1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Çözüldü Dört Halife Ve Osmanlı Döneminde Asayiş Nasıldı ?

Konu, 'İslam Tarihi ve Vakıalar' kısmında Selahaddin Eyyubi tarafından paylaşıldı.

  1. Selahaddin Eyyubi

    Selahaddin Eyyubi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

      
    Birçok sitede gördüm mesela dört halife döneminde kesilen el sayısı 10 kadar var yada yok ve şimdi işlenen 2 yıldaki suç Osmanlı'da 100 yıla denk gibi sözler söyleniyor. Dört halife döneminde asayişi hakkında ve Osmanlıda asayişi hakkında bilgi verirmisiniz bu söylentilerin doğruluğu nedir ?
  2. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin


    El kesme cezsının uygulanma şartlarının detaylarına burada girmek gerekmez; ancak bunlardan bir tanesi var ki, zikretmeden geçmek, konunun anlaşılmasını olumsuz etkileyecektir; bu şart, hırsızlık yapan kimseyi, suçu işlemeye iten sebeple ilgilidir. Bütün ilgili kaynaklarda yer alan, Hz. Ömer'in halifelik döneminde geçmiş bir vâkıa ve uygulama vardır. Sahibi tarafından aç bırakılan köleler yiyecek çalarken yakalanıp halifeye getirilmişler, halife yaptığı soruşturmada bunu açlık yüzünden yaptıklarını öğrenince çalanları cezâlandırmamış, sahiplerini çağırtmış, köleleri bir daha aç bırakırsa kendisini cezâlandıracağını söylemiştir. Yine Ömer (r.anh) bir kıtlık yılında, genellikle insanlar karınlarını doyurmak için çalmak mecbûriyetinde kaldıkları için bu cezânın uygulanmasını, bolluk avdet edinceye kadar durdurmuştur. Sahâbenin gözü önünde cereyan eden ve kimsenin itiraz etmediği bu uygulamalar bizi bir genel kurala götürmektedir:
    Hırsızlık cezâsının uygulanma şartlarından biri de toplum içinde, kimsenin aç, açık, temel ihtiyaçlar bakımından muhtaç durumda kalmaması, herkes için mümkün olan en yüksek bir sosyal refah tabanının oluşturulmasıdır. Buna rağmen yani insanı çalmaya iten "meşrû sebeb" ortadan kalktığı halde kolay yoldan, çalışıp terlemeden servet sahibi olmak maksadıyla başkalarının helâl yoldan kazanılmış mallarını çalanlar elbette cezâ göreceklerdir.


    İslamın ilk yıllarından itibaren asayiş Hisbe ve Şurta denilen teşkilat ile sağlanırdı. Bunun kuralları, Kuran ve Hadisler ile, Ashabın uygulamasına dayanıyor.
    Cezai mueyyidelerin en bariz özelliği caydırıcı olmasıdır. Caydırıcı bir özelliğe sahip olmayan bu günkü bir kısım kanunların peş para bir fayda sağlamadığını işin uzmanları söylüyor.

    Hırsızlık vakası hakkında konuşacak olursak; Hırsızlık olayında iki taraf vardır: Birinci taraf, malı çalınan mağdur insanlar, ikinci taraf ise cezayı hak eden gaddar bir hırsız. İnsan olarak bu iki kişiyi adalet ölçüsünde tartacağız. Ne yapalım ki, mazlumun malı korunmuş olsun, zalimin de elinin kesilmesi engellenmiş olsun.
    Eğer burada caydırıcı bir mueyyide olmazsa, ne malı koruyabilir, ne de hırsızın elini engelleyebiliriz. Allah'ın hukmunun tatbik edilmediği kufur diyarlarında hapis gibi cezaların caydırıcı olmadığının en büyük kanıtı, bugünkü hırsızlık vakalarının bilançosudur. Her şeyin hikmetini en iyi bilen Allah, çalışmadan, alın teri dökmeden, başkasının mağduriyetine acımadan malını çalmakta menhus bir lezzetin olduğunu, nefs-i emare sahiblerinin bu çirkin işi kolay kolay bırakmayacaklarını, bunun engellenmesinin tek yolu hırsızlık eden elin kesilmesi olduğunu bilmiş ve hükmünü vermiştir.
    Hırsızın elinin kesilmesi ile ilgili Kur’an’ın hükmü -deyim yerindeyse- en çağdaş bir hükümdür. Çünkü bu çağ kadar hırsızı, şehir eşkıyası, kapkaçı, gaspçısı bol olan başka bir çağ olmamıştır. Dünya bunlara karşı aldıkları yüzeysel ve düzeysiz cezaların caydırıcı olmadığına dair -hırsızlar hariç- herkes hemfikirdir.
    İslam tarihinde, bu cezanın âdil bir şekilde uygulandığı ilk üç asırda –hırsızlık suçundan ötürü- kesilen ellerin sayısı yalnız altıdır. (İsmail el-Fehranî, “eş-Şeriatu beyne’s-salihin ve’l-Murcifin” el-Ehram, 17 Yenayır, 2011)

    Şu anda, dünyanın her bir şehrinde her gün bu suçlar sebebiyle –talan edilen bunca servet yanında- en az bir veya birkaç el değil- baş kesilmekte /mal sahibi zalimce öldürülmektedir. Buna caydırıcı bir önlemle dur demek, her çağdan daha çok bu çağın ihtiyacı vardır.

    İlginçtir, hırsızın durumuna acıyoruz da malı çalınan, hayatı boyunca yıllarca çalışıp zor biriktirdiği bütün servetini hırsıza kaptıran mal sahibinin bu durumunu pek nazara almıyor gibi davranıyoruz. Bu adamın da çoluk çocuğu yok mu? Kendisi de muhtaç duruma düşmemiş mi? İnsanın aklına, malına mukayyet olmadığı için eleştirilerin hedefi olmuş Nasraddin hocanın meşhur şu sözü akla geliyor. “Hırsızın hiç mi suçu yok?”

    Ebubekir (r.anh) Döneminde Yaşanılan Hırsızlık Vakıasına Bir Örnek :

    Abdurrahman'ın babası Kasım'dan: Yemen ahalisinden eli ve ayağı kesik bir adam gelip Hz. Ebû Bekr'e misafir oldu ve Yemen valisinin kendisine zulmettiğinden şikâyet etti. Bu adam geceleyin namaz da kılıyordu. Hz. Ebû Bekir (bunu görünce):


    «— Yemin ederim ki senin gecen, hırsızın gecesi gibi değil» (Çünkü hırsız ya sabahlara kadar uyuyarak gecesini geçirir, ya da hırsızlık yapmak için sağda solda dolaşır. İbadetle özellikle gece ibadetiyle hırsızlık bir arada bağdaşmaz) dedi. Sonra Ebû Bekir (r.anh)'ın hanımı Umeys kızı Esma'nın gerdanlığını kaybettiler. Adam da onlarla beraber gerdanlığı
    arıyor ve:
    «— Ey Allah'ım! Şu güzel hayırlı aileye geceleyin baskın yapıp gerdanlığı alanın durumunu sana havale ediyorum» diye bedduada bulunuyordu. Daha sonra gerdanlığı bir kuyumcuda buldular. Kuyumcu gerdanlığı kendisine eli ayağı kesik adamın getirdiğini iddia etti. O da suçunu itiraf edince ya da onun çaldığına dair şahid bulununca, Hz. Ebû Bekir emir verdi, adamın sol eli de kesildi. Ebû Bekir:
    «—- VAllahi bana göre adamın kendi aleyhine bedduada bulunması hırsızlığından daha kötü» dedi.


    îmam Malik der ki: Bize göre, defalarca hırsızlık yapan kimse şikâyet edilip daha önce el kesme cezası verilmemişse, bütün hırsızlıkları için bir eli kesilir. Ancak daha önce hırsızlık suçundan eli kesilmiş olup da bu defa çaldığı malın miktarı yine el kesme cezasını gerektiriyorsa, öbür eli de kesilir.

    (Şeybanî, 689.
    Dört mezhep imamının ittifakıyla sabittirki, ilk defa hırsızlık yapan kimsenin sağ eli bilekten kesilir. Çünkü hırsızlık elle ve çoğu kez sağ elle yapılır. Sonra ikinci defa hırsızlık yaparsa sol ayağı kesilir. Peygamber efendimiz (s.a.v.)'in emir ve fiili tatbikatı böyledir.
    Aynı adam üçüncü defa hırsızlık yaparsa durum ne olacak? Konu mezhep imamları arasında ihtilaflıdır:
    Hanefilere göre, üçüncü defa hırsızlık yapanın artık sol eli kesilmez. Kendisine çaldığı şey ödettirilir ve tevbe edinceye kadar hapis cezası verilir. Maliki ve Şafii mezhebine göre ise, üçüncü defa hırsızlık yapanın sol eli, dördüncü defa yapanın sağ ayağı kesilir. Beşinci defa hırsızlık yapana ise hapis ve daha başka ta'zir cezası verilir. Hanbeliler'den ise, biri Hanefi'ler, diğeri Şafii ve Malikilergibi olmak üzere iki türlü rivayet gelmiştir. (Cezîrî, el-Fıkh ale'I-Mezahibi'l-Erba'a, c. 5, s. 159-162)


    (İMAM MALİK ; MUVATTA , 4. CİLT Sayfa 131)

    Osmanlı Devletinde Asayiş Uygulaması

    Organik kentleşme modeline göre şekillenen İslam şehirleri ve Osmanlı Devleti’nde mahallelerin oluşumu, iç güvenlik meselelerinin çözümünde merkezi değil yerel bir yapılanmaya zemin hazırlamıştır. Bu yapılanma sayesinde mahalle sakinleri ve mahallenin önde gelen şahsiyetleri de asayişin sağlanmasında önemli aktörler haline gelmişlerdir. Tabii bu aktörlerin örfi yetkilerinin kendi mahalleleri ile çerçevelendiğini de belirtmek gerekir.

    Bu gelenekten filizlenip hukuki süreçlere de yansıyan durumun temelinde içtimai yaşam ve yerleşme biçimleriyle beraber bunları hazırlayan başka etmenler de söz konusudur. Sürekli fetihlerle genişleyen ve yeni fethedilen topraklara göçü teşvik eden devlet, bu demografik hareketliliğin yaşandığı ve merkezle taşra arasındaki mesafelerin açıldığı ortamda mahalli idarelerde, yerel kişi ve guruplardan istifade etmiştir. Osmanlı hukukunda mahallenin bazı yasa ve işleyişlerin şekillenmesindeki etkisi göz önüne alınarak, merkezin yerel unsurları ya da bu sivil yönetim birimlerini ne denli ciddiye aldığını görmek mümkündür. Yerel aktörlerin iç güvenlik meselelerindeki etki ve yetkilerini anlayabilmek için mahallelerin kuruluş, işleyiş ve niteliklerine bakmak yerinde olacaktır.

    Osmanlı mahallesindeki müttehit yapı ve korumacılığın şekillenmesinde mahalle sakinlerinin çoğunlukla ve doğal olarak aynı din, etnik köken ve mezhepten olmaları, hemşerilik ve akrabalık bağlarının oluşu gibi unsurların etkisi önemlidir. Mahallelerin oluşumundaki bu homojen yapı mahalle isimlerinin de belirlenmesinde etkili olmuştur. Memleket isimleri, meslek grupları, kurucu manevi şahsiyetler ya da önemli kimseler gibi. Birbirine bu denli organik bağlarla kenetlenmiş olan mahalleli yaşam alanına giren çıkanları da kontrol etmeye çalışırdı. Daracık yollar, çıkmaz sokaklar, alt katında penceresi yokken cumbasından tüm sokağın görülebildiği evler korumacılığın mimariye yansımaları olarak değerlendirilebilir. Ayrıca zanaat ve ticaret erbabının çoğunlukla mahallelerden ayrı hanlar, kapalı çarşılar gibi ‘iş merkezleri’ etrafında toplanması da mahallenin dışa kapalılığını ve kontrolünü kolaylaştırmıştır. Mahalleye taşınıp yerleşmek isteyen birinden de en az iki mahallelinin ve imamın kefaleti istenirdi. Ayrıca bir mahallede beş yıldan daha az bir süre oturmuş olanlar gerekli görüldüğü durumlarda memleketlerine gönderilirlerdi. Mahallenin asayiş ve güvenliğinin sağlanmasında kefalet sisteminin işlevsel anlamda katkıları olmuştur. Mahalle sakinleri birbirlerine kefil kılınmış, sonra da imamın mahalleye kefil kılınması aracılığıyla resmi anlamda devlete karşı sorumlu olmuşlardır. Bu anlamda mahallede işlenilen bazı suçlarda da müşterek bir cezai müeyyide uygulanmıştır. Özellikle faili meçhul hırsızlık, cinayet gibi vakalarda ödenmesi gereken cezai bedeller tüm mahalleliden takside bağlanarak temin edilir, maktul yakınlarına, ilgili kişi ya da kurumlara ödenirdi.

    Osmanlı Devleti’nde en küçük idari birim olan mahalle ya da köy sakinlerinin asayişini sağlama hususunda en önemli mekanizma, kefalet sistemi denilen kolektif sorumluluk olmuştur. Bir arada yaşayan insanların birbirlerine karşılıklı olarak kefil tutulmaları, merkezi müdahaleye gerek kalmaksızın sosyal kontrol mekanizmasıyla korunan özel bir alan yaratmıştır. Merkeze karşı ortak sorumluluk taşıyan mahallelinin bu durumu ceza hukukunda da yer bulmuştur.
    Mahkemeye yansıyan bir olayda tahkikat yapılması gerekiyorsa mahalle imamı ve mahalle sakinlerine danışılırdı. Mahallelinin ifadesi verilecek kararın belirlenmesinde büyük önem taşırdı. Elbette ki mahallelinin görüşleri, doğrudan görgü şahitleri ya da kanıtlar olmadığı durumlarda daha etkiliydi. Kişinin kendi mahalle sakinleri ile arasında oluşan sorunlarda ise çevre mahallelerin sakinlerine de danışılarak tahkikat yapılması olası bir durumdu.


    Osmanlı hukukunda mahallelinin birbirine karşı olan sorumluluğu, mahallede cereyan eden bir olayda failin bulunamadığı durumlarda zararı ortaklaşa ödemek şeklinde somutlaşmıştır. Bu da mahallelinin birbirine karşı sorumluluk duymak dışında, içlerinde olumsuz davranışlar sergileyenleri, mahalledeki huzuru bozanları ya da suça meyilli kimseleri mahalleden uzaklaştırmalarına neden olmuştur. Hukuksal süreçlerde de karşılığını bulan ve kanunnamelere de yansıyan bir durumdur bu. Örneğin 1. Selim’in kanunnamesinde, hakkında biraz önce ifade edilen tarzda şikâyetler olan kimselerin mahalle ya da köyden ihraç edilebileceği belirtilmiştir.

    Bu tip davalarda şer-i sicillere yansıyan örneklerden de anlaşılabileceği üzere kadı bir karar merciinden ziyade bir tasdik makamı olarak rol oynamıştır. Tahkikat esnasında mahallenin ileri gelenleri başta olmak üzere (imam, müezzin, müderris gibi kimseler) şikâyetler dinlenir ve mahallelinin talebi doğrultusunda karar alınırdı. Burada asıl amacın, olması muhtemel bazı problemler yaşanmadan, küçük asayiş sorunları büyümeden tedbir alarak, mahalle sakinlerinin huzur ve güvenliğinin sürekliliğini sağlamak olduğu ifade edilebilir.

    Osmanlı devletinin etnik ve dini farklılıkları kabul ederek gerekli kolaylıkları sağlaması, hak ve özgürlüklerin dağıtımında çok sesliliğe müsamaha göstermesi ve bu sayede farklı olanların farkına vararak bir arada tutması toplumsal barışın tesis edilmesini sağlamıştır. Üstelik kefalet sisteminin getirdiği toplumsal öz kontrolle birlikte asker ya da polis gibi modern devletin, gücünü rütbesinden alan asık yüzü yerine bekçilik gibi yerli ve samimi bir birimi oluşturmuşlardır. Bekçi yetkisini içinde yaşadığı halktan, gelenek ve göreneklerden alırken toplumsal dinamiklerle de güvenliğin sağlanabileceğinin bir göstergesi olmuştur.

    Osmanlı mahallesinde asayiş ve güvenliğin sağlanmasında önemli görevler üstlenen bekçiler imam ve bekçibaşılara bağlı olarak vazifelendirilirlerdi. Bekçilerin maişeti yine mahalleliden toplanan bahşişlerle sağlanırdı. Geceleri mahallede dolaşarak hırsızlık, yangın gibi durumlara müdahale ederler, halkı uyarırlar, resmi kararları halka duyururlar, Ramadan geceleri de davul çalarlardı.
    Osmanlı Devleti’nde uygulanmakta olan bu yerel güvenlik sisteminin, modern öncesi başka devletlerde de benzeri uygulamalarını görmek mümkündür. Örneğin İngiltere’de merkezden, feodalizmin yerel idari merkezlerine verilen yetki doğrultusunda asayiş tesis edilirdi ve kendi bölgesinde kamu düzenini sağlayamayan yerel yöneticiler krallığa para cezaları öderlerdi.
    Mahallelerin ve ticari hayattaki esnaf örgütlerinin (loncalar) oluşturduğu kendi iç güvenliklerini sağlamaya yönelik ve dolayısıyla belli ölçüde de merkezi denetime kapalı yapılar olunca, merkezi güvenlik unsurlarına da bunların dışındaki bazı alan ve kimseler üzerinden asayişi temin etme görevi kalıyordu. Misal olarak aile kurumuyla kutsanmış olan mahallenin dışında olan bekâr kimseler ile yine taşradan şehre çalışmaya gelmiş yalnız kimseler potansiyel birer suçlu olarak görülürlerdi. Günümüz toplumunda da bekâr kimselere karşı temkinli yaklaşıldığını, saygın bir işi ya da toplumsal konumu olmadığında aile ortamlarından uzak tutulmaya çalışıldığını biliyoruz. Bu kişilerin mahalle içlerine girmesine izin verilmediği gibi serseri olarak nitelenen bu kimseler subaşılar ve ya asesbaşılar gibi güvenlikle sorumlu görevlilerce gerektiğinde şehir dışına sürülmüşlerdir. Şehirde kalanlar içinde bekâr odaları ve hanlar mevcuttur. Han sahiplerine odalarda silah bulunup bulunmadığını kontrol için arama yapma yetkisi de verilmiştir. Ayrıca yine bu hanlarda kalanlar orada bulundukları süre boyunca işlenen suçlarda, suçluların bulunmasından sorumlu tutulmuşlardır. Özellikle de İstanbul söz konusu olduğunda şehre giriş ve çıkışlar kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Şehre gelenlerin kendilerine birer kefil göstermeleri istenmiştir. Hatta medreselerde eğitim gören öğrenciler dahi kaldıkları odalarda birbirlerine kefil tutulmuştur.


    Çarşılarda ve pazaryerlerinde, mahallelerde, özellikle de suç şüphesi olan yerlerde geceleri asesler dolaşır ve suç işleyenleri yakaladıklarında yeniçeri karakollarına götürürlerdi. İstanbul’un asayiş ve denetimiyle mükellef olan veziriazama da teftişleri sırasında asesler refakat ederlerdi. Subaşı ve aseslere devlet ödeme yapmazdı. Dükkân sahiplerinden tahsis edilen aylık birer akçe olan vergi geliri dışında subaşının geceleri kestiği cezaların belli bir kısmı da asesbaşıya kalırdı. Bu arada Evliya Çelebi’nin ifadelerine bakılırsa subaşı ve asesbaşılar hırsız ve yankesicilerden de vergi tahsis ederlerdi.

    Ayrıca suçluların, özellikle hırsız ve yankesicilerin yakalanmasında muhbirlik yapan tövbekâr sabıkalılar vardı. Bunlara böcek denilirdi. Hırsızları yakalamakla görevli olan kimseye de argo ifadeyle böcekbaşı denilirdi. Böcekbaşı tarafından yakalanan suçlular, işledikleri suçun niteliğine göre gerekli yerlere gönderilir ya da dayak, falaka hatta kulak kesme gibi cezalar alırlardı.

    Kadılar da ürünlere narh koyma yetkisine sahipken, belirlenen fiyatlara uyulup uyulmadığını da muhtesibler denetlerdi. Tüm bu denetleme mekanizmaları ve sorumlu aktörlerin dışında, esnaf örgütlerince kurulmuş yerel kontrol unsurları vardı. Esnaf loncaları çoğu zaman, yaşanan sorunları çözer ve gerekli cezaları da verirdi. Bu işte lonca ve hükümet arasında sorumlu olan kimse kethüdalardır. Loncanın hükümet karşısında temsilcisi konumunda olan kethüdalar, devletin emirlerinin duyurulması ve uygulanmasından sorumluydular. Ortaylı’nın ifadeleriyle ‘Lonca devlet kapısından önce bazı sorunları çözmeye ve cezaları vermeye yetkiliydi. Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında loncalar bu bakımdan çok daha geniş yetkilere sahipti ve toplumsal fonksiyonları daha kapsayıcıydı. Zamanla yetkileri azalmıştır.’

    Yerel birimlerin dışında iç güvenlikle ilgili sorunlarda –ki bunlar büyük kentlerde yaşanan asayiş sorunları ya da taşra da dâhil olmak üzere kargaşa, ayaklanma, eşkıyalık gibi durumlardır- askerin müdahalesiyle çözülürdü.

    Tüm bu bahsedilen aktörlerin üzerinde ise kadılar bulunuyordu. Hem adli hem de idari görevleri olan kadılar, geniş yetkilerle donatılmışlardır. Fetihler sonrası hâkim olunan yerlere de bir kadı ile subaşı gönderilmesi bir devlet geleneği olmuştur. Hukuk adamı olması sebebiyle devletin temsilcisi olan kadılar, idari vazifeleri sebebiyle halk ile olan temasları sonucunda devlet karşısında da bulunduğu mahallin temsilcisi olmuşlardır.

    Fatih devriyle birlikte kadılar, İstanbul’da kurulan Sahn-ı Seman medreselerinden mezun olmaya başlamışlar, 16. asırdan itibaren bu icazet yetkisi Suleymaniye Medreselerine geçmiştir. Kadılar mutlaka padişah beratı ile tayin edilirdi. Ortaylı’nın da ifade ettiği üzere, klasik İslam döneminde kadılar için öngörülen şartlar dışında eğitim önemlidir. Bir kadı adayı mesleğinin başından sonuna kadar hiyerarşik basamağı tırmanırdı. Müderrislerde görülen erken terfi ve tayinlerin kadılar da pek fazla uygulanmadığı bilinmektedir. Bu sebeple bu alanda hizmet veren ilmiye mensupları devletin son asrına kadar eğitim ve tecrübe bakımından seçkin bir zümre sayılırdı.

    Merkeziyetçi ve kontrollü bir bürokratik yapının seçkin aktörleri olan kadılara, -birkaç istisnai örnek sayılmazsa eğer- siyaseten katl uygulanmazdı. Bu istisnai olaylardan birisi İznik kadısı Gümüşzade Mehmed Efendinin 4. Murad tarafından astırılmasıdır ki bu olay protesto edilmiş, ulema tarafından büyük tepki gösterilmiştir. Bir diğer hadise ise Kanuni Sultan Suleyman’ın Kızıl Yenicesi kadısını menzil parasını çalması yüzünden idam ettirmesidir.

    Tanzimat’a kadar olan dönemde asayişin sağlanmasına yönelik tedbirlerin sosyal ilişkiler, şehir dokusunu oluşturan mahallenin koruyucu ve korporatif yapısı ve yine maddi kaynağını yerel unsurlardan sağlayan ama devlete bağlı bir güvenlik sisteminden söz edilebilir. Yine ticaret hayatında da esnaf örgütlerinin oluşturduğu kontrollü bir zeminde asayiş ve düzenin sağlandığı söylenebilir. Devletin polis hizmetlerinde kullandığı temel unsur ordu idi. Tanzimat’tan sonra bu durumu değiştirmeye yönelik çabalar oldu.

    Ordudan ayrı bir biçimde sivil polis olarak ifade edilebilecek unsurların ilk ortaya çıkışı 1845’tir. Kısa süreli tecrübe sonrası polislik işinde tekrar askeri sisteme dönülmüştür. Zaptiye Müşiriyeti adı verilen bu düzende zaptiye memurlarının temini ise eski tımarlı sipahilerden sağlanmıştır. Valiler ve aynı zamanda kurulan ‘vilayet idare meclisleri’ kendi bölgelerindeki tımarların durumunu belirlemek ve merkezi bilgilendirmekle görevlendirilmişlerdir. (Tımar 1844’te kaldırılmıştır) Merkezin yerel birimler üzerindeki otoritesini arttırmayı düşünerek giriştiği bazı uygulamalarla eş zamanlı gerçekleşen bu girişimin diğer uygulamalardan etkilenmemesi kaçınılmaz olarak gerçekleşmiştir.

    Tanzimat Dönemi modernleşme çabaları ile geleneksel olanın bir arada olduğu ve çoğu zaman da çatıştığı bir dönemdir. Tanzimat meclislerinde de yerel elitlerin olması kaçınılmaz bir durumdur. Bunun doğal sonucu da zaptiye kuvvetlerinin seçiminde ve sonrasında bu elitlerin etkisidir. Polis kuvvetlerinin kurumsallaştırılması çabaları bu dönemde güçlü yerel aktörlerin etki ve müdahaleleriyle olumsuz sonuçlara yol açmıştır.

    Hedeflenen yapıdan uzaklaşılması ve şikâyetlerin artması üzerine, modern polis örgütünün ilk adımları olarak ifade edilebilecek yarı askeri yeni bir asayiş birimi kuruldu. Teftiş Memurları denilen bu birimde çok kısa ömürlü oldu ve sonrasında Asakir-i Zaptiye kuruldu.

    Abdülhamit döneminde ise iç ve dış siyasi ilişkilerin de etkisiyle ordunun içinde ama tamamen iç güvenlik meseleleriyle ilgilenecek ayrı bir birim oluşturuldu. Bir nevi jandarma örgütü olarak ifade edilebilecek zaptiye nezareti, sivil bir polis örgütünün de ilk adımları olarak değerlendirilebilir.Öncelikle İstanbul ve çevresinde konuşlandırılarak asayişi sağlayan zaptiye nezaretinin, daha sonra ülke çapındaki kuruluşları tek merkezden yönetilmiştir. Bugünkü Emniyet Genel Müdürlüğüne benzer şekilde çalışmış olan Zaptiye Nezareti 1909 da kaldırılmıştır.

    Zaptiye Nezareti’nin kurulmasından birkaç sene sonra 1881’de ilk olarak İstanbul’da asayiş vazifesi askerden alınarak polise tevdi edilmiştir. Sonraki dönemde ise vilayetlerde polis örgütleri kurulmuştur. Bu merkez kuruluşu İstanbul, Üsküdar, Beyoğlu Polis Müdürlükleri ve Beşiktaş Polis Memurluğu olarak, dört polis dairesi de merkezlere bölünmüştür. Her polis dairesi bir polis müdürü ile bir başkan ve iki üyeden oluşan bir polis meclisi ve her merkez bir serkomiser tarafından yönetilmiştir. Zamanla, polis meclisinin üye ve her daireye bağlı serkomiserlerinin sayısı artmıştır. 1886 yılından sonra, İstanbul polis müdürlüğü dışındaki diğer müdürlüklere mutasarrıflık adı verilmiş ve polis müdürüne de mutasarrıf denilmiştir.
    İstanbul dışında, başlangıçta 15 ilde kurulmuş ve her il polis dairesinin başına bir serkomiser verilmiştir. Zaptiye nezaretinin sonu olan 1909 yılına doğru illerin çoğunda polis teşkilatı kurulmuş, bazılarını polis müdürü bazılarını da serkomiserler yönetmişlerdir. 1881 yılında fiilen kurulmuş olan Polis Teşkilatı´nın görev ve yetkilerini belirleyen ilk hukuksal metin 6 Aralık 1896 da yayınlanmıştır.
    Bundan sonra 19 Nisan 1907 tarihinde ilk Polis Nizamnamesi yayınlanmıştır. Polis örgütünün ihtiyaçlarını karşılamak açısından yeterli olan bu nizamnamenin bir özelliği de içerdiği hükümlerin yabancı etkiler altında kalınmadan hazırlanmış olmasıdır.
    Nizamname ile polisin idari, adli, siyasi görevleri, Asakir-i Nizamiye ve jandarma ile ilişkileri, izinliyken olan görev ve yetkileri, polis müfettişlerinin görevleri, polis meclisinin görevleri, seçim ve tayin usulü, cezalandırılmaları, yargılanmaları, ödenekleri gibi konular belirlenmiştir.Yine bu nizamname ile polisler beş sınıfa ayrılmışlardır. Bunlar serkomiser, ikinci komiser, üçüncü komiser, komiser muavini ve polis memurudur.
    1908 – 1918 Dönemi 1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanı üzerine Fransız ve Alman Polis Teşkilatları esas alınarak Polis Teşkilatının yeniden organize edilmesi kararlaştırılmış ve 22 Temmuz 1909 yılında çıkarılan "İstanbul Vilayeti ve Emniyeti Umumiye Müdüriyeti Teşkilatına Dair Kanun" ile 31 Mart olayından sonra artık Zaptiye Nezareti kaldırılarak, yerine Dâhiliye Nezaretine bağlı ve polis işlerinin yürütülmesiyle görevli "Emniyeti Umumiye Müdürlüğü" ve İstanbul Vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuştur.1913 tarihinde çıkarılan Nizamname ile Emniyeti Umumiye Müdürlüğü Dâhiliye Nezareti’ne bağlanmıştır.
    Mondros Mütarekesi sonucunda Emniyeti Umumiye Müdürlüğü Teşkilatı, Emniyeti Umumiye Müdürü, Emniyeti Umumiye Müdür Muavini, Asayiş Seyrüsefer, Ecanip Şubeleriyle, Kalem-i Umumi, Kalem-i Hususi Müdüriyetleri, muhasebe, memurin, levazım, polis mecmuası, evrak müdüriyetleri, memurin ve müstahdemini müteferrikadan oluşmuş bulunmaktaydı. 1911 yılında çıkarılan bir kanunla 1909 yılında yürürlüğe konulan İstanbul Vilayeti ve Emniyeti Umumiye Müdüriyeti Teşkilatına dair kanunda değişiklikler yapılmış, Emniyeti Umumiye Müdüriyeti ile İstanbul Valiliği arasında yaşanan sorunlar nedeniyle, başkentin polis hizmetlerine ilişkin işleri Emniyeti Umumiye Müdürlüğünden alınmış ve doğrudan Dâhiliye Nezaretine bağlı olarak oluşturulan İstanbul Polis Umum Müdürlüğüne verilmiştir. Vilayetin polis teşkilatları ve polis müdürlükleri ise, eskisi gibi valilerin ve bağımsız mutasarrıfların yönetimleri altında Emniyeti Umumiye Müdüriyetine bağlı bırakılmıştır. 1923 yılında ise İstanbul Polis müdürlüğü kurulmuştur.

    Kaynaklar:

    ‘Hapishanenin Doğuşu’ Michel Foucault (İmge-1992)
    ‘Ahlak Eğitimi’ Emile Durkheim (Dokuz Eylül Yayınları-2004)
    ‘Osmanlı’da Asayiş Suç ve Ceza’ Haz:Noemi Levy,Alexandre Toumarkine ( Tarih Vakfı Yurt Yayınları)
    ‘Modern Devlet ve Polis’ Ferdan Ergut (İletişim Yayınları-2004)

    ‘Jandarma ve Polis : Fransız ve Osmanlı Tarihçiliğine Çapraz Bakışlar’ Noemi Levy, Nadir Özbek, Alexandre Toumarkine (Tarih Vakfı Yurt Yayınları-2009)
    ‘Osmanlı Hukukunda Suçlar ve Cezalar’ Mustafa Avcı (Gökkubbe-2004)
    ‘18. Yüzyıl Kadı Sicilleri Işığında Eyüp’te Sosyal Yaşam’ Haz: Tülay Artan (Tarih Vakfı Yurt Yayınları-1998)
    ‘Şeriattan Kanuna Ebussuud ve Osmanlı’da İslami Hukuk’ Colin Imber (Tarih Vakfı Yurt Yayınları-2004)
    ‘Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul’ Haz: Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı (Yapı Kredi Yayınları-2003)
    ‘16-18. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’ Robert Mantran (İmge Kitabevi-1995)
    ‘İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’ İlber Ortaylı (İletişim Yayınları-2001)

    ‘Kadı Sicilleri Işığında Mahalleden İhraç Kararlarında Mahalle Ahalisinin Rolü’ Özen Tok (Alıntı)
  3. Selahaddin Eyyubi

    Selahaddin Eyyubi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Geniş,kapsamlı ve birazda yorucu bir araştırmaya sebep olduk gibi :) Gayet anlaşılır ve güzel Allah razı olsun abi.

    Allah,yazılan şu araştırmadaki her harf kadar sana sevap yazsın inşaAllah.
  4. Ebu Halid

    Ebu Halid Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Bu güzel cevabın hakkını verip teşekkür ettiğin için Allah razı olsun El Haydar kardeşim.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş