat çekebilirmiş oraya gitmem.
    Ahmet:--Doğru söylemiş. Şimdi nereye gidiyorsun?
    Cemşit:--Yiyecek bir şeyler alacağım ama, yanımda fazla param yok. Sende var mı?
    Ahmet, Caharkale’ye gelirken, Mir Hüseyin ona biraz Rus rublesi vermişti. İyi ki de vermiş. Cebinden beş ruble çıkarıp Cemşit’e uzattı ve…

    DOKSANALTINCI BÖLÜMÜN SONU
  5. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANYEDİNCİ BÖLÜM


    …al şu parayı, ihtiyaçlarını karşıla. (İçinden de Allah belanı versin Cemşit. Haram zehir zıkkım olsun, parça parça olasın, kurşunlara gelesin inşallah. Bu bedduaları cimri olduğumdan değil, senin hain olmandan dolayı yapıyorum, diye geçirdi.)
    Cemşit:--Teşekkür ederim, Mihail. Ben alışverişe gideyim. Yarın bizde buluşuruz.
    Ahmet:--Tamam, ama sakın ola ki buluşup konuştuğumuzu kimseye söyleme, Yüzbaşı Lev’i bile görsen ona da söyleme, ona sürpriz yapmak istiyorum. Bu arada sana yarın da biraz para veririm. Ağzını sıkı tutarsan ama.
    Cemşit:--Sen hiç merak etme, ben seni şimdiden unuttum bile. Hoşça kal.
    Ahmet:--Güle güle Cemşit. (Bu son gülüşün olacak inşallah.) Bu son sözleri içinden söylemişti.
    Ahmet, her ihtimale karşı yine de Cemşit’i uzaktan takip etmeye başladı. Cemşit birkaç dükkana girdi, bir şeyler aldı ve evinin yolunu tuttu. Bir müddet Cemşit’in evini gözetleyen, Ahmet kimse gelmeyince, burada daha fazla beklemenin bir fayda getirmeyeceğine kanaat getirerek-öğle vakti de yaklaşmakta olduğundan-Bilal’in evinin yolunu tuttu.
    Bu arada, Mir Hüseyin de boş durmamış, Caharkale sokaklarında gezerek etrafı kolaçan etmiş, nerede üç beş kişinin bir araya gelip konuştuklarını görürse, bir bahane uydurup onların yanına yaklaşmış ve sohbete dahil olmuştu. Konuşmalar esnasında, bir casusun daha varlığının olduğuna dair bazı izlenimler edindi. Bu konuyu Cemşit’e sorup ondan bu yeni işbirlikçinin kimliğini muhakkak ortaya çıkarmalıydı. O da, Ahmet’le hemen hemen aynı zamanda Bilal’in evinin yolunu tutmuştu.
    Bilal’e gelince: O da sokağa çıkmış, Mir Hüseyin’in yaptıklarına benzer şeyler yapmış, o da yeni bir casusun varlığına dair kanaat sahibi olmuştu. Bilal, Ahmet ve Mir Hüseyin’den önce eve gelmiş, eve gelirken, öğleyin yemek yapmak üzere, çarşıdan bir şeyler almıştı.
    Ahmet, Bilal’den takriben yarım saat sonra gelerek, etrafı gözetledi. Herhangi bir olağan dışı durum göremeyince, anahtarla kapıyı açarak içeri girdi.
    --Selamun aleykum!
    Bilal:--Vealeykum selam ve rahmetullah! Hoş geldin.
    Ahmet:--Hoş bulduk! Mir Hüseyin’i gördün mü?
    Bilal:--Hayır! Ama neredeyse gelir.
    O esnada kapı çalındı. Bilal pencereden bakıp da Mir Hüseyin’i görünce, hemen kapıyı açtı.
    Mir Hüseyin:--Selamun aleykum!
    --Vealeykum selam ve rahmetullah. Hoş geldin!
    Mir Hüseyin:--Hoş bulduk. Nasılsınız?
    --Elhamdulillah!
    Ahmet:--Önce hangimiz başlayalım?
    Mir Hüseyin:--Önce sen başla, çünkü senin elinde somut bilgiler var.
    Ahmet:--Pekala! Sen gittikten sonra, Cemşit’le beraber bir parka gittim. Cemşit bildiği her şeyi anlattı. Şehid Sadullayev’in şehadetine bu alçak sebep olmuş. Yüzbaşı Lev isminde bir Rus subayı ile irtibattaymış. Bu arada hoşunuza gidecek en iyi haber ise, yarın Yüzbaşı Lev ile Cemşit’in elinde buluşuyor olmaları.
    Mir Hüseyin:--Yarın mı?
    Ahmet:--Evet! Yarın kuşluk vakti.
    Mir Hüseyin:--Bir plan yapmalıyız. Bu hainleri muhakkak cezalandırmalıyız.
    Ahmet:--Ben buraya gelirken, bir plan düşündüm. Yarın Cemşit’in evine gideceğiz ikimiz.
    Mir Hüseyin:--Bu alçağa görünmeden nasıl gireceğiz evine?
    Ahmet:--Beni bekliyor zaten. Kuşluk vaktinden önce onun evine gideceğiz. Ben içeri girerim. Bir bahane ile Cemşiti, ana kapıdan uzak tutar, senin içeri girmeni sağlarım. Sen içeride saklanırken ben de Cemşit’le beraber, Yüzbaşı Lev’i bekleyeceğim. Yüzbaşı gelince de ben ona sürpriz yapma bahanesiyle saklanacağım. İçeri girdiğinde ise her ikisini de etkisiz hale getiririz.
    Mir Hüseyin:--Çok güzel bir plan. Yalnız onları önce konuşturmalıyız.
    Ahmet:--Elbette ki konuşturacağız.
    Bilal:--Ben ne yapacağım peki bu arada.
    Mir Hüseyin:--Sen de dışarıda gözcülük yaparsın.
    Bilal:--Bakın şimdi oldu. Böyle bir şeyden kendimi mahrum edemem.
    Ahmet:--Şimdi sıra sizde.
    Mir Hüseyin:--Ben sokaklarda gezdim. Nerede bir araya gelip konuşan birilerini gördüysem yanlarına yaklaşıp sohbetlerine katıldım. Edindiğim izlenimlerde yeni bir işbirlikçinin varlığından şüpheleniyorum.
    Ahmet:--Şayet yeni bir işbirlikçi varsa, ondan Cemşit’in, Cemşit’in değilse bile Yüzbaşı Lev’in haberi vardır.
    Mir Hüseyin:--Evet muhakkak ikisinden birisinin haberi vardır.
    Bilal:--Siz sormadan ben söyleyeyim. Ben de yeni bir işbirlikçinin
    varlığına dair bilgiler elde ettim, kesin olmamakla beraber. Bunu, o iki alçağa doğrulatabilirsiniz. İkisinin de canı tatlıdır. İnanıyorum ki size istediğinizden daha fazla bilgi verirler.
    Mir Hüseyin:--Hiç merak etme! İkisini de bülbül gibi konuşturmasını biliriz.
    Ahmet:--Evet, aynen öyle!
    Bilal:--Yemek yaptım, ben sofrayı sereyim.
    Mir Hüseyin:--Sofrayı beraber kurarız.
    Ahmet:--Çorbada benim de tuzum olsun.
    Bilal:--Buyurun öyleyse!
    Hep beraber sofrayı kurup, yemeklerini yediler. Yemekten sonra, namaz vakti girdiğinden, Mir Hüseyin’in imamlığında namazlarını kıldılar. Namazın akabinde, ise Bilal çay demlemişti. Çaylarını içtikten sonra, Ahmet:
    --Yarına daha çok zaman var, akşama kadar da burada kalmaktan sıkılırım ben. Doğrusunu isterseniz karargahı şimdiden özlemeye başladım.
    Mir Hüseyin:--Sana biraz Caharkale’yi gezdireyim. Etrafı tanıman iyi olur. Kimbilir belki burada daha çok görev yapman gerekebilir.
    Ahmet:--Bakma öyle söylediğime. İslam’a hizmet etmek için günlerce hatta aylarca bu evden çıkmayabilirim.
    Mir Hüseyin:--Seni çok iyi anlıyorum Ahmet kardeşim. İlk zamanlarda ben de çok sıkılmıştım ama sonra alıştım. Hadi bakalım çıkalım!
    Bilal:--Ben evdeyim! Seni burada bekliyor olacağım inşallah Ahmet kardeşim.
    Ahmet:--Tamam kardeşim. İnşallah fazla geç kalmadan gelirim.
    Bilal etrafa bir göz attı. Ortamın müsait olduğunu görünce, Mir Hüseyin ve Ahmet’i uğurladı.
    Dışarı çıkan Mir Hüseyin ve Ahmet etrafı gözetleyerek yürümeye başladılar. Yolda Mir Hüseyin, Ahmet’e Cemşit’in evini biraz gözetlemelerini teklif edince, Ahmet de bunun iyi olacağını söyledi. Cemşit’in evine doğru yola koyuldular. Giderken yine etrafı gözetlemeyi unutmadılar. Mir Hüseyin, gördükleri yerler hakkında Ahmet’e bilgiler veriyordu.
    Cemşit’in evinin bulunduğu sokağa gelmişlerdi ki ne görsünler…


    DOKSANYEDİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  6. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANSEKİZİNCİ BÖLÜM


    …adamın biri Cemşit’in evinin önünde durdu. Kapıyı vuran adam, dışarı çıkan Cemşit’le bir şeyler konuştuktan sonra, oradan ayrıldı.
    Adamı gören, Mir Hüseyin, Ahmet ve Bilal kuytu bir yere çekilip
    Cemşit’in evini gözetlemeye başladılar. Adam ayrılıp onlara doğru gelince. Mir Hüseyin:
    --Ben bu adamı tanıyorum. Bu sağlıkta çalışan biriydi. Demek varlığından şüphelendiğimiz diğer casus bu ha! Bilal! Sen buradaki gözetleme işini bırak, bunun peşinden git. Nereye gittiğini öğren.
    Bilal:--Tamam, hemen gidiyorum. Siz de çok dikkatli olun.
    Mir Hüseyin:--Sen bizi merak etme! Aslı sen dikkatli ol.
    Bilal:--Allah’a (cc) emanet olun.
    O esnada, casus onların yanından geçti, Bilal de onu takip etmeye başladı.
    Ahmet:--Bu işi hallettiğimize göre, ben içeri gideyim artık. Daha fazla geç kalırsak Yüzbaşı Lev gelir ve onları derdest etmek çok zor olabilir.
    Mir Hüseyin:--Haklısın! Hemen gidelim.
    Birlikte Cemşit’in evine doğru gittiler. Eve yaklaştıklarında Mir Hüseyin dulda bir yerde durdu, Ahmet kapıyı çaldı. Cemşit kapıyı açarak Ahmet’i içeri aldı.
    Ahmet:--Nasılsın bakalım Cemşit?
    Cemşit:--İyiyim! Sen nasılsın?
    Ahmet:--Ben de iyiyim. Neler yaptın bakalım, gelen giden var mı?
    Cemşit:--Hayır kimse gelmedi.
    Ahmet:--İstihbaratta görevli başka kimse var mı?
    Cemşit:--Benim bildiğim kimse yok.
    Ahmet:--Anladım! Hani çay yok mu Cemşit!
    Cemşit:--Hemen çay koyayım ben.
    Ahmet:--İyi olur!
    Cemşit’in mutfağa girmesini fırsat bilen Ahmet, kapıyı açıp Mir Hüseyin’i içeri aldı. Cemşit uyuşturucunun etkisinde olduğundan, bir şeyin farkına varmadı. İçeri giren Mir Hüseyin, pek kullanılmadığı belli olan bir odaya girip saklandı. Bir süre sonra Cemşit mutfaktan çıktı ve Ahmet ile sohbete başladılar.
    Ahmet:--Kimseye bir şey söylemedin umarım, benimle ilgili.
    Cemşit:--Tabi ki söylemedim.
    Ahmet:--Çok güzel. Sır tutmasını iyi biliyorsun.
    Cemşit:--Elbette bilirim. Yoksa Yüzbaşı Lev, bana güvenir miydi?
    Ahmet:--Haklısın! Ha bu arada, Yüzbaşı’ya bir sürpriz yapacağız.
    Cemşit:--Nasıl bir sürpriz?
    Ahmet:--Yüzbaşı Lev benim burada olduğumdan habersiz ya!
    Cemşit:--Evet!
    Ahmet:--Yüzbaşı Lev gelince, ben şu odaya saklanacağım. O içeri girdikten sonra ben ortaya çıkacağım. Sakın ola ki sürprizimizi berbat etmeyesin ha!
    Cemşit:--Merak etme! O konuda hiç endişen olmasın.
    Ahmet:--Yüzbaşı Lev ile görüştükten sonra, sana hem ben bir miktar para vereceğim, hem de Yüzbaşı’dan sana para vermesini isteyeceğim.
    Cemşit’in gözleri parladı:--Yahu sen ne iyi adammışsın. Keşke Yüzbaşı Lev de senin gibi olsaydı.
    Ahmet:--Sahi, yüzbaşı sana ne kadar para verdi? Sadullayev’in yerini söylediğinde.
    Cemşit:--Elli beş dolar.
    Ahmet:--Ne! Elli beş dolar mı? Yani koskoca Sadullayev’e karşılık sana elli beş dolar mı verdi?
    Cemşit:--Evet, aynen öyle!
    Ahmet:--Vay adi Lev, demek öyle ha! Ben ona bunun hesabını sormaz mıyım? Ahmet içinden isyan ediyor ve Cemşit’in gırtlağına satılmamak için kendisini zor tutuyordu. Koskoca bir komutan, Çeçenistan’ın Genel Kadı’sı elli beş dolara satılır mıydı? Bu nasıl bir mantıktı. Bu şerefsiz ve alçak adam, Çeçenlerden-bu durumda olmalarına rağmen-yardım isteseydi, onlar çok daha fazla yardımda bulunmazlar mıydı? İslamdan uzaklaşan insanlar, işte bu alçak gibi, şeref ve izzetlerini kaybediyorlardı. Bu fert planında böyle olduğu gibi toplum planında da böyleydi. İslamı hayatlarına tatbik eden toplumlar, her yönden itibar gördükleri halde, islamı hayatlarından çıkaran toplumlar sürekli bela ve musibetlere düçar kalıyor. Allah (cc) bizatihi onları cezalandırdığı gibi, düşmanları karşısında da onları rezil ve rüsvay ediyordu. Alın size İsrail. Her müslümanın bir sürahi su dökmesi sonucu boğabileceği bu bir avuç Siyonist, tüm arap ülkelerine kök söktürüp, altı gün gibi kısa bir zamanda, dört devletin topraklarını işgal etmiş, en ufak bir direnişle karşılaşmamış. Ama sayıları çok az olan ver fakat mangal gibi yüreğe sahip olup, “Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eden” Müslümanlar, bu alçakları analarından doğduklarına pişman etmiş ve tarihlerinde ilk defa onları işgal ettikleri bir topraktan, rezil ve perişan olmuş bir şekilde kovmayı başarmıştır. İsrail ilk defa, Hizbullahi Müslümanlarla karşılaşmış ve mağlubiyetin en acısını tatmışlardı. Aynı mağlubiyetin bir benzerini de Ruslar Afganistan’da tatmış ve bu mağlubiyet bir süper devletin parçalanıp küçük küçük devletlere ayrılmasına sebep olmuştur. Çeçen mücahidler de Ruslara kök söktürmektedirler. Bu savaşta şehid de vermektedirler ama şehid olmaktan daha güzel bir şey mi vardı.
    Ahmet bu düşünceler içerisindeyken, birden kapı çalındı. Cemşit pencereden baktı ve:
    --İşte Yüzbaşı Lev geldi.
    Ahmet:--Tamam, ben şu odaya giriyorum. Sana söylediklerimi sakın unutma ha!
    Cemşit:--Tamam merak etme! Hadi gir içeri.
    Ahmet içeri girip kapıyı kapatınca, Cemşit sokak kapısını açtı ve Yüzbaşı Lev içeri girdi.
    Yüzbaşı Lev:--Neden kapıyı açmıyorsun?
    Cemşit:--Buraya gelenin kim olduğunu öğrenmem gerekmiyor mu? Ya istenmeyen biri gelirse!
    Yüzbaşı Lev:--Zahit uğradı mı sana?
    Cemşit:--Evet senden önce uğradı.
    Yüzbaşı Lev:--Neler söyledi sana?
    Cemşit:--Şamil Basayev ile ilgili bilgi topluyormuş.
    Yüzbaşı Lev:--Çok güzel, çok güzel! Başka bir kanaldan da bilgi toplamaya çalışıyoruz. Yakında onu ele geçiririz.
    Ahmet ve Mir Hüseyin, tüm konuşmaları dinlemişlerdi. Bunları sorgulamanın bir anlamı da kalmamıştı. Öğreneceklerini öğrenmişlerdi. Yalnız öbür kanal neydi acaba?
    Ahmet:--Hazır mısın Mir Hüseyin?
    Mir Hüseyin:--Evet hazırım.
    Ahmet:--Bir, iki, üç! Şimdi!
    Ahmet ve Mir Hüseyin, silahlarını çekip salona girdiler ve


    DOKSANSEKİZİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  7. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    DOKSANDOKUZUNCU BÖLÜM


    …sakın kıprdamayın! Yatın yere! Yatın yere!
    Cemşit ve Yüzbaşı Lev neye uğradıklarını şaşırdılar.
    Cemşit:--Ama ama sen, hani……..!
    Ahmet:--Ben Çeçen mücahidlerinden İstihabarat elemanı Ahmet, bu kardeşim de Mir Hüseyin, Cemşit Efendi! Büyük komutanlarımızdan ve İlk Kadımız Abdulhalim Sadullayev’i satmanın, yanına kâr kalacağını mı sandın? Alçak adam! Hadi sattın sattın, bari yüklü bir paraya sataydın. Böyle bir adam için elli beş dolar mı alınır? Hangi çeçenden yardım istedin de sana yardımda bulunmadı?
    Cemşit:--Ben ettim siz etmeyin. Hep bu alçak yüzbaşı beni kandırdı.
    Mir Hüseyin:--Madem ki bu alçak seni kandırdı, e herhalde seni bu durumdan kurtarır da.
    Yüzbaşı Lev’in korkudan dizlerinde derman kalmamış, konuşacak takati bile bulunmuyordu. Bu Cemşit alçağının daha fazla yaşaması zulüm olmalıydı, hem azap meleklerini de fazla bekletmemek gerekiyordu. Mir Hüseyin iri cüsseliydi, Cemşit’i bertaraf etmek için silaha hiç gerek yoktu. O da öyle yaptı, Cemşit’in kafasını iki elinin arasına aldı, onun yalvarmalarını duymuyordu bile, birden bir kemik çatırtısı geldi. Boğuk bir hırıltı çıkaran Cemşit, o pis ruhunu, azap meleklerine havale edilmek üzere Azrail’e teslim etmişti. Sıra Yüzbaşı Lev’ e gelmişti.
    Yüzbaşı Lev:--Zor duyulur bir sesle, bunu sizin yanına
    bırakmazlar. Bana zarar vermeniz size de zarar verir.
    Mir Hüseyin:--Seninle bir anlaşma yapalım yüzbaşı.
    Bir an için umutlanan Yüzbaşı heyecanla:--Nasıl bir anlaşma?
    Mir Hüseyin:--Şamil Basayev’i ele geçirmek için irtibata geçtiğin diğer casus kim?
    Yüzbaşı Lev:--Birisi burada bulunuyor. Adı Zahit. Sağlıkta görevli. Diğeri ise burada değil. Kim olduğunu ben de bilmiyorum. Moskova ile direkt bağlantılı.
    Mir Hüseyin:--Bu Zahit nerde kalıyor?
    Yüzbaşı Lev:--Büyük Çarşı’da. Bir sağlık kabininde çalışıyor. Ama çok dolandırıcı bir. Neredeyse dolandırdığı kimse kalmamış.
    Mir Hüseyin:--Zaten bu alçaklardan başka şey de beklenmez. Dürüst olsalardı, size köpeklik yapmazlardı. Bir gün başına böyle bir şeyin geleceğini düşünmüş müydün Yüzbaşı?
    Yüzbaşı Lev yalvarmaya başlamıştı:--İnan ki ben buraya gönüllü gelmedim. Ben bana verilen emirleri yerine getiriyorum.
    Ahmet:--Evet Yüzbaşı, sen ve senin gibi zalimler, serbest olduğunuz ve elinizde yetki bulunduğu zamanlarda zalim kesilirsiniz ama kuyruğunuz sıkıştığında ise süt dökmüş kediye dönersiniz ve yalvarmaya başlarsınız. Sizden öncekilerin akıbetlerinden hiç mi ibret almıyorsunuz? Eminim ki senden sonrakiler de senden ibret almayacaklar.
    Yüzbaşı Lev:--Bana ne yapacaksınız? Hani bana söz vermiştiniz.
    Mir Hüseyin:--Evet! Mesela seni Cemşit’i öldürdüğümüz zaman öldürebilirdik. Ama senin sohbet ettiğimiz bu zaman zarfında sana karışmadık. Sen ve senin gibiler ne kadar uzun yaşarsanız o kadar iyi olur sizin için. Bu iyiliğimizi unutma. Ha bu arada ölünce kurtulacağını sanma, eminim ki şimdi, Şehid Abdulhalim Sadullayev elinde kılıç, azap melekleri ile beraber senin yolunu gözlüyorlardır. Hadi iyisin gene, orada yabancılık çekmeyeceksin. Buda az şey değil hani!
    Ahmet:--Ayrılık vakti geldi sanırım. Ne dersin Mir Hüseyin?
    Mir Hüseyin:--Evet hem Cemşit’in pis ruhu da bunu bekliyordur. Yalnız bırakmayalım derim.
    Mir Hüseyin sözlerini bitirir bitirmez, yeni bir kemik çatırtısı doldu odaya. Yüzbaşı Lev, gıkını çıkaramadan cehennemi boylamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Mir Hüseyin ve Ahmet, çok temiz bir iş yapmışlardı.
    Ahmet:--Ne yapalım bu pis cesetleri?
    Mir Hüseyin:--Bunların cesetleri çabuk kokar. Bunları arka odaya götürelim, üzerlerine bir şeyler atalım. Komşuları kokudan rahatsız onluca bulurlar bunların leşlerini. Burada vakit kaybetmeye gerek yok, elimizi çabuk tutalım.
    İkisi birlikte, iki cesedi arka odaya götürüp üzerlerine bir şeyler attıktan sonra, pencereden dışarıyı gözetlediler, etrafın müsait olduğunu görünce de dışarı çıktılar.
    Mir Hüseyin:--Burada ayrılalım. Bilal’in evinde buluşuruz inşallah. Dikkatli olmayı da unutma.
    Ahmet:--Anlaşıldı! Merak etme!
    Orada ayrılıp, değişik yollardan Bilal’in evine vardılar. Giderken de etrafı gözetlemeyi unutmadılar. Herhangi bir şeyden şüphelendiklerinde yollarını değiştireceklerdi. Hamdolsun ki herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmadan, Bilal’in evine varmayı başardılar. Eve önce Ahmet varmıştı. Çünkü her zamanki yoldan gitmiş, Mir Hüseyin ise daha uzun bir yoldan gitmişti. Ahmet Bilal’in evine varınca, önce etrafı kolaçan etti, durumun müsait olduğunu görünce, anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Bilal evdeydi.
    Ahmet:--Selamun aleykum Bilal!
    Bilal:--Vealeykum selam ve rahmetullah! Hoş geldin! Hayırlı haberler getirdin inşallah.
    Bu esnada kapı çalındı, pencereden bakan Bilal, Mir Hüseyin’i görünce hemen kapıyı açtı.
    Mir Hüseyin:--Oooo! Bakıyorum da erkencisiniz ha!
    Bilal:--Evet öyle oldu. Neler oldu anlatın bakalım? Meraktan çatlayacağım neredeyse.
    Mir Hüseyin:--Tamam tamam! Anlatacağız merak etme, ama önce bana bir bardak su ver.
    Bilal:--Peki, deyip Mir Hüseyin’e bir bardak su getirdi, suyu içen Mir Hüseyin:
    --Su gibi aziz ol! Evet nerde kalmıştık?
    Bilal:--Ne kalması? Hiçbir şey anlatmadınız ki?
    Mir Hüseyin gülerek:--Tamam tamam! Anlatıyorum, diyerek başlarından geçenleri anlattı.
    Bilal:--Allah-u Ekber! Allah-u Ekber! Son zamanda duyduğum en güzel haber. Artık ölsem de gam yemem.
    Mir Hüseyin:--Peki sen ne yaptın? Sen de bizi merakta bırakma.
    Bilal:--Sizden ayrıldıktan sonra, o kişiyi takip ettim. Birkaç yere uğradı. Daha sonra da Büyük Çarşı’ya gitti. Orada bir sağlık kabininde çalışıyor. Yaptığım araştırmaya göre de çok dolandırıcı birsiymiş. Neredeyse Caharkale’de dolandırmadığı kimse kalmamış.
    Mir Hüseyin:--Desene üçümüzden başka herkesi dolandırmış.
    Üçü birden gülmeye başladılar.
    Ahmet:--Bir süre sonra, bu Yüzbaşı Lev’in yokluğunu fark ederler. fark ettiklerinde ise…


    DOKSANDOKUZUNCU BÖLÜMÜN SONU
  8. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZÜNCÜ BÖLÜM



    …onu aramaya çıkarlar. Cesetlerin bulunması, Zahit’i ele geçirmemize engel olur. Bu nedenle, hemen hareket edip onu bertaraf etmeliyiz. Ben Zahit’i ele geçirip karargaâha götürelim diyorum.
    Mir Hüseyin:--Haklısın! Bence de an mantıklısı bu. O halde hemen harekete geçmeliyiz. Bilal, biz gidiyoruz. Sen de çok dikkatli ol. Herhangi biri bizi görmüş olabilir.
    Bilal:--Merak etmeyin. Hem zaten ben şehadet aşkıyla yanıyorum. Doğrusu fena da olmaz hani.
    Mir Hüseyin:--Hepimiz aynı fikirdeyiz. Ama daha yapacak çok işimiz olduğunu unutma. Bu arada, eve uğrayıp gelişmelerden evdekileri haberdar edeyim.
    Ahmet:--Zahit’i ben de gördüm. Ama işyerinin nerede olduğunu bilmiyorum. Bana işyerini gösterdikten sonra, sen şehrin dışına çık. Ben Zahit’i alıp getireceğim.
    Mir Hüseyin:--Tamam, anlaştık!
    Dışarıyı gözetleyen, Mir Hüseyin ve Ahmet dışarı çıktılar. Mir Hüseyin eve uğrayıp aceleyle olan biteni kısaca anlattı ve vedalaştıktan sonra dışarı çıkarak Ahmet’le birlikte Büyük Çarşı’ya doğru yürümeye başladılar. Büyük Çarşı’ya geldiklerinde, Zahit’in işyerini bulmak pek de zor olmadı. Şansları yaver gidiyordu. Zahit işyerinde tek başınaydı. Ahmet içeri girdi ve:
    --Zahit sen misin?
    Zahit:--Evet! Ne var ne oldu?
    Ahmet:--Ben Rus istihbaratından Mihail. Bu da kimliğim, diyerek kimliğini Zahit’e gösterdi.
    Kimliğe bakan Zahit:--Buyrun ne istemiştiniz?
    Ahmet:--Grozni’nin hemen yakınında bulunan bir köye gitmemiz lazım. Hadi hemen hazırlan.
    Zahit:--Ne işimiz var orada?
    Ahmet:--Hemen yola çıkmalıyız. Detayları yolda anlatırım. Komutanın kesin emri var. Acele etmeliyiz.
    Hiçbir şeyden şüphelenmeyen Zahit, işyerini kapattı ve Ahmet’le birlikte, yola koyuldu. Herhangi bir problemle karşılaşmadan, Caharkale’yi terk ettiler. Şehirden biraz uzaklaşınca,
    Zahit:--Neymiş bu gizli görev?
    Ahmet:--Çok önemli bir görev bu. Bu işi için de güvenilir birine ihtiyaç var. Casusluk konusunda da senin uzman olduğunu
    öğrendim. Komutana seninle birlikte bu göreve gitmek istediğimi
    söyleyince, o da bu iş için senin biçilmiş kaftan olduğunu söyledi.
    Zahit’in koltukları kabardı. Az sonra başına nelerin geleceğini bilmiyordu elbette.
    Zahit:--Övünmek gibi olmasın ama bu konuda uzmanım.
    Ahmet:--Bu arada uzmanlık alanına giren bir şey daha var.
    Zahit:--Neymiş o?
    Ahmet:--Dolandırıcılık.
    Zahit gülerek:--Bazı insanlar ahmaksa bunun suçlusu ben miyim?
    Ahmet:--Sen de haklısın. Onlar da ahmak olmasınlar.
    Ahmet ve Zahit konuşa, konuşa yol alırken, gittikçe Mir Hüseyin’in saklandığı yere yaklaşıyorlardı. Ahmet Mir Hüseyin’i görmüştü. Zahit ise kendini övme nedeniyle herhangi bir şeyi görecek durumda değildi. Mir Hüseyin’in yanına yaklaştıklarında Ahmet:
    --Buraya kadar Zahit Efendi!
    Zahit:--Buraya kadar olan ne?
    Ahmet:--Yaptığın ihanetler buraya kadar, diyerek silahını çekip Zahit’e çevirdi. O esnada Mir Hüseyin’de ortaya çıkmıştı. Zahitte şafak atmıştı ama geç atmıştı. Zahit hayıflanmaya başladı ve fakat ne çare.
    Mir Hüseyin:--Bu haini karargâha götürelim. Komutanımız sorgulasın.
    Ahmet:--Aynı fikirdeyim, Mir Hüseyin.
    Mir Hüseyin yanında getirdiği iple Zahit’in ellerini arkadan bağladıktan sonra yola koyuldular. Zahit de diğer hainler gibi kuzuya dönmüştü. Yalvarmaya başlamıştı ama yalvarmanın faydası yoktu.
    Mir Hüseyin:--Neden yalvarıyorsun alçak adam. İhanete başladığın zaman bunların başına geleceğini bilmiyor muydun? Söyle bakalım, yaptığın ihanetler değdi mi yaşadığın hayata. Sen ve senin gibileri anlamakta güçlük çekiyorum. Şayet ölümden korkup böyle bir alçaklığa soyunduysan, senin uşaklık yaptığın zalimlerin ölümleri hiçbir mânâ ifade etmedi mi senin için? Yok para için yaptıysan, nice zenginler beş parasız gitmediler mi? İlahlık iddiasında bulunanların dahi rezil ve rüsvay bir şekilde öldüklerini de mi bilmiyorsun? Sen hiç Firavun’un, Nemrut’un, Ebu Cehil’in ve diğerlerinin sonlarına dair bir bilgiye de mi ulaşamadın?
    Zahit yalvarmalarına devam etti ama nafile.
    Ahmet:--Çok geç Zahit Efendi. Sen tövbelerin kabul edilmeyeceği zamandasın. Mir Hüseyin, doğru söylüyorsun. Bu alçaklar öyle bir ruh haline bürünüyorlar ki sanki hiç ölmeyecekler ve sanki yaptıkları alçaklıkların yanlarına kâr kalacağını sanıyorlar. Bunlar kendilerinden önceki hainlerin sonlarından da ibret almıyorlar. Yazık! Hem de çok yazık!
    Konuşmalar bu minval üzere devam etti. Tâ ki karargâha varana kadar.
    Mir Hüseyin ve Ahmet’in, yanlarında biriyle beraber geldiği haberini, nöbetçiler Komutan’a bildirdiler.
    Komutan:--Bu Mir Hüseyin’in yaptıklarına hayran olmamak elde değil. Doğrusu Ahmet kardeşimiz de işinin ehliymiş. Buranın yabancısı olan biri için, doğrusu büyük başarı. Hazırlanın, kardeşlerimizi karşılayalım. Mücahitler, gelenleri karşılamaya gittiler. Bir süre sonra da misafirler geldiler.
    --Selamun aleykum!
    --Vealeykum selam ve rahmetullah! hoş geldiniz!
    Mir Hüseyin:--Hoş bulduk komutanım.
    Komutan Mus’ab:--Bakıyorum da gene eli boş gelmemişsiniz! Duruma bakılırsa getirdiğiniz kişi bir işbirlikçi.
    Mir Hüseyin:--Evet komutanım! Bu da başka bir casus. Ama bunu buraya getirmemizde en büyük pay, Ahmet Kasrdeşimin.
    Ahmet:--Estağfurullah! Bu bir ekip çalışmasının sonucudur.
    Mus’ab:--Allah (cc) sizden razı olsun. Çok büyük bir iş başardınız.
    Bu giriş faslından sonra, hoş geldin faslı başladı. Özellikle Dr. Levent ile Ahmet’in kucaklaşması görülmeye değerdi. Hoş geldin faslının ardından, hep beraber karargâha geçtiler.
    Mus’ab:--Şu alçağı götürüp hücreye kapatın. Daha sonra bunun icabına bakarız. Evet, anlatın bakalım, neler oldu?
    Mir Hüseyin, en başından başlayıp olanları, en ince ayrıntısına kadar anlattı. Mir Hüseyin’in konuşması bitince tüm Mücahidler tekbir getirdiler.
    --Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!
    Mus’ab:--Allah (cc) sizden razı olsun. Gerçi tüm Rusları öldürmek bile Sadullayev’in intikamını almaya yetmez ama o iki alçağı öldürmeniz dahi acımızı biraz olsun hafifletti. Bu arada, Ahmet kardeşim, Allah (cc) senden razı olsun. Doğrusu bu kadarcık kısa sürede böyle başarılı işler yapacağını tahmin etmemiştim, buranın yabancısı olman açısından. İnşallah daha güzel işler başarırsın. Allah (cc) yardımcın olsun.
    Ahmet:--Allah (cc) sizlerden de razı olsun. Daha önce de söylediğim gibi, Mir Hüseyin ve Bilal kardeşlerim olmasaydı, bütün bunları başarmam mümkün değildi. Bu başarı hepimizindir.
    Mus’âb:--Bu arada Bilal ne durumda?
    Mir Hüseyin:--İyiydi komutanım. İnşallah bu olaydan sonra onu deşifre etmezler.
    Mus’ab:--İnşaallah! Bir mücahide dönerek, getirin bakalım bu alçağı. Azap meleklerini fazla bekletmeyelim de bizden davacı olmasınlar.
    Mücahid gidip Zahit’i getirdi.
    Mus’ab:--Anlat bakalım Zahit Efendi, bu alçaklığı yapmana sebep ne?
    Zahit:--Komutanım, korkuyordum o yüzden yaptım. Ama inan ki çok pişmanım. Keşke ölseydim de bunu yapmamış olsaydım.
    Mus’ab:--Allah’tan (cc), onun azabından hiç mi korkmadın?
    Rusların cennet ve cehennemleri mi var? Hem Ruslar kendilerini koruyabiliyorlar mı da seni korusunlar. Komutanımız Şamil Basayev hakkında neler anlattın?
    Zahit:--O konuda hiçbir şey söylemedim. Çünkü bilgim yok. Abdulhalim Sadullayev gibi, onun da peşindeler.
    Mus’ab:--Yani bilgin olsaydı Ruslara söylerdin öyle mi?
    Zahit:--….
    Mus’ab:--İhanetin cezasını biliyor musun Zahit?
    Zahit:--Biliyorum komutanım! Ne olur acıyın bana, çoluk çocuğum var.
    Mus’ab:--Sadullayev’in çoluk çocuğu yok muydu. Ya şehid ettirdiğiniz diğer mücahidlerin? Peki katledilen çocuklar, yaşlılar kadınlar? Bunu götürün ve o pis canını cehenneme gönderin.
    Tam o esnada….

    YÜZÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU
  9. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZBİRİNCİ BÖLÜM

    ..Dr.Levent:--Komutanım, ben bu dolandırıcılardan nefret ederim. Hele biri hem dolandırıcı hem de casussa hiç dayanamam. Her ne kadar doktorların görevi insanları yaşatmaya çalışmaksa da, izniniz olursa bu alçağı ben öldürmek istiyorum.
    Mus’ab:--Elbette! Buyur, diyerek tabancayı Dr. Levent’e verdi. Zahit’in gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Dr. Levent tabancayı Zahit’e doğrulttu, alnının çatına nişan aldı ve tetiğe bastı. Silahın sesi karşıki dağlarda yankı yaptı. Hemen akabinde de Zahit’in feryadı duyuldu. Bir kütük gibi yere yuvarlanan Zahit kısa süreli bir debelenmeden sonra hareketsiz kaldı.
    Mus’ab:--Tebrik ederim Doktor. İyi nişancıymışsın.
    Dr. Levent:--Teşekkür ederim komutanım, silahı elime almışlığım vardır.
    Mus’ab, gülerek:--Belli oluyor Doktor, belli oluyor. Mus’ab, mücahidlere dönerek:--Şu leşi kaldırın buradan. Yoksa öyle bir kokar ki hiç birimiz burada duramayız.
    Mücahidler hemen Zahit’in leşini götürüp gömdüler.

    Rus Karargahında

    Komutan hırsından tepiniyordu:--Nerde bu Yüzbaşı Lev? Sabahtan beri yok ortada. Binbaşı Leonid!
    Binbaşı Leonid:--Buyur komutanım!
    Komutan:--Nerede bu Yüzbaşı Lev?
    Binbaşı Leonid:--Bilmiyorum komutanım. Sabahleyin gördüm. Daha sonra da görmedim.
    Komutan:--Şu işbirlikçinin yanına gidecekti. Neydi adı?
    Binbaşı Leonid:--Sanırım Cemşit’ti.
    Komutan:--Evini bilen var mı bunun?
    Binbaşı Leonid:--Ben biliyorum komutanım.
    Komutan:--Ne duruyorsun o halde? Hemen git bak, şayet başına bir şey gelmişsi, o Cemşit alçağını sağ bırakma.
    Binbaşı Leonid:--Baş üstüne komutanım!
    Binbaşı Leonid, hemen bir araca atladı ve doğruca Cemşit’in evinin yolunu tuttu. Cemşit’in evine geldiğinde, orada küçük bir kalabalığın toplanmış olduğunu gördü. Bir şeylerin olduğunu sezmişti. Kalabalığa yaklaştı ve:
    --Ne var, ne oluyor burada?

    YÜZBİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  10. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned


    YÜZİKİNCİ BÖLÜM

    Kalabalıktan biri:--İçeriden çok pis kokular geliyor.
    Binbaşı Leonid:--Açılın bakalım, diyerek kapıyı zorladı ama kapı kilitliydi. Ayrıca kokudan durulacak gibi değildi.
    --Hemen bir balta getirin!
    Kısa sürede bir balta getirildi.
    Binbaşı Leonid:--Çabuk kırın şu kapıyı.
    Birkaç balta darbesi sonucu kapı kırıldı. İçeriye burnunu kapatarak giren Binbaşı Leonid, cesetlerin bulunduğu odaya göz atınca gözlerine inanamadı. Odada Cemşit ve Yüzbaşı Lev’in cesetleri yatıyordu. Binbaşı Leonid’i bir korku sardı. Korkulu gözlerle etrafına baktıktan sonra, araçta bekleyen askerlere seslendi. İçeri giren askerlere, Yüzbaşı Lev’in cesedini almalarını emretti. Yüzbaşı Lev’in cesedini bir çarşafa saran askerler, onu araca taşıdılar. Dışarı çıkan Binbaşı Leonid:--İçeride bir ceset var, onu götürüp gömün.
    Kalabalıktan birkaç kişi, içeri girerek, Cemşit’in cesedini dışarı çıkardılar. Gömmek üzere de alıp götürdüler. Kokudan kurtuldukları için de sevinmişlerdi.
    Binbaşı Leonid, Yüzbaşı Lev’in cesedini alıp karargaha götürdü ve derhal komutanın yanına gitti. Kapıyı çalarak, içeriden gel komutunu bekledi. Komutanın çağırması üzerine de içeri girdi.
    Komutan:--Ne yaptın, ne oldu?
    Binbaşı Leonid:--Komutanım, maalesef Yüzbaşı Lev ve İşbirlikçi Cemşit öldürülmüş.
    Komutan:--Ne! Öldürülmüşler mi?
    Binbaşı Leonid:--Evet komutanım! Yüzbaşı Lev’in cesedini getirdim.
    Komutan:--Bana bak Binbaşı, derhal araştırmalara başla, bunu yapanları bul ve buraya getir. Bulamazsan şayet derini yüzerim bilmiş ol.
    Binbaşı Leonid:--Başüstüne komutanım!
    Dışarı çıkan Binbaşı, doğruca Cemşit’in evinin bulunduğu yere gitti. Oradaki evlerde ikamet edenlerin hepsini, kadın erkek demeden sorguya çekti. Yapılan sorgulama sonunda, oradakilerden bir, Cemşit’in evinin cıvarında birinin bir süre dolaştığını, daha sonra da ortadan kaybolduğunu söyledi.
    Binbaşı Leonid—Kim olduğunu biliyor musun?
    Adam:--Hayır ama şu yöne gittiğini gördüm, bir iki kere, diyerek Bilal’in evinin istikametini gösterdi.
    Binbaşı Leonid:--Adamı görsen tanır mısın?
    Adam:--Evet, tanırım.
    Binbaşı Leonid:--Atla bakalım arabaya!
    Adam araca bindi, araç hareket etti. Araç Bilal’in evinin bulunduğu yere doğru gitti. Bilal evde yoktu o esnada. Araç birkaç kere sokakta dolaştı ama Bilal’in izine rastlayamadı.
    Binbaşı Leonid:--Karargâha gidip üzerimizi değiştirelim. Burada pusuya yatacağız, diyerek karargâha doğru yola koyuldular. Karargâha döndüklerinde ise komutana gidip durumu izah etti. Daha sonra da dönerek kıyafetlerini değiştirdiler ve yeniden Bilal’in evinin bulunduğu yere gittiler. Parka giden, Binbaşı Leonid ve diğerleri pusuya yattılar. Bir süre sonra karşı taraftan Bilal göründü.
    Adam:--İşte buydu!
    Binbaşı Leonid:--Emin misin?
    Adam:--Evet, tâ kendisi!
    O esnada Bilal eve girmişti. Binbaşı Leonid ve ekibi harekete geçti. Kapıya gelen Binbaşı Leonid, kapıyı çalmalarını söyledi. Kapı çalındı, Bilal pencereden dışarı baktığında, bir yabancının kapının önünde olduğunu gördü. Gelen kişiden şüphelenen Bilal hemen…


    YÜZ İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  11. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned


    YÜZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM


    …içeriden silahını aldı ve kapıdaki Rus askerine ateşledi, canhıraş bir çığlık atan asker yere yuvarlandı. Ardından, evini gösteren kişiye nişan aldı ve tetiği çekti, o da tepetaklak gitti. Bilal ve Ruslar arasında şiddetli bir çatışma çıkmıştı. Binbaşı Leonid, telsizle karargâhı arayarak durumu bildirdi ve takviye kuvvet istedi. Bilal’in epeyce cephanesi vardı. Şayet Ruslar tank ve topla ya da roket atarlarla gelmezlerse epeyce direnecekti. Bilal oldukça heyecanlanmıştı, ayrıca içini bir sevinç kaplamıştı. Çoktandır şiddetle arzuladığı şehadet bir mermi atımı uzaklıktaydı. Bilal’in artık tek amacı vardı, Rusların eline geçmeden şehid olmak. Zaten bu şartlarda da esir alınması imkansızdı. O esnada Rus takviyesi de gelmişti. Çatışma daha da şiddetlendi. Bir ara Binbaşı Leonid, kafasını kaldırdı yattığı siperden, fırsat bu fırsattı, Bilal alnına nişan aldı ve tetiği çekti. Binbaşı Leonid ,bağırmaya fırsat bulamadan, olduğu yere yığıldı. Bu sırada Bilal sol kolunda bir sıcaklık hissetti. Koluna baktığında, aşağıya doğru kanların
    akmakta olduğunu gördü. Şehadet artık çok daha yakındı. Bilal 79
    ateş etmek üzere kalktığında, göğsüne bir kurşun saplandı. Ateş etme imkanı bulan Bilal, kendisini vuran Rusu cehenneme gönderdikten sonra, kelime-i şehadet getirerek ruhunu teslim etmişti. Bilal de şehidler kervanına katılmıştı. Rusların kayıpları ise bir siville birlikte on ikiydi.

    Çeçen Karargâhında

    Caharkale’deki silah sesleri Karargâhtan da duyulmuştu.
    Mus’ab:--Yine çatışma var. Acaba bu sefer ne oldu?
    Mir Hüseyin:--Aklıma bir şey geliyor komutanım. Sanırım, Bilal’i deşifre ettiler. Başka bir şey olacağını sanmıyorum.
    Mus’ab:--Evet ben de öyle sanıyorum. Bilal Rusların eline sağ geçmektense şehid olmayı seçti anlaşılan.
    Mir Hüseyin:--Rusların eline sağ geçmek demek, işkenceden sonra şehid olmak.
    Mus’ab:--Haklısın Mir Hüseyin.

    Ele geçirilen işbirlikçilerin teker teker öldürülmesi, Meryem’i oldukça korkutmuştu. Ya kendisinin casus olduğu ortaya çıkarsa. Meryem’i kim kurtaracaktı. Ne yapıp edip bir an önce buradan kaçmalıydı. Bunun için planlar yapmaya başladı. Buradan ancak gece kaçabilirdi. Gündüz kaçarsa yakalanır ve bu daha da kötü olurdu. Meryem hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam etti. Karargâhta normal bir gün daha sona eriyordu. Yarının nelere gebe olduğunu ancak Allah (cc) bilirdi. Öyle ya:
    “Edvarı hayat perde perde. Allah (cc) bilir ne var ilerde.”
    Yatsı namazının ardından, nöbetçiler nöbet yerlerine gittiler. Diğerleri de uykuya dalınca, Meryem, ihtiyaç görme bahanesiyle dışarı çıktı. Nöbetçilere görünmeden dağdan aşağıya inmeye başladı, birkaç yerde ayağı kaydıysa da, sağ salim aşağıya inmeyi başardı. Caharkale’ye doğru yürümeye başladı. Şehre yaklaştığında ise bu satte şehre girmenin tehlikeli olacağını düşünerek, orada sabahı beklemeyi tercih etti. Bir ara kendinden geçti. Daha önce, Caharkale’ye gelirken gördüğü rüyaya benzer bir rüya gördü. İgor yine ateşler içerisinde, anne ve babası ise yemyeşil bir yerdeydi. İgor onu kendisine doğru çağırıyor, anne
    Ve babası ise onu engellemeye çalışıyordu. Kanter içerisinde uyanan Meryem, güneşin doğduğunu ve kuşluk vaktinin girdiğini gördü. Kalktı ve şehre doğru yürümeye başladı. Şehrin kenar mahallesinden içeri girmiş Rus karargâhına doğru yürümeye başlamıştı ki….

    YÜZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU
  12. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM


    …yıkıntılar arasında oynamakta olan bir çocuğu, gözü ilişti. Çocuk yıkıntılar arasında bir şeyler arıyor gibiydi. Tam o esnada bir oyuncak buldu, Meryem’in müdahale etmesine fırsat kalmadan, çocuk oyuncağı aldı. Almasıyla kulakları sağır bir patlamanın meydana gelmesi bir oldu. Çocuk paramparça olmuş, etrafa dağılan parçalardan bir tanesi Meryem’in üzerine düştü. Canhıraş bir feryat koparan Meryem olduğu yere yığıldı. Kendine geldiğinde, başında toplanan ve yüzüne su serpen birkaç kadın gördü. Patlamanın olduğu yerde toplanan insanlardan bazıları ağlıyor, bazıları ise Ruslara lanet yağdırıyordu.
    Kadınlardan biri Meryem’e:--Bunlar sıradan olaylar haline geldi bizim için. Kahrolasıca Ruslar, çocuklara bile hayat hakkı tanımıyor. Bu çocukların, ileride büyüyüp kendisine başkaldırmasından korkuyor.
    Meryem’in içini tarifi imkansız duygular kaplamıştı. Bu kadar vahşet olamazdı. Nasıl oluyor da bir zamanların süper gücü, hiç kural tanımıyor ve böyle zulümlere imza atabiliyordu.
    “Allah’m, dedi Meryem, Allah’ım ben ne yaptım? Nasıl bir zulme alet olmuşum. Nasıl o tertemiz insanlara ihanet etmeyi düşündüm. Hayır hayır, bunu yapamam. Bu zalimlerden yana olmaktansa, oraya giderim, mücahidler beni öldürsünler daha iyi.” Burada, Meryem, can-ı gönülden bir kelimei şehadet getirdi:”EŞHEDU ENLÂ İLÂHE İLLELLAH VE EŞHEDU ENNE MUHAMMADUN RASULULLAH.” Meryem, karargâha uğramadan geri de dönemezdi. İlk önce karargâha gitmeliydi. Daha sonra tekrar casusluk faaliyeti bahanesiyle mücahidlere giderdi. Rusları kandırmak o kadar da zor değildi. Bu duygular içerisinde, kendisine yardım eden kadınlara teşekkür edip ayrıldı. Karargâha gitti, kapıdaki nöbetçiye kimliğini gösterip içeri girdi. Komutanın ofisine gitti, kapıdaki emir subayına durumu izah etti ve komutanla görüşmek istediğini söyledi. Emir subayı durumu komutana iletti. Komutan Meryem’i hemen içeri almasını söyledi. Meryem içeri girdi, komutan onu ayakta karşıladı.
    --Hoş geldin Olga!
    Meryem:--Hoş bulduk komutanım!
    Komutan:--Nasılsın bakalım?
    Meryem:--Sağolun komutanım, siz nasılsınız?
    Komutan:--Hiç iyi değilim Olga!
    Meryem:--Niye komutanım, ne oldu ki?
    Komutan:--Bir hafta içinde, iki tane değerli subayımızı kaybettik.
    Meryem:--Nasıl olur komutanım? Burası bizim kontrolümüzde değil mi?
    Komutan:--Bizim kontrolümüzde olmasına bizim kontrolümüzde de. Ölmeyi ve öldürmeyi göze alan birini durdurmak, onu korkutmak mümkün değil. Keşke bunlardan bir kaçı benim
    emrimde olsaydı. O zaman, bu silah ve teçhizatla dünyayı emrimiz
    altına alırdık. Karınca gibi kaynıyor bunlar. Öldürüyoruz, öldürüyoruz bitmiyorlar. Bitmek bir yana, sanki daha da artıyorlar.
    Meryem:--Çok ilginç. Asilerin karargâhındakiler de böyle. Umarım bir gün galeyana gelip te buraya saldırmazlar. Çok dikkatli olmalıyız.
    Komutanın tüyleri diken diken olmuştu, boncuk boncuk terlemeye başladı:--Sen ne diyorsun? Öyle bir niyetleri mi var?
    Meryem, için için gülmeye başladı:--Hayır komutanım, ama sanırım bundan sonra daha da dikkatli olmalıyım.
    Komutan:--Evet, evet! Çok dikkatli ol. Ve böyle bir şey hissettiğin an, bana haber ver.
    Meryem:--Başüstüne komutanım! O konuda hiç endişeniz olmasın.
    Komutan:--Anlat bakalım, neler yaptın orada? Sığınakların yerini öğrene bildin mi?
    Meryem:--Daha tam değil, ama bana gittikçe güvenleri artmaya başlıyor. Şimdiye kadar beni yalnız bırakmıyorlardı. Ama güvenilir olduğuma kanaat getirmiş olacaklar ki, Graozni’ye gelmeme izin verdiler. Hasta olduğumu bahane edince, beni Grozni’nin yanına kadar getirdiler. Yarın geri dönmem lazım.
    Komutan:--Çok dikkatli ol. Ne yapıp edip bu sığınakları bulmalısın.
    Meryem:--Hiç merak etmeyin komutanım. En kısa zamanda sığınakların yerlerini belirten krokilerle buraya geleceğimden emin olabilirsiniz.
    Komutan:--Aferin Olga! Sen yorgunsun, şimdi git ve dinlen. Yarın sabah da erkenden yola çıkarsın.
    Meryem:--Teşekkür ederim komutanım.
    Meryem, komutanın odasından çıktı ve karargâhta gezmeye başladı. Karargâhın neresinde ne varsa hepsinin yerini hafızasına kaydetmeye başladı. Karargâhın bir krokisini çıkarıp mücahidlere vermeliydi. Bu zalimlerden muhakkak, o şehid edilen çocuğun ve diğer çocukların intikamı alınmalıydı. Meryem, akşama kadar karargâhta dolaştı. Her yeri ezberledi. Akşam yemeğinden sonra, kimsenin görmediği bir yerde abdestini aldı, yatağına girip düşünmek suretiyle, akşam namazını daha sonra da yatsı namazını kıldı ve yattı. O gece, sabaha kadar şehid edilen çocuğu rüyasında gördü. Çocuk, ona mütemadiyen intikamını almasını söylüyordu.
    Sabah olunca Meryem, yine gizlice abdestini alıp düşünerek namazını kıldı. Kahvaltıdan sonra, komutanın yanına gidip, ondan son talimatları alıp yola çıktı. Yola çıkarken de komutandan bir miktar ilaç alması gerektiğini, ilgililere emri vermesini istedi. Komutan da sağlıktan sorumlu personeli çağırıp, Meryem’e istediği kadar ilaç verilmesini emretti. Meryem de en çok lazım olan ilaçlardan epeyce bir miktar alıp yola çıktı.

    Çeçen Karargâhında

    Sabah olduğunda, Özlemgül uyanıp ta Meryem’i göremeyince, etrafa bakındı. Meryem’i bulamayınca da komutana gidip durumu bildirdi.
    Özlemgül:--Komutanım, Meryem yok.
    Mus’ab:--Yok mu?
    Özlemgül:--Hayır yok! Her tarafa baktım ama bulamadım. Sanırım kaçmış.
    Mus’ab:--Tamam, endişe etmene gerek yok. Şayet onun üzerinde en ufak bir etkimiz olmuşsa, muhakkak gelecektir. Ama biz yine de dikkatli olmalıyız. İnsanların kalbini ancak Allah (cc) bilir.
    Mus’ab:--Bana Mir Hüseyin’i çağırın, dedi.
    Mir Hüseyin geldi ve:--Buyrun komutanım!
    Komutan:--……..

    YÜZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU
  13. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ BEŞİNCİ BÖLÜM

    …Senin şehre gitmen sakıncalı ola bilir. Bu nedenle, biraz beklemen gerekiyor. Bakalım netice nasıl olacak?
    Mir Hüseyin:--Başüstüne! Ama evdekilere bir zarar vermesinler?
    Mus’ab:--O kadar zalim olacağını sanmam. İnşallah yaptığı hatanın farkına varar. Halbuki onu çok sevmiştik.
    Ali:--Komutanım, bir baskın mı yapsak?
    Mus’ab:--Şimdi zamanı değil Ali. İnşallah daha sonra. Bazı şeylere ihtiyacımız olacak ileride. O zaman baskını yaparız biiznillah.
    Meryem meselesi kafanızı karıştırmasın. İş olacağına varır. Allah (cc) neyi dilemişse, o olur.
    Bugünkü sohbeti şimdi yapalım istiyorum. Bu vesile ile zihniniz bu mesele ile meşgul olmamış olur. Bugün sohbeti bize Doktor yapsın. Evet Doktor! bize İslâmın sağlığa verdiği önem konusunda bilgi verirmisin?
    Dr. Levent:--Elbette komutanım! Kardeşlerim, malumunuz Efendimiz (sav) bir hadisi şerifinde: “Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden üstündür”, buyurmaktadır. Şimdi size islâmın sağlığa verdiği önem konusunda bilgi vermeye çalışacağım inşallah: Kur'an'ın pek çok ayeti ve Peygamberimiz'in mübarek sözleri sağlığın korunmasını, sıhhat ve saadetin paha biçilmez bir kıymet olduğunu bu vesile ile elde fırsat varken bu nimetin kadrinin bilinmesini istiyor
    Dinimiz, hayat ve saadet dinidir. Hayat ise Allah'ın insana bağışladığı en büyük nimetlerinden biridir. Bu nimetin rantabl şekilde kullanılması için de dinimiz sağlığın korunmasına çok büyük bir önem verir. Kur'an'ın pek çok ayeti ve Peygamberimiz'in mübarek sözleri sağlığın korunmasını, sıhhat ve saadetin paha biçilmez bir kıymet olduğunu bu vesile ile elde fırsat varken bu
    nimetin kadrinin bilinmesini önemle bildirir. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Üç şeyin kıymetine paha biçilmez: Emniyet, sıhhat, ve yeter derecede geçim." Ashabdan Hz. İbni Abbas: "Ey Allah'ın peygamberi, üzerine farz olan namazı kıldıktan sonra Allah'tan ne isteyeyim?" diye sorduklarında Peygamberimiz: "Sıhhat ve afiyet iste." buyurmuşlardır.
    Dinimizin sağlığa verdiği mana ve ehemmiyeti, Allah Resulu şöyle ifade ediyor: "Güçlü kuvvetli bir Müslüman, zayıf bir Müslüman'dan daha hayırlıdır." Halkımız arasında sürekli kullanılan "Sağlam kafa sağlam bünyede bulunur." sözü de aslında manası Kur'an'da bulunan büyük bir hakikatin ifadesidir. Allah Resulu bir başka hadislerinde hayatı yaşarken dikkat etmemiz gereken çok önemli beş esası bildirerek aslında bir manada hayatında özetini peygamberane bir dehayla bize tavsiyede bulunuyorlar. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Hasta olmadan evvel sıhhatinizin, ölüm gelip çatmadan evvel hayatınızın, fakirliğe düşmeden evvel servetinizin, ihtiyarlamadan evvel gençliğinizin, meşguliyetten evvel boş vaktinizin kadrini biliniz ki pişman olmayasınız."
    İnsanlık tarihinde mikrop denilen ve hastalıkların bulaşmasına vesile olan varlıkların cismi değil, ismi bile bilinmezken, salgın hastalıklar bütün insanlığı kırıp geçirirken dünyaları fetheden sultanlar, krallar bile bir mikroba yenilip giderken mikrobun varlığını insanlığa ilk haber veren ve temizlikle, koruyucu hekimlikle ondan korunmasını tavsiye eden Peyamberimiz olmuştur. Bizlere en güzel örnek olan Allah Resulu, bununla da yetinmemiş o mübarek yaşayışları ile sağlığı korumanın en güzel örneğini vererek, hayatlarının her anını yemesi, içmesi, yatması, kalkması dahil her şeyi belli bir düzene koymuşlardır. Hep itidal üzere hareket ederek her konuda israftan kaçınır, özellikle yemek ve içmekte itidale riayet ederlerdi. Suyu yudum yudum içer ve su kabına solunmamasını emrederdi. Sağlığı korumak için tedbirli hareket etmemizi buna rağmen hasta olunca da mutlaka tedavi olmamız gerektiğini ısrarla tavsiye etmişlerdir.
    Dinimiz en değerli şey olarak hayatı gördüğünden, dahası değerli şeylerin dahi bu değerleri ancak hayat ve akıl ile anlaşıldığından dinin her emri hayat ve sağlıkla doğrudan ilgilidir. Bu yüzden sağlığa zararlı olan her şey kesinlikle haram kılınmıştır. Dinimiz bütün bunları insanların uygulamasını isterken araya bir farklı özellik katarak, bizim kendi hayatımıza olduğu kadar başkalarının hayatına da saygı göstermemizi gerektiğini söyler ve kimsenin hayat ve sıhhatine zarar verecek bir durum meydana getirmeyi şiddetle yasaklar. Dinimiz, sıhhat ve saadetin kaynağı olan temizliğe de bu açıdan yaklaşarak büyük bir önem verir. Temizlik, dinin ruhudur. Bunu Allah Resulu "Temizlik imandandır." diyerek ifade buyurmuşlardır. Kur'an insanı ilgilendiren bütün konularda olduğu gibi hayatın korunması ve en güzel şekilde yaşanabilmesi
    için burada da devreye girerek insana bir ömür boyu vazgeçilmez esaslar ortaya koyuyor. Bu açıdan hayata karşı dikkatsiz ve ilgisiz kalarak "Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız." (Bakara, 2/195) buyuruyor. Yine Kur'an bunları yaparken dikkatli ve ölçülü yapılması için "Yiyiniz içiniz; fakat israf etmeyiniz." (Enam, 141) tavsiyesinde bulunuyor. Bir başka yerde hayatta değer verilen önemli iki şeyi sayarak "Biz ona (Talut'a) ilim ve beden kuvveti verdik." (Bakara, 2/247) buyurarak bunlara dikkat edilmesi gerektiğini ve hakkıyla kullanılmasını istiyor. İslam'ın insanlık âlemine ilk hediyelerinden birisi temizlik olmuştur. Dünyanın pek çok yerlerinde görülen hastane, eczane, çeşme, hamam gibi sıhhi ve medeniyetin simgesi olan tesisler, hep İslam'ın eseridir. İslam sadece bu eserleri ortaya koymakla kalmamış, ayrıca sağlığı koruma bilgisine de büyük bir önem vererek bu suretle Müslümanlar arasından İbni Sina'lar, Razi'ler gibi çok büyük ve değerli hekimlerin çıkmasına zemin hazırlamıştır.
    Kardeşlerim, size bu konuda verebileceğim bilgiler bundan ibaret. İnşallah, faydalı olmuştur.
    Dr.Levent, tam sözlerini bitirmişti ki…


    YÜZ BEŞİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  14. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ ALTINCI BÖLÜM



    …bir kadının gelmekte olduğu haberi geldi. Başta Komutan Mus’ab olmak üzere, gelenin Meryem olması için dua ettiler. Bir müddet sonra beklenen misafir geldi. Evet, gelen Meryem’di.
    Meryem:--Selamun aleykum ve rahmetullah!
    --Vealeykum selam ve rahmetullahi ve berekatuhu!
    Meryem:--Ben buraya ilk gelişimde Olga idim. Hainlerin cezalandırdığını görünce korktum ve aynı akıbetin benim başıma da gelmesinden korktuğum için kaçtım. Ama Caharkale’deki bir olay aklımı başıma getirdi. Bu sefer buraya Meryem İslam olarak geldim. İsterseniz beni kabul edin, isterseniz infaz edin. Kanım size helaldir.
    Mus’ab:--Tevbe edene dokunmak yok. Allah’ın (cc) af ettiğine biz nasıl ceza veririz. Hoş geldin Meryem İslam, sâfâlar getirdin. Allah (cc) hidayetini mübarek kılsın.
    Meryem İslam’ın hidayeti tüm mücahidler tarafından sevinçle karşılandı. Hep bir ağızdan tekbir getirdiler.
    --Allah-u ekber! Allah-u ekber!
    Mus’ab:--Bize anlatacakların var mı Meryem İslam?
    Meryem İslam:--Evet komutanım! İlk önce hidayetime vesile olan olayı nakledeyim. Caharkale’ye girmiştim ki, yıkıntılar arasında gezen bir çocuk gördüm. Rusların attığı oyuncak bir bombayı almasıyla paramparça olması
    bir oldu. Hâlâ olayın etkisinden kurtulabilmiş değilim. Ayrıca, Bilal kardeşimiz Ruslarla çatışmaya girmiş, çatışmada Binbaşı Leonid adında bir Rus subayı ve bir siville birlikte on iki kişiyi cehenneme gönderdikten sonra şehadet şerbetini içmiş. Burada mücahidler yine tekbir getirerek Bilal’in şehadetini tebrik ettiler. Meryem İslam devamla:
    Rus karargâhının krokisini aklıma nakşettim. Karargâhın krokisini çizeceğim inşallah. Bu konuda Ali ve diğer kardeşlerimiz de yardımcı olsunlar inşallah.
    Mus’ab:--Allah (cc), Bilal kardeşimize rahmet etsin ve onu bize şefaatçi kılsın. Kroki çok işimize yarayacak. Ruslardan alınacak bir intikamımız var. Şimdi dinlen, daha sonra krokiyi çizersin inşallah.
    Meryem İslam:--Komutanım gelirken beraberimde ilaç da getirdim. Rus komutanını kandırmak kolay oldu. Doğrusu bu kadar ahmak olacağını tahmin etmemiştim.
    Mus’ab:--Allah (cc) razı olsun. Dr. Levent’e dönerek: İlaçlar sana teslim.
    Dr. Levent:--Başüstüne komutanım, diyerek ilaçları teslim aldı.
    Mus’ab, Mir Hüseyin’e dönerek:--Mir Hüseyin, herhangi bir tehlike kalmadı. Sen en kısa zamanda, Caharkale’ye git. Yakında Rus karargâhına baskın yapacağız inşallah. Ahmet kardeşimiz sana haber getirecek.
    Mir Hüseyin:--Başüstüne komutanım! Ben hemen gideyim inşallah.
    Mir Hüseyin, toparlanarak vedalaştı ve yola koyuldu. Rus karargâhına baskın yapılacak olması onu, oldukça heyecanlandırmıştı. Allah’tan (cc) kendilerini muzaffer kılması için dualar ediyordu.

    Şamil Basayev’in Şehadetİ

    Şamil Basayev ve birkaç mücahid, silah sevkiyatı için, İnguşetya topraklarında seyir halinde idiler. Basayev yanındakilerle sohbet ediyordu. O esnada, konvoyda bulunan bir araçtaki patlayıcı kulakları sağır eden bir sesle infilak etti. Allah-u Ekber diye tekbir getiren Şamil Basayev ve yanındaki mücahidler ile konvoyda bulunan diğer bazı mücahidler şehadet şerbetini içmişlerdi. Peki kimdi Şamil Basayev? İşte kısaca Şamil Basayev’in hayatı:
    Çeçen mücadelesinin sembol isimlerinden Şamil Basayev 14 Ocak 1965’te Çeçenistan’ın Vedo köyünde dünyaya geldi. 20. yüzyılda, Rus işgaline karşı Kuzey Kafkasya halklarının öncüsü olan Şeyh Şamil’e atfen, ailesinin “Şamil” adını koyduğu Basayev, aynı Şeyh Şamil gibi, aynı Rus ihtilalinden sonra Ruslara karşı mücadele eden dedesi gibi, hayatını Çeçen halkının tarihten gelen bağımsızlık mücadelesine adadı. Şamil Basayev’in ailesi Rus İhtilali’nden sonra Çeçenistan’dan Kazakistan’a sürülmüş ancak 1957’de Kruçev döneminde yurtlarına geri dönebilmişti.
    Sürgün yaşamış, işgal ve baskı görmüş bir halkın ve bu halkın bir parçası olan bir ailenin vatanlarına dönmesinden kısa bir süre sonra 1965’te dünyaya gelen Basayev, Çeçenistan’da Kafkasya gerçeğiyle yüz yüze yaşadı. 1982 yılında okuldan mezun olduktan sonra Sovyet Ordusu’nda iki yıl askeri eğitim aldı. Takip eden dört yıl boyunca, güney Rusya’nın Volgograd bölgesinde çalıştı. 1987’de Moskova’da mühendislik
    eğitimine başladı. Öğrencilik yıllarında devrimci kişiliği ile ön plana çıktı ve hayatı boyunca özgür Çeçenistan için savaştı. Abhazyalı bir hanımla evlendi, biri erkek üçü kız olmak üzere dört evlat sahibi oldu.
    1991 Ağustosu'nda Moskova'daki hükümet darbesi sırasında, Komünist Sovyetlere karşı Yeltsin taraftarları arasında yer aldı. Cahar Dudayev, Aslan Mashadov, Abdulhalim Sadullayev gibi örnek isimlerin dava arkadaşıydı.
    Sovyetler Birliği’nin dağılma süreci ile tekrar başlayan Çeçen mücadelesi, 1991 yılında Dudayev’in önderliğinde bağımsızlığın ilan edilmesiyle yeni bir döneme girmişti. Çeçenistan’ı tanımayan Rusya Çeçenistan sınırına asker yığıyor, Çeçenistan’la diplomatik ilişkiler geliştirmeye çalışan devletlere engel oluyor ve Çeçenistan’a ambargo uyguluyordu. İşte bu noktada Şamil Basayev, Çeçenistan’da yaşanan insanlık dramını duyurmak için bir Rus uçağını 1991 yılında Ankara’ya kaçırdı ve böylelikle dünya kamuoyu onu tanımış oldu.
    Basayev, Abhazya'ya gönderilen Çeçen birliklerin komutanı iken, 1992 yılında Abhazya'nın Gürcü işgalinden kurtulmasında birinci dereceden etkili olan Kafkas Halkları Konfederasyonu (KHK) birliklerinin komutanlığına getirildi. Ancak, Kafkasya’da kurulacak bağımsız bir İslam devleti düşüncesine karşı olan Rusya, Dudayev’e karşı askeri birliklerini Çeçenistan’a gönderince, Basayev Abhazya’dan ayrılarak Çeçenistan’a döndü ve Rus yanlısı silahlı birliklerin dağıtılmasında etkili oldu.
    1994 yılında Rusya Çeçenistan’ı işgal edince, Şamil Basayev Ruslar tarafından en fazla aranan Çeçen liderlerden biri haline geldi. Nitekim Rus savaş uçakları 1995 yılında Şamil’in Vedeno’daki evini bombalayarak ailesinden eşinin ve çocuklarının da aralarında bulunduğu 11 kişiyi şehit etti.
    Rus güçlerin sivillere karşı giriştikleri katliamların en üst seviyelere ulaştığı Haziran 1995'te, Şamil Basayev ve Çeçen direnişçiler Stavropol’da Budennovsk Hastanesini kuşatarak 1600 kişiyi rehin aldı. Basayev, kuşatma ile Rusya’nın Çeçenistan’dan çekilmesi yönündeki taleplerini yineledi. Birkaç gün süren kuşatma sonunda 129 kişi ödü, 415 kişi yaralandı. Bu baskının yapılmasını tetikleyen şartları görmezden gelerek baskında zarar gören siviller için ayağa kalkan kamuoyu ise, Çeçenistan’da soykırıma uğrayan, yerlerinden edilen bir halkın zorlu yaşantısını görmemeyi tercih ettiler.
    Çeçenistan’a adanmış bir hayatın taşıyıcısı Basayev, 1996 yılı Nisan ayında Çeçen Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri Komutanlığına getirildi ve Rus güçleri Çeçenistan'ı boşaltmaya mecbur eden Caharkale (Grozni) operasyonunu komuta etti. Basayev’in Grozni’de elde ettiği başarı Rus güçlerinin geri çekilmesine ve I.Çeçen Savaşı’nın sona ermesine vesile oldu. Caharkale operasyonundan sonra Rusya bölgeyi terk etti, 31 Ağustos 1996 yılında imzalanan Hasavyurt Antlaşması ile barış tesis edildi ve Aslan Mashadov devlet başkanı seçildi.
    Basayev, 1998'de Caharkale'de yapılan Çeçen-Dağıstan Halkları Kongresi'nde başkan seçildi. Kongrenin ikinci toplantısında alınan kararla 1 Ağustos 1999'da kurulan İslam Şurası'nın başkanı oldu.

    Bağımsız bir Dağıstan-Çeçen İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasını destekleyen Basayev ve Hattab, komuta ettikleri 2000 mücahitle Dağıstan’daki haksız saldırıyı engellemek istediler. Ancak 1996’da ummadığı bir yenilgiyi tamir etmek isteyen Rusya’nın isteği de buydu. Rusya bölgeye müdahale etti, dahası Dağıstan ayaklanmasını bahane ederek Çeçenistan’a girdi ve böylece II. Çeçen Savaşı başlamış oldu. Rusya’nın I. Çeçen Savaşı ardından gelen barışı ihlal ederek Ekim 1999’da Çeçenistan'ı yeniden işgal etmesi üzerine, doğu cephesi komutanlığı görevini sürdürmeye başlayan Basayev, ikinci savaş sırasında Grozni'yi savunurken yaralandı ve bir ayağını kaybetti.
    Rusya’nın 1999’da bölgeye tekrar girmesiyle başlayan II. Çeçen Savaşı’nın Çeçen halkına bilançosu ağır olmuştu. Ambargo, kontrol noktaları, temizlik operasyonları, toplama kampları, kaçırılma, yağmalama, tecavüz, işkence gibi uygulamalar, Çeçenistan’da yaşanan dram sonucu gerçekleşen iltica olayları ağır kayıplar verdirmişti. Kendi hayat hikayeleri Çeçenistan halkının yaşadığı dramın seyri ile şekillenen Basayev ve dava arkadaşları, 23 Ekim 2002’de Rus güçlerinin Çeçenistan’dan çekilmesini talep etme amacıyla gerçekleştirilen Moskova Tiyatro Baskını’nı yönetti. Bu baskını devlet başkanı Aslan Mashadov’un bilgisi dahilinde yürütmemesi Basayev ile Mashadov arasında gerilime sebep oldu.
    Ayrıca, Basayev 2004 yılında Kuzey Osetya'nın Beslan kasabasındaki bir ilkokula yapılan ve Rusya’nın güya kurtarma operasyonu adı altında kendi vatandaşlarını katlettiği eylemin de sorumluluğunu üstlendi. Rusya, Beslan kasabasındaki eylemin ardından Basayev'in başına 10 milyon dolar ödül koymuştu.
    Şamil Basayev başına konan bir servete rağmen, Rus gazeteci Andrei Babitsky’e ropörtaj verdi. Ropörtajda, “bilinçli olarak” masum çocuk ve kadınların ölümüne neden sebep olduğu sorulduğunda, Rusya’nın “resmi olarak” öldürdüğü 40 bin Çeçen çocuğu hatırlattı. Basayev’in bu ropörtajı Amerika’nın ABC kanalında yayınlandı. Kanal’ın ropörtajı yayınlamasının ardından Rusya, ABC televizyonundan gazetecilerin Rusya’ya girişini yasakladı. Yine 3 Şubat 2005’te, İngiltere’den Kanal 4 Basayev ile ropörtaj yapacaklarını açıkladı. Rusya Dış İşleri Bakanlığı bu ropörtajın ‘terörist’lere güç kazandıracağını ileri sürerek İngiliz Hükümeti’nden röportajı iptal etmelerini talep etti. Fakat İngiltere Dış İşleri Bürosu özel bir kanalın yayınına müdahale edemeyeceklerini söyledi ve ropörtaj planlandığı tarihte gerçekleşti.
    20. yüzyıl son çeyreğinde Avrupa’nın göbeğinde Bosna’da gerçekleşen soykırıma kayıtsız kalan dünya kamuoyu Çeçen Savaşı’na da gözlerini yumdu. Çeçenistan’da yaşanan hak ihlalleri kayıtlarda yerini almazken, Basayev ve arkadaşlarının çabası terörist mücadele olarak yaftalandı. Basayev, 21 Şubat 2000 tarihinde verdiği ropörtajda “Bu savaş içerisinde olabilecek her türlü şeye hazırız. Karşılaşacağımız her zorluğu aşabilecek güçteyiz. Buna inancımız tam. Fakat bizim beklemediğimiz ve anlayamadığımız şey inançsız Batı’nın desteğiyle dünyanın gözü önünde Ruslar tarafından gerçekleştirilen imha çalışmaları karşısında, İslam
    aleminin içinde bulunduğu hayret verici sessizlik.” diyordu. “Dünya Müslümanlarına Çeçen sorununa sahip çıkmaları için çağrıda bulunmayacak mısınız?” dendiğinde “Eğer Allah’ın çağrısı ve tehdidi bu insanların kalplerini titretmediyse benim, yani Rabbine karşı son derece zayıf ve aciz olan Şamil’in onlardan bir yanıt beklemesi yanlış olur.” cevabını veriyordu. Namazını, orucunu, yaşamını ve ölümünü Alemlerin rabbi için adayan bir hayattı Basayev’inkisi.
    Şamil Basayev, Budenovsk baskını (1995), Mosokova tiyatro baskını (2002), Grozni karargahının bombalanması (Aralık 2002), Beslan okul baskını (Eylül 2004), Bumerang Operasyonu (Eylül 2004), Nalçık baskını (Ekim 2005) gibi olayları üstlendi. Dedesi gibi kendi çocukları da Rus askerlerinin zulümlerine maruz kalan, hayatı cepheden cepheye koşmakla geçen Basayev, kimi zaman sivil halkın da etkilendiği bu baskınlardan dolayı eleştirilere maruz kaldı. Çeçen sorununu cephedeki gayretinin yanında diplomasi yoluyla çözme arayışında olan Aslan Mashadov ile görüş ayrılıkları oldu ancak bu durum Çeçenlerin özgürlük mücadelesini aksatmadı ve mücadelenin geneline yansımadı.
    Mart 2006’da Çeçen Cumhuriyeti başkanı Ramazan Kadirov, 3000 askerin dağlarda Basayev’i aramak için görevlendirildiğini ilan etti.
    Yeryüzünde haritalar yeniden çizilirken, mazlum halklar açlık, korku, mallardan ve canlardan eksiltilme ile imtihan edilirken, Çeçenistan’da alevlenen özgürlük mücadelesi, Dudayev, Yandarbiyev, Mashadov, Sadullayev ve Basayev gibi liderlerin ve onların destekçilerinin omuzlarında hayat buldu. Savaşın başladığı günden bu yana 300 bin şehit veren Çeçen halkı, Dudayev, Raduyev, Yandarbiyev, Mashadov ve Sadullayev’in şehadetlerinin ardından Şamil Basayev’i de şehit verdi (1)

    Allah (cc) Şamil Basayev ve diğer şehidlerin şehadetlerini mübarek kılsın.

    Olayın Caharkale’de duyulması üzerine…




    YÜZ ALTINCI BÖLÜMÜN SONU
  15. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ YEDİNCİ BÖLÜM

    …iki Rus askeri ile burun buruna geldi.
    Rus askeri:--Dur bakalım! Kimsin, nereden geliyorsun?
    Ahmet:--Sus, yavaş konuş! Beni deşifre mi etmek istiyorsun? Gelin şöyle, diyerek onları kuytu bir kenara çekti ve:
    --Ben istihbarat subayıyım. Çok önemli bir olayın peşindeyim. İşte bu da kimliğim.
    Kimliği gören askerler esas duruşu geçtiler.
    --Af edersiniz komutanım. Sizi tanıyamadık.
    Ahmet:--Önemli değil! Aferin görevinizi böyle titizlikle yerine getirin. Hadi bakalım, görev yerinize, dikkat çekmeyelim.
    Rus askeri:--Başüstüne komutanım.
    Ahmet bu olayı da kolaylıkla atlattıktan sonra, etrafına dikkat ederek, doğruca Mir Hüseyin’in evine gitti. Kapıyı çaldı. Pencereden bakan Mir Hüseyin, Ahmet’i görünce hemen kapıyı açtı.
    Mir Hüseyin:--Hoş geldin Ahmet kardeşim!
    Ahmet:--Hoş bulduk Mir Hüseyin.
    Mir Hüseyin:--Hayırdır, seni buraya getiren sebep ne?
    Ahmet:--Rusların yaptığı şenlik beni buraya kadar getirdi. Komutanımız bunun mahiyetini öğrenmek istiyor.
    Mir Hüseyin:--Maalesef Komutanımız Şamil Basayev’i kaybettik.
    Ahmet:--Ne, Şamil Basayev mi?
    Mir Hüseyin:--Evet, Şamil Basayev!
    Ahmet:--İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Allah şehadetini mübarek eylesin. Allah (cc) şefaatine nail eylesin bizleri. Peki nasıl olmuş?
    Mir Hüseyin:--İngüşetya’da yapılan silah sevkiyatı esnasında, bir araçta meydana gelen patlama sonucunda şehid olmuş. Gerçi bu olayı Ruslar üstleniyor ama, elimde net bir bilgi yok.
    Ahmet:--Allah (cc) rahmet eylesin. En büyük arzularımdan bir onunla karşılaşmaktı ama maalesef kısmet değilmiş. İnşallah, Kevser Havuzunun başında bir araya geliriz.
    Mir Hüseyin:--Karargâhta durum ne?
    Ahmet:--Herhangi bir değişiklik yok. Bu arada komutanımızın sana mesajı var. Bundan böyle, çok acil durumlar olmadığı müddetçe burada kalmanı istiyor. Yakında Meryem İslam, rus karargâhına casus olarak gönderilecek. O da seninle irtibata geçecek. Acil bir durumda karargâha bilgi götüreceksin.
    Mir Hüseyin:--Komutanımızın emri başımın üstüne. Allah (cc) nelere kâdir değil ki! Nereden nereye. Meryem İslam’a hidayet veren Allah’a (cc) hamdolsun. Meryem İslam’ın çok faydalı işler yapacağına eminim. Çünkü, Meryem İslam küfrü çok iyi bilmektedir. Ve Müslüman, küfrü bilendir.
    Ahmet:--Evet, aynı kanaatteyim. Bu arada benim karargâha gitmem lazım.
    Mir Hüseyin:--Bugün gitmen riskli olabilir. Bu gece burada kal. Yarın gidersin inşallah.
    Ahmet:--Evet, haklısın. Bugün geri dönmem dikkati çekebilir. Zaten gelirken iki Rus askeri ile karşılaştık.
    Mir Hüseyin:--Eminim ki onlara talim yaptırmışsın.
    Ahmet:--Aynen öyle oldu. Aslında süründürebilirdim ama fazla da şansı zorlamamak lazım.
    Mir Hüseyin:--Evet, her şeyi tadında bırakmak lazım. Bu arada öğle namazı olmak üzere. Abdestlerimizi alalım.

    Ahmet:--Benim abdestim var, ama yine de tazelesem iyi olur.
    Abdest alıp öğle namazını kıldılar. Daha sonra, hazırlanan yemeği birlikte yediler.
    Mir Hüseyin ve Ahmet, o günü sohbet ederek ve daha sonraki günlerde, bizinillah neler yapmaları gerektiği konusunda planlar yaptılar. Meryem İslam karargâha geleceğine göre, Mir Hüseyin’in yükü hafifleyecekti. Bu arada karargâhtan daha iyi bilgiler de elde edebilecekti.
    Ertesi sabah, kuşluk vaktine doğru Ahmet yola çıktı. Herhangi bir müşkülatla karşılaşmadan, karargâha vardı. Karargâhtakiler Ahmet’i büyük bir merakla beklemekteydiler. Selam ve hoş geldin faslından sonra:
    Mus’ab:--Bize ne haberler getirdin Ahmet?
    Ahmet:--Maalesef iyi haberler getiremedim komutanım.
    Mus’ab:--Hayrola Ahmet?
    Ahmet:--O şenliği niye yaptıklarını öğrendim komutanım.
    Mus’ab:--Neymiş peki nedeni?
    Ahmet:--Komutanımız Şamil Basayev, İnguşetya’da bir konvoyda seyir halindeyken, konvoydaki araçlardan birinde patlama olmuş ve patlama sırasında, Komutanımız Şamil Basayev ve onunla aynı araçta bulunan üçü kişi ile konvoydaki bazı mücahidler, şehadet şerbetini içmişler.
    Mus’ab:--İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Haber kesin mi peki?
    Ahmet:--Evet komutanım! Mir Hüseyin de bunu teyid ettirmiş.
    Ahmet’in getirdiği bu haber, karargâhta büyük üzüntüye neden oldu. Kimi mücahidler ağlıyor kimileri ise dua ediyordu.
    Mus’ab:--Kardeşlerim, bu bizim ilk şehidimiz değil. Daha önce Devlet Başkanımız Cahar Dudayev’i kaybettik. Daha doğrusu onu Hak’ka yolcu ettik. Aslan Mashadov, Emir Hattab, Arbi Barayev, Abdulhalim Sadullayev ve şimdi de Şamil Basayev. Her komutanımızın şehadeti elbette bizleri etkileyecektir. Ama şu unutulmamalıdır ki, bu dava kişilere bağlı bir dava değil. Bir Müslüman için, Efendimiz’in (sav) vefatından daha büyük bir üzüntü olamaz. Hani Hz. Ömer (ra) O’nun (sav) vefatını kabullenememiş ve kılıcını çekerek: “Muhammed (sav) ölmedi. Kim O’nun öldüğünü söylerse, onu bu kılıcımla ikiye biçerim” demişti de. Hz. Ebubekir (ra), ortaya çıkıp: “Kim Muhammed’e (sav) iman ettiyse, bilsin ki O ölmüştür. Kim Allah’a (cc) iman ettiyse, bilsin ki Allah (cc) bakidir.” Ayetini okumuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) sakinleşmiş ve “Ben bu ayeti, sanki daha önce duymamış gibiydim” demiştir. Bizler de Allah’a (cc) iman etmişizdir. Şehidlerimizin olması bizi yolumuzdan döndürmeyeceği gibi, onların çokluğu davamızın bereketi olmaktadır. Şimdi herkes abdestini alsın, Komutanımızın, gıyabında cenaze namazını kılacağız inşallah. Herkes abdestini aldı. Mus’ab’ın imamlığında cenaze namazı kılındı. Namazın ardından, yine Mus’ab’ın direktifi

    ile Şamil Basayev için Kur’an okunmaya başlandı. Kur’an hatminin
    ardından dualar edildi. Duanın ardından Mus’ab:--




    YÜZ YEDİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  16. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ SEKİZİNCİ BÖLÜM

    …Meryem İslam!
    Meryem İslam:--Efendim komutanım!
    Mus’ab:--Hemen hazırlan! Yarın Caharkale’ye gidiyorsun.
    Meryem İslam:--Başüstüne komutanım! Ben her an hazırım.
    Ahmet:--Komutanım! Meryem İslam’ın Caharkale’ye gitmesinde bir sakınca yok ama, diğer kardeşlerimizden gidenler, gündüz Caharkale’ye girmek zorunda oldukları için, bu onlar için risk oluşturabilir. Benim fikrimce, bir tim gönderelim de geceleri Rus askeri avlasınlar. Böylece kardeşlerimiz gece Rusların olmadığı bir Caharkale’ye daha rahat girebilecekler.
    Mus’ab:--Evet Ahmet kardeşim! Çok güzel bir plan. Aslında bunu ben de düşünmüyor değildim. O halde, hemen bir tim oluşturalım. Bu işi için gönüllü olmak isteyen var mı? Keskin nişancılık esastır ama.
    Cesim:--Ben gönüllüyüm komutanım.
    Mus’ab:--Tamam Cesim! Sen tim komutanısın. Gönüllüler arasından on kişi seç.
    Tüm mücahidler gönüllüydü. Cesim gönüllüler arasından on kişi seçti. Hepsi de değme nişancıydı. Tabiri caizse uçan kuşu gözünden vururlardı.
    Cesim:--Bu kardeşlerimizi seçtim komutanım.
    Mus’ab:--Allah (cc) sizi muvaffak kılsın ve sizleri korusun. Şimdi gelelim yapacaklarınıza. Sizin göreviniz, gece devriye gezen Rus askerlerini bertaraf etmek. Gündüz Caharkale Rusların olsun ama gece bizim olmalı. Hem oradaki kardeşlerimiz de daha rahat hareket ederler böylece. Yanınıza bol miktarda silah ve mühimmat alın. Alacağınız tüm silahlar susturuculu olsun. En azından Rusları gece dışarı çıkamayacak duruma getirene kadar fazla patırtı çıkmamalı. Onları iyice yıldırdıktan sonra, istediğiniz kadar şamata çıkarabilirsiniz.
    Ahmet:--Komutanım izin verirseniz ben de gitmek istiyorum.
    Mus’ab:--Hayır kardeşim. Buradaki herkesin gönüllü olduğunu biliyorum. Ama herkesin bir görevi var. Sen çok iyi bir istihbaratçısın. Bunu ispatladın. Caharkale’ye gittiğin zaman, orada kaldığın süre içerisinde, operasyonlara katılabilirsin ama, görevini tehlikeye düşürmemek şartıyla.
    Ahmet:--Haklısın komutanım. Bir an için heyecana kapıldım.
    Mus’ab:--Anlıyorum kardeşim. Bu ortamda böyle durumlar gayet normaldir. Bu arada Cesim, yarın sabah Meryem İslam ile beraber gideceksiniz inşallah. Meryem İslam gündüs girsin Caharkale’ye, siz ise geceyi bekleyeceksiniz. Caharkale’ye girdiğiniz andan
    itibaren durum müsait olursa hemen operasyona başlayabilirsiniz. Ama riskli bir durum varsa, ertesi geceyi bekleyin. İlk uğrayacağınız yer Mir Hüseyin’in evi olacak. Mir Hüseyin sizi uygun evlere yerleştirecek. Ne olursa olsun, gündüz evden dışarı çıkmak yok. Mecbur kalmadığınız zaman da çatışmaya kesinlikle girmeyeceksiniz. Gündüz gireceğiniz bir çatışma, operasyonu riske sokabilir. Bu da Rusları cesaretlendirir. Geceleri Rus Karargâhını dahi basabilirsiniz. Ama dediğim gibi kendinizi riske atmak yok.
    Cesim:--Anladım komutanım. Hiç endişeniz olmasın. Gündüz Ruslarla burun buruna gelmediğimiz sürece çatışma olmayacak. Yapacağımız görevin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz.
    Mus’ab:--Allah (cc) sizlerden razı olsun. Hem böylece şehid edilen komutanlarımızın intikamlarını da bir nebze olsun almış oluruz. Daha sonra büyük bir operasyon yapacağız inşallah. Siz bir nevi akıncı görevi göreceksiniz. Mus’ab Meryem İslam’a dönerek:
    --Senin de bazı bilgiler vermen gerekir ki, Ruslar sana güvensinler.
    Meryem İslam:--Ne tür bilgiler vereceğim komutanım?
    Mus’ab:--Şu mağaradan aldığımız silahlarla ilgili bilgi vereceksin. O silahları bizim aldığımızı, bu konudaki bilgileri, Bilal kardeşimizin para karşılığında, Cemşit’ten aldığını söyleyeceksin. Böylece diğer hainlere karşı da bir güvensizlik hissedecekler. Ayrıca bizim değişik yerlerde, on beş tane sığınağımızın olduğunu, bunlardan birisinin Akdağ’da olduğunu söyleyeceksin. Tabi sen gidene kadar biz sığınağı boşaltıp çok az bir miktar malzeme bırakacağız. Bir sığınağımızı feda edeceğiz. Ama bunun karşılşığında onlara dünyayı dar edeceğiz inşallah.
    Akdağ, Mir Hüseyin’in silahları bulduğu mağaranın olduğu dağdı. Mahmut Amca’nın köyüne de çok yakındı.
    --Ahmet!
    Ahmet:--Efendim komutanım!
    Mus’ab:--Görev istiyordun. İşte sana görev. Yanına birkaç kişi al. Akdağ’daki sığınağımıza gidin ve oradaki malzemeleri buraya taşıyın.
    Ahmet:--Başüstüne komutanım!
    Mus’ab:--Beraber gideceğin mücahidler sığınağı biliyorlar. Mahmut Amca’nın yanına gidip ondan, yük hayvanı alacaksınız. Oradaki malzemeleri yükleyip buraya getireceksiniz. Hemen yola çıkın. Mahmut Amca’ya çok selam söyleyin.
    Dr. Levent:--Uygun görürseniz ben de gitmek istiyorum.
    Mus’ab:--Hayır doktor. Sen bize burada lazımsın. Seni de riske etmek istemiyorum. Senin buradaki görevin daha önemli.
    Dr. Levent:--Kendimi hiçbir şey yapmamış hissediyorum komutanım. Ben buraya yatmaya gelmedim.
    Mus’ab:--Sen zaten yatmıyorsun. İş istiyorsan, sana göre de iş var. Mesela genel bir muayene yapabilirsin.
    Dr. Levent:--Başüstüne komutanım.

    Mus’ab:--Burada sadece bir doktorumuz var, bunu untuma.
    Dr. Levent.—Başüstüne komutanım. Böyle boş oturmak canımı sıkmıştı. Ben hemen muayeneye başlayayım.
    Mus’ab:--Canın sıkıldığı zaman, kardeşlerimizi muayene edebilirsin.
    Dr. Levent:--Peki komutanım.
    Ahmet:--Komutanım, bugün gelememe durumumuz var mı?
    Mus’ab:--Bu ihtimal dahilinde tabi.
    Ahmet:--Komutanım o halde…


    YÜZ SEKİZİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  17. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ DOKUZUNCU BÖLÜM

    …Meryem İslam ve diğer ekibin gitmelerinin bir gün sonraya alınması gerekir kanaatindeyim.
    Mus’ab:--O konuda hiç endişeniz olmasın. Siz gelinceye kadar, onlar burada kalacak.
    Ahmet:--O halde biz yola çıkalım komutanım.
    Mus’ab:--Evet, bir an önce yola çıkın. Allah (cc) Yâr ve yardımcınız olsun.
    Ahmet:--Allah (cc) razı olsun. Allah’a (cc) emanet olun.
    Mus’ab:--Allah’a (cc) emanet olasınız. Sağ salim gidip dönersiniz inşallah. Çok dikkatli olun. O malzemenin bizim için ne kadar önemli olduğunu biliyorsunuz.
    Ahmet:--Merak etmeyin komutanım, sağ olduğumuz müddetçe o malzemeye hiçbir şey olmayacak inşallah.
    Ahmet beraberindeki mücahidlere beraber yola çıktı. Dağdan aşağıya sağ salim inmeyi başardılar. Sohbet ederek yol alıyorlardı. Sohbete o kadar dalmışlardı ki, kendilerini Mahmut Amca’nın köyünün bahçelerinin yanında buldular. Köye doğru yol alırken, biraz ileride, bahçede çalışan Hasan’ı gördüler. Mücahidlerden biri:
    --Şu ilerdeki bahçede çalışan birisi var.
    Ahmet:--Evet gördüm. Dur bakalım bu bizim Hasan. Hasan! Hasan!
    Hasan:--Vay Ahmet kardeşim! Hoş geldiniz! Bu ne şeref!
    Ahmet:--Estağfurullah o şeref bize ait.
    Hasan gelen mücahidlerle kucaklaştı. Hoş geldin ve hatır sorma faslından sonra, Hasan:
    --Bu ziyaretinizi neye borçluyuz?
    Ahmet:--Bize yardımcı olmanız gerekiyor Hasan.
    Hasan:--Başım üstüne! Ne yapacağız?
    Ahmet:--Akdağ’daki sığınaktan malzemeleri almamız lazım. Bunun için de bize birkaç yük hayvanı lazım.
    Hasan:--Merak etme, ben Mahmut Amca’ya gidip durumu anlatırım. Sizin köye gelmeniz sakıncalı olabilir. Malumun
    Celayir’in akrabaları orada.
    Ahmet:--Anlıyorum Hasan kardeşim. Size bir zarar gelmesini istemiyoruz. Siz nasıl isterseniz öyle hareket ederiz.
    Hasan:--Ben gidip hayvanları temin edeceğim, ayrıca yiyecek de temin ederim. Bu arada siz burada bekleyin. Ha unutmadan, bahçeler emrinizde istediğiniz kadar yiyebilirsiniz meyvelerden.
    Ahmet:--Allah (cc) razı olsu Hasan kardeşim. Mahmut Amca ve diğer kardeşlerimize selam söylemeyi unutma.
    Hasan:--Vealeykum selam ve rahmetullah! Sahi sormayı unuttum, adama ihtiyaç var mı?
    Ahmet:--Gelmek isteyen bir iki kişiyi getirebilirsin.
    Hasan:--Tamam anladım. Hoşçakalın. Allah’a (cc) emanet olun.
    Ahmet:--Uğurlar olsun!
    Hasan, köye gitti. Mahmut Amca’nın yanına vardı.
    Hasan:--Selamun Aleykum!
    Mahmut Amca:--Vealeykum selam ve rahmetullah! Hoş geldin Hasan! Hayırdır?
    Hasan:--Ahmet ve diğer bazı mücahidlerin selamı var.
    Mahmut Amca:--Aleyke ve aleyhi selam! Hayırdır inşallah?
    Hasan:--Akdağ’da bir sığınak var. Orada malzeme var. O malzemelerin nakledilmesi gerekiyor. Bunun için de birkaç tane yük hayvanı lazım.
    Mahmut Amca:--Derhal, yük hayvanı olan köylülere git, hayvanları al. Ayrıva Seyfi ve Cemal da yanında gelsinler. Yalnız dikkat edin de Celayir’in akrabaları hayvanları ne için aldığınızı öğrenmesinler.
    Hasan:--Merak etme Mahmut Amca! Biraz odun getireceğim. Onun için de hayvana ihtiyacım var.
    Mahmut Amca:--Aferin Hasan! Hadi bakalım git ve odunları al gel. Bu arada, bu sefer siz de beraber karargâha beraber gidin. Komutana benden çok selam söyleyin.
    Hasan:--Vealeykum selam. Merak etme, bu sefer itiraz kabul etmiyor ve biz de gidiyoruz.
    Mahmut Amca:--Allah (cc) yolunuzu açık etsin. Ahmet oğluma ve diğer mücahidlere de selamlarımı söyleyin. Gözlerinden öpüyorum.
    Hasan:--Vealeykum selam. Allah (cc) senden razı olsun.
    Hasan, gidip Seyfi ve Cemal’i bulup durumu onlara bildirdi. Bu duruma onlar da çok sevindiler. Kısa zamanda on tane hayvan topladılar. Köyü tam terk etmek üzereydiler ki…

    YÜZ DOKUZUNCU BÖLÜMÜN SONU
  18. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ ONUNCU BÖLÜM


    ..Celayir’in amcası Reşat ile karşılaştılar.
    Reşat:--Hayırdır, nereye gidiyorsunuz böyle?

    Hasan:--Biraz odun toplamıştım. Onları getirmeye gidiyoruz.
    Reşat:--Ya, odun ha! Hem de bu yaz günü.
    Hasan:--Evet bu yaz günü. Yazın odun toplama yasağı mı var?
    Reşat:--Yok da bana biraz tuhaf gibi geldi.
    Hasan:--Odun toplamanın nesi tuhaf? İnanmıyorsan sen de gel. Hem de bize yardımcı olursun.
    Reşat:--Gelmek isterdim ama çok işim var. Size uğurlar olsun.
    Hasan:--Sağolasın!
    Reşat geri döndü. Ama Hasan durumdan şüphelenmişti. Seyfi’ye dönerek:
    --Seyfi sen saklan ve yolu gözetle. Bu Reşat’tan her şey beklenir. Şayet bizi takip ediyorsa ona göre bir hâl çaresine bakalım.
    Seyfi:--Tamam, merak etme!
    Bir virajı döndüklerinde, Seyfi bir çalılığın içerisine gizlendi, yolu gözetlemeye başladı. Hasan yanılmamıştı, Reşat gizlenerek geliyordu. Seyfi daha fazla beklemedi. Hızla arkadaşlarına yetişti ve:
    --Haklısın Hasan! Reşat bizi takip ediyor. Bunu bir şekilde bertaraf etmemiz lazım. Aksi takdirde başımıza bela olacak.
    Hasan:--Evet, aynı fikirdeyim. Sen şimdi atın birini al. Hızla Ahmet’e git, bizim bahçede bekliyorlar. Ona durumu anlat. O bir hâl çaresi bulur.
    Seyfi:--Peki, hemen gidiyorum.
    Seyfi, en iyi ata atladığı gibi gözden kayboldu. Ahmet ve beraberindeki mücahidler, bahçedeki ağaçların altında oturuyorlardı. Bir atlının hızla kendilerine doğru geldiğin görünce saklandılar. Ahmet, dürbünle geleni izlediğinde, onun Seyfi olduğunu gördü.
    Ahmet:--Tamam kardeşlerim. Gelen tanıdık, çıkabilirsiniz. Ama anlayamadım, neden Seyfi tek başına geliyor. Muhakkak bu işte bir iş var.
    Seyfi kısa bir süre sonra onların yanına varmıştı.
    --Selamun aleykum!
    --Velaeyum selam ve rahmetullah! Hoş geldin hasan!
    Hasan:--Hoş bulduk! Ama bir problemimiz var.
    Ahmet:--Hayırdır ne oldu?
    Hasan:--Celayir’i tanıyorsun.
    Ahmet:--Evet! Şu hain Celayir.
    Hasan:--Evet! Onun amcası, gelirken bizi gördü. Bizden şüphelenmiş olacak ki, arkamızdan bizi takip ettiğini gördük. Bunu bir şekilde etkisiz hale getirmeliyiz. Yoksa başımıza dert açacak.
    Ahmet:--Ben bunları anlamıyorum. Bir insan nasıl olur da bu kadar onursuz olabilir. Ülkesini işgal eden ve zulmün her türlüsünü fütursuzca halkına uygulayan zalimlerden yana olabilir. Bu insanlarda hiç mi şeref, haysiyet yok. Doğrusu bu tür hadiseler beni çok üzüyor. Bunlar hiç mi islamdan nasibini almamış. Bu adamı mecburen bertaraf etmek zorundayız. Bunu yapmak
    istemiyorum ama başka çaremiz de yok. Kardeşlerim, iki kişi gidip pusu kurun ve bu alçağı yakalayıp getirin. Biz de derin bir çukur kazalım. Anlaşılan Celayir’i özlemiş. Madem ki onu özlemiş biz de daha fazla onları ayrı bırakmayalım.
    İki mücahid, Seyfi’nin tarif ettiği yöne doğru gittiler. Bir süre sonra, Hasan ve Cemal’le karşılaştılar. Hasan durumu onlara bildirdi. Onlar da yolun kenarında pusu kurdular. Bir süre sonra Reşat geldi. Mücahidler önüne çıkıp Reşat’ı yakaladılar. Reşat’ta şafak atmıştı. Yaptığı işin ne kadar tehlikeli olduğunun yeni farklına varmıştı. Hasan ve diğerlerini takip ettiğine bin pişman olmuştu. İçinden Celayir’e lânetler yağdırmaya başlamıştı. Bundan sonrası için yalvarmaktan başka çare de yoktu. Daha önceki hainlerin başına gelenleri bildiğinden, pek umudu da yoktu. Ama yine de deneyecekti. Reşat bu düşünceler içerisindeyken, kafilenin yanına varmışlardı.
    Ahmet:--Demek Reşat bu ha!
    Hasan:--Evet Reşat bu!
    Ahmet:--Evet Reşat efendi buraya kadar. Merak ediyorum, acaba bu içinde bulunduğun durum Ruslara uşaklık yapmaya değdi mi?
    Reşat:--Ben uşak değilim. Yeğenim öldürüldüğü için kızgındım. Ne olur beni öldürmeyin.
    Ahmet:--Bunu çok isterdim ama, bu şerefli insanları tehlikeye atamam Reşat efendi. Milyonlarca Reşat, Mahmut Amca’nın tırnağı etmez. Neden Ruslara uşaklık yaptın peki, ne karşılığında ve karşılığını aldın mı?
    Reşat:--Öldürülmekten korkuyordum. Ayrıca Ruslar çok cüz’i bir para veriyorlardı. Bizi pek adam yerine de koymuyorlardı.
    Ahmet:--Mahmut Amca, Hasan, Seyfi, Cemal ve diğerleri can taşımıyorlar mı? Onarlın canlarının hiç mi kıymeti yok? Ayrıca hainler, kendilerine uşaklık yapılanlar tarafından bile adam yerine konulmazlar. Onların gözünde hainler hayvanlardan daha aşağılıktır. Rusların yanında bile Mahmut Amca’nın değeri var ama sen ve senin gibilerinki yok.
    Reşat:--Anlıyorum!
    Ahmet:--Anladın ama geç kaldın Reşat. Seninle daha fazla kaybedecek vaktimiz yok. Gereğini yapın kardeşlerim.
    Reşat’ın bütün yalvarmaları boşa gitmişti. Kimse onu duymuyordu bile. Reşat hak ettiği cezayı bulmuştu. Onu gömüp yola koyuldular. Reşat onlara epeyce vakit kaybettirmişti. Yorucu bir yolculuktan sonra, nihayet sığınağın olduğu yere varmışlardı. Akşam namazı vakti de girmişti. Namazı kıldıktan sonra, bir şeyler atıştırdılar. Ve vakit kaybetmeden, malzemeleri hayvanların sırtına yükleyecek hale getirmek için bağlamaya başladılar. Gece yarısına doğru, malzemeyi yüklenecek duruma getirmişlerdi. Bu arada biraz malzemeyi de orada bırakmışlardı. Rusları aldatmak için.
    Ahmet:--Tamam kardeşlerim, ellerinize sağlık. Şimdi dinlenmeye çekilelim. Bir kardeşimiz nöbet tutsun. Bir saat sonra da başka
    birini uyandırsın. Bir mücahid nöbetçi olarak kaldı. Diğerleri yanlarında getirdikleri uyku tulumlarını serip uzandılar. Tam uykuya dalacaklardı ki….

    YÜZ ONUNCU BÖLÜMÜN SONU
  19. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ ON BİRİNCİ BÖLÜM


    …birden bir homurtu ve atların kişnemeleri ile fırladılar yataklarından. Atlar hem kişniyor hem de şaha kalkıyorlardı. Belli ki bir şeyden ürkmüşlerdi. Atların yanına vardıklarında, iki ayı ile karşılaştılar. Tam silahları ayılara doğrultmuşlardı ki Hasan:
    --Durun, bunlar Rusları parçalayan ayılar. Anlaşılan bizi Rus zannettiler. Ben hergün bunlarla karşılaşıyorum ne onların bana ne de benim onlara bir zararım dokunuyor. Hasan ayılara dönerek:
    --Biz mücahidiz, şayet bize zarar vermeye kalkışırsanız sizi Rabbime şikayet ederim.
    Ayılar sanki söylenenleri anlamış gibi sessizce uzaklaştılar oradan. Bu meseleyi de böylece hallettikten sonra yataklara döndüler. Gece problemsiz bir uyku uyuduktan sonra, sabah namazı ve kahvaltının akabinde, yükleri hayvanlara yüklediler ve yola koyuldular. Dağdan dikkatli bir inişin neticesinde karargâhın yolunu tuttular. Epeyce bir yürüyüşten sonra, yol ayrımına gelmişlerdi. Ahmet:
    --Hasan kardeşim, siz buradan ayrılın.
    Hasan:--Hiç mümkünatı yok. Hem Mahmut Amca’nın kesin talimatıdır. Üçümüz birlikte karargâha gelip döneceğiz. Bir de hayvanlar için sizi köye kadar yoramayız.
    Ahmet:--Mademki Mahmut Amca’nın talimatı var. Başımın üstünde yeri var. O halde yola devam edelim. Yolda birbirleri ile sohbet ederek karargâhın bulunduğu dağın eteğine varmışlardı. Karargâhtan da onların geldiğini görmüşlerdi. Komutanın talimatı ile birkaç mücahid aşağıya inerek onları beklemeye başlamışlardı. Hep beraber hayvanları alıp karargâha ulaştılar.
    Ahmet:--Selamun aleykum!
    Mus’ab:--Vealeykum selam ve rahmetullah. Hoş geldiniz!
    Ahmet:--Hoş bulduk!
    Mus’ab:--Ooo Hasan kardeşim sizler de hoş geldiniz! Bu kardeşlerimiz kim?
    Hasan:--Hoş bulduk komutanım! Bu Seyfi Mahmut Amca’nın oğlu. Bu da Cemal. Silahların getirilmesinde ikisinin çok yardımı olmuştu.
    Mus’ab:--Allah (cc) sizlerden razı olsun. Bu iyiliğinizi asla
    unutmayacağız.
    Cemal:--Estağfurullah komutanım. Aksine başka bir şey yapamadığımız için hakkınızı helal etmenizi istiyoruz. Bu ülke hepimizin. Keşke elimizden daha fazlası gelseydi. Aslında ben de burada kalıp savaşmak istiyorum.
    Mus’ab:--Hayır! Siz bize köyde lazımsınız. Sakın yaptığınız işi küçümsemeyin. Hele o gönderilen silahlar ilaç gibi gelmişti. Öyle dar bir zamanda geldi ki Hızır gibi yetişti.
    Cemal:--Allah (cc) sizi başımızdan eksik etmesin komutanım.
    Mus’ab:--Anlatın bakalım! Herhangi bir problemle karşılaştınız mı?
    Ahmet:--Hani şu Celayir vardı komutanım!
    Mus’ab:--Şu bertaraf ettiğiniz hain mi?
    Ahmet:--Evet komutanım! Onun amcası Reşat Hasan ve diğer kardeşlerimizi takip etmiş. Kardeşlerimiz durumu bize bildirince, biz de onu ele geçirip etkisiz hale getirdik.
    Mus’ab:--Bir tane daha mı?
    Ahmet:--Evet komutanım maalesef!
    Mus’ab:--Ben bunları anlayamıyorum. Cehenneme gitmek için neden bu kadar istekliler. Allah’tan ki sayıları fazla değil.
    Ahmet:--Böyle hainler her milletten çıkıyor komutanım. Peygamber Efendimiz (sav) zamanında onun arkasında namaz kılan münafıklar yok muydu?
    Mus’ab:--Haklısın Ahmet! Ama yine de insan üzülüyor tabi.
    Ahmet:--Evet komutanım! Hepimiz üzülüyoruz ama diğer Müslümanları riske atma lüksümüz yok. Bunu onlar seçtiler ne yapalım!
    Mus’ab:--Elbette Ahmet elbette!
    Ahmet:--Komutanım biz işimizi bitirdik.
    Mus’ab:--Evet Ahmet! Allah (cc) sizlerden razı olsun. Sıra Caharkale’ye gidecek timde. Cesim’e dönerek
    --Hazır mısınız?
    Cesim:--Hazırız komutanım!
    Mus’ab:--Peki, tim komutanı sensiz Alarahman da yardımcındır. Caharkale de birkaç gruba ayrılacaksınız. En fazla ikişer kişilik gruplar halinde hareket edeceksiniz. Mecbur kalmadığınız müddetçe bir araya gelmeyin. Aranızdaki irtibatı Mir Hüseyin sağlayacak. Rusları öyle bir canlarından bezdireceksiniz ki, gece dışarı çıkamayacak hale gelecekler.
    Cesim:--Merak etmeyin komutanım, bırakın dışarı çıkmayı, onları analarından doğduklarına pişman edeceğiz inşallah.
    Mus’ab:--İnşaallah! Allah (cc) yardımcınız olsun.
    Caharkale’ye gidecek olan ekip yola çıkmaya hazır hale geldi.
    aha sonra da karargâhtakilerle vedalaşıp yola koyuldular. Yolda herhangi bir problemle karşılaşmadan Caharkale yakınına kadar vardılar. Caharkale yakınına varmışlardı ki…

    YÜZ ON BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
  20. ahmet meydani

    ahmet meydani Üyeliği İptal Edildi Banned

    YÜZ ON İKİNCİ BÖLÜM


    Cesim:--Meryem İslam, sen şehre gir. Biz geceyi bekleyeceğiz. Bu arada Ruslara bizim gelebileceğimize dair bilgi verebilirsin. Bir de seni tehlikeye atmayalım. Bir iki gün olay çıkarmamaya çalışacağız, mecbur kalmazsak tabi.
    Meryem İslam:--Anladım. İnşallah mecbur kalmazsınız. Allah’a (cc) emanet olun.
    Cesim:--Uğurlar olsun! Sen de Allah’a (cc) emanet ol.
    Meryem İslam şehre doğru yürüdü ve bir süre sonra gözden kayboldu. Caharkale’ye girdiğinde etrafına baka baka karargâhın yolunu tuttu. Nizamiyedeki nöbetçiye kimliğini gösterip içeri girdi. Doğruca karargâh komutanının yanına çıktı. Komutana Meryem İslam’ın geldiğini haber verdiler. Komutan da derhal içeri almalarını emretti.
    Komutan:--Olga hoş geldin! Nasılsın?
    Meryem İslam:--Hoş bulduk komutanım. Sağolun siz nasılsınız?
    Komutan:--Şu Çeçenler olmasa daha iyi olacağım ya neyse. Anlat bakalım ne haberler getirdin bize.
    Meryem İslam:--Size hem iyi hem de kötü haberlerim var.
    Komutan:--Doğrusu heyecanlandım. Neymiş bakalım?
    Meryem İslam:--İyi haberlerim Akdağ daki sığınağın yerini öğrendim. Ayrıca yine oradaki silahların da asiler tarafından alındığını öğrendim. Kötü habere gelince buraya bir süre sonra bir tim gönderecekler. Yalnız niye gönderileceğini bilmiyorum.
    Komutan:--Silahların yerini kimden öğrenmişler?
    Meryem İslam:--Hani şu öldürdüğünüz Bilal vardı ya!
    Komutan:--Evet!
    Meryem İslam:--İşte o Bilal, bu bilgileri Cemşit’ten öğrenmiş. Yani bu Cemşit çift yönlü çalışıyormuş anlayacağınız.
    Komutan:--Vay adi köpek! Demek öyle ha?
    Meryem İslam:--Evet komutanım! Bunlara güvenilmez. Hem bunlar güvenilir olsa, kendi milletine ihanet etmez.
    Komutan:--Evet haklısın! Bundan böyle casuslar konusunda çok dikkatli davranacağız. En ufak bir şüphede bertaraf edilmeleri için talimat vereceğim. Peki bu tim ne zaman gelecek?
    Meryem İslam:--Zamanını tam bilmiyorum ama hemen gelmeyeceklerini biliyorum. Birkaç gün vaktimiz var.
    Komutan:--Neyse o konuda daha sonra talimat veririm. Biz vakit geçirmeden şu sığınağa gidip orayı kullanılamaz hale getirelim.
    Meryem İslam:--İyi olur komutanım! Ben emrinize hazırım.
    Komutan:--Yeni geldin, yorgunsun. İstersen yarına erteleyebiliriz.
    Meryem İslam:--Hayır komutanım böyle şeyler ertelemeye gelmez.
    Komutan:--Evet haklısın! Ayrıca seni tebrik ederim. Şimdiye kadar hiç kimsenin başaramadığı şeyleri başardın. Keşke emrimdeki subaylar senin kadar becerikli olsalardı. O zaman asilere kök söktürürdüm. Ben hemen bir ekibin hazırlanması için talimat vereyim. Kaç kişi istersin?
    Meryem İslam:--Yirmi kişi yeter. Zaten herhangi bir tehlike söz konusu değil.
    Komutan:--Peki!
    Komutan hemen yirmi kişilik bir ekibin hazırlanmasını emretti. Kısa bir süre sonra ekip hazırdı. Meryem İslam araca bindi ve hareket ettiler. Caharkale’ye gelirken sığınağın olduğu yere uğrayıp yerini iyice hafızasına kaydetmişti Meryem İslam. Takriben bir saatlik bir yolculuktan sonra Akdağ’ın eteklerine varmışlardı. Bundan sonrasını yaya gideceklerdi. Zorlu bir tırmanış başlamıştı. Rus askerleri epeyce zorlanıyordu yokuşu çıkmak için. Meryem İslam ise bu işler için eğitim aldığından, gayet rahatlıkla çıkıyordu yokuşu. Zorlu bir yolculuktan sonra nihayet dağın tepesine varmışlardı. Mücahidler burayı tam bir kararagâh haline getirmişlerdi. Ekipte bulunan Teğmen Yuşin:
    --Vay canına, burasını tam bir karargâh haline getirmişler.
    Meryem İslam:--Ne sandın ya! Boşuna mı bu kadar süredir bize kafa tutuyorlar sanırsın.
    Teğmen Yuşin:--Demek ki bunların ellerinde bizimki gibi imkan olsa dumanımızı attırırlar.
    Meryem İslam:--Bundan hiç şüpheniz olmasın. Neyse biz işimize bakalım. İşte sığınak burası.
    Teğmen Yuşin:--Hayret edilecek bir şey doğrusu. Buraya defalarca geldik ama bu sığınağı bir türlü tespit edememiştik. Ne kadar güzel kamufle etmişler.
    Meryem İslam:--Evet! Ben de burayı keşfedene kadar ne çektim. Hadi bakalım içeri girip, içer,de ne varsa hepsini imha edin.
    Teğmen Yuşin:--Emredersiniz!
    Sığınağa girdiklerinde, içeride çok az bir malzemenin olduğunu gördüler. Olan malzemeyi dışarı çıkarıp ateşe verdiler. Malzemeleri imha ettikten sonra sığınağın içerisine patlayıcı yerleştirdiler. Daha sonra da dışarı çıkıp patlayıcıyı infilak ettirdiler. Önce yoğun bir duman ardından da bir toz bulutu ortalığı kapladı. Patlamadan sonra sığınak çok az zarar görmüştü.
    Meryem İslam:--Tamam! Artık burasını kullanamazlar. Zaten önemli olan malzemenin imhasıydı. Hem zaten burayı deşifre
    ettiğimizi öğreneceklerinden burayı zaten kullanmazlar. Bu asilere karşı kazandığımız önemli bir zafer. Bundan böyle Akdağ’da karargâh kuramayacaklar.
    Teğmen Yuşin:--Haklısınız komutanım! Doğrusu bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum.
    Meryem İslam:--Haklısın Yuşin! Çok iyi bir iş başardık. Artık gidebiliriz.
    Teğmen Yuşin:--Başüstüne komutanım! Ekip hazır ol! Geri dönüyoruz.
    Meryem İslam önde, diğer Ruslar arkada inişe geçmişlerdi ki…


    YÜZ ON İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş