Her şey Gandhi'nin tuz tekeline karşı yürüyüşü ile başladı. Yo, hayır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Everest'teydim. Belki de kutuplarda kıble arayışına girmiştim. Yada dur, dur. Voltaire'nin Sosyal Mukavele'sini okurken dört gözle Fransız Devrimini bekliyordum. Hayır, işte şimdi hatırladım. II. Mehmet nazlı kale İstanbul'u alıp yeni bir çağ açarken eskisinde konaklıyorum. Belki de bir mağaranın en izbe köşesinde mamud resmi çizmek ile meşguldüm. İyi ama ben resim çizemezdim ki! Neyse, belki sadece çalışıyor da olabilirdim. Tam hatırlayamadım.
Neil Armstrong ilk kez aya ayak bastığında eski radyomdan cızırtılar yükseliyordu. Birden İnebahtı olayını anımsadım. Kara Mehmet Paşa'nın kellesi padişaha sunulurken ben de perde arkasında onları gözetliyordum. Aslında camı da siliyor olabilirim. Belki de sadece oradan geçiyordum, beynim allak bullak olmuştu gerçekten.
Rahatlamak için bi' damla Kuran okuyayım dedim. Dedim demesine ama Kuran'ı mı bulamıyorum. Ah, doğru ya, daha Kuran nüshası toplanmamıştı. Ebu Bekir devrinde olacaktı. Yada Ömer miydi? Bunu bir ara araştırmayı not edip hırkamı sırtıma geçirip, Medine sokaklarına döküldüm adım adım. Aişe, Safiye'ye ufak bir şaka yaparken Osman beni görünce hayasından başını yere eğmişti. Osman şehit edilmemiş miydi? Bak yine karıştırdım, daha vardı o olaya. Ali'den hemen önce olacaktı,sonra Ali geçecekti koltuğa. Sonra kılıç olayı, Cemel vakıası falan derken tarih kendi yolunda akmaya devam edecekti.

İçim hafif titreyince hemen sığınağıma geri döndüm. Sobada kaynayan Ihlamur beni güzelliği ile davet ederken bugünün tarihini yeniden düşünmeye başladım. Bir ara Marie Antoinette'nin '' Ekmek yoksa pasta yesinler '' dediğini duyar gibi oldum. İnce ve naif sesin yanı sıra Napolyon 1815'ten sesleniyordu. Sonra sesi birden uzaklaştı. Meğer Afrika'ya sürgün edilmiş. Umursamadım.

Kaynayan ıhlamurun cazibesine yenik düşünce kendime bir bardak koyma lütfunda bulundum. Sonra gözlerimin önüne '' Lütfun da hoş, kahrın da'' mısraları geldi, sahibini anımsayamadım. Bir ara bunu da araştırırım dedim içimden. Sahi bakmam gereken ne çok şey biriktirmiştim. Umarım vadem yeterdi.

Köşeme oturmaya giderken Lincoln bana yok mu dercesine kaşlarını kaldırdı. Sen önce köleliği kaldırma vaadini yerine getir deyip onu es geçtim. Erkek adam sözünde durmalıydı. Öyle ya, Lenin de çarlığı yıkmaya söz vermiş ve peşin peşin ahdinde durmuştu. Gerçi Lincoln Lenin'i tanımıyordu. Aralarında meridyenler, eksenler ve yıllar vardı. Bir yıl 52 haftaysa, yoksa 54 müydü? Ha, bir de hatırlayamamanın yanında bu sonu gelmeyen cümlelerim vardı, olsundu.

Ihlamurum boğazımdan aşağıya bir rota tutturup akarken Beethoven da sağır kulağı ile notalara dokunuyordu. Sobadan çıkan yaylım ateşi Kara Şahin'i Somali'de düşürürken Beethoven oralı bile olmadı. Sahi duymuyordu ki. Ben de ona özenip kulaklarımı tıkamak istedim. Ama sonra İskilipli Atıf'ın sesini duyamayacağım geldi aklıma, hemencecik vazgeçtim.

Koca yudumlarla biten ıhlamurumu yenilemeye üşendiğimden bardağı kenara koyuverdim. Aynı şey gibi... Hay aksi, aklıma gelmedi. Şimdi bu beynimi rahat da bırakmaz, bilirim. Bunun için aklımı başka şeye yorayım dedim. Tesbihimi elime alıp zikir çekmek geldi aklıma. Ama tesbihi bulmak ne mümkün. Ortalıkta kıtlık, ekmeği bile kuyrukla alır olmuşuz. Ben de parmaklarımla zikir çekeyim dedim. Hem peygamberin zamanında tesbih mi vardı? Yoktu, hem olsaydı ben görürdüm, öyle ya!

Koca bir gürültüyle kapı açıldı, kılık kıyafeti bir askeri andıran biri mahzenime bir anda dalıverdi. Hitler'e benzettim ama onun cenaze namazını kılmıştım sanki. Hay ben de ne acayipleştim. Adam müslüman mı ki cenaze namazını kılayım? Aklım hepten karıştı.

Ben böyle düşüne durayım karşımdaki pos bıyıklı birader başladı konuşmaya. Dedim acep 29 Ekim 1923, saat 20:30'da olduğu gibi bir şeyi mi ilan edecek? Du bakalım.

'' İdam kararın onaylandı. En geç bir hafta içinde ilan edileceksin'' dedi, sonra da çıkıp gitti.

Tahmin ettiğim gibi bir bayramın ilanını yapıverdi hemencik. Bu arada unuttuğum şey de aklıma konuverdi. Bardağı kenara koydum, aynı şey gibi, gazetemin 3 Mart 1980 basınında yazdığım yazı ile beni kenara koyuvermesi gibi. Hayatın kenarına. Belki de Neil, beni de götürür bir dahaki sefere aya.


Ümmü Erva