1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Duyuruyu Kapat

Dinler Arası Diyalog

Konu, 'İslami Kitaplar - Online Kitap Oku' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

  1. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

      
    [​IMG]

    [​IMG]

    "MÜBAHELE / LANETLEŞME" NASIL 'DİYALOG' OLDU?

    "Sana bu ilim (yani, Hıristiyanların inanıp, iddia ettiğinin aksine, Hz. İsa’nın (as) sadece ALLAH’ın kulu ve rasulu olduğu, babasız doğmuş diye asla ALLAH ya da tanrının oğlu olamayacağı ilmi) geldikten sonra seninle çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı, biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de ALLAH’tan yalancıların üzerine lanet dileyelim." (Al-i İmran, 3/61)

    Ayetin iniş sebebi şöyle:

    Necranlılardan iki Rahip, Hazret-i Rasûl’e (as) geldiler. Konuşurlarken ALLAH’ın Rasulubunlara: "İslam’a giriniz!" buyurdu.
    Onlar: "Biz sizden çok önce İslam’a girmişiz" dediler.
    Hazret-i Rasûl: "Yalan söylüyorsunuz; Şu üç şey sizde oldukça siz İslam değilsiniz:

    1-ALLAH’ın çocuğu var sözünüz.
    2-Domuz eti yemeniz.
    3-Ve haça tapmanız."

    Onlar: "Öyle ise İsa’nın babası kimdir?" dediler. Cenabı Rasul, onların bu sorularına verecek cevabı bilmiyordu. Sukût etti. Bunun üzerine ALLAH-u Teala bu ayet-i celileyi indirdi.
    ALLAH’ın Rasulü ayetleri okudu. Onları lanetleşmeye davet etti.
    Onlar, bundan imtina ettiler. Cizye vermek üzere bir anlaşma yaparak yurtlarına döndüler.

    Ayetin açık manası şöyledir:

    Ya Muhammed! Tevhidden ayrılmış, ALLAH yolundan sapmış olan Nasranilerden/Hıristiyanlar, İsa’nın ALLAH’ın kulu ve peygamberi olduğuna dair ayet ve açık deliller sana ilahî vahiy yoluyla geldikten sonra, bu ayetleri duyarlar da iddia ve düşmanlığa devam ederlerse, onlara deki:
    Ey Necranlılar! Azim ve sebat ile gelin! Biz her birimiz oğullarımızı ve sizden her biriniz oğullarınızı çağırsın ve bizden her birimiz kadınlarımızı ve sizden her biriniz kadınlarınızı; bizden her birimiz nefislerimizi ve sizden her biriniz de nefislerinizi çağıralım! Sonra sıdkı sadakatla tezarrû ve niyaz ile, içten ve ruhtan gelen bir ceht ile lanet duası yapalım da; ALLAH’ın lanetini, İsa hakkında yalancı olanların üzerine bindirelim ve boyunlarına geçirelim." Ayetin açık manası böyle.

    ALLAH’ın Rasûlu ile Necranlılar arasında yapılacak olan bu lanetleşme öyle tehlikeli idi ki. İki taraf toplanacaklar, sıdk ve azimle "sizden ve bizden hangimiz yalancı ise ALLAH’ın laneti onun üzerine olsun!" diyecekler ve yalancının mahvına dua edeceklerdi. Böyle bir dua ise, yalancı olan tarafın helakine ve yeryüzünde neslinin kesilmesine sebep olacaktı.
    Böyle bir duaya ancak hak üzerinde olanlar iştirak edebilirlerdi. Bu lanetleşmenin neticesinin ne olacağını Ahir zaman Peygamberi bildiği gibi, Necranlılar da bilirlerdi ki; Herhangi bir kavim bir peygamberle lanetleşmişse helak olmuş, yeryüzünde nam-u nişanı kalmamıştı. Mukaddes kitaplar ve din tarihleri bu hakikati açık olarak yazmışlardı. Ehl-i kitap bunu çok iyi bilirdi. Bunun içindir ki: Peygamberlerin bu teklifi Necranlılara ağır gelmiş ve onları düşündürmüştür.
    Lanetleşmeye davet etmezden önce iki taraf arasında uzun mücadele ve münakaşalar olmuş ve her defasında da Hıristiyanlar mağlup olmuşlardı.
    Yukarıda da geçtiği üzere Hazret-i Rasul, İsa’nın ALLAH’ın oğlu olmadığını, kulu ve Resulü olduğunu gayet açık delillerle ispat ettiği halde, onlar yine küfürlerinde ısrar ettiler de hakkı kabul etmediler.
    Bunun üzerine Peygamber (as) onlara:
    -Hakkı kabul etmeyecek olursanız, Rabbim bana sizi lanetleşmeye çağırmayı emretti, dedi.
    Onlar: -Yâ Eb-el Kasım/Ey Kâsım’ın babası!: Bize müsaade et, gidelim sonra gelir, dediğini yaparız, dediler ve çıkıp gittiler. Necranlılar yurtlarına vardıklarında içlerindeki bilginlere, bu lanetleşme işi hakkında düşüncelerini sordular.
    Onlar da şu cevabı verdiler: "Bilirsiniz ki, Muhammet gerçekten ALLAH tarafından gönderilmiş bir Nebidir. Yemin olsun İsa (as) hakkında söylediklerinin hepsi doğrudur. Herhangi bir kavim bir Nebi ile lanetleşmişse o kavim tamamen yok olmuştur. Eğer Muhammed (as) ile lanetleşirseniz yeryüzündeki kökünüz tamamen kazınır, yok olur. Dininizde kalmak istiyorsanız bu zata veda edin ve yurdunuza dönün."
    Hıristiyan Necranlılar kendi aralarında konuşurlarken Rasûlullah (as) üzerinde siyah kıldan yapılmış bir aba olduğu halde evden çıktı. Önce yanına Hasan geldi, onu siyah abasının içine aldı, sonra Hüseyin geldi. Onu da abasının altına aldı. Sonra Fatıma, sonra Ali (r.anhum) de geldiler, onları da abanın altına aldı ve: "ALLAH sizden azabı kaldırmak ve sizi tamamen temizlemek istiyor, Ey ehli beyt!" (Ahzab, 33/33) ayetini okudu.
    Bundan dolayı ehli sünnet arasında bu zevata "Ehl-i âbâ" denilir oldu. Bundan sonra hepsi beraber hareket ettiler. Huseyin elleri boynunda koşuyor, Rasûlullah (as) Hasan’ın elinden tutmuş, Hazreti Fatıma babasının ardında. Hazreti Ali de Fatıma’nın (ALLAH hepsinden razı olsun) arkasında olduğu halde mescide doğru yürüyorlardı.
    Hem gidiyorlar, hem de ALLAH’ın Rasûl’u (as) onlara: "Ben dua ettiğim zaman siz "amin" deyiniz!" diye telkinde bulunuyordu.
    Necranlılar Ehl-i Beyt’in gelmekte olduğunu görünce diğerlerine;
    - Ey Nasara/Hıristiyanlar! Ben öyle yüzler görüyorum ki: Onlar, ALLAH’tan bir dağın yerinden kaybolmasını istemiş olsalar, ALLAH o dağı yerinden kaldırır. Siz, bunlarla "lanetleşmeyiniz. Yemin olsun hepiniz helak olursunuz. Yeryüzünde Nasranî/Hıristiyan kalmaz" dedi.
    ALLAH’ın Rasulu yanlarına geldiğinde onlar:
    - "Ya Ebel’Kâsım! Biz seninle mübahele etmemeye (lanetleşmemeye) ve seni dininde bırakıp memleketimize dönmeye karar verdik" dediler.
    Bunun üzerine ALLAH’ın Rasulu:
    - "Mübaheleden/Lânetleşmekten vazgeçmiş iseniz İslam’a giriniz. Müslümanların lehine olan sizin lehinize ve Müslümanların aleyhine olan sizin de aleyhinize olsun" buyurdu.
    Onların, İslam dinini kabul etmemeleri üzerine ALLAH’ın Rasulü:
    - "Sizi savaşmaya davet ederim" dedi.
    Savaş teklifini duyan Necranlılar:
    - Bizim Arap kavmi ile savaşmaya takatimiz yok. Lakin bizimle savaş yapmamanız, bizi dinimizden döndürmemeniz karşılığında biz de sana; bini Safer ve bini de Recebb ayında teslim edilmek üzere, her yıl iki bin adet kıymetli elbise, otuz adet demir gömlek vermek suretiyle seninle sulh yapıyoruz, dediler.
    Diğer bir rivayette, antlaşmada otuz üç deve, kırk dört savaş atı da vardır.
    Bu esaslar dahilinde ALLAH’ın Rasulu onlarla barış yaptı. Surenin başında geçtiği üzere Ebu Ubeyde Bin Cerrah’ı da hakem olarak onlarla beraber Necrana gönderdi. Onlar dışarı çıktıktan sonra Rasulullah (as) ashabına:
    - "Nefsim elinde olan ALLAH’a yemin ederim ki, "helak", Necran ehline çok yaklaşmıştı. Onlar bizimle lanetleşme yapmış olsalardı, maymun ve hınzır suretlerine çevrilecekler, vadi üzerlerine ateşle dolacak, ALLAH (cc) Hazretleri, Necran’ı ve Necran ehlini, ağaçlar üzerindeki kuşlarına varıncaya kadar helak edecek ve bir sene geçinceye kadar hepsi yok olup gideceklerdi."
    Daha sonra da buyurdu ki: "Ne büyük tehlike, ne korkunç azap? Keşke Hıristiyan alemi bunu idrak etselerdi! "
    İmdiii.
    Biz, Hz. Muhammed’e ve O’nun getirdiklerine iman etmeden kurtuluşun mümkün olmadığını açıkça söylüyor ve savunuyoruz. Bizimle lanetleşmeyi düşünenler önce Necran taraftarı olduklarını ilan etsinler !

    ALLAHRASULU KAFİRLERLE DİYALOG DEĞİL , TEBLİĞ YAPTI .
    Diyalog karşındaki muhatabını meşrulaştırmandır !
    Diyalog musluman cemaatlerle yapılır , kafirlerle tebliğ yapılır.
  2. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    [​IMG]
    Fetullah Gülen Cemaatinin Aksiyon dergisinden birebir alıntı

    "Papa 6. Paul Cenaplari tarafindan baslatilan ve devam etmekte olan Dinlerarasi Diyalog Icin Papalik Konseyi (PCID) misyonunun bir parcasi olmak uzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edisini gormeyi arzu ediyoruz. En aciz bir sekilde hatta biraz curetle, bu pek kiymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mutevazi yardimlarimizi sunmak icin size geldik."
    M. Fethullah Gülen / Rabb'in aciz kulu / 9 Şubat 1998



    Ahmed Şahin - Ehl-i kitapla amentüde ittifakımız var!

    Zaten dikkatlice bakıldığında görülecektir ki ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır. Çünkü ALLAH'ın gönderdiği kitapların hemen hepsinde tekrarlanan amentüdür: ALLAH birdir. Peygamberler haktır. Melekler vardır. Kitaplar gönderilmiştir. Ahiret vardır. Ölen insanlar bir gün dirilecek, yaptıkları iyiliklerin mükafatını, kötülüklerin de mücazatını göreceklerdir. Bu temel noktalar bir amentüden başkası değildir ve biz ehl-i kitapla bu amentüde müttefikiz.
    Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir. Burada Kur'an'ın bir ayetini hatırlamak yerinde olsa gerektir: (Mealen.)

    - Ey ehl-i kitap! Geliniz ittifak ettiğiniz amentüde buluşunuz.
    Bu sebeple burada diyoruz ki:
    - Ey ehli iman! Siz de bütün insanlığın dini olan İslamı sadece kendi ihtiyacınıza göre yorumlayarak onu bir dünya dini olmaktan çıkarıp kendi ülkenizin dini haline sokmayınız. Unutmayınız ki bütün insanlık onun içinde kendine yer bulacaktır. Başka gidecek yeri de yoktur!


    Tenkid:


    SİZİN YÜZÜNÜZDEN HRİSTİYANLIĞI HAKK DİN ZANNEDEN İMANI ZAYIF,MADDİ GÜCÜ OLMAYAN YÜZLERCE İNSAN DİNİNİ DEĞİŞTİRDİ.

    "Kimse kimseye inancından dolayı ithamda bulunmayacak. Kimse kimseye dininden ya da dinsizliğinden dolayı taanda bulunmayacak.” diyor.

    Bu sözleri de kendi dinine göredir. İslâm dini ile ilgisi yoktur. İslâm’da ise şöyledir;
    Âyet-i kerime’de:
    “Ey Peygamber kâfirlerle ve munafıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür.” buyuruluyor. (Tahrim: 9)

    “Onlar muminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki, şeref ve kudret tamamen ALLAH’a aittir.” (Nisa: 139)

    “Ey iman edenler! Muüminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. ALLAH’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” buyuruluyor. (Nisa: 144)

    “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Rabbiniz olan ALLAH’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve hoşnudluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” buyurulmaktadır. (Mumtehine: 1)

    “ALLAH’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, ALLAH’a ve Peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Muücâdele: 22)

    Gerçek iman budur. Bu İslâm dinine göredir.
    “Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerdir.” (Tevbe: 23)

    İslâm bu imanı gerektirir. Bu Âyet-i kerime’ler kimlerin dost ve kardeş olacağını anlatıyor. O ise kendine göre konuşuyor. Kendi zan hükümlerini ortaya koyuyor.


    İSLAMI ANLATMAK DİNİ DEĞERLERİ HAFİFE ALMAKLA MI OLUYOR ?
    SENİN PEYGAMBERİNE (!) KÜFREDEN ADAMLARLA İFTAR YEMEKLERİNDE POZ VERMEKLE Mİ OLUYOR ?
    TEBLİĞİNİ YAPARSIN, KABUL EDERSE KARDEŞİM DERSİN, ETMEZSE SEN KAFİRSİN DERSİN. ÇEKER GELİRSİN.

    VATANINDA YAŞARSIN, KÜFRÜN TAĞUTUN AĞABASINA SIĞINMAZSIN.
    DİYOLOĞA BAŞLADIĞINIZDAN BERİ NE DEĞİŞTİ ? KAÇ YAHUDİYİ, HRİSTİYANI, MÜSLÜMAN YAPTINIZ? (Fethullahçı Nurcuları sormuyorum)
    BİR TARAFTAN KENDİ ÜLKENİZE BAKIN BAKALIM KAÇ MÜSLÜMAN HRİSTİYAN OLDU?
    İSLAMI ÇOK İYİ ANLATTIĞINIZ BELLİ Kİ; HALA DÜNYANIN HER YERİNDE EN FAZLA MÜSLÜMAN KANI AKIYOR.
    KUNDAKTA Kİ BEBEĞİN ÖLÜM EMRİNİ VEREN, 15-16 YAŞINDA GENÇ KIZLARA TECAVÜZ EDİP ÖLDÜREN, MÜSLÜMAN ERKEKLERİN HANIMLARIN KARINLARINI DEŞİP BAĞIRSAKLARINI AĞZINA KOYAN BİR ZİHNİYETİN FİKİR ADAMLARIDIR BUNLAR.
    TEVRAT'TA YAZDI(RILDI)ĞI İÇİN DÜNYADA HİÇ BİR MÜSLÜMAN BIRAKMAMAYA YEMİN ETMİŞ İNSANLAR SENİN SÖZÜNE Mİ BAKARLAR ?

    "Önemli olan ehli kitap ile müslümanların amentüsünün olmasıdır , ve bu amentü aynıdır. "

    Sonrada aynı müslümanlık gibi ehlikitabı da aynı amentüleri sahihmiş gibi görerek ikisini de aynı kefeye koyuyor.
    Müslümanım diyen birisinin aynı amentüsü olan Hz. İsa'nın (a.s.) dinine girmesi gerekmediği gibi , diğer ehli kitabında islam dinine girmesi gerekmemektedir. Çünkü onlarında kitapları ve peygamber anlayışları sahihtir ve geçerlidir.

    ** Amentuyu sayarkende ,
    "ALLAH birdir . Peygamberler haktır. Melekler vardır. Kitaplar gönderilmiştir. Ahiret vardır. Ölen insanlar bir gün dirilecek, yaptıkları iyiliklerin mükafatını, kötülüklerin de mücazatını göreceklerdir. "
    demektedir. Şimdi sorarım size ;

    Ehli kitabın ALLAHı bir midir ?
    Lütfen şu ayetleri bir İNCELEYİNİZ .



    Tevbe 30- Yahudiler, "Uzeyir ALLAH'ın oğlu" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih ALLAH'ın oğlu", dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. ALLAH onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!

    Maide 72- Andolsun, "ALLAH, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler (hırıstiyanlar) elbette kâfir olmuşlardır. Oysa Mesih onlara: "Ey İsrailoğulları, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan ALLAH'a ibadet edin. Kim ALLAH'a ortak koşarsa, şüphesiz ALLAH ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehenemdir. Zalimlerin yardımcıları da yoktur" demişti.

    73- "ALLAH, üçün üçüncüsüdür" (hırıstiyanlar) diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkâr edenlere acı bir azap dokunacaktır.



    **"Peygamberler haktır" demektedir. Bunu hangi ehli kitap kabul etmektedir. Biz (islam) bütün peygamberlere iman ederiz. Kitabımızda peygamberlere iman ettiğimizi ALLAH bildirir.

    "....Muminlerin de hepsi ALLAH'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. "Biz ALLAH'ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve itaat ettik...." Bakara 285.
    Bu Kuranı kerimde geçer ve inananları kabul eder. Ehli kitap ise bile bile hakkı ketmektedirler.!

    Bakara 146-" O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler"

    Gördüğümüz ve bildiğimiz gibi ehli kitabın Hz. Muhammedin (s.a.v) peygamberliğini kabul ettiği yoktur. Daha dün diyaloğun başı Peygamberinize küfrederken üç maymunu mu oynuyordunuz ?

    ** "Melekler vardır" demesi ise tam bir fiyasko!
    Meleklerin var olmasına Kureyş müşrikleri de inanıyordu . Fakat bu inanış sahih bir inanış değil sapıkça bir inanış üzerineydi !

    İsra 40- "Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de, kendisi meleklerden dişiler mi edindi? Gerçekten siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz.

    ENBİYA26- Böyle iken dediler ki: "Rahmân çocuk edindi." ALLAH bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (ALLAH'ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır.

    SAFFAT 150- Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?

    ZUHRUF 19- Onlar Rahman olan ALLAH'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onlar meleklerin yaratılışını gördüler mi? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir.

    ** "Kitaplar gönderilmiştir " diyerek ehli kitabın bu amentüyü kabul ettiğini bizlere yutturmaya çalışıyor.
    Kafir olan ehlikitap kuranı kerime kesinlikle ALLAHın kitabı gözüyle bakmaz , ve her fırsatta yakıp yırtar hatta işgal süresinde gördük ki üserine def-i hacet yapıyorlar. ALLAH bunları kahretsin !
    Kitapları kabul eden sadece müslümanlardır. Onlar peygamberimize inanmıyorlar ki kitabımıza da inansınlar. Üstelik bu ehli kitap denen kafirler , ahirete inanmayan dinsizleri , putperest müşrikleri bile Müslümanlardan üstün görürler !
    Bu hatayı kasıtlı mı yapıyor Ahmed şahin !


    BAKARA 89- . Yanlarındakini tasdik etmek üzere onlara ALLAH katından bir kitap gelince, daha önceleri inanmayanlara karşı onunla yardım isteyip durdukları halde, o tanıdıkları kendilerine gelince, bu sefer kendileri onu inkâr ettiler. İşte bundan dolayı ALLAH'ın laneti kâfirleredir

    101- Üstelik ALLAH tarafından onlara, yanlarındaki kitabı tasdik edici bir peygamber gelince, daha önce kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, ALLAH'ın kitabını sırtlarından geriye attılar, sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi yaptılar.

    NİSA 51- "Şu kendilerine kitaptan (okuma yazmadan) bir nasib verilmiş olanları görmüyor musun! Onlar puta ve şeytana inanıyorlar. Ve ALLAH'ı tanımayanlara, "Bunlar, müminlerden daha doğru yoldadır." diyorlar.



    ** "Ahiret vardır " sözü ise yine sakat bir anlayşı ile. Çünkü inandıkları ahiret hayatında kendilerini cennetlik görüp müslümanları cehennemlikler olarak görmektedirler. Oya ALLAH ;

    Al-i imran 20- Buna karşı seninle münakayaşa kalkışırlarsa de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü ALLAH'a teslim etmişimdir". Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: "Siz de İslâm'ı kabul ettiniz mi?" Eğer İslâm'a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. ALLAH kulları görendir.
    ( Kitap verilenlere (ehli kitap -hırıstiyan ve yahudi) İSLAMı kabul etmeleri soruluyor ! Bulundukları dinin İslam ile bir ilişiği yoktur . İslama girerlerse kurtuluş , aksi taktirde CEHENNEM AZABI vaadedilmektedir.

    Son cümlede görüldüğü gibi kitap ehline diyalog değil TEBLİĞ Etmek gereklidir ! )

    21 ALLAH'ın âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar içinde adaleti emredenlerin canına kıyanlar yok mu? Bunları acıklı bir azapla müjdele!
    ( ALLAHın kitabını (kuran-ı kerimi ) inkar edenler , kabul etmeyenler BÜTÜN KAFİRLERDİR !
    Peygamberleri öldürenler ise Kuranda geçtiği üzere israiloğulları(yahudiler)dir )

    22- İşte bunlar öyle kimselerdir ki, dünyada da ahirette de bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
    ( İslama girmemiş (kuran indiği halde) kitaplı kitapsız bütün kafirlerin kendi dinleri gereği yaptığı bütün amel ve ibadetleri boşa çıkmış , kab bezi gibi suratlarına paçavra misali fırlatılacaktır . Cehenneme zumera)



    SON OLARAK DİYECEĞİM , ŞU AYETLERİ TEFEKKÜRDÜR

    BAKARA 145- Celâlim için, sen o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun.

    AL-İ İMRAN 99- De ki: "Ey kitap ehli! Gerçeği görüp bildiğiniz hâlde niçin ALLAH'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri ALLAH'ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz ? ALLAH yaptıklarınızdan habersiz değildir".

    4-NİSA 44- Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar, sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.




    HIRISTİYAN VE YAHUDİ İTİKADINDAN MİSALLER:


    SURİYE'LİLERİ BİRİNCEYE KADAR ONLARI AFEKTE VURACAKSIN (II. KRALLAR 13/17)

    BURNUNU VE KULAKLARINI KESİP DÜŞÜRECEKLER.VE ARTA KALN KILIÇLA DÜŞECEK.(HEZEKİEL 23/25)

    YAVRULARI YERE ÇARPILIP PARÇALANACAK...(HOŞEA 13/16)

    ...VE GENCİ KIRACAĞIM VE SENİNLE GENÇ ADAMI...
    VE GEBE KADINLARIN KARNI YARILACAK (HOŞEA 13/16)

    ...ÖKÜZDEN KOYUNA HEPSİ...(I.SAMUEL 15/3)

    ...ÇOCUKTAN EMZİKLİ OLANA...(I.SAMUEL 15/3)

    VE SENİNLE KOCAMIŞ ADAMI...(HOŞEA 13/16)

    ERE VARMAMIŞ KIZI KIRACAĞIM. (YEREMYA 51/23)

    ...DEVEDEN EŞEĞE KADAR HEPSİNİ ÖLDÜR. (I.SAMUEL 15/3)

    VE ÖLDÜRÜLMÜŞ OLANLARI DIŞARI ATILACAKLAR VE LEŞLERİNİN KOKUSU ÇIKACAK;VE KANLARI İLE DAĞLAR ERİYECEK (İŞAYA 34/3)

    SANA KARŞI YAPILAN HİÇ BİR SİLAH İŞE YARAMAYACAK; VE HÜKMÜNDE SANA KARŞI KALKAN HER DİLİ ŞUÇLU ÇIKARACAKSIN (İŞAYA54/17 Sh:714)

    HEM YİĞİDİ, HEM KIZI,EMZİKTEKİ ÇOCUKLA AK SAÇLI ADAMI,DIŞARIDAN KILIÇ İÇERİDEN DEHŞET TELEF EDECEK HASIMLARINDAN ÖÇ ALACAĞIM, VE BENDEN NEFRET EDENLERE ÖDİYECEĞİM (TESNİYE,BAB:32/25 S:211)

    ONLAR GÖMÜLMEYECEKLER TOPRAĞIN YÜZÜNDE GÜBRE GİBİ OLACAKLAR. (YEREMYA:26/4)

    VE SENİN KÖKÜNÜ KITLIKLA ÖLDÜRECEĞİM,VE ARTAKALANLARINI ÖLDÜRÜLECEK.ULU EY KAPI,FERYAT ET EY ŞEHİR,BAŞTAN BAŞA EY FİLİSTİN,ERİDİN!... (İŞAYA14/30-31)

    **************

    İŞTE EHLİ KİTAP DENİLEN NECİS KAFİRLER BUNLARA İNANIYOR.
    YANİ HAZRETİ ALLAH ONLARI ÜSTÜN YARATMIŞ, KENDİLERİNİ TÜM DİNLERDEN ÜSTÜN GÖRÜYORLAR VE DİĞER MİLLETLERİN ÖLDÜRÜLMESİNİN İLAHİ EMİR OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORLAR. BU ARADA HAZRETİ ALLAH'A İFTİRA EDİYORLAR . BU SAPIKLIKTAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

    HAZRETİ ALLAH'IN TAKDİRİ BÖYLE BUYURUYOR Kİ:

    "İNSANLAR İÇERİSİNDE MuMİNLERE EN ŞİDDETLİ DÜŞMAN OLARAK YAHUDİLERİ BULURSUN.""" Maide 82

    ŞİMDİ BU İLAHİ TAKDİRİ DEĞİŞTİRMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ. BUNLAR HAZRETİ ALLAH TARAFINDAN LANETLENMİŞ İNSANLAR.YAP TEBLİĞİNİ KABUL EDEN ETSİN ETMEYEN KÜFRÜNDE DEVAM ETSİN. AMA YOK SİZİN İÇİN BUNLAR FARKETMEZ SİZ KAFİRE DİNİ TEBLİĞ YERİNE MÜSLÜMANLARLA YAPILMASI GEREKEN DİYALOGU KAFİRLERLE DİYALOĞ DEVAM EDERSİNİZ. AMA KİME SÖYLÜYORSUN Kİ...



    FETHULLAH GÜLEN - SİYONİZM İLİŞKİSİ ve İŞBİRLİGİ

    FETHULLAH GÜLEN-SIYONIZM ILISKISI ve ISBIRLIGI
  3. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    HADİSLERLE HZ. MUHAMMED'İ (s.a.v.) İNKAR EDEN EHL-İ KİTAP

    [​IMG] [​IMG] [​IMG]

    _1. Ehl-i Kitap'a bir şey sormayınız. Çünkü onlar sapıtmış oldukları için sizi hidayete eriştiremezler. Eğer siz böyle yaparsanız, ya batıl sözü doğrular ya da doğru bir sözü yalanlamış olursunuz. ALLAH'a yemin olsun ki, eğer Musa bile hayatta olsaydı O'nun bile bana tâbi olmaktan başka yapacağı bir şey yoktu".
    (Ahmed bin Hanbel, Musned, III. 338 ; İbni Kesir Tefsiri Kuran-il Azim, I- 386 ; ed Durru'l Mansur, II- 85 ; Alûsî, Ruhu'l Meanî III- 210.)

    _2. "Muhammed'in nefsi elinde olan ALLAH'a yemin olsun ki, eğer Musa peygamber sizin aranızda olsaydı da O'na tâbi olup Beni terk etseydiniz sizler bu halde kesinlikle sapıtanlardan olurdunuz. Halbuki Musa (as) hayatta olup yaşasaydı O'nun bile Bana tâbi olmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur".
    ( Darimi, Sunen, Mukaddime bab, 46 ; ed Durru'l Mansur, II. 84; Alûsî Ruhu'l Meanî I. 244. )

    _3. "Muhammed'in nefsi elinde olan ALLAH'a yemin olsun ki bu ümmetten hiç bir kimsenin Yahudi veya Hıristiyan olduğunu duymak istemiyorum. Eğer böyle bir kişi Bana inanmadan önce ölürse o ancak cehennemliktir".
    ( Sahih-i Muslim, Kitabu'l İman, bab 70 b- Zadu'l Mesir L 365; Ibni Kesir, Tefsiru'l Kur'an'il Azim, I. 363.=

    _4. "Ümmetimden veya Yahudilerden ya da Hıristiyanlardan her kim Benim peygamber olduğumu işitir de Bana iman etmezse o kişi cennete giremeyecektir".
    (Ahmed bin Hanbel, Musned, IV. 396 b- Tefsiru'l Kur'an'il Azim, II. 266.)

    Buhari Ebu Hureyre (ra)'dan şöyle rivayet etti:
    "Ehl-i Kitap Tevrat'ın İbraniceisini okuyup Müslümanlara Arapça tefsir ederlerdi.
    Bunu gören Hz. Peygamber (as): "Ehl-i Kitap'ın söylediklerini ne tasdik edin, ne de yalanlayın" buyurdu".



    BİR TANE HAZRETİ İSA'YI ALLAH'IN OĞLU DEĞİL DE ONUN KULU OLDUĞUNU SÖYLEYEN BİR HRİSTİYAN GÖSTEREMEZSİNİZ .
    BİR TANE HRİSTİYAN RASULULAH EFENDİMİZİ SON PEYGAMBER KABUL ETMEZ. BUNLARI KABUL ETSE ZATEN MÜSLÜMAN OLURLAR

    ÇOK ŞÜKÜR BİZ HİÇ BİR YERDE BİRLEŞMİYORUZ. AMENTUDE SADECE MUSLUMANLARLA İTTİFAKIMIZ VAR. BİZ ONLARIN İNANDIĞI ALLAH'A DA İNANMIYORUZ.
    BİZİM ALLAH'IMIZ EHAD'DIR. DOĞRULMAMIŞ, DOĞURMAMIŞTIR. BENZERİ VE DENGİ YOKTUR. HİÇ BİR ŞEYE MUHTAÇ DEĞİLDİR.HERŞEY ONA MUHTAÇTIR.
    FARZET Kİ TEK OLAN ALLAH'A İMAN ETTİLER. BU SEFERDE RASULULLAH'A İMAN YOK,
    O İMANIN HİÇ BİR HÜKMÜ YOK.

    “KİM ALLAH’A ve RASUL’UNE İMAN ETMEZSE BİLSİN Kİ BİZ KÂFİRLER İÇİN ÇILGIN BİR ATEŞ HAZIRLAMIŞIZDIR.” (Fetih: 13)

    TAHRİF OLDUĞU KİTAPLARINDA BUNLAR YAZIYOR. HEPSİ DE BUNLARA İNANIYOR VE KÜÇÜKLÜKTEN BERİ MÜSLÜMAN DÜŞMANI OLARAK YETİŞTİRİLİYOR.
    ŞARON'UN, BUSH'UN AKIL HOCASI KİM ? ADAMLARIN DİNİ LİDERİ KİM?
    DOSTLUK KURDUĞUNUZ ADAM DEĞİL Mİ?
    KAFİRLER , PAPAZDAN HAHAM'DAN TELKİN ALARAK MÜSLÜMAN KANI AKITMIYORLAR MI?

    EVET BİZ TEK OLAN ALLAH'A VE ONUN RASULUNE İMAN ETMEYENLERE DÜŞMAN GÖZÜYLE BAKIYORUZ. TA Kİ TÖVBE ETTİKLERİ ZAMANA KADAR.
    BUNDAN DA ŞEREF DUYUYORUZ.

    “Yahudiler: “Uzeyir ALLAH’ın oğludur.” dediler. Hıristiyanlar da: “Mesih (İsa) ALLAH’ın oğludur.” dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek geveledikleri sözlerdir. ALLAH onları kahretsin! Nasıl da uyduruyorlar?” (Tevbe: 30)


    İnkâr Edenler Hakkında Ferman-ı İlâhi Şudur:

    “Şüphesiz ki ehl-i kitaptan olsun müşriklerden olsun inkâr edenler cehennem ateşindedirler. Orada ebedî kalacaklardır. Onlar yaratıkların en şerlileridirler.” (Beyyine: 6)


    Hazret-i ALLAH’ı, Kelâmullah’ı ve Rasulullah’ı inkâr edenlerin hükmü ve sonu budur.
    Bu apaçık ilâhi hükümlere rağmen Hazret-i ALLAH’ın kitabına, Ahmed'in -Mehmed'in kitabı kadar itibar etmeyip yahudi ve hıristiyanları dost edinenlerin, bunların küfrünü hoş görenlerin, küfür sıfatı ile Hazret-i ALLAH’ın karşısına çıkacakları aşikârdır. Bunun gibi, bu ilâhi ikaz ve ihbarlara itibar etmeyerek yahudi ve hıristiyanlardan dostluk ve yardım ümit edenler, onların topluluklarına girmeye çalışanlar bu dünyada da büyük bir hüsrana ve zillete düçar olacaklardır. Bugün olduğu gibi. Çünkü küffar İslâm’a ve müslümanlara hiçbir zaman dostluk göstermez. İslâm’ın ve müslümanların hasmıdır

    Bu diyalogcu zatın haham ve papaz sevdası onları aklama paklama girişimleri artık sokaktaki en saf insanın bile dikkatini çekmeye başladı. ve neden diyorlar. Hani yarası olan gocunur misali. Özellikle son 3-4 aydır Ak(siyon) dergisi kendini bu vazifeye adamış durumda. Birileri memlekette hristiyanlaştırma var, misyonerlik var diyor. bu zevat hayır yok hani göster diyor. Kuzum sen Misyonerlerin avukatı mısın diye sormadan edemiyoruz.


    Ebu Hureyre radıyALLAHu anh, merfuan rivayet ediyor;
    “İnsanlarla ALLAH’tan başka ilah olmadığına şehadet edinceye, Bana ve getirdiğim hükümlere iman edinceye kadar savaşmakla emrolundum…”
    (Buhari(24,1321,2748) Muslim(22) Begavi Şerhus-Sunne(1/67) Beyhaki(2/3, 3/92, 4/104) İbni Mace(3927) Ebu Davud(2623) Tirmizi(2606) Ahmed(2/314, 345, 377, 384, 4/8) Nesai(5/14) Darimi(siyer,10) Şafii Musned(s.14) Mişkat(12) Hadis manen mutevatirdir.)

    “Muhammed’in(s.a.v.) nefsi elinde olan ALLAH’a yemin olsun ki, şu Yahudi ve Hristiyanlardan, beni işitip de haberdar olan, sonra beraber gönderilmiş olduğum hükümlere inanmadığı halde ölen bir kimse yoktur ki ateş ehlinden olmasın!”
    (Muslim(153, 240) Ahmed(2/350) Cem’ul Fevaid(20) Şerhus Sunne(1/104) Mişkat(10) İbni Kesir Tefsiri(1/90, 255) İbni Mende İman(88) İbni Mende Tevhid(s194) Elbani Sahiha(157) Tayalisi(43) Taberi(2/235) Suyuti el-Havi(2/145) Ebu Nuaym Hilye(4/308) Ebu Avane(1/104) İbni Teymiye Fetava(4/188) Nesai Suneni Kübra(1/241) Tarhut Tesrib(7/159) Busayri İthaf(94))

    “Kul kabire konulup yakınları kabrin başından ayrıldıklarında ayaklarının sesini işitir.
    Ona iki melek gelir ve konuşturur; “Muhammed hakkında ne diyorsun?” derler…sonra kafir ve münafığa gelirler…kafir der ki;
    “Bilmiyorum, halkın söylediğini söylüyordum.”
    Sonra demir balyozlarla ensesine vurulur. Bir çığlık atar ki onu insan ve cinlerden başka her şey işitir.”
    Buhari(cenaiz 87); Ebu Davud(sunnet, 34); Ahmed(4/296) Tirmizi(kıyamet 36); İbni Teymiye Fetava(4/253)

    “İslam beş (temel) üzerine bina edilmiştir; ALLAH’tan başka ma’bud olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulu olduğuna şehadet, namazı dosdoğru kılmak, hak sahiblerine zekatı vermek, Beyt’i haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.
    (Buhari(7) Muslim(21) Tirmizi(2609) Ahmed(2/26, 92, 120,143) Nesai(8/107) Şerhus Sunne(1/17) Mişkat(4))


    Peygamber Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem’e imanı emreden birçok ayet varken, bunun aksini iddia edenler Bakara suresindeki şu ayeti delil gösteriyorlar;

    “Şüphesiz ki, (zahiren) iman edenler, Yahudi olanlar, hristiyanlar ve sabiilerden, kim ALLAH’a ve ahiret gününe iman edip Salih bir amel işleyenlerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur ve mahzun da olmazlar.” (Bakara 62)

    Halbuki ayetin nüzul sebebi şöyledir;
    “Selman radıyALLAHu anh, Rasulullah s.a.v.’in yanına gelince, kendi halkının ibadetlerinden ve dini yorumlarından haber vermeye başladı. Dedi ki;
    “Ey ALLAH’ın Rasulu! Onlar namaz kılıyor, oruç tutuyor, sana iman ediyor ve senin peygamber olarak gönderileceğine iman ediyorlardı.”

    Selman radıyALLAHu anh, onları övmeyi bitirince Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve sellem:
    “Ey Selman! Onlar cehennem ehlidirler.” Buyurdu.
    Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
    Hakim(3/600) Vahidi Esbab-ı Nuzul(s.28-29) Taberi(1/229) Suyuti Dürrül Mensur(1/72) Lubabun Nukul(1/13) Abdulfettah el-Kadi Esbabun Nuzul(s.13) Bedreddin Çetiner Esbabun Nuzul(1/23) İbni Ebi Ömer ve İbni Ebi Hatim’den naklen

    Bu ayetin nüzulünden sonra Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem buyurdular ki;
    “Kim beni duymadan İsa’nın dini üzere, İslam üzere ölürse o, hayır üzeredir. Ama herkim bugün beni duyduğu halde bana iman etmezse şüphesiz ki o helak olmuştur.
    ( Taberi(1/256) İbni Teymiye Mecmuul Fetava(7/430) İbni Hişam(1/214-220))

    Kur’an, Kitap ehli olanlardan Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları elçiye tabi olanları över, onlar için ve bütün insanlar için kurtuluş yolunun ancak Efendimiz s.a.v.’e iman ve ittiba etmek olduğunu belirtir;
    “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır."

    (Ey Habibim!) De ki; “Ey insanlar! Muhakkak ki ben, sizin hepinize göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan ALLAH’ın peygamberiyim. O’ndan başka ilah yoktur. O hayat verir ve O öldürür. Öyleyse ALLAH’a ve O’nun ummi peygamber olan rasulüne iman edin; O ki, ALLAH’a ve O’nun kelimelerine (kitaplarına) iman eder, Ona tabi olun ki, hidayete eresiniz.”(A'raf 157-158)
  4. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    [​IMG][​IMG][​IMG]
    MEDİNE VESİKASI ALDATMACASI

    Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime sahip bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar "metbu" (tabi olunan), diğerleri ise "tabi" konumundadır.
    Bu o kadar böyledir ki, –Muhammed Hamidullah'ın da vurguladığı gibi– bu vesika, Yahudi kabilelerini kesinlikle müstakil varlıklar olarak tayin ve tavsif etmemekte, aksine Müslüman Arap kabileleri ile müttefik olan Yahudi kabilelerinin birtakım hak ve sorumluluklarından söz etmektedir. Hatta Yahudiler'in özellikle siyasî bağımsızlıklarını kısıtlamıştır. Dolayısıyla Yahudiler'in bu vesikada, Müslümanlar'la eşit konumda olduğunu söylemenin imkânsız olduğu açıktır…
    Bütün bunlar bir yana, Yahudiler'in, mezkûr vesikanın iki maddesinde geçen "ALLAH'ın Rasulü Muhammed" (s.a.v) tabirini kabul etmiş olmaları dahi bu vesikanın diyalog faaliyetlerinin meşruiyetine delil olarak kullanılmasının "akla ziyan" bir iş olduğunu ortaya koymaya yeterlidir!
    Yine bu meyanda mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde konunun "ALLAH'a ve Rasulü'ne götürülmesi"nin hükme bağlanmış olması, altı çizilmesi gereken hususlar arasında bulunmaktadır.
    Bugüne kadar izlediği seyir ve katılımcı tarafların konumları itibariyle dinlerarası diyalog faaliyetlerinde bu vesikanın muhtevasıyla refere edilebilecek herhangi bir husus var mıdır?
    Öyle görünüyor ki, diyalog faaliyetlerinin Medine vesikasına dayandırılması çabası, bu vesikada Yahudiler'in dinî hayatlarına karışılmayacağının hükme bağlanmış olmasından kaynaklanıyor.

    Tarih boyunca İslam devletlerinin tebaası durumunda bulunan Gayrimüslimler'in dinlerine ve kimliklerine dokunulmamış olması da aynı maksatla öne sürülen hususlar arasında bulunuyor.
    Ancak yukarıda da söylediğim gibi burada İslam'ın, "tabi (Gayrimuslimler) ile metbu (Muslümanlar)" arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümleri bahis konusudur. Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin yürütüldüğü konjonktür için ise (reel durumda Müslümanlar'ın metbuiyetinden söz edilemeyeceğine göre) iki şıktan biri geçerlidir: Ya esasen böyle bir "tabi-metbu ilişkisi" yoktur veya bu ilişki bugün için tersinden yürümektedir; yani Müslümanlar tabi, Gayrimüslimler metbu durumundadır.
    Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin taraflarının şu anki konumları Medine vesikasındaki durumu yansıtmaktan uzaktır. Şu halde bu vesika da diyalog faaliyetlerine dayanak teşkil etmeye elverişli olmamalıdır…
    Bu vesika sonrasında Medine Yahudileri ile Müslümanlar arasındaki ilişkinin nasıl bir seyir izlediği ise ehlinin malumudur…
    Hasılı, Dinlerarası diyalog faaliyetlerini yürütenlerin, yaptıkları işin meşruiyetini (hatta "zaruretini"!) isbatlamak amacıyla ortaya attıkları sözümona "delil"lerin, maksadı hasıl etmekten uzak olduğu açıktır.
  5. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    EHL-İ KİTAPLA İLGİLİ AYET VE HADİSLER TARİHSELDİR (O DÖNEME AİTTİR) ZIRVASINA REDDİYE


    Bu, İslamın temel inancına aykırı fikirleri iki ana grupta toplayabiliriz:

    1- “Kur"an-ı kerimin bazı ayetleri ve bazı hadis-i şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur"an-ı kerimin gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat"ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İncillere ve Tevrata inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili âyetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları değil o dönemin insanlarını bağlar.”

    Nitekim, Türkiye'de dinlerarası diyaloğun önde gelen temsilcisi Fethullah Gülen, bu konu ile ilgili âyetleri yorumlarken; Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili Kur"an-ı kerimde geçen ayetleri, bilinen manalarının dışında çok farklı bir düzeyde ele alıyor:

    Ayetlerde geçen düşmanlığın o günün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine adığını, Kur"anın kullandığı aynı üslup, bugünün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine alacak diye bir şart, bir mecburiyet olmadığını, ayetlerin kesin, fakat bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları içine aldığının kesin olmadığını, ifade etmektedir.
    ( Hoşgörü ve Diyalog İklimi s.155-156)


    Yine aynı kitapta, Gülen,
    Kur"an-ı kerimde, Hıristiyanlarla, Yahudilerle ve Müşriklerle ilgili geçen sert ifadelerin uç noktayı temsil ettiğini,Yahudi ve Hıristiyanlarla diyalog kurup dostluk tesis edilebileceğini, Kur"anın onları dost edinmemek konusundaki nehyinin (yasağının) hususi şartlarda olduğunu; bunu umumileştirmenin Kur"anın ruhuna aykırı olacağını, Said Nursi'nin “Münazarat” kitabında bildirdiğini ifade etmektedir. (s.170)

    Fethullah Gülen , aynı konularla ilgili hadisleri yorumlarken de,
    Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan ya da kendi peygamberlerleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” diyor.
    ( Küresel Barışa Doğru, s.45)


    Halbuki, bugüne kadar hiçbir İslam alimi bu âyet ve hadislerin tarihsel olduğunu, geçerliliğini yitirdiğini söylememiştir. Aksine, kıyamete kadar geçerli olduklarını ittifakla bildirmişlerdir.

    "Kesinlikle cehennemlik"

    Rasulullah efendimiz, İslamiyeti kabul etmeyen Yahudilerin ve Hıristiyanların, ALLAH"a iman etmiş sayılmayacağını bunların Cehennemlik olduğunu bildirmiştir.
    Dört büyük muctehid imamdan biri olan İmam-ı Ahmed bin Hanbel"in meşhur hadis kitabı olan El-Müsned isimli eserde, sahabeden Ebu Hureyre"nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif bunu açıkca göstermektedir:

    “ALLAH Rasûlu"ne biri geldi ve "Ey ALLAH"ın elçisi! Hıristiyanlardan ALLAH"a ve Rasulu"ne inanarak İncil"e sâdık biri veya aynı şekilde ALLAH"a ve Rasûlu"ne inanarak Tevrat"a bağlı biri, sonradan sana tâbi olmazsa, bu kişiler hakkında ne buyurursunuz?" dedi.
    Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

    “Nefsim elinde olan ALLAH"a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle Cehennemlik olur"

    Bu konu ile ilgili diğer bazı hadis-i şeriflerde de şöyle buyuruldu:

    “Beni duyup iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette Cehenneme girecektir.” (Hakim)

    “Cennete sadece Müslüman olan girer." (Buhari)

    Adem aleyhisselâmdan, Muhammed aleyhisselâma kadar, dinlerin nesh edilmesi, semavi kitapların, âyetlerin nesh edilmesi yani yürürlükten kaldırılması ALLAHu teâlâ tarfından yapılmıştır. Kur"anın bazı âyetlerinin veya bunların açıklaması olan hadislerin tarihsel olduğunu, geçerliliğinin kalmadığı iddiası, ve bunu savunmak yeni bir kitap veya Peygamberin geldiğini söylemek olur ki, bu da İslam inancına göre küfürdür.
    Muhammed aleyhisselâma inanmak imânın şartı değil mi?


    2- “Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed"i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir” diyorlar. “Ehli kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.
    İddiasında bulunuyorlar.
    (Ahmet Şahin, Zaman- 17.4.2000)


    Nitekim, Fethullah Gülen,
    Kur"an-ı kerim, Kitap ehline çağrıda bulunulurken, “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeyi gelin.” Nedir o kelime? “ALLAHtan başkasına ibadet yapmayalım”. ALLAHa kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur"an devamla, “ALLAHı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, “Muhammedün Rasûlüllah” yok.” diyor.
    (Hoşgörü ve Diyalog İklimi. S.241)
  6. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    BELGELERLE FETHULLAH GÜLEN

    - KELİME-İ TEVHİD’İN İKİNCİ KISMINI SÖYLEMEYENLERE DE RAHMET VE MERHAMETLE BAKMAMIZ GEREKTİĞİNİ SÖYLEMEKTEDİR.


    “... Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir (yenilemelidir). Hatta Kelime-i Tevhidin ikinci bölümünü yani ‘Muhammad ALLAH’ın rasulüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden (söyleyen) kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.”
    Kitabın Adı : Küresel Barışa doğru (Kozadan Kelebeğe – 3) Sayfa :131

    [​IMG]

    _ Fethullah GÜLEN Yukarıdaki sözleriyle ehli kitabın (hırıstiyan ve Yahudilerin) Peygamber efendimizi dışlamakta, kişi ona inanmasa dahi cennete gidebileceğini belirtmektedir. Bu batıl görüşlerine delil olarak ta şu ayeti sunmaktadırlar ;
    “Şüphesiz ki, (zahiren) iman edenler, Yahudi olanlar, hristiyanlar ve sabiilerden, kim ALLAH’a ve ahiret gününe iman edip Salih bir amel işleyenlerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur ve mahzun da olmazlar.” (Bakara 62)
    Halbuki ayetin nüzul sebebi şöyledir;
    “Selman radıyALLAHu anh, Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve sellem’in yanına gelince, kendi halkının ibadetlerinden ve dini yorumlarından haber vermeye başladı. Dedi ki;
    “Ey ALLAH’ın Rasulü! Onlar namaz kılıyor, oruç tutuyor, sana iman ediyor ve senin peygamber olarak gönderileceğine iman ediyorlardı.” Selman radıyALLAHu anh, onları övmeyi bitirince Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve selem :
    “Ey Selman! Onlar cehennem ehlidirler.” Buyurdu. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
    Hakim(3/600) Vahidi Esbab-ı Nüzul(s.28-29) Taberi(1/229) Suyuti Dürrül Mensur(1/72) Lübabun Nukul(1/13) Abdulfettah el-Kadi Esbabun Nüzul(s.13) Bedreddin Çetiner Esbabun Nüzul(1/23) İbni Ebi Ömer ve İbni Ebi Hatim’den naklen
    Bu ayetin nüzulünden sonra Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem buyurdular ki;
    Kim beni duymadan İsa’nın dini üzere, İslam üzere ölürse o, hayır üzeredir. Ama herkim bugün beni duyduğu halde bana iman etmezse şüphesiz ki o helak olmuştur.”
    Taberi(1/256) İbni Teymiye Mecmuul Fetava(7/430) İbni Hişam(1/214-220)

    Kur’an, Kitap ehli olanlardan Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları elçiye tabi olanları över, onlar için ve bütün insanlar için kurtuluş yolunun ancak Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem’e iman ve ittiba etmek olduğunu belirtir;
    Peygamber Efendimiz geldikten sonra, Efendimizi ve onun getirdiği (Kur’an’ı Kerimi) kabul etmeden, ALLAH’a iman etmiş, olamayacağı ALLAH-u Teala’nın kabul etmediğini, Kişinin sadece “La ilahe illALLAH” demekle iman etmiş sayılamayacağını, “Muhammedün Resulullah” deyince iman etmiş olacağını, aşağıdaki Ayetleri okuyarak anlayalım.

    AYETLE CEVAP 1
    “ALLAH’ı ve peygamberlerini inkar edenler, ALLAH ve peygamberleri arasını açmak isteyenler, bazılarına inanır, bazılarını da inkar ederiz, diyenler ve (iman ve küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler... İşte gerçekten kafir olanlar bunlardır. Ve biz (böyle) kafirler için zelil edici bir azab hazırladık. ALLAH’a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayanlar ise, işte bunlara da mükafatları verilecektir. ALLAH, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Nisa : 150 , 151 , 152)
    AYETLE CEVAP 2
    “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.
    (Ey Habibim!) De ki; “Ey insanlar! Muhakkak ki ben, sizin hepinize göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan ALLAH’ın peygamberiyim. O’ndan başka ilah yoktur. O hayat verir ve O öldürür. Öyleyse ALLAH’a ve O’nun ümmi peygamber olan rasulüne iman edin; O ki, ALLAH’a ve O’nun kelimelerine (kitaplarına) iman eder, Ona tabi olun ki, hidayete eresiniz.”(A'raf 157-158)
    AYETLE CEVAP 3
    “Rasulullah size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının.” (Haşr:7)
    AYETLE CEVAP 4
    “(Ey Rasulüm) Deki: eğer ALLAH’ı seviyorsanız bana tabii olun.” (Al-i imran:31)
    AYETLE CEVAP 5
    “Eğer siz gerçekten müminlerseniz, ALLAH’a ve Peygamberine itaat ediniz.”(Enfal: 1)
    AYETLE CEVAP 6
    ”Kim ALLAH’a ve Resul’üne iman etmezse, bilsin ki biz kafirler için çılgın bir ateş hazırladık” (Fetih : 13)
    AYETLE CEVAP 7
    “Rasulüm de ki: ALLAH’a ve Peygambere itaat edin, şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki ALLAH kafirleri sevmez”Aliimran32)
    AYETLE CEVAP 8
    “Ey insanlar Rabbinizden size hak bir peygamber gelmiştir.O halde kendi hayrınıza olarak, hemen ona iman ediniz.” (Nisa : 170)
    AYETLE CEVAP 9
    “Ey ehl-i kitap, Peygamberlerin ardı arkası kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada size peygamberimiz gelmiştir. Gerçekleri size açıklıyor ki,‘Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte müjdeleyici ve uyarıcı geldi. ALLAH’ın her şeye gücü yeter.” (Maide: 19)
    AYETLE CEVAP 10
    “Rasulüm, Biz Seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya : 107)
    AYETLE CEVAP 11)
    “Şüphesiz ki ALLAH ve Melekleri Peygamber Muhammed’e çok selat ve sena ederler. Ey iman edenler siz de ona
    selat-ü selam getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” ( AhzaB : 56)
    AYETLE CEVAP 12
    “Rasulüm, onlara söyle: Eğer ALLAH’ı seviyorsanız bana tabi olun ki, ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i imran : 31)
    AYETLE CEVAP 13
    “Ey insanlar, ALLAH’a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, Onu büyük tanıyıp, saygı gösteriniz.” (Fetih: 9)
    AYETLE CEVAP 14
    “Eğer siz gerçekten müminlerseniz, ALLAH’a ve Peygamberine itaat ediniz.” (Enfal : 1)
    AYETLE CEVAP 15
    “Peygambere itaat edin ki rahmete erdirilesiniz.” (Nur : 56)
    AYETLE CEVAP 16
    “Peygambere itaat eden, muhakkak ki ALLAH’a itaat etmiş olur.” (Nisa:80)
    AYETLE CEVAP 17
    “Biz, hiçbir Peygamberi, ALLAH’ın izni ile kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik.” (Nisa:64)
    AYETLE CEVAP 18
    “Kim ALLAH’a ve Rasulune iman etmezse bilsin ki , Biz kafirler için çılgın bir ateş.” (Fetih: 13)


    HADİSLE CEVAP 1
    Muhammed’in(sallALLAHu aleyhi ve sellem) nefsi elinde olan ALLAH’a yemin olsun ki, şu Yahudi ve Hristiyanlardan, beni işitip de haberdar olan, sonra beraber gönderilmiş olduğum hükümlere inanmadığı halde ölen bir kimse yoktur ki ateş ehlinden olmasın!”
    (Müslim(153, 240) Ahmed(2/350) Cem’ül Fevaid(20) Şerhus Sünne(1/104) Mişkat(10) İbni Kesir Tefsiri(1/90, 255) İbni Mende İman(88) İbni Mende Tevhid(s194) Elbani Sahiha(157) Tayalisi(43) Taberi(2/235) Suyuti el-Havi(2/145) Ebu Nuaym Hilye(4/308) Ebu Avane(1/104) İbni Teymiye Fetava(4/188) Nesai Süneni Kübra(1/241) Tarhut Tesrib(7/159) Busayri İthaf(94))

    HADİSLE CEVAP 2
    Ümmetimin tamamı cennet’e girecektir. Girmek istemeyene sözüm yok. Ya RasulALLAH kim cennet’e girmekten kaçınır? Kim bana itaat ederse Cennet’e girer, isyan eden cennet’i İstememiş demektir.” (Buhari)

    HADİSLE CEVAP 3
    “Sakın sizden birinizi emrettiğim veya yasakladığım hususlardan biri kendisine ulaşınca, koltuğuna yaslanıp, “Bilemiyorum, biz ALLAH’ın kitabında ne buluyorsak ona uyarız: derken bulmayayım.” (Tirmizi Hz.)

    HADİSLE CEVAP 4
    “Cennete müminlerden başkası giremez” ( Müslim : 114 )

    HADİSLE CEVAP 5
    Ebu Hüreyre radıyALLAHu anh, merfuan rivayet ediyor;
    İnsanlarla ALLAH’tan başka ilah olmadığına şehadet edinceye, Bana ve getirdiğim hükümlere iman edinceye kadar savaşmakla emrolundum…”( Buhari(24,1321,2748) Müslim(22) Begavi Şerhus-Sünne(1/67) Beyhaki(2/3, 3/92, 4/104) İbni Mace(3927) Ebu Davud(2623) Tirmizi(2606) Ahmed(2/314, 345, 377, 384, 4/8) Nesai(5/14) Darimi(siyer,10) Şafii Müsned(s.14) Mişkat(12) Hadis manen mütevatirdir.)

    HADİSLE CEVAP 6
    Kul kabire konulup yakınları kabrin başından ayrıldıklarında ayaklarının sesini işitir. Ona iki melek gelir ve konuşturur; “Muhammed hakkında ne diyorsun?” derler…sonra kafir ve münafığa gelirler…kafir der ki;
    “Bilmiyorum, halkın söylediğini söylüyordum.” Sonra demir balyozlarla ensesine vurulur. Bir çığlık atar ki onu insan ve cinlerden başka her şey işitir.” (Buhari(cenaiz 87) Ebu Davud(sünnet, 34) Ahmed(4/296) Tirmizi(kıyamet 36) İbni Teymiye Fetava(4/253)

    HADİSLE CEVAP 7)
    İslam beş (temel) üzerine bina edilmiştir; ALLAH’tan başka ma’bud olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve
    Rasulü olduğuna şehadet, namazı dosdoğru kılmak, hak sahiblerine zekatı vermek, Beyt’i haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.
    (Buhari(7) Müslim(21) Tirmizi(2609) Ahmed(2/26, 92, 120,143) Nesai(8/107) Şerhus Sünne(1/17) Mişkat(4))

    HADİSLE CEVAP 8
    "Ümmetimden veya Yahudilerden ya da Hıristiyanlardan her kim Benim peygamber olduğumu işitir de Bana iman etmezse o kişi cennete giremeyecektir". ( Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV. 396 ,Tefsirü'l Kur'an'il Azim, II. 266)

    KELİME-İ TEVHİD SORUSU SAİD-İ NURSİ’ye SORULUYOR . HEM FETHULLAH’A HEMDE ONUN GİBİ DÜŞÜNENLERE ŞU CEVABI VERİYOR.

    SAİD NURSİ MEKTUBAT ADLI ESERİNİN 26. MEKTUP 4. MEBHAS (BEŞİNCİ MESELE) KISMINDA ( Sayfa : 344)
    Saniyen: Mektubunuzda "Mücerred (sadece) Lâ ilâhe illâllah kâfi midir? Yani, Muhammedür'-Resulullah demezse ehl-i necat (kurtuluş ehli) olabilir mi?" diye, diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki:
    Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü'l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: Ey Sâdî! Muhammed'i (a.s.m.) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır.
    Bütün yollar kapalıdır; ancak Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) yolu açıktır.
    Fakat bazan oluyor ki, cadde-i Ahmediyede (a.s.m.) gittikleri halde, bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediyedir ve cadde-i Ahmediye dahilindedir. Hem bazan oluyor ki, Peygamberi bilmiyorlar; fakat gittikleri yol, cadde-i Ahmediyenin eczasındandır.
    Hem bazan oluyor ki, bir keyfiyet-i meczubâne veya bir hâlet-i istiğrakkârâne veya bir vaziyet-i münzeviyâne ve bedeviyâne suretinde, cadde-i Muhammediyeyi düşünmeyerek, yalnız Lâ ilâhe illâllah onlara kâfi geliyor. Fakat bununla beraber, en mühim cihet budur ki: Adem-i kabul başkadır, kabul-ü adem başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiyeye karşı yalnız Lâ ilâhe illALLAH biliyorlar. Bunlar ehl-i necat olabilirler. Fakat Peygamberi işiten ve dâvâsını bilen adamlar onu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakkı tanımaz. Onun hakkında yalnız Lâ ilâhe illâllah kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilâne adem-i kabul değil; belki o kabul-ü ademdir ve o inkârdır.
    Mucizâtıyla, âsârıyla kâinatın medar-ı fahri ve nev-i beşerin medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve ALLAH'ı tanımaz. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter.

    İZAH :
    Said Nursi'nin sözleri gayet açık ve net. Peygamberimizden şu devirde haberi olmayan yok gibidir. Ancak Afrika da ormanların içerisinde, kabileler halinde yaşayan kişi veya topluluklar olabilir. Said Nursi ancak bunların La ilahe illALLAH kelamını söyleyebilenlerinin ehli necat yani (kurtulabileceklerini) söylemektedir. Bu da kesin değil ALLAH-u Teala dilerse tabii.
    Said Nursi ; “Fakat Peygamberi işitip ve davasını bilen adamlar onu tasdik etmezse, ALLAH-u Tealayı tanıyamayacağını belirtmektedir. Yalnız ‘La ilahe illALLAH’ kelamı, kelime-i tevhidi ifade edemez. Bu ifade yeterli değildir. Ancak, ‘Muhammed Aleyhisselam, ALLAH’ın kulu ve Resulü’ demekle kelime-i Tevhid tamamlanmış olur.” Diyor.
    “La ilahe illALLAH kelamı, kurtulma sebebi değildir ve cahillerin mazur (özürlü) görülmesini de gerektirmez. Onlar dahi söylemiş olsa inkardır. Neyi inkar Peygamber Efendimizi inkardır. Peygamber Efendimizi inkar eden Zaten ALLAH’ı da tanımaz”. Demektedir . Avrupa da ki, Amerika da ki, Asya da ki Hıristiyan ve Yahudiler’in Peygamber efendimiz den haberlerinin olmaması söz konusu değildir.

    ** Fethullah Gülen , gerçek niyetin ne ise onu açıkla, Müslümanların kafasını bulandırma. Kendisine Fethullahçıyım diyenler gözlerini kapamasınlar. Bu cemaat içerisinde dini konuda en büyük otorite saydıkları Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN ve Prof. Dr. Suat YILDIRIM olduğunu herkes bilirler. Hayrettin Karaman da Kelime-i Tevhid konusunda söyledikleri Said-i Nursi gibidir. Kitabından yazısını aynen buraya alıyoruz;

    1) “İmanında ve ibadetinde şirk (başka bir varlığı ALLAH yerine koymak, ona ortak kılmak veya ona mahsus niteliklere ortak bilmek) bulunan kimseler cennete giremezler.”
    2) “Mevcut Yahudi ve Hıristiyanlar içinden Peygamberimiz hakkında doğru bilgiye ulaştıkları halde ona inanmayanlar, onu – açık veya kapalı bir üslupla- sahte peygamber olarak niteleyenler, batıl olan inançlarını Kur’an’a göre tahsis etmeyenler de cennete giremezler.”
    3) “İçinde bulundukları şartlar İslam ve Peygamberimiz hakkında doğru bir bilgi edinmeye müsait olmadığı için şirksiz bir Yahudilik, Hıristiyanlık veya ALLAH inancını benimseyenler cennete girebilirler.”
    Kitabın Adı : Dinlerarası Diyalog Nedir (Prf.Dr.Hayrettin KARAMAN) Sayfa:83-84
    Bu üç maddeye bakarak Yahudileri ve Hıristiyanları cennete koymaya hevesli olanlara, Peygamberimizden şu teknoloji çağında haberi olmayan kimsenin bulunmadığını, Efendimizi ve Amentünün şartlarını kabul etmeden cennete gidilemeyeceğini, bu şartların kendisine müslümanım diyenler içinde geçerli olduğunu bilmeleri gerekir.
    Nurcuyum diyen insan kendisine çeki düzen verecek ve Fethullah’la Saidi Nursi arasında tercih yapacaktır.

    FETHULLAH GÜLEN AYETLERE DÖNEMSELDİR (tarihsel) DİYOR

    “.... Kur’an’da kullanılan tarzın (bazı Yahudiler Hıristiyanların ‘gerçeğe’ karşı inatçılığı ve düşmanlığını ifade etmek için kullanılan üslubun) her dönemdeki bütün Yahudiler ve Hıristiyanlar için kullanılacağına ilişkin bir hüküm bulunmadığını savunmaktadır:”
    “Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan Ayetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M.) döneminde yaşayan yada kendi peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.”
    Kitabın Adı : Küresel Barışa doğru (Kozadan Kelebeğe – 3) Sayfa :45

    Yukarıdaki sözler, hiçbir Müslümanın kabul edebileceği bir şey değildir. Oysa bütün Müslümanlar bilir ki, Kur’an’ı Kerim’in her Ayet-i kıyamete kadar geçerlidir.Hiç bir zaman değişikliğe uğramaz hükmü baki dir. Belirli bir dönem de hükmü geçerlidir , belirli bir dönemde geçerli değildir gibi düşünceler tamamen batıldır, sapıklıktır. Bu düşüncede olan kim olursa olsun kendisi de düşüncesi de merduttur .
    Fethullah Gülen’in kendi Fıkıh Profesörlerinden Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN ;Fethullah’ın “Yahudileri ve Hıristiyanları azarlayan ayetlere dönemseldir” demesini şu şekilde eleştirmektedir. Yazısını aynen alıyoruz.
    “Kur’an’ın Ehl-i kitap ile ilgili ayetlerini ikiye ayırmak gerekir:
    A) İnanç ile ilgili ayetler. Bunların tarihsel olmaları mümkün ve makul değildir, imanda hak her zaman haktır, batıl ve yanlış olan her zaman batıldır, yanlıştır.
    B) Ehli kitap ile ilişkileri düzenleyen ayetler. Bunlara da toptan tarihsel denemez. Savaş, barış, bunların şartları gibi konularda tarihi durum belirleyici olabilir.”
    Kitabın Adı : Dinlerarası Diyalog Nedir (Prf.Dr.Hayrettin KARAMAN) Sayfa: 83

    Fethullah Gülen : ”KADINDAN İDARECİ OLMASINDA HİÇ BİR SAKINCA YOKTUR”

    “Kadınlardan idareci olmasının hiçbir sakıncası yoktur.” demekle kalmıyor , daha da ileri giderek “ Hatta kadının Hakim bile olabileceğini ” iddia ediyor. Bu Mülakatları’nın Türkiye’nin en büyük tirajlı gazetelerinde yayınlandığını söylüyor. Sonra da tepki olunca “kadının kamu görevlisi olarak çalışmasında bir sakınca yok” diye irtifa kaybetti .
    Kitabın Adı : İftiranın Değişmeyen Mantığı (adlı kendi) kitabı Sayfa:120.
    Diğer Kaynaklar: 23-28 Ocak 1995 tarihinde Hürriyet Gazetesi ile Röportaj.
    23-30 Ocak 1995 tarihinde Sabah Gazetesi ile Röportaj.

    AYETLE CEVAP 1
    “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neden nehyettiyse ondan sakının.” (Haşr : 7)
    AYETLE CEVAP 2
    “Eğer ALLAH-ı Seviyorsanız bana tabi olun ki ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Al-i imran : 31)
    HADİSLE CEVAP 1
    “Sizden hiç birinizin arzuları benim tebliğ ettiğim esasa Uymadıkça gerçek manada iman etmiş olmaz”(En-nevevi,Erbain: 41)
    HADİSLE CEVAP 2
    “Mukadderatını bir Kadının eline veren millet felah bulmaz” (Buhari 1660, Megazi 82, Fiten 18 , Tirmizi fiten 75, Nesai Kada:8, Ahmet Bin Hanbel 5743,51,38,47)
    Bu konu İslam dinine göre böyledir. Eğer ALLAH’a iman ediyorsak, Rasul’üne tabi isek, onların beyanı Ayeti kerimeler ve
    hadis-i şerif’lerde böyle buyurulmaktadır. Bunun tersini söylemek ve savunmak ALLAH ve Rasul’üne karşı gelmek demektir.

    TESETTÜRLE (başörtüsü) İLGİLİ SÖYLEDİKLERİ

    “Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arz etmez. ALLAH’a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arz etmez bunlar . Teferruata ait meseledir. Nitekim, ALLAH’a iman meselesi Mekke’de efendimiz’e tebliğ edilmiş , namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekat bize farz kılınmış. Ama Tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı.”

    Söylediği Kaynak: 23-28 Ocak 1995 tarihinde Hürriyet Gazetesi ile Röportaj.
    23-30 Ocak 1995 tarihinde Sabah Gazetesi ile Röpj.

    Bu sözler Fethullah’ın zannına göredir. İslam Dinine göre tesettür kesinlikle farzdır.
    ALLAH-u Teala (Nur suresi. 31 ve Ahzab suresi. 59) Ayet-i Kerimelerinde tesettürün farz olduğunu beyan buyuruyor.

    AYETLE CEVAP 1
    “Rasulüm! Mümin kadınlara da söyle, Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet yerlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz ve eller) müstesnadır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler.” (Nur: 31)
    AYETLE CEVAP 2
    “Rasulüm! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle. Zaruri bir ihtiyaçları olup dışarı çıkmak istedikleri zaman, dış elbiselerini üzerlerine giysinler. Bu onların ahlaksız kadınlardan olmadıklarının bilinmesi ve incitilmemesi için daha elverişlidir.” (Ahzab: 59)

    HADİSLE CEVAP 1
    ALLAH-u Teala Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacir kadınların iyiliğini versin.’Başörtülerini yakalarının üstüne koyup örtsünler.’ Ayet-i kerimesi indiği zaman, entarilerinin eteklerini keserek başlarını örttüler.” (Buhari)

    Tesettür kesin uyulması gereken bir emirdir ve iman meselesidir. ALLAH-u Teala emir ve hükümlerini koymuş onu yasaklarıyla sınırlamıştır. Şimdi iman meselesi olduğunu ispat edelim;

    Amentu’nun esaslarını bütün Müslümanlar bilirler, esaslarından birisi de Kitaplara imandır. (yani kur’an’ı Kerim’e de imandır.) Kur’anı Kerime iman eden bir kimse, içindeki Ayetlerini de kabul etmek zorundadır. Kabul etmeyen, hafife alan, bir kimseden de Müslüman diye söz edilemez. Birilerinin söylediği gibi” iman meselesi ölçüsünde önem arz etmez” demesi kendi zannına göre söylenmiş bir sözdür. Müslüman’ım diyen insanları bağlamaz. Bu iş bu kadar kesindir.Zaten İslam tarihinde hiçbir Müslüman alim (sapık fırkalar dahil) böyle bir iddia gündeme getirerek kafirlerden alkış alma cihetine gitmemiştir.

    “Bu hükümler ALLAH’ın hudutlarıdır. Kim ALLAH’ın hudutlarını aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” (Talak : 1)
    ALLAH-u Teala, ‘Kim bu hudutları aşarsa kendisine yazık etmiş olur.” Buyuruyorken, “Tesettür Teferruattır!” ya da “İman meselesi değildir.” Demek açıkça bu hudutları aşmak demektir..
    “Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar.” (En’am: 119)

    Ayet-i kerime’lere ve ALLAH’u Teala’nın hükümlerine ters konuştuğu için nefis arzusunu ilah edinmiş şirke düşmüştür.
    Tesettür meselesine gelince biraz farklı, Zannediyorum peygamberleğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken teferruatla uğraşılmamalı.” demektedir. Yani Resulullah – sallALLAHu aleyhi sellem Efendimize tesettür Ayetleri ilk yıllarda gelmediğini bunun için önem arz etmediğini; teferruat olduğunu söylemek istiyor.
    İsterse emir Peygamber efendimizin son nefesinde inmiş olsun. İslam dini’nin hükümleri zamanla ilgili değildir. Hüküm geldikten sonra ona imandan başkası düşünülemez. “16. senede gelmiş, 17. senede gelmiş, 18. senede gelmiş” diye hüküm basite alınamaz. Müslüman’ım diyen kimse; Ayet ne zaman gelirse gelsin, ‘ işittim ve iman ettim’ demekle yükümlüdür. Başka bir şekli düşünülemez. Bu mantıkla hükümleri değerlendirirse yine geç inen ayetlerden zina , cuma namazı , içki vs pek çok farzın iptali ve istismarı fetvalarına yol açmaktadır. Küfür rejimlerinin her kırbaç şaklatmasında laik rejimin misyonuna uygun fetvaları , bu emirlerinde geç inmesinden dolayı peydahlayacaktır. Tabi İslam aleminin teveccühüne!! mazhar olmaya devam edecektir .


    DİNLER ARASI DİYALOGLA İLGİLİ

    1994 Yılında yayınlanan Fethullah’ın kendi kitabı “ SONSUZ NUR –1 “ adlı eserinde; “Kafirle Mü’min arasında hakiki manada Diyalog olamaz.” Demekteydi .
    Bu söz 1995 yılından önce söylenmiş bir sözdür. 1995 yılı Fethullah’ın % 100 çark etme yılı olduğu için, doğru söylenen bir sözdür. Bizim için ilk ve doğru söylenen söz geçerlidir.

    Kafirle mümin arasında diyalog olmaz Diyen birisi şimdi ne değişti de Diyalog’un öncülüğünü yapıyor?

    Söylediği Kaynak : Fethullah’ın kendi kitabı olan 1994 yılı baskılı “SONSUZ NUR –1” adlı eserin 152. Sayfası.
    Belge Dosyası ( 5- BELGE ) “Sonsuz Nur –1”



    PATRİK BARTHOLOMEOS’A “HAZRET” ÜNVANIYLA HİTAP !

    Hazreti ALLAH’ın değer vermediği kişilere değer veriyor ve onlara Hazret diye hitap ediyor. ALLAH’ın (c.c.) kitabında “pis müşrik , necis” dediklerine “hazret” diyerek muhalefet ederek İslam aleminin itibarını ve akaidini ters yüz etmiştir. Konuşmasında “Patrik Hazretleri bu centilmenliği yapmışlardır.” Demiştir.

    Söylediği Kaynak: Diyaloğ Toplantısı görüntülü CD.(Diyalog Masalı vcd) .

    ALLAH-u Teala’nın en büyük düşmanlarından birine Hazret dediği zaman içi titreyip hiç Hazret-i ALLAH’tan korkmadı mı?
    Rasul-i Ekrem -sallALLAHu aleyhi ve sellem Efendimiz bir çok Hadis-i şerifler’inde Kimlere Saygı duyulup kimlere duyulmayacağını beyan buyurmaktadırlar.

    HADİSLE CEVAP 1
    “Münafık adamlara ‘Efendi’ diye hitap etmeyin. Zira o, efendi denilerek büyütülecek olursa, ALLAH’ın sevmediğini tazim ettiğinizden dolayı, Aziz ve Celil olan Rabb’inizin gadabını celbetmiş olursunuz.” (Ebu Davud)
    HADİSLE CEVAP 2
    “Bir adam münafığa “Ey efendi” derse, Rabbini gazaba getirmiş olur.” (Hakim-i münziri C:5/477)
    HADİSLE CEVAP 3
    “Münafık kişi için “efendi” demeyin. Çünkü, o “efendi” olursa, Rabbinizi kızdırmış olursunuz.”(Ebu Davud- Nesai-Hakim)
    HADİSLE CEVAP 4
    “Yahudi ve Hıristiyanlara selam vermeyiniz. Yolda onlarla karşılaştığınızda onlara iltifat etmeden yolunuza devam ediniz.” (Müslim-Ebu Davud-Tirmizi Hz.)
    HADİSLE CEVAP 5
    “Ehl-i kitap (Yahudi ve hıristiyanlar) size selam verirse, ‘ve aleyküm’ deyin” (Buhari-Müslim- İmam münziri-
    Ebu Davud-Tirmizi Hz.)
    Fethullah’ın Basındaki sağ kolu, Zaman Gazetesi Yazarları : Hüseyin GÜLERCE ve Latif ERDOĞAN da Fethullah gibi papazlara Hazret diye hitap etmektedirler.


    “ (İSA ALEYHİSSELAM İÇİN) ŞAHSI MANEVİSİ, RÜZGAR ESİNTİ ŞEKLİNDE BELİRECEK.”

    Fethullah GÜLEN , Hazreti İsa Aleyhisselamın kıyamete yakın bir zamanda yeryüzüne Ruh ve Beden olarak değil de, ‘Şahsı Manevi’ yani sadece Ruh olarak uzlaşmaya, barışa, diyaloğa dayalı bir hareket , bir akım bir esinti şeklinde geleceğine inanıyor. Ve inancını şöyle dile getirmektedir :
    “ Said Nursi genel yorum itibariyle onu şahsı manevi olarak yorumluyor.’Bir şahsı manevi olarak gelecek’ diyor. Buna kimsenin itiraz etmeye hakkı yok. Şahsı manevi olarak gelecek demek, bir ruh, bir mana gelecek, insanlar üzerinde bir esinti belirecek insanlar anlaşacak, uzlaşacaklar. Ama böyle bir hareketin önünde bu işin bayraktarlığını yapan belki rehberler olacak” .
    ( Kaynak: Zaman Gazetesi 30.03.2004 Fetullah GÜLEN röportajından)

    Fethullah ve onun gibi düşünenlere cevap olarak Said-i nursi “Risale-i Nur Külliyatından” (Ahir zaman alametleri ve fitneleri) bölümünde İsa Aleyhisselamın Ruh ve Beden olarak geleceğini Deccali öldüreceğini, tek tek açıklamaktadır.
    (Mektubat sayfa: 6, - Kastamonu lahikası: 80-82, - işarat sayfa: 59, - Şualar sayfa : 487-587)


    ZİYARETİNDE PAPAYA VERDİĞİ MEKTUP’ TAN (09.02.1998)

    Papaya Ziyareti sırasında “Papa 6.Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan “Dinler arası diyalog” için papalık konseyi (PCİD) misyonunun bir parçası olmak üzere bir arada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle bu pek kıymetli hizmetlerinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik”.
    Bu mektup kendi dergileri AKSİYON, Zaman Gazetesi (10.02.1998) ve internet sitelerinde mevcuttur.

    Bu sözde de ne var diyenlere; “İman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır.” (Bakara : 256)

    İmam Rabbani ,MÜSLÜMANIN KÜFÜR EHLİ İLE NASIL MÜNASEBET KURMASI GEREKTİĞİNİ ÇOK AÇIK BİR ŞEKİLDE DİLE GETİRMEKTEDİR. : 165. Mektubatı :
    ALLAH’u Teala’nın ve Resulünün düşmanı olan kafirleri kendine düşman bilmelidir. İslam düşmanlarını aşağı tutmalı, kıymetsiz ve rezil olmaları için uğraşmalıdır. O alçaklara hiçbir zaman ve hiçbir yerde saygı göstermemelidir. Onlarla görüşmemeli, hiç mi hiç buluşmamalıdır. O düşmanlara hep sert davranmak, elden geldiği kadar yüzlerini görmemek ve işe karıştırmamak lazımdır.”

    SAİD-İ NURSİ bile zamanındaki diyalog müptelalarına dehşetle ikazını yapmış !

    Ecnebilerin tağutlarıyla ve tabiat fenleriyle dalalete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip tabii olanlara binlerce lanet ve teessüfler!
    Ey bu vatan gençleri! Avrupalıları taklide çalışmayınız.! Acaba Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve düşmanlıktan sonra, hangi akılla onların akılsızlık ve batın fikirlerine tabii olup, emniyet ediyorsunuz? Yok yok! Akılsızca taklit edenler, tabii değil, belki şuursuz olarak onların safına dahil olup kendi kendinizi yok ediyorsunuz.
    Uyanık olunuz ki, siz ahlaksızcasına tabii oldukça, iman ve İslam’ı savunma davasında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü bu suretle tabii olmanız, milletimize karşı bir küçük görmedir. Ve milletle alay etmedir.
    (.......) İşte zararlı kafirler ve kafirlerin yolunda giden akılsızlar, Cenab-ı Hakk’ın hayvanatından bin nevi habistirler (pistirler)” (Lem’alar)
  7. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Fethullah Gülen : "Ehl-i kitap hakkında Kur'an ayetleri çok sert! "




    Türkiye'de dinlerarası diyaloğun önde gelen temsilcisi Fethullah Gülen, bu konu ile ilgili âyetleri yorumlarken; Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili Kur'an-ı kerimde geçen ayetleri, bilinen manalarının dışında çok farklı bir düzeyde ele alıyor:

    Ayetlerde geçen düşmanlığın o günün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine adığını, Kur'anın kullandığı aynı üslup, bugünün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine alacak diye bir şart, bir mecburiyet olmadığını, ayetlerin kesin, fakat bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları içine aldığının kesin olmadığını, ifade etmektedir. ( Hoşgörü ve Diyalog İklimi s.155-156 )

    Yine aynı kitapta, Sayın Gülen, Kur'an-ı kerimde, Hıristiyanlarla, Yahudilerle ve Müşriklerle ilgili geçen sert ifadelerin uç noktayı temsil ettiğini,Yahudi ve Hıristiyanlarla diyalog kurup dostluk tesis edilebileceğini, Kur'anın onları dost edinmemek konusundaki nehyinin (yasağının) hususi şartlarda olduğunu; bunu umumileştirmenin Kur'anın ruhuna aykırı olacağını, Üstad Bediüzzamanın "Münazarat" kitabında bildirdiğini ifade etmektedir. (s.170)

    Fethullah Gülen , aynı konularla ilgili hadisleri yorumlarken de, "Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan ya da kendi peygamberlerleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır." diyor.
    ( Küresel Barışa Doğru, s.45)

    Halbuki, bugüne kadar HİÇBİR İSLAM ALİMİ BU AYET VE HADİSLERİN TARİHSEL OLDUĞUNU,GEÇERLİLİĞİNİ YİTİRDİĞİNİ SÖYLEMEMİŞTİR. Aksine, kıyamete kadar geçerli olduklarını ittifakla bildirmişlerdir.

    Rasulullah efendimiz, İslamiyeti kabul etmeyen Yahudilerin ve Hıristiyanların, ALLAH'a iman etmiş sayılmayacağını bunların Cehennemlik olduğunu bildirmiştir.

    Dört büyük müctehid imamdan biri olan İmam-ı Ahmed bin Hanbel'in meşhur hadis kitabı olan El-Müsned isimli eserde, sahabeden Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif bunu açıkca göstermektedir:

    "ALLAH Rasûlü'ne biri geldi ve 'Ey ALLAH'ın elçisi! Hıristiyanlardan ALLAH'a ve Resulü'ne inanarak İncil'e sâdık biri veya aynı şekilde ALLAH'a ve Rasûlü'ne inanarak Tevrat'a bağlı biri, sonradan sana tâbi olmazsa, bu kişiler hakkında ne buyurursunuz?' dedi.
    Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan ALLAH'a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle Cehennemlik olur."

    Bu konu ile ilgili diğer bazı hadis-i şeriflerde de şöyle buyuruldu:

    "Beni duyup iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette Cehenneme girecektir." (Hakim)

    "Cennete sadece Müslüman olan girer." (Buhari)
  8. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Dialog ; Yunanca dialogos kelimesi fransızca’ya dialogue olarak geçmiş, Türkçe’de diyalog olarak kullanılmaktadır.
    Karşılıklı konuşma demektir. Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir.

    ALLAHın nesh ettiği dini , necis ve müşrik kafir dediği taraftarları eşit şartlarla karşıya alıp konuşup uzlaşmaya çalışmak , dini çalışmalar yapmak onları meşrulaştırmaktır !
    Bu tür Diyalog müslümanlarla , müslüman cemaatlerle olur. Kafirlerle tebliğ olur.
    Şimdi buraya kafirlere (papa) yazılan mektuplardan bir tanesi haysiyetsizce diğeri ikisi izzetli ayrı mektubları ekleyeceğim .
    Kuran ve sünnete göre kafire yazılması gereken uslup ve diyalog hangisi olmalıdır müslümanlar hemen fark edeceklerdir :

    1. mektup
    [​IMG]

    F. GÜLEN’İN PAPA’YA YAZDIĞI MEKTUB

    “Pek muhterem Papa cenapları; (hazretleri)
    Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekan kılma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasıyla bilen halkından size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatıalilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.
    Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.
    İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslam'ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkanını bağrına basacaktır.
    Beşeriyet, çelişen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkar etmiştir. Bilginin tamamı ALLAH'a aittir ve din ALLAH'tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişebilir? İnsanlar arasında anlayışı ve hoşgörüyü artırmaya yönelik dinlerarası diyaloğa yönelik ortak gayretlerimiz çok iş görebilir.
    Kendi memleketimizde şimdiye kadar çeşitli Hıristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını acizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler çatışmasının gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, karşı durabiliriz.
    Geçen yıl bazı ünlü uluslararası bilim adamlarının katıldığı medeniyetle rarası barış ve diyalog konulu bir sempozyum düzenledik. Bu gayretin başarısından aldığımız teşvikle bu tür etkinlikleri tekrarlamak istiyoruz. Halihazırda üç büyük dinin bağlıları arasındaki bağları güçlendirmeye yönelik olarak dinler arası diyalog konusunda Vatikan'ın da temsil edileceğini ümit ettiğimiz bir konferans düzenleme sürecinde bulunuyoruz.
    Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsamahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyanlığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutlamalar vesilesiyle Ortadoğu'daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlikler önermek istiyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Demirel'in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkur kutsal mekanları göstermeye davetini tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz. Anadolu halkı size misafirperverliğini göstermeyi ve şevkle selamlamayı hararetle beklemektedir.
    Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs'ü birlikte ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz. Bu ziyaret bu mübarek şehri Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, hiçbir kısıtlama, hatta vize dahi olmaksızın serbestçe ziyaret edebileceği uluslararası bir bölge olarak ilan etme gayretlerine yönelik dev bir adım teşkil edebilir.
    Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile, ilki Washington DC'de olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz. İkinci serinin zamanı için Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yıldönümü ideal olabilir.
    Bir öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır. İnançlı genç insanların birlikte eğitim görmesi birbirlerine yakınlıklarını artıracaktır. Öğrenci değişim programı çerçevesinde üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim'in doğum yeri olarak bilinen Urfa şehrindeki Harran'da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu, ya Harran Üniversitesi'ndeki programların genişletilmesi suretiyle ya da üç dinin ihtiyaçlarını da temin edecek şumullü bir müfredata sahip bağımsız bir üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir.
    Önerilen programlar aşırı büyük işler gibi algılanabilir; ama bunlar erişilmez değildir. Dünyada iki tip insan vardır. Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün ilerlemeleri bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb'e şükürler olsun.”

    M. Fethullah Gülen / Rabb'in aciz kulu” 9 Şubat 1998


    **********************

    2. farklı mektup

    [​IMG] [​IMG]

    M.Metin Müftüoglu (Kaplan)ndan; katoliklerin ruhani lideri olan 16. benedict`e teblig mahiyetinde açık mektup

    Tarihten misal; Resulullah(s.a.v) Rum meliki Herakl`e bir mektup yazarak onu Islama davet etti.
    Mektuba sadece bir olan ALLAH`a samimiyetle ibadet etmeye davet eden bir ayet`i kerime`yi ilave ederek davasında haklı olduğuna şahid getirdi. Bu mektubun Sahih-i Muslimdeki metnin tercumesi sudur;
    Bismillahirrahmanirrahim! ALLAH`in Rasulu Muhammed`den ,Rum`un büyüğü Herakl`e!
    Selam doğru yola girenlere olsun! Şimdi ben seni İslam`a çağırıyorum. Müsluman ol ki, selamete eresin! İslam`a girersen ALLAH sana ecrini iki kat verir. Eğer yüz çevirirsen halkının vebal ve günahı senin uzerinedir. "Ey ehli kitap! Bizim ve sizin aramızda esit olan bir kelimeye gelin yalnızca ALLAH`a ibadet edelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım.ALLAH`ı bırakıp da birimiz diğerini ilah edinmesin .Eğer yüz çevirirlerse, "şahid olun biz Müslumanlarız!" deyin!" (kaynak Buhari ve Muslim)
    Buna binaen, bizlerde diğer Peygamberlerin ve bilhassa son Peygamber Hz Muhammed (s.a.v)`in ümmeti olma hasebiyle tebliğ ve davet görevi bizlere intikal etmiştir. Peygamber varisi olan bizlere düşen:
    Hz Muhammed`in son ve cihanşumul bir Peygamber olduğunu , Onun tebliğe memur edilen yüce Kur`an-i Kerim`inde cihanşumul bir kitap olduğunu , Yüuce İslam dininin de cihanşumul, zamanşumul ve hayatşumul, yani bütün bir dünyayı kaplayan bir din olduğu gibi kıyamete kadar gelecek olan bütün nesil ve asırlara şamil olan ve hepsinin ihtiyacına cevap veren bir din ve nizam olduğunu hepimizin bu dünya hayatında birer misafir bulunduğumuzu ve yine bu dünyada imtihana tabi tutulduğumuzu dünya insanlığına duyurmak ve tebliğ görevimizi yerine getirmektir.
    Ben istiyorum ki,herkes dininde, inancında, davası ve düşüncesinde hür olsun. Zulüm, vahset ve haksızlık ortadan kalksın, güçlünün zayıfı ezdiği, mazlumların haklarının gasb edildiği bu dünyayı huzurla sevgi ve barışla kaplayalım.
    Herkes yarınından emin olsun. Korku ve endişe içerisinde hayat sürdürülmesin .Ve bu arada müstekbirlerin baskı ve tahakkumlerine, taguti sistemlerine zulum ve iskencelerine, tecavuz ve işgallerine son verilsin!..
    Ve nihayet bütün bir dünyaya sesleniyor ve diyoruz ki:
    Hür doğan insanoğlu kula kul olmasın, (insanlarin emrine tàbi olmasın) ALLAH`a kul olsun (ALLAH`in emrine tàbi olsun). İslami manada hür yaşasın, yol ve yöresini kendisi hür iradesiyle seçsin, baskı rejimleri ona müdahale etmesin!
    Biz istiyoruz ki; insan haklarına hurmet edilsin, fikir hürriyetine riayet edilsin, mabedler hürriyetine kavuşsun, adalet teessus etsin ve nihayet kula kulluk yok olsun da ALLAH`ın mülkünde ALLAH`ın dini hakim olsun!
    Fitne fesaddan eser kalmasın! İnsanları idare etme şekli şu düzene-bu sisteme göre değil (ALLAH`ın kendi mülkünde ve kendi kulları için koyduğu ve vaaz ettiği sistemlerin en güzeli, yönetimlerin kusursuz ve hatasız olan ilahi hükümlerle hükmedilsin!) İste o zaman göreceksiniz dünyada huzur olur, barıs olur ,adalet meydana getirilmiş olur...İnsanlar arasında sevgi ve muhabbet artar...
    Yeryüzünde ne anarşi olur nede terör olur ! Fitne ve fesaddan hiç eser kalmaz!..
    Bütün bunların olması dünya insanlığının kurtuluşu için gönderilen ve Hz Muhammed(s.a.v) tarafindan tebliğ edilen İslamla bir bütündür. Buyurun tek kurtuluş kapısı olan İslam düzenine!
    Her ihtilaf mevzuunu dünyanın gündemine getirip serbestce ve rahatca münazarasının yapılabilmesi için bir şart vardır. O da hürriyet, fikir hürriyeti, konuşma hurriyeti, korkmama hürriyeti vs.!
    Bundan dolayıdır ki, İslam dini hürriyete, fikir hürriyetine , konuşma hürriyetine, vicdan hürriyetine, inanç hürriyetine vb. hürriyetlere son derece önem vermistir. Fakat bir sartla; Körü körüne değil, münazaraya açık olma kayıt ve şartıyla!
    Keza ilmi ve fikri tenkitleri yapmaları da haklarıdır. Ama İslam`in addettiği iman ve amel meseleleriyle hiç bir kimsenin alay etmeye, hor görmeye, hakaret etmeye hakkı yoktur. Velev ki bu kişi papa da olsa !
    Papa nın bu pervasızca açıklamaları ya İslamı gereği gibi bilmiyor ,gereği gibi araştırmamış, cahil kalmış cehaletine kurban gitmiş , ya da art (kötü) niyetlidir!
    Nitekim Kur`an bazen Muslumanlara karşı kinlerini dışarıya vurduklarını ifade etmektedir.".. .size olan kinlerinden parmaklarını ısırırlar!" (Al-i Imran,119) Ayet-i Kerime` de olduğu gibi bu arada papaya sesleniyor ve diyoruz ki:
    Hemen İslam aleminden özür dilemelisin ve yaptığın bu hatayı gidermelisin! Aksi takdirde Müslümanların nezdinde mahkum durumuna düşer ,mağlub olursun! Buna binaen medrese-i Yusufiyye (tekirdag f-tipi cezaevi)den papayı basın aracılığıyla açık oturuma davet ediyorum! Ben inanıyor ,iddia ediyor ve diyorum ki:
    Hz Muhammed geldikten sonra O’na uymayanın ne yaptığı hayır ne de ibadeti kendisine asla fayda vermeyecektir "Hz İsa"da" ALLAH" veya "ALLAH`ın oğlu" değil insandır ve aynı zamanda bir Peygamberdir!
    Bütün Müslümanların inancı bu şekildedir! Sende iddianda ve inancında samimi isen buyur açık oturuma basın yoluyla münazaraya!
    Senden önceki papayıda İslama davet ettiğim gibi Türkiye ye geldiğinde sanada "Islama davet mektubunu " biiznillah !
    Bu hususta Kur`àn şöyle der: Helak olanla r bilgi ve belgelere dayanarak,onların münazara ve müşahadelerini görerek helak olsunlar, hayatta kalanlar da bilgi ve belgelere dayanarak, onların münazara ve müşahadelerini hissederek hayatta kalsınlar (Enfal.42) Birkac Ayet-i Kerime ile mektubumuzu noktalayalım:

    1 "Hiç şüphe yok ki, ALLAH`ın indinde din İslamdır"(Al-i Imran-19)

    2."Her kim Islamdan baska bir din ararsa bilsin ki,o din kendisinden asla kabul edilmeyecektir.Ahirette de o kimse zarar çekenlerden olacaktır."(Al-i Imran-85)

    3. "O O`dur ki,Peygamberlerini hidayet ve hakk dinle gönderdi. Ta ki, Onu bütün dinlere üstün kılsın, şahid olarak da ALLAH yeter!"(Fetih-9-tevbe-33)
    ve netice
    "De ki:Ey ehli kitap bizimle sizin aranızda olan bir kelimeye gelin! Şöyle ki: ALLAH dan başkasına tapmayalım, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, ALLAH`ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim!" "Eğer bundan yüz çevirirlerse şahid olun biz Müslumanlardanız deyiverin!"(Al-i Imran-64)
    tebliğ bizden, doğru yolu göstermek (hidayet) ALLAH`dandır!
    24 Saban 1427(18 Eylul 2006)
    Muhammed Metin Müftüoglu
    bin Cemaleddin(Kaplan)


    3. mektup

    [​IMG] [​IMG]

    Dinler arası Diyaloğu başlatan ilk Papa ünvanına sahip 6. Paul, Aralık 1967'de dünyanın ileri gelen bazı şahsiyetlerine evrensel barış için bir mektup göndermiştir. VI. Paul'ün mektup gönderdiği kişiler arasında bazı Müslüman alimler de bulunmaktadır. Bunlardan biri Pakistanlı değerli İslâm âlimi Ebûl A'lâ Mevdudi'dir. Aşağıda Papa'nın Mevdudi'ye yazdığı mektubu ve Mevdudi'nin ona cevabını okuyacaksınız. Bu mektup Urduca aslından "Dünya Bülteni" okuyucuları için tercüme edilmiştir
    (Tercüme : Mahmut Osmanoğlu - Ubeydurrahman Hamdani)

    Papa'nın DİYALOGA DAVET Mektubunun Özeti

    Biz dünyanın bütün iyilik isteyen insanlarından yeni yılın ilk günü 1 Ocak’ın Dünya Barış Günü olarak kutlanması dileğinde bulunuyoruz. Bize göre mevcut şartlarda barışa ne kadar fazla ihtiyaç olduğunu ve bunun sağlanmamasından doğabilecek tehlikeleri, amacı uluslararası barışı sağlamak ve onun için çaba sarf etmek olan bütün milletler, uluslararası dini kuruluşlar ve kültürel/siyasi hareketler hissetmektedirler.



    Barışı sağlama yolundaki engelleri kaldırmak çok önemli bir görevdir. Bu engeller arasında bir kaçı da dünya milletlerinin aralarındaki ilişkilerde bencilliğin devam ettirilmesidir. Bazı toplumlar, saygı, şeref ve vakar ile yaşamlarını sürdürme haklarından mahrum bırakıldıklarını düşünmektedirler. Ve bu haklarının itiraf edilmemesinden dolayı bu insanlar rahatsız olup savaş yolunu seçmişlerdir. Dolayısıyla, güya uluslararası çekişmeler insaf ve adalet yoluyla, karşılıklı müzakereler gibi makul yollarla halledilemez, tersine sorunları en iyi adalet kılıcı sağlar – ki bu da kan dökme ve insanları katletme gibi sonuçlar doğuracaktır - gibi bir genel kanı oluşmuş bulunmaktadır.



    Barış, güvenlik ve birlikte yaşama için yeni nesillere kardeşlik ve uluslararası yardımlaşma eğitimi mutlaka verilmelidir… Barış ve huzur sadece lafla kurulamaz. Bunun için laflarla avunmak insanlığın kalbinin sesi olması yönüyle zahirde iyi görünse de, çoğu zaman, bu, sadece işlevsiz ve ihlâssız işlemi gizlemek için bir kılıf görevi görmektedir. Hatta bazen bu anlayış, taraflı zulmün devamına alet olmuş olur. Ülkeler birbiriyle ve muhtelif ülkelerdeki liderler ve vatandaşlar birbirleriyle sevgi, ihlâs ve adaleti hakiki manada şiar edinmedikçe ve fertler ve milletlere, kültürel, ahlaki ve dini çizgiler içinde söz ve işin hürriyeti olmadıkça barış ile laf söylemek manasız ve neticesi olmayan bir şeydir. Hürriyet ve Güvenlik için gereklilikler olmadan eğer sadece galebe ve işgal yoluyla barış ve huzur ile kanuni düzen ve sistem kurulsa da ardı arkası kesilmeyen ve kontrol edilemeyen dalgalanmalar, ayaklanma ve savaşlar silsilesi hep devam eder.


    [​IMG]
    Mevdudi’nin Papa’ya Cevabı

    Birkaç gün önce Lahor’daki Luyu la Hall Genel Başkanı Dr. R. A. Butler vasıtası ile sizin değerli mektubunuz bana ulaştı. Bu mesajınızda siz, Katolik Kilisesi’ne bağlı insanlarla birlikte tüm dünyanın büyük dinlerinin takipçileri ve bütün iyi dileklere sahip insanlardan yeni yılın başlangıcının “Dünya Barış Günü” olarak kutlanmasını rica ediyorsunuz. Bu mesaj hakkındaki düşüncelerimi acilen size ulaştırmak istiyordum. Fakat Ramazan ve Ramazan bayramın araya girmesi buna engel oldu. Şimdi ilk fırsatımda size bu mektubu yazıyorum. Öncelikle herkesin ortak amacı olan iyi bir maksat için dünyadaki tüm insanları davet ettiğiniz ve bununla birlikte bu amacı elde etmek için de önemli yollara işaret buyurduğunuz için sizi tebrik ederim. Hakikaten barış insanoğlunun mutluluk ve gelişmesini sağlayan en temel ihtiyaçlar arasındadır. Fakat bunun isteği ve ihtiyacını idrak etmesine rağmen insan çoğu zaman hatta bugün bile bundan mahrumdur. Bunun sebepleri ise sizinde çoğuna tüm dünyadaki insanlarının dikkatini çektiğiniz sebeplerdir. Benim fikrime göre, fiilen bu sebepleri kaldırmak için bir şey yapılmazsa sadece iyi niyetli ve temiz dileklerde bulunmak ile dünya barışı sağlanamaz. Bu yüzden bana göre bizden herkesin, milletler, toplumlar ve bütün dinlerin takipçileri tam ihlâs ve doğrulukla kendi muhasebesini yapmalıdır. İnsanoğlu sonuçta kendisini barıştan mahrum eden sebepleri eksikleri ve hataları belirlemeli ve mümkün olduğu kadar da bunları yok etmek için çalışmalıdır. Bununla birlikte her birimizin tam olarak gerçekçi şekilde, tatsızlık doğurmak ve çoğaltmak için değil de ıslah etme niyeti ile diğer güruhun iyi niyetli insanlarıyla, onların hangi tavırlarından kendi güruhunun rahatsızlık duyduğunu da belirterek bunları düzeltmeye çalışsın.

    İşte bu amaçla, ben, Müslümanların siz Hıristiyanlardan şikâyetçi olduğu bazı sorunlarına dikkatinizi çekmek istiyorum. Böylece Katolik Kilise’nin lider olma hesabıyla Hıristiyan âlemi arasında sahip olduğunuz olağanüstü etki ve saygıdan yararlanarak sizin onların ıslahı için çaba sarf edeceğinizi umuyorum. Ve ben de, Hıristiyan kardeşlerimizin eğer makul sebeple bizim davranışlarımızdan bir şikâyeti varsa bize söylemesini istiyorum. Biz inşALLAH onu mutlaka ortadan kaldırmak için hiçbir zaman vakit kaybetmeyiz. Dünyada barış ve huzur ortamını sağlama yolunda biz birbirimize adaletle davranarak yardımcı olabiliriz. Ayrıca, bu yolda diğerlerine açık gönülle davranmak için geniş kalbimiz olmazsa bile en azından diğerlerine haksızlık etmemeli veya onlara sıkıntı vermemeye çalışmalıyız.

    Hıristiyan kardeşlerin davranışlarında bir ülke veya bir milletin değil de bütün dünya Müslümanları için şikâyet sebebi olan konuları ben hiç laf kalabalığı yapmadan size kısaca anlatayım.

    Barış ve Karşılıklı Nefret

    Uzun bir süreden beri Hıristiyan ilim sahiplerinin ve liderlerinin, yazı ve konuşmalarında Efendimiz Hz. Muhammed (sav), Kur’an-ı Kerim ve İslam üzerine yaptığı ve bugün de devam eden saldırıları Müslümanlar için çok inciticidir. Siz şikâyetimizin makul ilmi eleştirilere karşı olduğunu düşünerek yanlış anlamayasınız diye ben “saldırı” kelimesini bilerek kullanıyorum. İlmi tenkit eğer delil ile birlikte saygılı ve uygun şekilde olursa ne kadar ağır itirazlar yapılsa da alınmayız, bilakis iyi karşılarız. Ve delilin cevabını delil ile vermeye hazırız. Fakat biz haklı olarak o yalan ve yanlış suçlamalar şeklinde ortaya atılan ve çok kalp kırıcı bir dil ile işlenen ve hâlâ da devam eden saldırılardan şikâyetçiyiz. Müslümanlar ise Hz. Meryem (as) ve Hz. İsa (as)’ya çok ciddi bir şekilde saygı gösterirler. Ve onlara karşı saygısızlık ifade eden her hangi bir kelime sarf etmek inancımıza göre küfürdür. Siz her hangi bir Müslüman’ın Hz. İsa (as) veya saygıdeğer annesine saygısızlık ettiği hiçbir örneği bulamazsınız. Gerçi biz Hz. İsa (a.s)’nın ulûhiyetine inanmıyoruz fakat onun nebilik (peygamberlik) üzerine bizim imanımız aynı Hz. Muhammed (s.a.v)’in nebiliği üzerine olduğu gibidir. Ve hiç kimse Muhammed (sav) üzerine ve onunla birlikte diğer enbiya üzerine iman getirmedikçe Müslüman olamaz. Bununla birlikte biz yalnızca Kur’an-ı Kerim değil Tevrat ve İncili de ALLAH’ın kitapları olarak kabul ediyoruz. Ve hiçbir Müslüman bu kutsal kitaplara hakaret etmeyi düşünemez bile. Bizim tarafımızdan eğer bir bahis mevzuu varsa, o da İncil’in şu anki mevcut şekliyle ne kadar müstened olduğu konusudur. Ve bu bahsi Hıristiyan âlimler bile kendi aralarında yapmaktadırlar. Fakat Müslümanlardan Hz. Musa (as) ve Hz. İsa (as) ile İncil’deki diğer peygamberlere ALLAH’ın kelamının indiğini inkâr eden hiçbir kimse çıkmamıştır.

    Müslümanlar mevcut İncil’in tamamıyla ALLAH’ın kelamı olduğunu kabul etmezlerse bile bunun içinde ALLAH’ın kelamı olduğuna mutlaka inanırlar. Bu yüzden bizim Hıristiyan kardeşlerimiz tarafından bize “onların peygamberleri veya kutsal kitaplarına hakaret ediyoruz” şeklinde hiçbir zaman şikâyet vaki olmamıştır. Bunun aksine bizler, gün geçmiyor ki onlardan bir hakaret işitmeyelim ve üzülmeyelim. Ve asırlardan beri bu kalp kırmalar sürüp gitmektedir. Onların yazar ve konuşmacıları Peygamberimiz (sav), kutsal kitabımız ile dinimize şiddetli saldırılarda bulunuyorlar. Dünyadaki Müslüman ve Hıristiyan toplumları arasında ilişkilerin bozulmasının en önemli sebeplerinden birisi budur. Böylece aralarında şiddetli nefret doğmaktadır. Üstelik bu haksız propagandanın mutlak sonucu olarak Hıristiyan halkın kalplerinde Müslümanlara karşı nefret ve hakaret duygusu oluşmaktadır. Eğer, Hıristiyanlık mensuplarının bu davranışlarının Müslümanların kalbini kırma ve onlardan nefret etme boyutuna kadar ulaşmaması için nasihatte bulunabilirseniz dünya barışına oldukça büyük katkıda bulunmuş olacaksınız.

    Barış ve Sömürgecilik

    Misyoner hareketlerinin uzun bir süredir İslam ülkelerinde Hıristiyanlığı yaymak için kullandığı ve halen kullanmakta olduğu metodlar da dünyadaki Müslümanlar için büyük bir şikayet nedeni olagelmiştir. Diğer ülkeler ve toplumlarda ne tür metodlar kullandıkları bizi fazla ilgilendirmiyor ama Müslüman ülke ve toplumlarda bizim deneyimimiz ve gözlemimiz odur ki misyonerler sadece “tebliğ” ile iktifa etmemişlerdir. Bilakis tebliğ sınırlarını aşarak çok çeşitli yollar benimsemişlerdir. Bunlar tebliğden daha çok siyasi baskı, ekonomik tamah ve hırs, ahlâki ve itikâdî yıpratma tanımı içerisinde yer almaktadır ve bu metodları herhangi makul düşünen birisinin dini yaymanın meşru aracı olarak kabul etmesi çok zordur.

    Afrika’nın büyük bir bölümünde misyonerler sömürgeci güçlerin yardımı ile Müslümanları eğitimden mahrum bırakmışlar ve Hıristiyanlığı kabul etmeyen veya en azından kendi Müslüman ismini bırakıp Hıristiyan ismini benimsemeyen her bir kişinin yüzüne okullarının kapılarını kapatmışlardır. Bu yolla meydana getirilen nüfuzlu Hıristiyan azınlık, özgürlük çağının gelmesinin ardından, bugün, Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok Afrika ülkesinde siyasi, askeri ve ekonomik yönden üstün duruma gelmiştir. Bu Müslüman çoğunluğa sahip Afrika ülkelerine yapılmış bulunan açık bir haksızlık idi. Sudan’da İngiliz sömürge yönetimi yardımıyla misyonerler güney bölgesini kendileri için “güvenli bölge”ye çevirdiler. Bu bölgede eğitim ve tebliğ hakkı sadece Hıristiyan misyonerlere tahsis edildi ve Müslümanlar için tebliğ faaliyeti şurada dursun, başka amaçlarla bile bu bölgeye gitmeleri yasaklandı. Ben bütün bunların hangi delille dinin meşru ve makul yollarla yayılmasını ispat edebileceğini bilemiyorum.

    Bizim kendi ülkemizdeki misyoner hastaneleri ve okullarında bilinen yöntem şudur: bunlar Müslüman hastalar ve öğrencilerden akıl almaz ücretler talep etmektedirler. Ancak herhangi fakir birisi Hıristiyanlığı kabul etmeye görsün, ona tedavi ve eğitimde kolaylık sağlanmakta; ya bedava veya göstermelik bir ücret alınmaktadır. Bunun tebliğ olmadığı, bilakis insanların şahsiyeti ve inancının satın alınması olduğu açıktır. Buna ilave olarak, misyoner okulları bizim ülkemizde öyle bir nesil yetiştirmektedir ki bunlar ne Hıristiyanlığı benimsemekte, ne de Müslüman olarak kalmaktadır. Bilakis, kendi ahlak ve davranışları, dil ve hayat tarzı itibariyle yabancı biri olup çıkmaktadır. Veya dini yönden onun içinde Hıristiyanlık veya İslam yerine ateistlik ve dinsizlik eğilimleri oluşmaktadır. Acaba makul düşünen birisinin Hıristiyan misyonerlerin bütün bu yapmakta olduklarının dine bir hizmet olduğunu kabul etmesi mümkün olabilir mi? İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, İslam ülkelerinde genelde bu misyonerlerin yaptıkları dini tebliğ yerine İslam ve Müslüman toplum aleyhine bir tuzak olarak algılanmaktadır. Ben sizden, bütün bu faaliyetlerin akıbeti üzerinde düşünmenizi ve kendi etki ve nüfuzunuzu kullanarak misyoner teşkilatların tebliğ metodunun düzeltilmesi noktasında gayret göstermenizi rica ediyorum.

    Barış ve İsrail

    Hıristiyan dünyası ile ilgili olarak Müslümanlar genelde, Hıristiyanların İslam ve Müslümanlar aleyhine şiddetli bir inatlaşma hissine sahip oldukları kanısını taşımaktadırlar. Ve gün geçmemektedir ki bizim bu kanımızı pekiştirecek tecrübeler yaşamamış olalım. Bununla ilgili yaşadığımız en taze tecrübe Arap-İsrail savaşı sürecinde olan hadiselerdir. Bu savaşta İsrail’in elde ettiği başarılar üzerine Avrupa ve Amerika’daki misyoner ülkelerde yapılan kutlamalar tüm dünya Müslümanlarını derinden yaralamıştır. Dolayısıyla, Arapların yenilgisi ve İsrail’in zaferler kazanması üzerine Hıristiyan dünyasında açıktan açığa sevinç gösterileri ve kutlamalar yapılması ve İsrail’in gizleyip saklanmadan himaye edildiğini gören hiç bir Müslüman gösteremezsiniz ki bütün bu yapılanların İslam ve Müslümanlar aleyhine Hıristiyanların taşıdığı derin inatlaşmanın bir göstergesi olduğunu düşünmeden durabilsin.

    Filistin’de İsrail devletinin nasıl kurulduğu, hatta kurdurulduğu, tarihi kimseye gizli değildir. İki bin yıldır Filistin, Arap nüfusun vatanı idi. Bu yüzyılın başında oradaki Yahudi nüfus % 8’den daha fazla değildi. Buna rağmen İngiltere hükümeti burasını Yahudilerin ulusal vatanı olarak kurma kararı verdi ve Cemiyet-i Akvam (Birleşmiş Milletler) bu kararı onamakla kalmayıp, aynı zamanda, İngiltere hükümetine Filistin’in himayesini vererek, İngiltere’ye Yahudi temsilciliğini hükümete düzenli bir şekilde ortak etme direktifini verdi ve böylece bu kararın pratiğe dönüştürülmesine yardımcı oldu. Bundan sonra, tüm dünyadaki Yahudileri getire getire mümkün olan her tür tedbiri alarak onların Filistin’de yaşama süreçlerini başlattı. Öyle ki, 30 sene içerisinde bölgedeki Yahudi nüfusu yüzde otuz üçe kadar ulaştı. Bu öyle aleni bir zulüm idi ki, bu yolla bir ulusun vatanında zorla diğer yabancı bir ulusa vatan kurduruldu. Dahası, bundan daha zalimce bir adım atıldı ve Amerika açıkça baskı yaparak, Yahudilerin bu yapay ulusal vatanının bir Yahudi devletine dönüştürülme kararını Birleşmiş Milletler’den geçirdi. Bu karar uyarınca yüzde 33’lük Yahudi nüfusuna Filistin’in yüzde 55’i, Arapların yüzde 67’lik nüfusuna ise yüzde 45 yüzölçümü tahsis ediliyordu, ancak Yahudiler savaşarak ve zor kullanarak Filistin’in yüzde 77’sine sahip oldular; vurarak, kırarak, öldürüp yağmalayarak yüz binlerce Arabı kendi vatanlarında evsiz bıraktılar. İşte İsrail gerçeği budur. Acaba dünya yüzünde adalet ve iman sahibi bir kimse bu ülkenin tabii ve insaf çerçevesinde kurulmuş meşru bir devlet olduğunu iddia edebilir mi? İsrail’in varlığı en kötü tarafından bir insafsızlıktır. Bundan daha ileri zulüm ise, Yahudilerin Filistin’de sırf zorbalık ve şiddetle elde etmiş oldukları bu sınırlarla kendilerini sınırlı görmemeleridir. Bilakis onlar yıllardır açık bir şekilde “Nil nehrinden Fırat nehrine” kadar tüm bölgenin kendi ulusal vatanları olduğunu dillendirmektedirler. Bunun bir başka anlamı şudur: bu millet, her zaman için tüm bu bölgeyi zorbalıkla ele geçirme ve bu bölgenin asıl unsurlarını zorla yerlerinden yurtlarından ederek dünyanın her tarafına yayılmış bulunan Yahudileri buraya getirip yerleştirme gibi insafsızca bir iradeye sahiptir. Yani bölge hiçbir zaman huzur görmeyecektir. İşte bu insafsızca planın bir bölümü geçtiğimiz temmuz ayında yapılan ani saldırı ile gerçekleştirildi. Bu vesile ile İsrail 26 bin mil kare toprağı gasp etti.

    Tüm bu yapılan zulümlerin sorumlusu Hıristiyan âlemidir; Hıristiyanlar bir ulusun vatanında başka bir ulusa kendi vatanlarını kurdurmuşlar, bu sunî ulusal vatanı bir devlete dönüştürmüşlerdir. Yine onlar bu insafsız devlete para ve silah yardımı yaparak, bu devleti kendi genişleme planlarını zorla gerçekleştirebilecek derecede güçlendirmişlerdir. Ve şimdi bu devletin yeni elde ettiği başarılar Hıristiyan âleminde bir bayram havası içerisinde kutlanmaktadır. Dolayısıyla acaba siz tüm bu olanlardan sonra, sadece Arapların değil tüm dünya Müslümanları gözünde Hıristiyanların adalete olan saygıları, insanların iyiliğini isteme ve dini inat ve taassuptan uzak olmaları gibi söylemlere herhangi bir inançları kalmış olduğunu söyleyebilir misiniz? Veya siz dünyada güvenlik ve huzuru oluşturmanın sırf bu yoldan geçtiğini mi düşünüyorsunuz? Dolayısıyla Hıristiyan kardeşlerinizi bu tavırlarından dolayı ayıplamak ve onların bu ruhsal kirlenmelerinden arınmaları için çaba göstermek aslında bizim değil de sizin vazifenizdir.

    Barış ve Birleşmiş Milletler

    Bu konuyla ilgili olarak bizzat sizin tarafınızdan yapılan bir başka haksızlık daha var: Gerçi ben, bunun iyi niyetle yapıldığını düşünüyorum ve sizin büyük ihtimalle bunu aslında bir insafsızlık olarak algılamadığınız kanısını taşıyorum. Kastettiğim husus sizin eski Kudüs’ün (Beytu’l Makdis) uluslararası denetime verilmesi şeklindeki teklifinizdir. Siz büyük ihtimalle bu teklifinizi uluslararası denetim altında bu mukaddes şehrin savaş ve çekişmeden korunacağı düşüncesiyle gündeme getirmektesiniz. Ancak gerçekte, netice olarak bu da bir başka zulüm şeklinde kendini gösterecektir; uluslararası denetimin kontrolünün yapay İsrail devletini kurduran, İsrail’in bugüne kadar ki hiç bir insafsızlığına dur diyemeyen ve olduktan sonra da süreci geri çeviremeyen bir uluslararası yönetimin elinde olacağı açıktır. Eğer bu kutsal şehir böyle bir uluslararası denetime verilirse, aynen Cemiyeti Akvam (Birleşmiş Milletler) himayesi altında İngiltere hükümeti’nin Yahudi göçmenler için Filistin’in kapılarını açmış olduğu gibi, Yahudiler için Kudüs’te yerleşmenin kapıları ardına kadar açılacaktır. Yine aynı şekilde, nasıl ki İngiltere himayesi altında Yahudilere Filistin arazileri peşkeş çekilmişse, aynı şekilde Yahudilerin Kudüs’te arazi ve bina satın almaları yolundaki tüm engeller kalkacaktır. Böylece kısa bir süre içerisinde bu kutsal şehir fiili olarak da bir Yahudi şehrine dönüşecektir ve bu şehir kalplerinde ne Hıristiyanlık kutsallarına ve ne de Müslümanlık kutsallarına saygı duyan Yahudilerin eline geçecektir.

    Mesajınıza cevap verirken yazımı uzatmam ve açık sözlülüğümden dolayı özür dilerim. Ancak, ben, barış ortamının oluşturulması yolundaki asıl engellerin neler olduğu ve bunların fiili olarak ortadan kaldırılması için neler yapılması gerektiği hususundaki görüşlerimi sizinle paylaşmayı üzerime bir vecibe olarak görüyordum. Bununla birlikte tekrar ifade etmek isterim ki, eğer dünya barışı ile ilgili İslam âlemi tarafından engel oluşturulduğu düşünülen bir husus varsa bizimle paylaşınız: Biz, hem İslam âlemi üzerinde var olan az çok etkimizi bu gibi engelleri kaldırmak için kullanırız ve hem de diğer İslam âlemi liderlerinin dikkatini bu hususa çekeriz.
    ****************
    Böyle izzetli ve samimice cevap veren hocalara teşekkür edip , ALLAHtan kendisine Rahmet diliyorum.
  9. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    MUFESSİR RAZİ'DEN EHL-İ KİTAP İLE DİYALOG HAKKINDA AÇIKLAMASI

    Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb

    Ehl-i Kitap İle Diyalog
    "De ki: Ey Ehl-i Kitap! Hepiniz, bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin" (yani) "ALLAH'tan başkasına tapmayalım, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım; ALLAH'tan başka birbirimizi rab edinmeyelim." Ama, yine yüz çevirirlerse deyin ki: "Şâhid olun, biz muhakkak ki müslüman olanlarız" (Âl-i imran, 64).

    Bil ki, Hz. Peygamber (s.a.s) Necrân hristiyanlarına çeşitli deliller getirmiş, bilahare onlar ayrılmışlar, daha sonra da onları mübaheleye davet etmişti. Fakat onlar mübahelenin neticesinden korkarak buna yanaşmayıp, cizye ödemek suretiyle müslümanlara boyun eğmeyi kabul etmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s), onların iman etmeleri hususunda son derece istekli olunca, ALLAHu Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: Ey Muhammed, bu konuşma üslûbunu bırak; akl-ı selim ve temiz fıtrat sahibi olan herkesin, mücâdeleyi bırakma esası üzerine kurulmuş insaflı bir söz olduğuna şehadette bulunacağı bir başka metod ve üslûba geç ve, "Ey Ehl-i Kitap! Hepiniz, bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin: "ALLAH'tan başkasına tapmayalım..." de!.? Yani, "İfâde etmede birbirimize karşı insaflı olduğumuz, kimimizin kimine zulmetmeye meyletmediği bir kelimeye, (bir esasa) geliniz ki, bu da, "Ancak ALLAH'a tapmamız ve Ona hiçbir şeyi şirk koşmamamız" dır" demektir.
    İşte bu sözden murad budur. Şimdi lafızların tefsirine geçelim.

    Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey Ehl-i Kitap!" tabiri hakkında şu üç görüş zikredilmiştir:

    a) Bu ifâdedeki "Kitâb ehli" nden murad, Necrân hristiyanlarıdır.
    b) Bundan maksat, Medine yahudîleridir.
    c) Bu ifâde, her iki topluluğu da içine almaktadır. Bunun her iki grup hakkında nazil olduğuna şu husus da delâlet etmektedir:

    1- Lafzın zahiri, iki topluluğa da şamildir.
    2- Âyet-i kerimenin sebeb-i nüzulü hakkında rivayet edilen şu husustur:
    Yahudiler Hz. Peygamber'e şöyle demişti: "Hristiyanların Hz. İsa'yı Rab edinmeleri gibi, bizim de, sadece seni Rab edinmemizi istiyorsun!..." Hhstiyanlar da, "Ey Muhammedi Sen, yahudilerin Uzeyr (a.s) hakkında söylemiş oldukları şeyi senin hakkında söylememizi istiyorsun" demişlerdi.
    İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak da bu âyeti indirdi. Bana göre, doğruya en yakın olan, bu ifâdeyi Necrân hristiyanlarına hamletmektir. Çünkü biz, Hz. Peygamber'in önce onlara deliller getirdiğini, sonra da onlarla "mübâhele" istediğini; ama bu sırada insaflı olup mücadeleyi ve onlart ilzam ederek susturmayı arzulamayı terke dayanan söze geçtiğini açıklamıştık. Bunun böyle olduğuna, Hz. Peygamberin burada onlara, Hak Teâlâ'nın, "Ey kitap ehli!" sözüyle hitap etmesi de delâlet etmektedir. Bu isim, isimlerin en güzellerinden ve lakabların da en mükemmellerinden birisidir. Çünkü Cenâb-ı Hak onları, Ehl-i Kitap addetmiştir. Bunun bir benzeri de, Kur'ân'ı hıfzetmiş olan kimselere, "Ey, ALLAH'ın kitabının taşıyıcıları, (hâmilleri)"; müfessire de, "Ey ALLAH'ın kelâmının müfessiri!" denilmiş olmasıdır. Bu lakab, bunu söyleyenin, muhatabı yüceltme ve onun kalbini hoş tutmak hususunda ileri derecede bir mânayt kastettiğine delâlet eder. Bu ancak, insanın, hasmıyfa mücadele ettiği sırada, münakaşa ve çekişme yolunu bırakıp, insaf ve hakkaniyet yolunu tuttuğu zaman söylenilir.
    Cenâb-ı Hakk'ın "Geliniz" emrine gelince, bundan murad, her ne kadar bir yerden başka bir yere geçmek söz konusu olmasa dahi, çağırılmış oldukları şeyi belirlemeleri ve onu incelemeye yönelmeleridir. Çünkü bu lafzın aslı lafzından alınmıştır. Bu kelime de, alçak bir yerden yüksek olan başka bir yere yükselmek anlamını ifâde eder. Sonra, bu kelime çok kullanıldığı için, kendisine çağırılan şeye ve yere yönelme ve teveccüh etmeyi isteme mânâsına delâlet eder olmuştur.
    Cenâb-ı Hakk'ın, tabirinin mânası, "ifâde etmede birbi¬rimize insafsız davranmamızın söz konusu olmadığı; hiç kimsenin birbirine zulmetme meylinin bahis mevzu olamıyacağı bir kelimeye geliniz!" demektir.
    Bu böyledir, çünkü "insafın hakikati, bir şeyin yarısını vermek, ortalamak demektir. Çünkü aklen vâcib olan, kişinin hem kendine, hem de başkasına zulmetmeyi terketmesidir. Bu da ancak, yarıyı vermekle, ortalamakla, ortayı gözetmekle mümkün olur. Binâenaleyh, kişi insaflı olur da zulmü bırakarak yarıyı o kişiye verirse, böylece kendisiyle başkası arasında eşit davranmış, böylece denge kurulmuş olur. Kişi zulmedip, başkasına verdiğinden daha fazlasını kendisine aldığı zaman, denge bozulur. Eşitlik, adalet ve insafın gereklerinden olduğu için, adetâ adaletin kendisi sayılmıştır.
    Zeccâc, âyetteki t'j-- (müsavi) kelimesinin, "kelime" lâfzının sıfat) olduğunu söylemiştir. Cenâb-ı ALLAH bununla, "müsavi olan kelime" mânasını murad et¬miştir. Buna göre Hak Teâlâ'nın, tabiri "Âdil, dosdoğru ve aynı olan bir kelimeye gelin. Binâenaleyh o kelimeye gerek siz, gerek biz iman ettiğimiz zaman, eşitlik ve istikâmet üzere olmuş oluruz" demektir.
    Sonra Cenâb-ı ALLAHALLAH'tan başkasına tapmayalım" buyurmuştur. Bu hususta iki mesele vardır: [133]

    Birinci Mesele
    Bu tabirin başındaki edatının dâhil olduğu cümlenin mahalli hususunda şu iki görüş vardır:
    a) Bu, mukadder bir (O,) mübtedâsının haberi olarak merfûdur. Buna göre sanki birisi "O kelime nedir?" demiş de, cevaben "O, ALLAH'tan başkasına tapmamamızdır" denilmiştir.
    b) Bu cümlenin mahalli, âyetteki "kelime" lafzından bedel olarak mecrûrdur. [134]

    Hristiyanlann Müşrik Sayılmalarına Sebep ALLAH Teâla bu âyette şu üç şeyi zikretmiştir.

    1- "ALLAH'tan başkasına tapmayalım";
    2- "Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım";
    3- "ALLAH 'i bırakıp da, birbirimizi Rab edinmeyelim ".

    ALLAH Teâlâ, özellikle bu üç şeyi zikretmiştir, çünkü hristiyanlar bu üç işi bir arada olarak yapıyorlardı: Onlar, ALLAH'tan başkasına, yani Mesih İsa (a.s)'ya ibâdet etmişler ve ALLAH'a onu eş tutmuşlardır. Bu böyledir, çünkü onlar, "ALLAH şu üç şeydir: Baba, oğul ve Ruhu'l-kudüs" demişler, böylece de kadîm ve eşit üç varlığın mevcut olduğunu söylemişlerdir. Biz onların, üç kadîm varlık olduğunu söylediklerini ifâde ediyoruz, çünkü onlar şöyle demişlerdir:
    "Kelime" uknumu Mesîh'in beşerîlik vasfına (nâsût); Rûhü'l-Kudüs uknumu (şahsı) da, Meryem'in beşerîlik vasfına (nâsût) bürünmüştür. Şayet bu iki uknum, müstakil iki zât olmasaydı, Baba'nın zâtından ayrılıp İsa ve Meryem'in beşerilik vasfına bürünmeleri caiz olmazdı. Onlar, müstakil üç ayrı zâtın varlığını kabul etmekle, muhakkak ki müşrik olmuşlardır.
    Onların, ALLAH'ı bırakarak âlimlerini ve zâhidlerini Rab edinmiş olduklarına şunlar da delâlet eder: [135]

    Rab Edinmenin Mânâsı Nedir?
    a) Onlar, helâl ve haram kılma konusunda âlimlerine ve zahidlerine itaat ediyorlardı.
    b) Onlar, âlimlerine secdeye kapanıyorlardı.
    c) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Onların mezhebine göre riyâzat ve mücâhede konusunda kâmil olan herkeste, ona lâhût (ilahîlik vasfı)'nın hulul ettiğinin eseri görülür; böylece de o kimse, ölüleri diriltebilir. Körleri ve alacalı hastaları iyileştirebilir. Onlar, böyle olan kimseye her ne kadar Rab demeseler bile, ne de olsa o kişi hakkında rubûbiyyet mânâsının tahakkuk ettiğini kabul ediyorlardı.
    d) Onlar, günahlar konusunda âlimlerine itaat ediyorlardı. Rubûbiyyetin mânâsı da ancak budur.
    Bunun bir benzeri de, "Hevâ (Ve hevesini) kendisine tanrı edinmiş kimseyi gördün mü?.." (Câsiye. 23) âyetidir. Böylece hristiyanların bu üç şeyi birden yaptıkları sabit olmuş olur. Bu üç şeyin bâtıl olduğu, akıl sahiplerince üzerinde ittifak edilmiş olan bir husus gibidir. Bu böyledir, çünkü Hz. İsa (a.s)'dan önce kendisine ibâdet edilen sadece ALLAH Teâlâ idi. Binâenaleyh durumun, Hz. İsa'nın zuhurundan sonra da aynı şekilde devam etmesi gerekir. Yine ALLAH'a ortak koşma da herkesin ittifakıyla bâtıldır. Hem, yaratıcı ve bütün nimetlerin mün'imi Cenâb-i ALLAH olduğu için, helâl, haram, inkıyâd ve tâat hususunda, onların âlim ve zahidlerine değil, sadece ALLAH'a yönelmek gerekir. İşte bu üç durumun izahı böyledir.
    Daha sonra Hak TeâlâAma, yine yüz çevirirlerse deyin ki: "Şâhid olun, biz muhakkak ki müslüman olanlarız" buyurmuştur. Bu ifâde, "Eğer onlar kendi dinlerinde diretirlerse, siz "Biz muhakkak ki müslüman olanlarız" deyiniz, yani, kendinizin bu din üzere olduğunuzu ortaya koyun, fakat sizden başkalarını bu dine çekme kaydında olmayınız" demektir. [136]

    Hz. İbrahim'in Yahudi ve Hristiyanlıkla Münasebeti
    "Ey Ehl-t Kitap, İbrahim hakkında niçin çekişip duruyorsunuz? (Halbuki) Tevrat da, İndi de ancak ondan sonra indirilmiştir, (buna da) aklınız ermiyor mu?" (Â!-i Imran, 65).

    Bil ki yahudiler de hristiyanlar da "İbrahim bizim dinimizde idi" diyorlardı. ALLAH Teâlâ da onların bu iddialarının, Tevrat ve İncil'in Hz. İbrahim'den sonra indirildiğini belirterek bâtıl olduğunu ve bu sebeple de onun yahudi veya hristiyan olmasının düşünülemeyeceğini açıklamıştır.
    Eğer, "Bu durum siz müslümanlar için de söz konusudur. Çünkü siz de, İbrahim'in İslâm dini üzere olduğunu iddia ediyorsunuz. Halbuki İslâm da, Hz. İbrahim'den uzun zaman sonra indirilmiştir. Eğer siz bu sözünüzden maksadınızın, Hz. İbrahim'in, dinin usulü (inanç) bakımından şu anda müslümanların üzerinde olduğu mezheb üzere oluşunu söylemek ise, biz deriz ki: Yahudilerin, "İbrahim bir yahûdi idi" şeklindeki sözlerinden maksatlarının da, onun yahudilerin üzerinde .oldukları din üzere oluşunu söylemek; hristiyanların da, "İbrahim bir hristiyan idi" şeklindeki sözlerinden maksatlarının, onun hristiyanların takib etmiş oldukları din üzere oluşunu söylemek olması; binâenaleyh Kur'ân'ın Hz. İbrahim'den sonra nazil olması, onun müslüman sayılmasına nasıl ters düşmüyor ise, bu izaha göre Tevrat ve İncil'in Hz. İbrahim'den sonra nazil oluşları, onun bir yahudi ve bir hristiyan olmasına ters düşmeyeceğinin söylenmesi niçin caiz olmasın?" denilir ise, şöyle cevap verilir:
    Kur'ân-ı Kerim, Hz. İbrahim'in bir Hanîf (tevhid inancında) ve müslüman olduğunu haber vermiştir. Tevrat ve İncil'de ise, onun bir yahudi veya hristiyan olduğu yer almamıştır. Binâenaleyh fark ortaya çıkmaktadır. Sonra biz şöyle de deriz: Hristiyanların, Hz. İbrahim'in dini üzere olmadıkları açıktır. Çünkü Hz. İsa (a.s), Hz. İbrahim zamanında mevcut değildi, dolayısıyla da, Hz. İsa'ya ibâdet, Hz. İbrahim devrinde kesinlikle meşru değil idi/ Bundan dolayı, Hz.
    İsa'ya ibâdete yönelmek, şüphe yok ki, Hz. İbrahim'in dinine uymaz. Yahudilerin, Hz. İbrahim'in dini üzere olmayışları da böyledir. Çünkü Hak Teâlâ'nın, Hz. Musa (a.s) gelmezden önce de insanlara bazı mükellefiyetlerinin bulunduğunda herhangi bir şüphe yoktur. Yine bu mükellefiyetleri insanlara, yine bir insanın ulaştırmış olduğunda da şüphe yoktur. Hiç şüphesiz ilâhî teklifleri insanlara ulaştıranın mu'cizelerle te'yid edilmiş olması gerekir. Aksi halde insanların, onun getirdiği bu teklifleri kabul etmeleri vâcib olmaz. Bu durumda Hz. İsa'dan önce nice peygamberler gelmiş ve onların belli şeriatları olmuştur.
    Bu sebeple, Hz. Musa (a.s), peygamber olarak gelince, bu durumda onun, ya o şeriatları iyice yerleştirip uygulamak için geldiği, yahut da yeni bir şeriat getirdiği söylenebilir. Eğer Hz. Musa, kendinden önceki şeriatları uygulamak için gelmiş ise, o şeriatların sahibi değil, aksine kendinden öncekilerin şeriatlarını uygulayan bir fakih gibi olur. Yahudiler ise bunu kabul etmezler. Eğer Hz. Musa yeni bir şeriat getirmiş ise, kendinden önceki şeriatları neshettiğini söylemiş olur. Böylece bütün peygamberlerin şeriatlarında neshin olabileceği hükmü mutlaka yer almıştır. Yahudiler ise neshi hiç kabul etmezler. Bu sebeple yahudilerin, Hz. İbrahim'in dininde olmadıkları sabit olmuş olur. Binâenaleyh yahudi ve hristiyanların, Hz. İbrahim'in bir yahudi veya bir hristiyan olduğu iddiaları geçersiz olmuş olur. Âyetten kastedilen işte budur. ALLAH en iyi bilendir. [137]
    "İşte siz onlarsınız ki hakkında (biraz) bilginiz olan hususta (haydi) çekiştiniz . Buna göre nin bir tenbih edatı, asıl kelimenin de (." [140]

    Üçüncü Mesele

    Âyetteki, "Bilginiz olan hususta çekiştiniz" buyruğundan murad şudur:
    Onlar Tevrat ve İncil'in şeriatlarının, Kur'ân'ın şeriatına muhalif olduğunu sanıp, bunu iddia etmişlerdir. Binâenaleyh ontara, "Hakkında bilginiz olmayan hususlarda nasıl çekişiyorsunuz? Hakkında bilginiz olmayan bu husus da Hz. İbrahim'in şeriatının, Hz. Muhammed'in şeriatına muhalif olduğunu iddia etmenizdir" denilmiştir.
    Sonra Cenâb-ı ALLAH'ın, "İşte sizler onlarsınız ki hakkında bilginiz olan hususta çekiştiniz..." buyruğunun şu mânaya olması da muhtemeldir: ALLAH Teâlâ onları gerçek manada "ilim" ile tavsif etmemiştir. Ancak şu mânayı murad etmiştir: "Sizler, bildiğinizi iddia ettiğiniz hususlarda onunla çekişmeyi mümkün görüp uygun kabul ettiniz. O halde, hakkında kesinlikle bilginiz olmayan hususlarda onunla çekişebiliyorsunuz. "Sonra Hak Teâlâ bu hususu "Halbuki ALLAH, bu şeriatların birbirlerine uyup uymadıklarını bilir siz, bu durumların nasıl olduğunu bilemezsiniz" diyerek ortaya koymuştur.
    Sonra Cenâb-ı ALLAH, bu hususu daha açık izah ederek "İbrahim ne bir yahudi, ne de bir hristiyandı" buyurmuş ve onları Hz. İbrahim'in kendi dinlerinden olduğu iddialarında yalanlamıştır.
    Daha sonra "Fakat O, ALLAH'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı" buyurmuştur ki, âyetteki "Hanîf" kelimesinin ne demek olduğu Bakara sûresi'nde geçmişti (Bakara, 135).
    Daha sonra da "O, müşriklerden de değildi" buyurmuştur. Bu, Hz. İsa'nın ilâh olduğunu söyledikleri için hristiyanların. teşbih inancına kail oldukları için yahudilerin müşrik olduklarına bir tarizdir. -
    Eğer, "Siz, Hz. İbrahim'in İslâm dini üzere olduğunu söylemekle, onun inanç veya ahkâm (usûl veya furü) bakımından İslâm dini üzere olduğunu mu kastediyorsunuz? Eğer birincisini kastediyorsanız, bu sadece İslâm dinine mahsus bir durum değildir. Biz de bu mânada, Hz. İbrahim'in yahudi dininde yani, Hz. Musa'nın getirdiği din üzere olduğunu veya hristiyanların dini üzerine yani Hz. İsa'nın getirdiği hristıyanlık dini üzere olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü usûl (itikad) bakımından, peygamberlerin dinlerinin farklı olması caiz değildir. Eğer siz bu sözünüzle, Hz. İbrahim'in furû (ahkâm) bakımından İslâm dini üzerinde olduğunu kastediyorsanız, bu durumda Hz. Muhammed'in yeni bir şeriat üzere olmayıp, başka bir peygamberin getirdiği şeriatın uygulayıcısı olması gerekir Yine kesin olarak bilinen bir husus da şudur ki: Kur'ân'a göre ibâdet etmek, Hz. İbrahim (a.s) zamanında yok idi. Mesela, m üsl umanlar m namazında Kur'ân okuma meşru ve şart olduğu halde, Hz. İbrahim'in şeriatındaki namazda meşru değildir" denilir ise, biz deriz ki:
    Bu sözden maksadın, Hz. İbrahim'in usûl (itikad) bakımından İslâm dini üzere olması olabilir. Bundan kastedilen ise, Hz. İbrahim'in itikad bakımından, zamanımızdaki yahudi ve hristiyanlartn inançlarına uymadığını belirtmektir. Bundan Hz. İbrahim'in furû (ahkâm) bakımından İslâm dininde oluşunu kastetmek de murad edilmiş olabilir. Bu böyledir. Çünkü ALLAHu Teâlâ o furû ahkâmı, Hz. Musa'nın şeriatıyla neshetmiştir. Sonra Hz. Muhammed (s.a.s) zamanında da, Hz. Musa'nın şeriatı, Hz. İbrahim zamanında mevcut olan şeriatı neshetmiştir. Bu izaha göre Hz. Muhammed (s.a.s) de şeriat sahibi olmuş olur. Sonra Hz. Muhammed (s.a.s)'in şeriatının çoğu, Hz. İbrahim'in şeriatına uygun olup, pek azında muhalefet söz konusu olunca, bu az miktardaki muhalefet, uygunluk ve muvafakatin bulunmasına zarar vermez.
    Sonra Cenâb-ı Hak,
    "Gerçekte, İbrahim'e insanlardan en yakın olan, herhalde ona tâbi olanlarla şu peygamber ve iman edenlerdir" buyurmuş ve bu ifâdede, şu iki grup insandan bahsetmiştir:
    a) Hz. İbrahim'e daha Önce tâbi olmuş olan kimseler.
    b) Hz. Muhammed ve diğer mü'minler.
    Sonra Cenâb-ı Hak "ALLAH, o iman edenlerin yardımasıdır" buyurmuştur. Yani, "Yardımı, desteği, muvaffak kılması, onları yüceltmesi ve onlara ikramda bulunmasıyla onların yardımcısı..." demektir. [141]

    Ehl-i Kitap, Müslümanları Saptırmak İster

    "Ehl-i Kitab'tan bir zümre arzu etti ki, sizi bir şaşırtsalar.. Halbuki onlar kendilerinden başkasını şaşırtıp sapıtamazlar da, (bunun) farkına bile varamazlar" (Âl-i Imran, 69).
    Bil ki, ALLAHu Teâlâ, Hak'tan sapmanın ve hüccetleri kabul etmemenin, ehl-i kitabın vazgeçmedikleri bir yol olduğunu beyân edince onların bu kadarla yetinmeyip, aksine Hz. Muhammed (s.a.s) kendisinin peygamber olduğunu iddia ettiği halde, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın peygamberliğini de kabul ediyor" şeklindeki sözleriyle, ona iman eden kimselerin kalbine şüpheler atıp, onları haktan saptırma hususunda ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını da açıklamıştır.
    Yine Hz. Musa (a.s), Tevrât'da şeriatının sona ermeyeceğini haber vermiştir. Yine, (yahudilere göre) neshin varlığını kabul emek, "bedâ" neticesine götürür. Bundan yani âyetten maksat, mü'minleri, yahudilerin sözüne kanmamaları hususunda uyarmaktır. Bu ifâdenin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki, "Ehl-i kitaptan bir çoğu, Hak kendilerine besbelli olduktan sonra, içlerindeki hasedden ötürü, sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek hevesine düştü" (Bakara, 109) âyetiyle, "Onlar, kendilerinin inkâr ettikleri gibi sizin de küfredip onlarla beraber olmanızı arzu ettiler" (Nisa, 89) âyetidir.

    Bil ki buradaki, harf-i cerri bâziyyet ifade eder. Burada Cenâb-ı Hak ancak onların bir kısmını zikretmiş, bu hükmü onların hepsine teşmil etmemiştir. Çünkü onların içinde, iman etmiş olanlar da bulunmaktaydı. ALLAHu Teâlâ iman edenleri, "İçlerinde mutedil ve insaf sahibi olan bir zümre de vardır" (Maide, 66) ve "Ehl-i kitab'm içinde kaim olan bir ümmet vardır ki, onlar gecenin saatlerinde secdeye kapanarak, ALLAH'ın âyetlerini okurlar" (Ali imran, 113) diyerek medhü sena etmiştir.
    Bu âyetin Muâz, Ammâr İbn Yasir ve Huzeyfe hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Çünkü, yahudiler bu şahısları kendi dinlerine davet etmişlerdi. Cenâb-ı Hak, "sizi saptırmak..." buyurmayıp da "Keşke sizi bir saphrsalar" buyurmuştur. Çünkü jî edatı, temennî içindir. Zira, senin "keşke şöyle olsaydı'1 sözün, bir temenni ifâde etmektedir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlardan her biri arzu eder ki, keşke bin yıl yaşatılsa.." (Bakara, 96) âyetidir.
    Hak Teâlâ sonra, "Halbuki onlar, kendilerinden başkasını şaşırtıp sapıtamazlar" buyurmuştur ki, bu da birtakım mânalara muhtemeldir:

    a) Başkalarını saptırmaya yönelmiş olmalarından dolayı ilahî cezaya müstehak olmaları sebebiyle, onların kendi nefislerini helak etmeleri... Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Onlar bize zulmetmemişler, ama kendi kendilerine
    zulmetmişlerdi" (Bakara, 57), "Onlar muhakkak ki, kendi yüklerini ve, o yükleriyle beraber daha nice yükleri de bizzat yüklenip taşıyacaklar..." (Ankebut, 13) ve "Çünkü onlar kıyamet gününde kendilerinin günah yüklerini eksiksiz taşıdıktan başka, saptırdıkları bilgisiz kimselerin veballerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat et ki, onların yüklenecekleri bu yükler ne kötüdür" (Nam, 25) âyetleri gibidir.

    b) Onların kendilerini hidâyet ve hak bilgisinin haricinde bırakmaları.. Çünkü, hidâyetten uzaklaşan kimse, "sapıtmış" diye vasfedilir.
    c) Onlar, mü'minleri saptırmak için ellerinden geleni yapıp, sonra mü'minler de onlara iltifat etmeyince, onların eli boşa çıkmış, bundan bir netice alamayarak hüsrana uğramışlardır. Çünkü onlar birşeye inanmışlar, daha sonra durum onların tasavvur ettiklerinin aksine ortaya çıkmıştır.
    Daha sonra Hak TeâlâBunun) farkına bile varamazlar," Yani, "Bunun mü'minlere değil, kendilerine zarar verdiğini bilemezler" buyurmuştur. [142]

    Ehl-i Kitap, Hz. Peygamberi Bile Bile İnkâr Ediyor

    "Ehl-i kitap, kendiniz görüp bilip dururken, ALLAH'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?" (Âl-i İmran. 70).

    Bil ki, ALLAHu Teâiâ, Tevrât'da Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetine delâlet eden delillerin farkında olmayan taifenin durumunu beyân edince, onların bu delilleri bilen kısmı olan âlimlerinin de hâlini beyân ederek, "Ey ehl-i kitap, ALLAH'm âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?" buyurmuştur. Bu hitapda birkaç mesele vardır: [143]

    Birinci Mesele

    Âyetteki (niçin?) suâlinin aslı 'dır. Çünkü buradaki istifham için gelmiş olan 'dır. Başına lâm harfi gelmiş olduğu için, hafiflik olsun diye daki elif düşmüştür. Bir de, harf-i cer, bu eliften bir bedel gibi olmuştur. Ayrıca
    o, kelimenin sonunda gelmiştir ki deki fetha da buna delâlet etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın "Birbirlerine ne hakkında sorup duruyorlar?" (Nebe. ve "öu mü/deyi neye Mânen yapıyorsunuz?" (Hicr. 54), sualleri de böyledir. Bu harfler üzerinde vakfetmeki şeklinde, hâ harfi ile yapılır. [144]

    İkinci Mesele

    Ayetteki "ALLAH'ın âyetlerini" lafzıyla ilgili birkaç görüş bulunmaktadır:
    Birinci görüş: Bundan murad, Tevrat ve İncil'de varid olmuş olan âyetlerdir. Buna göre, bu lafız hakkında birkaç ihtimal bulunmaktadır:

    a) Bunlar, bu iki kitapta bulunan, Hz. Muhammed (s.a.s) ile ilgili müjdelerdir.
    b) Bunlar, bu iki kitapta bulunan, Hz. İbrahim'in müslüman bir Hanîf olduğu hususundaki ifâdelerdir.
    c) Bunlar, bu kitaplarda, gerçek dinin İslâm olduğunu gösteren ifâdelerdir.
    Bil ki, bu açıklamalara ihtimâli olan bu görüşe göre diyebiliriz ki "âyetleri inkâr etmek" ifâdesinin iki mânaya gelmesi muhtemeldir.
    a) Onlar, Tevrat'ı değil, bilâkis Tevrat'ın delâlet etmiş olduğu şeyi inkâr ediyorlardı. Buna göre, mecaz yoluyla, delilin ismi medlule itlâk edilmiştir.
    b) Onlar, Tevrat'ın bizzat kendisini inkâr ediyorlardı, çünkü onlar, Tevrat'ı tahrif ediyor ve Tevrat'ta, Hz. Muhammed'in peygamberliğine delâlet eden bu gibi âyetlerin mevcudiyetini inkâr ediyorlardı.
    Hak Teâlâ'nın buyruğunun, bu izaha göre mânası şudur: "Ontar, müslümanların ve avam tabakalarının yanında bulunduklarında, Tevrat ve İncil'in, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğine delâlet eden âyetleri ihtiva ettiğini inkâr ediyorlar; sonra birbirleriyle başbaşa kaldıklarında ise, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğuna şehâdet ediyorlardı. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendiniz şahidler olduğunuz halde, (niçin) onda bir eğrilik aramaya yelteniyorsunuz..." (âı-i Imran, 99) âyetidir. Bil ki, âyeti bu anlayışa göre tefsir etmek, bu âyetin gaybden bir haber vermeyi ihtiva ettiğine delâlet eder. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) onlara, kendi içlerinde gizleyip de aksini haber verdikleri şeyi bildirmiştir. Şüphesiz, gaybden haber vermek bir mu'cizedir.
    İkinci görüş: Bu âyetlerden murad, Kur'ân-ı Kerim'dırsözünün manası da şudur: "Siz, Kur'ân'ın bir mu'cize olduğunu avam insanlar yanında inkâr ediyor, ama sonra kalbleriniz ve akıllarınızla, onun bir mu'cize olduğuna şehâdet ediyorsunuz..."
    Üçüncü görüş: Bu âyetlerden murad, Hz. Muhammed (s.a.sj'in elinde zuhur eden bütün mu'cizelerdir. Bu görüşe görebuyruğunun mânası şudur: Siz, diğer peygamberlerin elinde zuhur eden mu'cizelerin, onların doğruluklarına delâlet ettiğini kabul ediyorsunuz... Zira mu'cize, Cenâb-ı Hak tarafından tasdik edilme yerine geçer. O halde siz, mu'cizelerin, bu açıdan diğer peygamberlerin sıdkına delâlet ettiğine şehadette bulununca, bunun Hz. Muhammed hakkında da söz konusu olduğuna da şehadette bulunmuş oluyorsunuz. Binâenaleyh, Hz. Muhammed'in nübüvvet ve risâletini inkâr etmekte ısrar etmeniz, mu'cizelerin, diğer peygamberlerin doğruluklarına delâlet etme konusunda hak ve gerçek olduklarını itiraf etmenizle çelişmekte, tezâd teşkil etmektedir. [145]

    "Ey Ehl-i Kitap, niçin hakkı bâtıl ile karıştırıyor, gerçeği gizliyorsunuz? Halbuki siz, bunu biliyorsunuz..." (Âl-i İmran, 71).

    Bil ki, yahudi âlimlerinin tutmuş olduğu iki yol bulunmaktaydı:
    a) Onlar, kalbleriyle Hz. Muhammed'in ALLAH katından görevlendirilmiş bir hak peygamber olduğunu bildikleri halde, O'nun peygamberliğini inkâr ediyorlardı. ALLAHu Teâlâ birinci âyette, onları bu davranış şeklinden nehyetmiştir.
    b) Onlar, şüpheler meydana getirmek, delil ve beyyinâtı da gizlemek hususunda çalışıp çabalıyorlardı. ALLAH Teâlâ bu ikinci âyette de, onları bu davranıştan nehyetmiştir. Buna göre birinci davranış şekli, azgınlık ve sapıklık makamıdır; ikinci makam ise, başkalarını azdırma ve saptırma makamıdır.

    Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb

    [133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/379-381.
    [134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/381.
    [135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/381-382.
    [136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/382.
    [137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/383-384.
    [138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/384-385.
    [139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/385.
    [140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/385.
    [141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/386-387.
    [142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/387-389.
    [143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/389.
    [144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/389-390.
    [145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/390-391.
  10. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    RUS EMİNE ve MÜSLÜMAN FALANLAR
    (Ali EREN- gazeteci)


    Hayret ve dehşetle okuyacağınız aşağıdaki hadise, Sovyetlerin dağılmasından sonra Rusya’ya giden ve şu anda Nijninograt şehrinde ticarethane işleten bir arkadaşımın ağzından.
    Hadise, arkadaşımın Müslüman arkadaşıyla onun sonradan Müslüman olan, 20-22 yaşlarında Emine ismindeki hanımıyla ilgili.

    Emine ismini, Peygamberimiz’in annesinin ismi olduğu için özellikle seçmiş. Emine’nin kocası Tataristan’ın Kazan şehrinden ve Moskova müftülüğüne bağlı Moskova (İslâmî) İlahiyat okulundan mezunmuş. Arkadaşımın anlattıkları:



    “Bu ilahiyat mezunu Rusyalı arkadaşım, bir gün bizim dükkâna geldi. Yanında da bizim Müslüman hanımların kapandığı şekilde kapalı genç bir hanım vardı. Rusya’da o şekilde giyinen bir hanım yok gibidir. Öyle İslâm'î bir kıyafetle görünce memnun oldum ve ayrıca ilgi ve hürmet gösterdim.

    Bu kapalı hanım, arkadaşımın karısıymış. Hanımının sonradan Müslüman olduğunu anlattı. Sohbete başladık. Derken konuşmaya, hanımı da katıldı. Türkçeyi gayet güzel konuşuyor. Kocası Tatar olduğu için, ‘Siz Tatar olmalısınız; Türkçeyi bu kadar iyi nerede öğrendiniz?’ dedim. ‘Hayır, ben Rus’um’ dedi. Defalarca Türkiye’ye geldiğini, bayağı kaldığını söyledi. Türkiye’de İslâmî bir gruptan insanlarla tanışmış, Müslüman olmalarına onlar sebep olmuşlar. Kendisine, Kazanlı olduğu için, Kazan’da da Türkiye’den gelen ailelerin bulunduğunu anlattım ve onlarla temasa geçerse o cemaatin kendisine İslâmiyet hakkında yardımcı olabileceğini söyledim.

    Bahsettiğim cemaatin ismini verir vermez, ilk anda sebebini anlayamadığım şiddetli bir tepki gösterdi. Yatıştırmaya çalıştım. Tepkisinin sebebini sorunca, ‘Bana onlardan, o cemaatten bahsetme!” dedi. ‘Hayrola, nedir? Ne oluyor?’ deyince şunları söyledi:

    ‘Ben bir Hıristiyandım. Hıristiyanlığın ne olduğunu ben iyi bilirim. Bildiğim için onu bırakıp Müslüman oldum. Müslüman olmanın verdiği heyecanla buralarda okulları olan o sizin görüşmemi istediğiniz kimselere gittim. Müslüman olduğumu söyledim. Bana, “Niye Müslüman oldun! Ne lüzum vardı! Kendi dininde kalsaydın. O da hak dindir!” gibi şeyler söylediler. Onlar burada Hıristiyanlık propagandası yapıyorlar.’

    Değerli okuyucular, bu hadise Dinlerarası Diyalogla hangi gaye ve neticenin hedeflendiğine canlı bir örnektir. Niçin canlı? Çünkü bu hadiseyi anlatan arkadaşım şu anda Türkiye’de ve 15 gün kadar kalacak. İsteyen kimselerle görüştürebilirim.

    Dinlerarası Diyalog aşıkları, “Rusya’nın bilmem hangi şehrinde olan şahsî bir hadiseden bahsediyorsun. Ne bilelim doğru olduğunu. Koskoca Rusya’da bir kadın ve kocası? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” demeye kalkışmasınlar, mahçup olurlar. Çünkü, gelecek itirazlara cevap tedbirimiz hazır. İspat edemeyecek olsaydım yazmazdım.

    Arkadaşıma, “İcap ederse o kadın ve kocasına ulaşmak mümkün mü?” dedim. “Tabiî ki. Kocasıyla zaten senelerdir tanışıyoruz. Her zaman isteyen kimselerle görüştürebilirim” diyor.

    Bu konu, fürûattan değil, imânî bir mesele olduğu için ele aldım. İçki, şarkı-türkü, başörtüsü gibi fürûattan olan meseleleri hiç dile getirmiyorum. Yoksa, “Kazakistan’da Cumhuriyet’in 75. yılını kutlamak için Türkiye’den şarkıcı kadınlar götürmek neydi? Kazaklara içki ikram etmek neyin nesi?” gibi sorular da sorabilirdim. Hatta, TÜYAP Kitap Fuarı’nda, “Takma kafanı Ali Bey. Kazakistanlılar zaten içkiye alışmışlar. İçki içen bir kimseye içki ikram etmekten daha normal ne var?” diyen televizyon programcısının ismini de verebilirdim. “Aksi” bir “yön”de giden mecmuanın haber müdürünün, “Yurtdışındakilere, oralarda niçin namaz kılmamaları söyleniyor?” soruma, “Arkadaşlar, yurtdışında namazlarını kaş-göz ile kılıyorlar” gibi gülünç bir cevap verildiği üzerinde de durmuyorum.

    Değerli okuyucular, geçen hafta “Bundan daha dehşetli olanı da var” dediğim, bunlar değil. Nasip olursa, Dinlerarası Diyaloğun nimeti olan o dudak uçuklatacak sözleri de yazacağım.

    Ali Eren - Vakit Gazetesi
  11. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ


    يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ


    "Ey peygamber, Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. ALLAH seni insanlardan korur. Muhakkak ki, ALLAH küfreden topluluğu hidayete erdirmez.” (Maide, 67)


    Günümüzün Bel’am’ları:




    [​IMG]

    Dini makam ve mevkileri ele geçirip, dini kisvenin altında oldukları halde hakkı söylemezler; devrin laik kafalı iktidarlarından yana olurlar, kemalist düzenin bekçilerine enselerini dayar, onların borusunu çalarlar. Ahkâm ayetlerinden, şeriat kanunlarından bahsetmezler. Üstelik bunlardan bahseden vaiz ve müftüleri kemalist zihniyete jurnal eder, vazifelerine son verdirirler. Bunları millete devlet düşmanı, vatan hami olarak ilan ederler. İslam’ın devlet, Kur’an’ın anayasa olmasından söz eden kuruluşları söndürmek ve öldürmek için ne yapmak gerekirse onu yapmada tereddüt etmezler. Hülâsa; İslam’ın değil, İslam’ın hakimiyetinin değil, İslam’ın düşmanlarının yardımcısı olurlar.

    İşte bunlar Bel’am’ın çocuklarıdır. Müslümanların ve müslüman cemaatlerin bunları çok iyi tanımaları lazımdır ki, bunların şerrinden emin olabilsinler. Onları tanıma da zor değildir. Sarık ve cübbenin altında bulundukları ve barındıkları halde İslam’ın devletinden, İslam’ın siyasetinden, Kur’an’ın anayasa olmasından ve kemalizmin din düşmanlığından ve nihayetTürkiye’deki bugünkü devletin İslam devleti olmadığından bahsetmezler. Edenleri de hor görür, ezmek isterler ve onlara düşman olurlar. Hiç süpheniz olmasın ki, bunlar Bel’am’ın çocuklarıdır. Bunların arkalarında namaz da kılınmaz.

    Çünkü bunlar, Kur’an’ın tabiriyle melundurlar; başlarından aşağı lanet yağmaktadır!.. (Bakara suresinin 159 ve 174. ayetlerinin tefsirine bakınız!)

    Velhasıl: Zaman zaman öyle bilginler çıkar ki, ilim gücünü, dinî selahiyyetini kötüye kullanarak, bir taraftan Firavun tipi siyasilerin siyas? iktidarlarından korkar, diğer taraftan da Karun tipi para babalarının paralarına tamah eder de bu iki puta yaranır ve yamanır, onlara kul ve köle olur, onların uşaklığını yaparlar.

    İşte; Kur’an böyle bilginleri ,,Soluyan köpekler” diye tabir etmektedir. Tekrar dua ve niyazda bulunalım ki, Cenab-ı Hak, bu Din-i Mübin-i Ahmediye’yi bunların şerrinden korusun!..

    Ey ulema! Ey Hoca Efendiler! Ey İmam’lar ve Vaizler! Bir taraftan vaizlik vazifesini yapmak, bir taraftan da mesuliyyetten, ALLAH’ın lanetinden ve gazabından kurtulmak için, korkmıyacaksınız; para-pul düşünmiyeceksiniz, makam ve şöhret peşinde olmıyacaksınız. Tam bir cesaretle İslam’ı İslam’ın devletini, İslam’ın siyasetini anlatacaksınız. Korkakları değil, Hz. Musa’yı ve Hz. Muhammed’i (s.a.v.) ve diğer peygamberleri ve mücahid dedelerinizi örnek alacaksınız, onlar gibi cesur olacaksınız, korkunun adını ,,tedbir” koyanlar gibi olmıyacaksınız! Geceyi gündüze katıp çalışacaksınız. Hz. Musa’yı muvaffak kılan, Firavun’u ve hampalarını suda boğan ALLAH, sizleri de başarıya ulaştırmaya kâdirdir. Hz. Muhammed’i yalnız bırakmayıp sayıları binleri aşan sahabesiyle onu takviye eden ALLAH, sizlere de aynı şekilde tecelli edecektir. Etrafınızda mücahidlerin ve mücahid cemaatlerin kümelenmesini sizlere de nasib edecektir. ALLAHü Azimüşşan; ,,Mü’minlere yardım etmek, artık bizim üzerimize hak oldu!” (Rum, 47) diye buyurmuyor mu?!.

    Hoca ve Siyaset:

    Sizleri bugüne kadar aldattılar; ,,Hoca siyasete karışmamalıdır, hocalar camilere siyaset sokmamalıdır...” dedi de dediler. Hocayı da camiyi de siyasetten, siyasi mevzulardan menettiler. Halbuki Hoca; İslam’ın siyâsetini anlatmazsa, kim anlatacaktır?!.

    Hayır! Hoca aynı zamanda bir siyaset adamıdır, cami de aynı zamanda bir siyaset yeridir. Çünkü, siyaset İs[am’ın bir bölümüdür, ayrılmaz bir parçasıdır.

    Siyaset demek; ,,Devletin kuruluş şeklinden, icraatına dair yönetme ve idare etme tarzından ibarettir.” Bir başka ifade ile; ,,Siyaset; insan idare etme, insanı yönetme...” demektir. Siyaset, Arapça bir kelimedir ve ,,sase” fiilinden gelir. ,,Seyis” kelimesi de bu kökten gelmektedir. Atı idare edene ,,seyis”, insanı idare edene de ,,siyasetçi” denir.

    0 halde, İslam dini, insanı yönetmek, aile hayatında, cemiyet hayatında, devlet hayatında onun insanca yaşamasını sağlamak üzere geldiğine göre, bu din siyasetin ta kendisidir. Dini siyasetten, siyaseti dinden ayırmak mümkün değildir ve düşünülemez. Zira namaz ve oruç gibi ibadetler, her yerde ve bilhassa camilerde anlatıldığı gibi, İslam’ın devleti de siyaseti de camilerde anlatılmalıdır.

    Hoca Efendiler şuna dikkat etmelidirler: ,,Biz, işte anlatıyoruz ve anlatmaktayız. Her konuşmamızda cemaatlerimize: ALLAH’ın yolundan, İslam’ın yolundan ayrılmayınız. Sizi kurtaracak Kur’an-I Kerim’dir!..” gibi sözler söylüyor ve bu şekilde İslam’ı anlatıyoruz. Evet; öyle söyledik, 50-60 senedir hep yuvarlak kelimeler kullandık. Zannettik ki, cemaat bizim dilimizin altındaki manayı, ne demek istediğimizi, İslam’ın devletinden, İslam’ın siyasetinden bahsettiğimizi anlıyor. Fakat baktık, gördük ki, hiç anlamamış; ne İslam’ın devletini anlamışlar, ne de İslam’ın siyasetini. Onun için zaman geçirmeden, gayet açık açık İslam’ın devletini anlatmamız, o husustaki tebliğatı yeteri kadar yapmamız, hem ısrarla yapmamız şarttır. Çünkü, bu mevzu ihmal edilmiş ve unutturulmuş bir mevzudur.

    Evet, muhterem Hoca Efendiler! Tebliğ görevinizi sünnet-i seniyye’ye uygun bir şekilde yaptığınız takdirde düzenin birer memuru, birer paralı askeri olup küfür rejiminin dümen suyuna girmemiş, saray mollalarından olmamış olursunuz. Hatta, böyle olan saray mollalarına da tebliğat yaparsınız, onları da ikaz ve irşad etme sizlere düşmektedir. Ama kabul ederler ama etmezler. Orası sizi ilgilendirmez!..


    Tebliğ nâme:

    “Söyliyeceğim ve tebliğatını yapacağım tek bir meseledir. 0 da devlet meselesidir, İslam’ın devletidir, İslam’ın siyasetidir. Belki diyeceksiniz ki, ,,İslam’ın siyaseti veya İslam’ın devleti var mı ki?!.”

    Evet muhterem kardeşim! Vardır! İslam’ın devleti de vardır, İslam’ın siyaseti de vardır. Hem de en güzeliyle! Hatta İslam’ın her meselesinde siyaset vardır. Siyaset demek, insan idare etmek ve insanı yönetmek, demektir; İnsan idare etme sanatıdır. İslam’a göre, devletle din iç içedir, ruhla beden gibi birbirine bağlıdır. Birini diğerinden ayırırsanız, ikisi de işe yaramaz hale gelir. Din devletin temelidir. Devlet de dinin bekçisidir. Temelsiz bina olur mu? Olmaz! Yoksa bina çöker. Bekçisi olmayan eşya da zayi olur gider. Değil mi?!.

    Dini devletten, devleti dinden ayırırsanız ne olur? Din devletsiz olur, devlet de dinsiz olur.

    Dinimizde namaz ve oruç gibi ibadetler ne ise, devlet de odur. Namaz ve orucundan kişi kıyamet gününde nasıl sorulacaksa, devletinden de sorulacaktır...

    Her müslümanın İslam devletine sahip çıkması, devleti yoksa kurulmasına çalışması farzdır.

    Şurası da çok iyi bilinmelidir ki: ,,Dünyada iki çeşit devlet vardır. Bunlardan biri İslam devleti, diğeri de İslam olmayan devlettir, yani küfür ve kâfir devletidir. Bir devletin anayasası Kur’an ise, o devlet İslam devletidir. Anayasası Kur’an değilse, küfür ve kâfir devlettir.

    Çünkü, kanun koyma yetkisi, ancak ALLAH’a aittir; ALLAH’ın hakkıdır. Buna ,,Hakimiyet” denir.

    ,,Hakimiyet kayıtsız ve şartsız ALLAH’ındır. Bu hâkimiyyet hakkını millete veya herhangi bir kişiye veya kişilere vermek şirktir, putperestliktir. İnsanlar, dünyaya kanun yapmak için gelmemişlerdir. ALLAH’ın gönderdiği ve indirdiği kanunlara uymak ve onları uygulamak için gelmişlerdir.

    Esasen, insanın kanun yapmaya ne gücü yeter, ne de ilmi kafi gelir. Müslümanın anayasası Kur’an’dır, şeriat’tır. Şeriat demek, Kur’an’ın iki kapağı arasındaki ALLAH’ın hükümleri, emir ve yasaklarının tümü demektir. Her müslüman şeriat’çıdır ve şeriat’a bağlıdır ve bağlı olmalıdır.

    Müslümanın evinde ve ailesinde, mektep ve mahkemesinde, basın ve yayınında, meclisinde ve devletinde söz sahibi sadece Kur’an’dır ve Kur’an olmalıdır.

    Müslüman; Kur’an’dan başka anayasa, şeriat’tan başka kanun tanımaz.

    İslam’ın devlet, Kur’an’ın anayasa olması için her müslüman çalışacaktır ve tebliğ edecek ve duyuracaktır. Bunu yapması farzdır; otuz üç farzdan biridir. Yani mârufu emretmekten ibarettir.

    Bu yolda ölürse şehid olur, zafere ulaşırsa gazi olur. Çünkü, bu bir cihad’dır. Cihad’ın karşılığında cennet vardır; ALLAH’ın cemâlini müşahede vardır.

    Tebliğ görevimi ben burada bitirmiş oluyorum. Gayret ve tebliğ bizden, tevfik ve hidayet Cenab-ı Hak’tandır!



    TEBLİĞ VE CİHAD METODUNUN ŞARTLARI

    a) Kuruluşun şekli ve görevleri:

    1- Siyaset diyanetin emrinde olacak;

    2- Riyaset makamında, diğer şartları yanında müctehid olan veya mevcudlar babında en ileride olan biri olacak;

    3- Cemaat inkılabi bir ruha sahip olacak; bunun için de Mekteb-i İbrahim’de eğitilecek;

    4- Cemaat, şehadet ruhuna sahip, aynı zamanda aşk ve şevk içinde olup ölümden korkmaz seviyyeye getirilecek;

    5- Hedefe gitmede sadece “Sırat-i Müstakim” takib edilecek;

    6- Ne pahasına olursa olsun, taviz verilmiyecek;

    7- Hedef ve gaye gayet açık ve net bir şekilde söylenecek ve ilan edilecek;

    8- Bu yoldaki her türlü eza ve işkenceyi göze alacak, hücum ve saldırılara sadece ve sadece sabır ve ayetlerle cevap verecek. (Silaha sarılma yok; zor kullanma yok. Çünkü, o zaman bir iç savaş meydana gelir de tebliğ etme imkan ve fırsatı kalmaz, sünnet-i seniyye’ye aykırı olur. Silaha sarılma, ancak Medine devri başladıktan sonra veya onun arefesinde olur. Yani mü’min mücahidler o kadar çoğalmış ki, silaha sarıldıkları takdirde başarı artık yüzde yüzdür.)

    9- Sadece tağuti düzeni hedef alıp o bombarduman edilecek;

    10- Cemaat ve millet daima teşvik, taltif, takdir ve tebrik edilecek ve bu suretle maneviyatları yüksek tutulacak;

    1l- Gayeye ulaşma işini sadece ve sadece ALLAHü Azimüşsan’a bırakacaktır.



    b) Tebliğcilerde bulunması gerekenler:

    1- Tebliğciler emin kişiler olacak;

    2- İslam’ı önce kendileri yaşıyacaklar, yani takva ehli olacaklar;

    3- Söyliyeceklerini bilerek söyliyecekler;

    4- İhlaslı olup ıvaz ve garezden uzak olacaklar;

    5- Parti siyaset ve zihniyetinden uzak olduklarını her halükârda ortaya koyacaklar;

    6- Gayelerinin sadece ve sadece hak rızası olduğunu ve mesuliyetten kurtulmak istediklerini ortaya koyacaklar;

    7- Taviz verme yoluna asla gitmiyecekler, İslam’ın çizgisinden milim şaşmıyacaklar; yeri geldiğinde kırılacak ve fakat eğilmiyeceklerdir.



    c) İlk söyliyeceklerimiz:

    1- İslam Dini bir bütündür; parçalanamaz;

    2- Devlet de İslam dininin bölünmez bir parçasıdır;

    3- Dinden devleti ayırmak demek, hem dini hem de devleti idam etmek demektir;

    4- Devleti dinden ayıranlar da onlara destek olanlar da şirke sapmış ve kâfir olmuşlardır. Böylelerin bundan derhal vazgeçmeleri ve tevbe edip imana gelmeleri lazımdır;

    5- Bütün anarşinin ve huzursuzluğun kaynağı, İslam’ın devlet olmayışıdır;

    6- İslamî bir devlet kurmak için, ciddi bir gayret göstermek her müslümanın görevidir ve bu görev farz hükmündedir;

    7- Siyasetten maksadımız, parti siyaseti değil, İslam’ın kendisine mahsus bir siyasettir;

    8- Bunlar birer tebliğdir; İslam’ın tebliğidir. Makam ve mevkileri ne olursa olsun, bunları herkese, her yerde ve her zaman sözle, yazı ile, şıarla, kasetle, duvarlara yazmakla... tebliğ edeceksiniz.



    d) Çok iyi bilecek:

    1- Tebliğci çok iyi bilecek ve inanacak ki, tebliğ yolu dikenlidir, sağında solunda eşkiya çeteleri vardır Dolayısıyle ter vardır, gözyaşı vardır, kan vardır; salabet vardır, bereket vardır;

    2- Tebliğ yolunda açıklık vardır, cesaret vardır, salabe vardır, bereket vardır;

    3- Tebliğ yolunda ALLAH’ın yardımı vardır, zafer vardır;

    4- Ve nihayet, tebliğ yolunda iki güzelliğin biri vardır Şehid olma, gazi olma.

    Ve netice:

    Her müslüman, devlet mevzuunda çok mühim bir sorumluluğun altındadır. Makam ve mevkii ne olursa olsun, kimse kimseyi bu sorumluluktan kurtaramaz Binaenaleyh, bu mesele ile çok yakından ilgilenmek herkes için lazımdır. Ya yanlış veya hatalı bir adım atılırsa Bunun vebalinden hiç birimiz kurtulamayız ve kurtaramayız. Buna binaen, ortada iki yol var Soğukkanlılıkla ve ihlasla bu iki yol arasında bir mukayese yapmak ve yukarıda maddeler halinde sıralanan itiraz ve suallerin cevaplarını, mümkünse hazırlamak ve bunu bir rapora bağlayıp fetva mahiyyetinde bir sonuca vardırmak şarttır. Aksi takdirde bu ve benzeri soru ve itirazlarla mutlaka karşı karşıya kalacaksınız. Cevap veremezseniz, yarı yolda kalırsınız. Bu itibarla, bunları görmemezlikten ve duymamazlıktan gelemeyiz, adam sen de deyip geçemeyiz.

    Tebliğ ve İrşad Başkanlığı gibi ağır bir mesuliyyet taşıyan ve ayrıca Fetva Heyeti Başkanlığı’nı da deruhte etmiş bulunduğumdan bunları gündeme getirme mecburiyetinde olduğumuz bilinmelidir.

    Hakikatı aramak bizden, bulmayı nasib etmek Cenabı Hakk’tandır!


    “Ya Muhammed! Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi bize karşı uydurman için uğraşırlar. İşte o zaman seni dost edinirler. Seni pekiştirmemiş olsaydık, yemin olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin (taviz verecektin). O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 73-75)

    ********************************

    “Herkes, Kelime-i Tevhidi esas alarak etrafına bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Kelime-i tevhidin ikinci kısmını söylemeyenler (Muhammedun Rasulullah demeyenler)e merhamet nazarıyla bakılmalıdır….”
    (Fethullah Gülen / Küresel Barışa Doğru: sh 131)

    “Kur’an gelin ey ehl-i kitap bir ilkede denkleşelim; bir birimizi rab edinmeyelim…” diyor. Dikkat edin, bu ayette “Muhammedun Rasulullah” yok.”
    (Fethullah Gülen, Hoşgörü ve Diyalog İklimi sh 241)

    “Mühim olan Tevhid’dir: Kelime-i Şehadetde Hz. Muhammedi (a.s) kabul etmek şart olmayıp, bir kemal mertebesidir.”
    (Ahmed Şahin, Zaman Gazetesi, 17.04.2000)

    “Kur’an’ın bir çok ayeti bunu söylüyor, yani “Peygambere iman edin” demiyor.”
    (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog sh 37)

    A.Erbaş: Yani Müslümanlığı Peygamberimize tahsis edemeyiz.
    Hayrettin Karaman: Birincisi o.
    (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog sh 40)

    “Bütün insanların Müslüman olmaları dinin, Kur’an’ın hedefi değildir. Kur’an’ın hedefi, din özgürlüğüdür.”
    (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog sh 41)

    “Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın” ayetini “herkes Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” şeklinde anlayamayız. Bence “din özgürlüğünün sağlanacağı ortam sağlanıncaya kadar savaşın” şeklinde anlamalıyız.
    (H. Karaman, a.g.e sh 40)

    “Yani burada epeyce bir insan Müslümanlarla birlikte cennete giriyor. Fakat bunlar Müslüman değil.”
    (H. Karaman, a.g.e sh 2)

    ********************




    Fethullah Gülen; Hangi Amaca Hizmet Ettiğini Açıklıyor

    [​IMG]
    Demokratik düzenin aleyhinde değiliz
    Cumhuri Sitemin yanındayız
    Rejimle ideoloji ile kavgamız yoktur
    Emniyet emniyet işlerinde bizi yanında bulacak
    Askeriyye kendi işlerinde bizi daima yanında bulacak
    Emniyet ve Askeriyye ile beraber nizamın yanında anarşinin karşısında olacağız

    [flash]http://content.longtailvideo.com/files/player.swf?file=http://video.vtunnel.com/asd/b543134f3edbf6afcae7aa18864.flv&logo=https://www.islam-tr.net/images/statusicon/forum_old.gif&image=http://i4.ytimg.com/vi/_WeF1B6XayU/default.jpg&flash width=500, height=370[/flash]

    Youtube Linki=

    http://www.youtube.com/watch?v=_WeF1B6XayU
  12. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    FETHULLAH GÜLEN İTİKADİNDEKİ ARIZAYA ÖRNEK

    Fethullah gülen'le Amerikada 1 ay kitabından

    Yazar : Ali Ünal Fethullah gülen hakkında röportaj yaptığı kitabından : sayfa 83 - 84 Nil yay. basım 2001
    [​IMG]

    " ALLAHa iman , arz etmeye çalıştığım gibi , diğer iman esaslarına inanmayı da gerektirir. İman esaslarına göre , İslamın şartları füruuata girer . İslamın şartlarına göre , diğer ahkam furuata girer.
    Bir örnek: Henüz başını örtmeyen bir kadın , bir müftüye gidip , "Ben başımı örtemiyorum ; hacca gitmek istiyorum, ne yapayım ? " diye sorar :
    Müftü efendi , "boşuna yorulma ; başını kapamadıkça , haccın kabul olmaz " diye cevap verir.
    Halbuki , Hac ayrı bir ibadettir , başın kapatılması ayrı bir emirdir. Birinin yapılmaması , diğerinin yapılmamasını gerektirmediği gibi , şartlarına riayet edilerek yapılan bir vazife , diğerinin kabulune mani olmaz. kaldı ki hac , İslamın beş şartlarındandır . Başı örtme ise , bu beş şart içinde olmayan bir emirdir . O kadın hacca gider , bir şartı yerine getirmemiş olur ve büyük ihtimal , bundan sonra da gönülden ALLAHa yönelir . Maalesef , bu hususlar yeterince idrak edilemediği için büyük hatalar yapılıyor .
    Başı örtme emri , Efendimizin peygamberliğinin 18 veya 19 . yılında ve medine döneminde gelmiştir. O zamana kadar böyle bir emir yoktu ve müslüman kadınların başları kapalı değildi. İçki , üç merhaleli olarak yasaklanmıştı. Bedir ve uhud şehidlerinden belki çoğunun kursağında , şehid olduklarında içki vardı . Hatta , içki yasağı gelince , bazıları bu şehidlerin durumu ne olacak , kursaklarında içki ile gittiler diye endişeye düşünce , " ALLAH , o önce yaptıklarınızdan dolayı imanınızı , yani o zamanki amellerinizi , kazandıklarınızı zayi edecek değildir." ayetiyle onları rahatlattı. O dönemde , zihinler ve kalbler hazırlana tebliğ yapılmış ve ahkam vaz' edilmişti"

    TENKİD :

    Şimdi hakikatlere bir göz atalım . Nasılda çarpık ve fasit misallarla baş açıklığına delil getirmeye çalışmış görelim.


    Evvela İslam alemi Hz. peygamberden , sahabeden , tabiinden , mezheb alimlerinden mücaddid ve müctehidlerinden hiç birisi bu güne kadar ALLAHın muhkem bir ayetine (tesettür hükmüne ) furuattır dememişlerdir.

    Sonrada başını örtemden hacca gitmek isteyen bir bayanı akli olarak caizliğine hükmetmiş , müftüyü ve islam alemini terse yatırmıştır. Hiç başı açık hacı gördünüz mü ?
    Delil olarak ta ne sunmuş ? : Hac ayrı bir ibadet , baş örtmek ayrı bir emir. Diyerek akli olarak haklı çıkmaya , bundan sonra baş açık hacca gitmeye çığır açacak bir kapı açmaya fetva vermiştir. Üstelik zan !! ile hareket ederek , yani hacdan geldikten sonra örtünebilir umuduyla buna fetva vermiştir !!
    Evet gerçekten de her ikisi de ayrı hükümlerdir. Diğer ayrı farzların olduğu gibi ...
    Nasıl ki namaz farzı bir hükümdür , Abdest ayrı bir emirdir . Namaz farzını yapabilmemiz için diğer bir farzı (abdesti ) yerine getirmeden namaz caiz olmazsa ; namaz geçerli olabilmesi için diğer emri de yani abdesti de yerine getirmemiz FARZdır. !!
    Hacc Arafattır . Arafata çıplak çıkılmaz. ALLAH rasulunun tatbikatına karşı çıkılarak ben yaptım oldu mantığıyla dinde bidat yenilikler icat edilemez.
    Bunun sağlam bir delil olmadığını çok iyi bilen zat , bu seferde sinsice tesettürün farziyetini ve önemini bozmaya , düşürmeye ve yıpratmaya çalışarak baş açıklığına yol bulmaya çalışmıştır.
    "Tesettür emrinin peygamber efendimizin peygamberliğinin 18 veya 19. yılında Medine döneminde gelmiştir . O zaman kadar böyle bir emir yoktu ! " diyerek sonradan gelen farz ayetlerin iptal edilebileceğine , yapılmayabileceğine , çünkü bu ilk inen islamın şart emirlerden değil sonradan gelen farzlardandır manası yüklemiştir. Bu mantıkla hükümleri değerlendirirse yine geç inen ayetlerden zina , cuma , içki vs pekçok farzın iptali ve istismarı fetvalarına yol açmaktadır. Küfür rejimlerinin her kırbaç şaklatmasında bu emirlerinde geç inmesinden dolayı yeni fetvalar !! peydahlayacaktır. Tabi İslam aleminin teveccühüne!! mazhar olmaya devam edecektir
    Uhud şehidlerinin kursaklarında içki olmasını da ve onların bir sorumluluğu olmadığını da kendinepayanda almaktadır.
    Ama şunu çok iyi bilmektedir ki daha o zaman İçki haram kılınmamıştır !!
    savaş bitmiş ve içki ayeti kesin haramlığıyeni inmiştir !! Bunun üzerine sahabeler sorduklarında , ALLAHın onlara daha emir (yasak)vermediği için veballerinin olmadığı açıklanmıştır . O andan itibaren de kimse içmemiştir.İçenlerde vebalde olmuşlar cezalandırılmışlar , helal diyenlerde KAFİR hükmünü almışlardır!!!
    Bu hüküm geç inmiştir diye , Uhud şehidlerini kendilerine delil almamışlardır .
    ALLAHın emri ilk insin son insin , ister kuranda o konuda 1 tane ayet olsun ister 500 ayet olsun aynı kuvvettedir .
    (müslümanlar için )

    SELAM HİDAYETE TABİ OLANLAR ÜZERİNE OLSUN



    [​IMG]
    Fethullah GÜLEN, Peygamberimizin amcası Hamza’nın kendine, sayılamayacak kadar çok yardım ettiğini iddia eder ve onlardan birini şöyle anlatır:

    Ankara’dan İstanbul’a geliyoruz... “Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi. Rampanın dibine indiğimizde de bujileri su aldı ve araba stop etti. Bir-iki dakika içinde su kabardı ve bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile kaldırıp, sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım, dedim, içeriye dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elden bir şey gelmiyordu. Koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne dönmüşlerdi. Hatta onlardan birkaçı, sağımızdan, solumuzdan geçerken “Geçen sene burada bir sürü taksi sürüklendi gitti.” diyerek moralimizi de bozdular... Ya araba kıyıdaki bariyerlere vurur da parçalanırsa; halbuki emanet.. durmadan bunları düşünüyorum...
    Bir ara baktım büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara “dua edin” dedim. Kendim de “Ya Seyyidena Hamza! Ya Seyyidena Hamza!” diyerek o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas, yanımızdan geçerek gözden kayboldu... Ve hayrettir selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı... Olayın şahitleri var. Bu değişikliği ve birden selin hızının azalmasını fiziki kanunlarla izah imkansız. Hiçbirimizin şüphesi kalmadı ki, Cenab-ı Hakk o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi... .
    ( Küçük Dünyam 2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996, ayrıca
    http://arsiv.zaman.com.tr/1996/11/28...ndi/index.h tml ; (30/11/2003) )

    Hem “Ya Seyyidenâ Hamza! Ya Seyyidenâ Hamza!” yani “Efendimiz Hamza, efendimiz Hamza yetiş!..” diyor, hem de “o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim ” diyor.
    Bunun neresi Allah’a dua? Sonra şöyle diyor:

    “Ehl-i tahkik, şahıslardan istimdat etmeyi mahzurlu görürler. Kanaatimce her meselede olduğu gibi, bu meselede de ölçüyü iyi ayarlamak, ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bize göre büyük ve mukaddes ruhlardan istimdat olabilir; fakat kalbin ibresi her an Cenab-ı Hakk’ı göstermelidir. Yani bu büyüklere, vesile ve vasıtalıktan öte tasarruf adına hiçbir paye verilmemelidir. Zaten onları vesile olarak istihdam buyuracak da yine Cenab-i Hak’tır. O dilemedikten sonra, hiç kimsenin, hiçbir meselede yardımcı olması, bir şey yapması mümkün değildir. Ama, Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder; halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.” Bu hususu da böyle tespit ettikten sonra: Büyük ve mukaddes ruhlar ceset kafesinden kur-tulduklarında, adeta bir melek haline gelirler... Hele bunlardan, canlarını yüce, yüksek bir ideal ve davaya adamış olanlar, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşanları Allah’ın izniyle her zaman destekler, onlara arka çıkar ve onları korurlar. Ama, arz ettiğim gibi frekans birliği şarttır”.

    Bu kılıfa vereceğimiz cevap şu ayetlerdir :

    “Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..“ (Neml 62)

    Güç yetirilemeyen konularda Allah’tan başkasından yardım alınabilirse, kim Allah’a sığınır?

    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “De ki, Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.
    Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 56-57)

    “Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
    Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
    Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 19-21)



    İsa’ya Allah diyen Katolikler de benzeri ifadeleri kullanarak şöyle diyorlar:
    İsa kendiliğinden bir şey yapamaz. Her şeyi kendisini gönderen Baba’dan alır . (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 859. )
    Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır” ( Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519).

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “İşte Rabbiniz olan Allah… Hakimiyet onundur. Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.” (Fatır 13-14)

    “De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarırsınız.”
    De ki: “Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da ona ortak koşarsınız.” (En’am 63-64)

    “Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şekilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.” (Ankebut 65)

    Hamza gibi şehidlerin ölmediğini ispat için şu ayete dayanılıyor:

    “Allah yolunda öldürülenlere ´ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ama siz bunu fark edemezsiniz.” (Bakara 27154)

    Allah, “siz bunu fark edemezsiniz” dediğine göre bize söz düşmez. Onlardaki canlılık, insanın fark edebileceği cinsten olsaydı, öncelikle Peygamberimiz fark eder, Hamza’nın ölümüne pek fazla üzülmezdi.
    Abdullah b. Mes’ud diyor ki; “biz onun, Hamza’ya ağladığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cesedinin başında durdu ve sesli olarak, hıçkıra hıçkıra ağladı” (Safiyyu’r-Rahmân el-Mubârekfûrî, er-Rahiku’l-Mahtûm, Beyrut 1408/1988, s. 255-256.)

    Konu ile ilgili diğer âyetler şöyledir:
    “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Hayır, onlar diridirler, Rableri katında rızıklanırlar.Onların içleri açılır; çünkü onlara Allah, kendi ikramından vermiştir. Arkadan gelip kendilerine henüz katılmamış olanlar adına da sevinirler. Çünkü onları korkutacak veya üzülmelerine sebep olacak bir şey yoktur.
    Allah’ın nimeti ve ikramı sebebiyle de sevinirler. Allah, müminlerin alacağı karşılığı azaltmayacaktır.” (Al-i İmran 169-171)

    Bir an için “siz bunu fark edemezsiniz” hükmünün olmadığını ve iyi müminlerin onların farkına vardığını düşünelim. Bu durumda fark edilecek tek şey, içinde bulundukları nimetler olur. Bu, onların insanlara yardım edeceğine delil olmaz. Onlardan yardım isteyenlerin durumu, şu ayette açıklanandan başkası değildir:
    “Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseyi çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler.” (Ahkaf 5)

    Mekke müşrikleri de tanrılarında var saydıkları gücü Allah’ın verdiğine inanırlardı. Kabe’yi tavaf ederken şöyle derlerdi:
    Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerîkun huve lek temlikuhu ve mâ melek”
    “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin.”

    Bu, delilsiz bir iddiaydı. Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki,onlar “Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret Al-lah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur.” dediklerinde Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle derdi: “Yazıklar olsun; burada kesin, burada kesin ”.(Müslim, Hacc, 22, Hadis no 1185.)

    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Desen ki: ‘Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim?’ Onlar: ‘Allah’tır!’ diyeceklerdir. Deki; ‘O halde ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’
    İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevriliyorsunuz?” (Yunus 31-32)

    Hamza’yı, Abdulkadir Geylânî’yi veya başkasını yardıma çağıranlarla zaman zaman şöyle konuşmalar yaparız:
    - Onlar sizi tanıyor mu?
    - Allah tanıtamaz mı?
    - Onlar sizi duyabilirler mi?
    - Allah duyuramaz mı?
    - Onlar sizin konuştuğunuz dili bilirler mi?
    - Allah öğretemez mi?
    Peki onlar ölmemişler midir?
    - Onlar ölmezler, desem okuduğun ayetlere göre bunun bir faydası yoktur.
    - Demek Allah Teâlâ önce onlara dirilik verecek, sonra sizi ona tanıtacak, sesinizi duyuracak, dilinizi öğretecek ve sizi anlamasını sağlayacak; sonra da sizin lehinize aracılık yapmasına, kendine karşısında sizi savunmasına müsaade edecek. Size göre aynı anda on binlerce kişi onlara baş vurmakta ve yardım istemektedir. Bunların her birini anlaması ve sıraya koyması da gerekecektir. Bu, ancak hayal aleminde olabilir!

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
    Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.”
    “Çünkü benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır. O, iyilere velilik eder.”
    “Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 191-197)
  13. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    [​IMG][​IMG]
    Papalık Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanı Kardinal Tauran: "Kur'an-ı Kerim var oldukça Müslümanlarla diyalog zor" dedi

    Vatikan, Müslümanlarla gerçek anlamda teolojik tartışmanın yapılamayacağını, çünkü Müslümanların Kur'an-ı Kerim'i ALLAH'ın Kelamı olarak gördüklerini ve Kur'an üzerinde derinlemesine tartışmayı kabul etmediklerini açıkladı.

    Papalık Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanı Kardinal Jean-Louis Tauran "Müslümanlar, Kur'an'ı ALLAH kelamı olarak gördükleri için Kur'an'ı derinlemesine tartışmayı kabul etmiyorlar. Bu yaklaşımla inancın içeriğini tartışmak zor" dedi.

    138 Müslüman akademisyen ve âlim, Roma Katolik Kilisesinin ruhani lideri Papa 16. Benediktus'a hitaben tarafından yazdıkları mektupta, iki din arasında barışçıl bir ilişki tesis edilmesi çağrısında bulunarak "Dünyanın geleceği, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki barışa bağlıdır" demişti.

    Kardinal Tauran, mektubu "olumlu" ve "cesaret verici" olarak niteledi ve şunları söyledi: "Bu, son derece cesaret verici bir sinyal. Zira iyi niyet ve diyalogla, önyargıların aşılabileceğini göstermektedir. Bu diyalog konusuna manevi bir yaklaşımdır. Bunu, maneviyat diyaloğu olarak da adlandırabilirim."
    Kardinal Tauran, Papa 16. Benediktus'un Pazar günü Napoli'de yapacağı konuşmada Müslüman alimlerin ve akademisyenlerin çağrısına cevap verebileceğini söyledi.

    Kardinal Tauran ayrıca, Hıristiyanülkelerde camilerin inşa edildiğini ancak Müslüman ülkelerde kilise inşa edilmediğini ileri sürerek bunun da tartışılması gerektiğini ileri sürdü.
    http://www.habervakti.com/detay.asp?id=40408&kat=Manset
  14. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    [​IMG]
    DİNLERARASI DİYALOG BELGESELİ
    Kafir Fettos Gülen ve Cetesinin gercekten hangi amaca hizmet ettiklerini ortaya koyan 3 Bölümlük muhteşem bir belgesel...
    Not: Lütfen bu Belgeseli izleyin ve izlettirin


    Online izlemek icin

    Modem 56K ile izle
    1. Bölüm izle
    2. Bölüm izle
    3. Bölüm izle


    Hızlı Modem 128K ile izle
    1. Bölüm izle
    2. Bölüm izle
    3. Bölüm izle

    ADSL 200K ile izle
    1. Bölüm izle
    2. Bölüm izle
    3. Bölüm izle


    Download
    Bilgisayarina Indir

    1. Bölüm
    2. Bölüm
    3. Bölüm


    Kaynak
    http://fethullahgulen.belgeleri.com
    *******************************************************************************************
  15. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    EL KAİDE'YE KATILAN FETHULLAHÇI BİR MÜCAHİD'İN DÜŞÜNCELERİ!

    - İslam isminiz ve vazifeniz nedir?

    İsmim Tarık Abdusselam, Finans ile ilgili birimde vazifeliyim.

    - Fethullahçılık ile nerede ve nasıl tanıştınız?

    İlk tanışmam lise yıllarında oldu. Işık evleri olarak tarif edilen evlere gidip gelmeye başladım. Lise döneminde gayet başarılıydım. O dönemde Fethullahçıların kamplarına katıldım. Daha sonra cemaatin yönlendirmesiyle Hukuk Fakültesi tercihinde bulundum. Ankara Üniversitesi Hukuk bölümünü kazandım. Orada Cemaatin yurtlarına kayıt oldum. Fethullahçılar o dönemde talebeleri Hukuk tercihleri yapmaları konusunda baskı yapıyorlardı.

    - Kısaca Fethullahçılık ile ilgili düşünce ve yaşadıklarınızı anlatır mısınız?

    Ben lise döneminde genel itibariyle bütün fikriyatlara açık bir insandım. Gerçek ve doğru arayışına yöneldim. Bu süreçte Ülkü Ocaklarına, Komünist teşkilatlarına gittim. Fakat buradaki oluşumların ve fikri altyapının yetersiz olduğunu gördüm. Bu dönemde tanıştığım Fethullahçılar daha mistik bir söylemle insanlara açılıyorlardı. Fakat beni asıl etkileyen Fethullah Hocanın vaazlarıydı. Harika bir üslub kullanıyordu. Meseleleri anlatış tarzının mükemmelliği yanında, vurgu yaptığı kaynaklar ve sahabelerin hayatları bir müslümanı cidden etkileyecek kapasitedeydi.

    Fethullah Hoca; müslümanlara sahabe gibi yaşaması gerektiğini söylüyor,onlara örnek bir yaşam için teşvik ediyordu. Bu idealizm gerçekten bir müslüman için ulaşılması gereken bir hedefti. İnanılmaz bir şevk ve aşkla sahabe yaşamına duyulan özlem bu asrın insanlarına yepyeni bir ruh üflüyordu adeta.İşte bu ruh haleti içinde, cemaatin abi denilen yetkililerine mutlak itaat ederek, Fethullahçıların ifadeleriyle hizmete başladım.

    Hukuk Fakültesini kazanmıştım. Vazifem rehberlikti. Daha sonra ev imamlığı, Daha sonra Yurt Müdürlüğü,en son vazifem Hukuk Fakültesi imamlığı idi. Bu vazifeler, en aşağıdan Fethullah Hocaya kadar uzanan emir-komuta zinciri içinde devam ediyordu. Cemaatin verdiği görevleri eksiksiz yapmaya gayret gösterdim.

    Ancak cemaat 1998den sonra hızla ruhundan sıyrıldı. Tamamen başkalaştı.
    Cemaat hızla devlet politikası çevresinde hareket etmeye başladı. Irkçı kesimlerden kişiler cemaat içinde oldukça fazlaydı. İslamla bağdaşmayan söylemleri vardı. Yani sahabe ruhunu anlatma mükemmeldi.Ancak bunları pratiğe geçirme hususunda cemaat Türk-İslam sentezine göre hareket ediyordu. Ben Kürt değilim, kimlik olarakta Tatarım.Ancak Cemaat müthiş bir anti- Kürtçülük yapıyordu.

    Devlete hizmetin mukaddes olduğundan söz ediyordu. Güneydoğuda ölen askerlerin şehid olduğundan bahsediyordu. Bu devlet için kurşun atanda kurşun yiyende şehid olamaz. Bunun izahını İslamla yapamazsınız.İlk fikir değişimlerim bu süreçte başladı. Yani hizmetten hiç kimseyle herhangi bir kişisel sorunum olmamıştır.

    Klasik cemaat söylemleri vardır. Kişilere takılmayın, hizmetin şahsı manevisi bizi bağlar.Bunların hepsi göz boyamadır. İnsanları cemaatte tutabilmek için psikolojik baskı uygulanmaktadır. Hizmetten çıkarsan ayağın kayar, cehennemlik olursun, şefkat ya da zecir tokadı yersin. Evet bunlar doğrudur. Ama eğer cemaat Risalei Nur doğrultusunda hareket eden bir cemaat olma şartıyla.Sizin cemaatiniz Risale-i Nuru yansıtmıyorsa, hizmetten çıkmanız büyük bir lütuftur. Zira Komünizmle mücadele eden Fethullah Gülen Kapitalizmin Müslümanlar üzerindeki zararını görmezlikten geliyor. Hatta Müslümanlara kapitalist zenginler olmaları için emirler yağdırıyor. İslam bu şekilde mi kurtulacak?

    Şehy Uçmaz Mürid Uçurur!

    Evet Fethullah Gülen, uçmuyor. Ancak öyle bir beyin kirletme süreci var ki, cemaat adeta her gün Fethullah Hocanın yeni bir vasfını keşfediyor. Samimiyetle söyleyim, bir dönem bende Fethullah Hocanın Mehdi ya da Mesih olduğuna inanıyordum. Daha sonra Hz. İsa olabilir mi diye düşündüm. Düşünün ümmet bu durumdayken, bu Fethullahçı tayfasının zihinlerimize empoze etmeye çalıştığı şeye bakın. İnanın Fethullahçılar, insanların saf zihinleriyle oynuyor. Onların hayallerini sui istimal ediyor. Mantık,ilm irfan ve İslama dair güzel ne varsa zihinlerde posa haline getiriyor.

    Evet Mehdilik kavramı olabilir. Ama siz saf çocukların zihinlerini yıkayarak bunları empoze edemezsiniz. Mehdi akıl ve işaretlerle bulunur. Evet Mehdi vardır. Ama işaretler Fethullah Hocayı gösteriyorsa ispat edin...

    Fethullahçıların bütün hepsi gelenek müslümanıdır. Fethullah Hocanın vaazlarıyla salık verdiği İslamla , yaşanan İslam arasında hiçbir benzerlik yoktur. Yani Fethullahçılık menkıbeler, üfürmeler, beyin kirletme ve aldatma üzerine kurulu bir düzendir. Resulullah (sav)ın hadislerini okuyan bir kişi yeryüzünde yıkılması gereken hedefleri bilecektir. Bu cemaat hadisleri, Kuran, Risalei Nuru, Hayatussahabe yi öyle yorumluyor ki adeta bambaşka bir İslam çıkıyor ortaya.

    Mesela size örnek Üniversiteyi bitirme sürecinde olduğumuz 4. sınıfta Ankarada bir abi! geldi. Kemal isimli bu şahıs hakimdi. Bizlere Cemaatin ve Fethullah Hocanın taleplerine sonuna kadar bağlı olmamız isteniyordu. Cemaat bizi mezun olduktan sonra alacak ve Ankara da cemaat evlerine götürecekti. Burada disipline bir şekilde ders çalışıp, hakimlik sınavlarına hazırlanacaktık. Böylece Hakimliğe girip, Komünistlerin yerlerini işgal edecektik.

    Mantığa bakın ki, bu noktada hayatımızı Cemaat kontrol edecekti. Evleneceğimiz kişiyi seçecek, bu kişi cemaatten olacaktı. Mustakbel eşimiz, başörtülü ise başı açılacaktı. Bu tamamen tedbir değildi. Ayrıca büyük bir Hizmetti. Çünkü Fethullah Gülen Resulullahla (sav) manevi alemde istişare yapmış ve ondan hanımların açılmalarını istemiş, Resulullah'ta kabul etmişti! (Haşa).

    İşte bu çıldırtıcı fikirleri duyunca artık bu zavallı insanların mantığını anlayamadım. Bulunduğum gruptan bütün arkadaşların bu fikirlere karşı çıkmaması beni çıldırttı.

    Bu Fethullahçılar aynı zamanda müthiş yalancı ve iftiracı insanlardır. Zira o dönemde Hakimlik yapan Fethullahçıların İslam Hukuku araştırmaları yaptığı,düzeni değiştirmek için İslam Hukukuna dair görüşlerinin bulunduğu söylenmişti. Asla böyle bir şey olmadığını son dönemde anlamıştım. Zira büyük bir yalan mekanizması işliyordu. İnsanlara damardan girilip, her insanın isteğine göre uyutma yalanları düzülüyordu. Hakim olmanın bu devirde sahabe fedakarlığı yapmaya eşdeğer olduğu söyleniliyordu.

    Peki hakim olanların yaptıkları neydi? Sadece kendi aralarında toplanma,yemek yeme, devlet maaşından aldıklarını Fethullah yurtlarına verme..İşte size tam techizatlı bir İslam anlayışı .Namazınızı kimseye göstermeyin, gözünüzle kılın diyen bir cemaatten ancak bu beklenebilirdi. İşin açıkçası bu kadar oportinist olan bir cemaatte üniversite okumuş, zekası olan insanların bu din ticaretine alet olmalarını hala anlamıyorum.

    Şimdi gerçek hizmetteyim, elhamdülillah, artık konuşmuyorum, iş yapıyorum. Kimse bana Usame bin Laden'in (ra) görüşleri şunlardır, Hz. Peygamberle (sav) şöyle sohbet ediyor, böyle kerametleri vardır demiyor, eğer İslam a inanıyorsan kafirlerle savaşmanın farzlığı varsa El Kaidede desin.

    TC devleti için ölenleri şehid ilan eden Fethullah Hoca, bizlere Terörist diyor. O zaman söyleleyim; Fethullah Hocanın övdüğü dilinden düşmeyen sahabe Musab bin Umeyr, Sad bin Vakkas, Usama bin Zeyd,Abdullah ibni Revaha, Caferi Tayyar hepsi terörist..Hepsi elinde kılınç Rum ve Mekke, Sasani demeden savaştı. O zaman Rumlar Müslümanlara özerklik tanımıştı. İslam Hukuku Arabistanda uygulanıyordu. Hz. Muhammed (sav) hoşgörü ile sahabeleri gönderir, İslamı anlatırdı. Hiçbir Rumda napıyorsun demezdi. Ama Hz. Muhammed(sav) böyle yapmadı, orduları topladı, Medinede adam bırakmadı ve Rumları sarstı. Fethullah Hocanın bizden daha iyi bildiği kıssalarla günümüzü bağdaştırmamasının sebebi nedir acaba?

    Artık show zamanı bitti. Elhamdulillahi rabbil alemin, El Kaidetu ceyşi Muhammedi, Elhamdulillahi Allahu Ekber..El Kaide Müslümanların dehalet edebileceği tek yer..Aramızda cahiller değil, hep alim zatlar var..İşte buda bir lütuf..El Kaide yolu ilm ve irfan yoludur. Bunu anlamayanlar ancak cahillerdir.

    Röportaj:
    Said Huseyni
  16. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Fethullah Gülen'den Küfür sözler


    [​IMG][​IMG]

    Sözüne :

    Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar! (Munafıkun_4)

    Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. ( Maide 54)

    Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz. (Tevbe 32)


    [​IMG][​IMG]


    Sözüne :
    Onlardan birçoğunun inkar edenleri dost edindiklerini görürsün. Andolsun ki kendileri için önceden (ahirete) gönderdikleri şey; Allah'ın onlara gazap etmesi ne kötüdür! Onlar azap içinde ebedi kalıcıdırlar. (Maide 80)

    Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez. (Maide 51)

    ibni Kayyim soyle dedi:
    Allah (c.c), kafirlere dost olan kimsenin onlardan olacagina hukum verdi. Iman ancak onlardan beri olmakla tamamlanir. Onlarla dost olmak onlardan beri olmaya zittir. Bir seyden beri olmak ile o seye dost olmak ayni anda hic bir zaman bir sahista bulunmaz.”
    (Ahkamu Ehli’z Zimme c: 1 s: 242)

    Ebu Abdullah el-Kurtubi soyle dedi:
    “Allah (c.c)’in: “Sizden kim onlari dost edinirse, suphesiz o da onlardandir.” (Maide: 51) ayetinin manasi sudur:
    "Kim muslumanlara karsi kafirleri desteklerse hukmu onlarin hukmu gibidir, yani murdet olmustur. Bir musluman murted oldugunda, diger muslumana mirasci olamaz. Kafirleri destekleyen ise Ibni Ubey b. Selul idi. Bu ayetin hukum kiyamete kadar bakidir ve kafirlere dostlugu kesen kesin bir hukumdur.” (Kurtubi Tefsiri c: 6 s: 217)

    İbni teymiyye şöyle der:
    (Maide: 78-81)
    Allah (c.c) bu ayetlerde Allah (c.c)’a, nebisine ve ona inen seylere imanin, kafirlere dost olmamayi gerektirdigini bildirmektedir. Eger onlar dost edinilirlerse iste o zaman iman yok olur. (Iktidau’s Sirat el-Mustakim c: 1 s: 221)


    Sözüne :

    Andolsun biz, her ümmete, "Allah'a kulluk edin, tâğûttan kaçının" diye peygamber gönderdik. Allah onlardan kimini doğru yola iletti, onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. (Nahl_36)

    Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara 257)

    Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut'un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. (Nisa 60)


    [​IMG][​IMG]


    Sözüne :

    İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine (Sözünün özüne uyduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o düşmanlıkta en amansız olandır. Bakara 204)

    (Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün (maide 82)

    Seyh Abdullah b. Abdullatif’e kafirlere karsi muvalat ile tevelli arasindaki farkin ne oldugu soruldu. Bu soruya soyle cevap verdi:

    “Tevelli Islam milletinden cikartan bir kufurdur. Bu soyle olur; kafirleri mudafa etmek, malla, bedenle veya fikirle muslumanlara karsi onlara yardim etmektir. Muvalat ise kufur degil, buyuk gunahlardandir. Tipki kafirlere yazi yazmalari icin murekkeb sunmak, yazmalari icin kalem acmak veya onlara tebessum etmek veya ellerinden dusen kirbaci yerden alip onlara vermek gibi...” (Ed-Dureru’s-Seniye c: 8 s: 422)

    Seyh Hamd b. Atik soyle dedi:
    Muslumanlara karsi musriklere yardim etmek, muslumanlarin gizli hallerini onlara soylemek veya musrikleri dille savunmak ya da bulunduklari duruma riza gostermek kufur olan amellerdendir. Muslumanlardan kim ikrah durumu olmadigi halde kafirlere bugzetse ve muslumanlari sevse bile bunlardan herhangi birisini yaparsa murted olur.” (Ed-Difa an Ehli’s-Sunne ve’l-Etba s: 31)


    [​IMG][​IMG]


    Sözüne :

    "Allah hüküm koymada kendisine ortak kabuletmez." [Kehf: 26]

    "Hüküm vermek yalnızca Allah'a aittir."[Yusuf: 40]

    ALLAH ın indirdikleri ile idare etmeyenler işte onlar kafirlerin ta kendileridir (maide 44)

    Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara_257)


    [​IMG][​IMG]


    Sözüne :

    (Allaha ve Rasulüne inanmayan [kafirdir] kafirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]

    (De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]

    (Allah ile rasullerinin arasında farklı bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150,151]

    (Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan [ve diğer kâfirler] elbette Cehenneme girecektir.) [Hadis_i Şerif_Hakim]

    (Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim]


    Andolsun, sana gelen bu ilimden sonra, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir yardımcı, dost, ne bir koruyucu vardır. (Rad_37)


    [​IMG][​IMG]

    Net ortamında Gezen Belgeler
  17. التوحيد

    التوحيد Üyeliği İptal Edildi Banned

    Diyalogcular Tövbe Edin!!!

    Önce şunu ifade edelim ki; İslam kıyamete dek tüm insanlığa gönderilmiş yegâne dindir. Âdem (as) den son peygamber Resûlullah (sav) a dek tüm peygamberlerin dini tektir ve islamdır.

    “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.” (Ali İmran 3/19)
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran 3/85)

    Yani İbrahim (as) in dini de Musa (as) nın dini de İsa (as) nın dinide islamdır. Yahudilik ve Hıristiyanlık ise, ehli kitabın Tevrat ve incilin asıllarını tahrif ettikten sonra kendilerine taktıkları sıfatlardır. Kur'an-ı kerim de geçen Yahudilik ve Hıristiyanlık ifadeleri de bu manadadır. Yoksa Allah (cc) Musa (as) ya Yahudilik, isa (as) ya da Hıristiyanlık diye bir din göndermiş değildir.

    [​IMG]

    Dolayısıyla “Dinler arası diyalog” “semavî dinler” “İbrahimî dinler” gibi ifadelerdeki çoğul takıları Allah (cc) ın birden fazla din indirdiği izlenimi veriyor ki; buna inanmak imanı yok edebilecek tehlikededir.
    “İbrahimî dinler” ifadesi ise İbrahim (as) e birden fazla din nisbet etmek olup aynı tehlikededir.

    “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.” (Ali İmran 3/67)

    [​IMG]

    Diyalogcular da bu ifadelerde suçüstü olduklarının farkına vardılar ki; hilelerini kamufle edecek “dindarlar arası diyalaog” “medeniyetler arası diyalog” “medeniyetler ittifakı” gibi farklı söylemler geliştirdiler. Ancak isim değişikliği işin aslını değiştirmedi.
    Diyalogdan maksat değişik inançlardaki insanlar arsında bir yakınlaşma ve hoşgörü ortamın oluşturulması olsa bu zaten asırlardır İslam ümmetinin uyguladığı bir şeydir.

    Tarih boyu ehli kitap İslam ve Müslümanlara hiçbir hoşgörü örneği sergilemediği halde ne oldu da bin beş yüz yıldır devam eden kin ve nefretten sonra tersi bir tavra büründü. Misyonerlik vb. maksatlarla özel yetiştirilmiş haham ve papazlarla yapılan bu çıkarma neyin nesi?
    Filistin, Keşmir, Çeçenistan, Irak, Afganistan, Sudan, Somali, Eritre, Moro vb nice İslam coğrafyalarında katliam ve soykırım yapan caniler ve coniler bu haham ve papazlarla aynı dinden değillermi?

    Bu vahşetten iftar sofralarına davet ettiğiniz haham ve papazların dahli yokmu? Peki haberleri de mi yok?
    Neden tüm bu katliamlara seyirci kalıyorlar? Neden bu vahşete karşı insanca bir ses vermiyorlar?
    Bu diyalogun şu an faydası olamayacaksa ne zaman olacak.
    Hani diyalogun bir amacı da dünyaya barış gelmesi için çalışmaktı. Savaşları durdurmak, açlıktan ölen mazlum insanlara yardım etmek, dünyayı sarmalayan ahlaksızlıkla mücadele etmek vs… vs…

    [​IMG]

    Biz kendimizi biliyoruz bileli İslam âleminde işgal, sömürü ve katliam hiç durmadı. Kan, gözyaşı ve feryadu-figan hiç dinmedi. Neden?... Biz kendimizi biliyoruz bileli İslam âleminden hiç bir ülke herhangi bir batı ülkesine saldırmadı, onların ise hiç saldırıları durmadı. Neden?...

    YERLİ DİYALOGCULARA ÇAĞRI

    • Ey! Diyalogcular; bu haham ve papazlar yalan söylüyorlar. Bunlar kendi peygamberlerine bile yalan söylemiş, onları yalanlamış, hatta nice peygamberlerini katletmiş olan mel’un bir soydandırlar. Geri dönünün ve tövbe edin.

    • Bunca yıldır ehli kitap sadece aldattı ve aldatmaya da devam ediyorlar. Haham ve papazları rezidanslarda sizlerle diyalog şarkıları söylerken, bombacıları da mazlum Müslümanlara bombardımanlarıyla adeta şarkı söylüyorlar. Dönün ve tövbe edin aksi halde mahkemeyi kübrâda, onların katliamlarına ortaklıktan yargılanabilirsiniz.

    • Ehli kitabın da cennetlik olacaklarını fısıldayarak, hem onlara hem de müminlere büyük kötülük yaptınız. Çünkü onların muharref düşüncelerini “semavî dinler” “İbrahimî dinler” gibi ifadelerle meşrulaştırdınız. Siz böyle diyeceğinize Resûlullah (sav) ın yaptığı gibi onları islama davet etseniz enaz içlerinden bir kısmı iman edip kurtulabilirdi. Siz onların hidayet yolunu tıkadınız tövbe edin.

    • Sizin bu girişimleriniz sonucu müminlerden niceleri ehli kitabın cennetlik olduğuna inanmaya başladılar. Bir kafirin cennetlik olduğuna inanmak kişiyi küfre götürüp ebedi cehennemlik yapacak kadar büyük bir cürümdür dolayısıyla tövbe edin.

    • “Kelimeyi tevhidin sadece birinci bölümünü “lê ilêhe illellâh” kısmını söyleyip, ikinci kısmını “Muhammedun Resûlullah (sav)” söylemeyenlere rahmet ve merhamet nazarıyla bakılmalıdır.” Diyerek imanın iki rüknünün arasını ayırdınız tövbe edin.

    • Ehli kitapla ilgili ayetlerin sert olduğunu, bu ayetlerin eski ehli kitap için olduğunu,bu günkiler için bu ayetlerin geçerli olmadığını söyleyerek Kur'an’a iftara attınız tövbe edin.

    [​IMG]

    • Papaya mektubunuzda haddinizi aşarak tüm ümmeti temsil pozisyonuna girip ümmetin izzetini beş paralık ettiniz tövbe edin.

    • “Ehli kitapla âmentüde birliğimiz” var diyerek misyonerlerin ekmeğine yağ sürdünüz. Bunun sonucu olarak kaç vatan evladının din değiştirdiği bilinmiyor. Bunların sayısı belki abartıldı, ancak siz bu batıl fikirleri semavi din diye lanse ederek bir mü'min in bile küfre girmesine sebep olmuşsanız bunun hesabını veremezsiniz bu sebeple dönünün ve tövbe edin.

    • Bu milleti ucuz cennetle kandırıp şirke ve tuğyana karşı dik duruş yerine, eğilip bükülmesini onlara öğrettiniz tövbe edin.

    • “Baş örtüsü teferruattır” “islam’ın temel meselerinden değildir” diyerek tesettür kalesinin yıkılmasına ön ayak oldunuz tövbe edin.

    • Filistin vb yerlerde işgal edilen vatan, namus ve mukaddesatı uğruna cihad eden ümmetin yiğit evlatlarına terörist dediniz ve hala da dolaylı olarak demeye devam ediyorsunuz tövbe edin. O halde bizim kurtuluş savaşı kahramanı ecdadımız da teröristler mi?

    SONUÇ OLARAK

    Ey! Diyalogcular, Gazzede katledilen masum yavrular, kadınlar ve yaşlılar hatırına, nice ebu gureyblerde işgence ve insanlık dışı muamelelere maruz kalan mazlumlar hatırına, namusları payımal edilen mümine kadınlar hatırına, bu gün Yahudi işgali altında inleyen, islamın ilk kıblegâhı, Mîracın ilk durağı ve etrafı mübarek kılınan mescidi aksa hürmetine….

    Gelin bu haham ve papazların kanlı ellerini sıkmaktan vazgeçin. Onları iftar sofralarına davet ederek şirk ve katliamlarını meşrulaştırmayın.
    Yok eğer illede devam edecekseniz diyalog konusunda samimiyetlerini ispat etsinler. Bunun için, İslam âleminde süregelen katliam, vahşet, işgal ve sömürülerin karşısında olduklarını dünya kamu oyuna deklare etsinler.
    Yok, eğer bunu yapmazlarsa Filistinli her malum gibi sizde “hasbunellâhu ve ni’mel vekîl / bize Allah (cc) kâfidir ve o ne güzel vekildir” deyin.

    O zaman ne okul ve yurtlarınıza, nede hizmetlerinize bir şey olmaz korkmayın ve dik durun.
    Şu ayetleri hatılayın.

    “Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (Ali İmran 3/160)

    “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed 47/7)

    Allah (cc) ım şahid ol ki tebliğ ettim


    muhammed özkılınç
  18. kanepe21

    kanepe21 Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    daha önce ben elkaide hakkında güzel düşünmüyordum.el kaide denilince terör olarak bakıyordum.malum bizlere hep öyle söylendi..teröristler...ama çok şükür 2 yıla yakın bir zamandır kuranı anlamya çalışınca onların terörist olma düşüncesinden kurtuldum..onlar terör değiller bunu çok iyi anladım.inşa...asıl terör olarak bakanlar terörün kendileridirde bunu görmüyor yada görmek istemiyorlar...

    fethullah gülenin dinler arası diyologu da saçmalıktan başka bir şey değildir...
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş