1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Duyuruyu Kapat

Çözüldü Dört Mezhep'e Tabi Olanlar Nasıl Olduda Maturidi Ve Eşari Oldular

Konu, 'Dinler - Mezhebler - Fırkalar ve Şahıslar' kısmında Seyyid Talha bin Asım tarafından paylaşıldı.

  1. Seyyid Talha bin Asım

    Seyyid Talha bin Asım Sen neden korkuyorsun ölmek varken kaderde?!. Banned Kullanıcı

      
    السلام عليكم ورحمة الله وبركاته

    Dört Mezhep (Hanefi -Hanefi camiası hakkında da başta selefiyyede olmadıklarını okumuştum-, Maliki, Şafîi, Hanbeli -Hanbeli mezhebinin gümüz mensupları hakkında kesin bilgim yok-) nasıl olduda Maturidi ve Eşari itikadını benimsedi? Allah Razı olsun.

    السلام عليكم ورحمة الله وبركاته
  2. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Âleykum selam we rahmetulahi we berakatuhu;

    Maturidi ve Eşari mezheblerinin kendi aralarında farklılık olsa da, aynı zamanda selef-i salihin - Selefiyye anlayışıyla da farklılıkları olsa da asli meselelerde ehl-i sunnet dairesi içerisindedirler. Bu sebeble yaşadıkları bölgelerde benimsenib yayılmaları kolay ve mümkün olmuştur.




    Maturidiye İtikad Mezhebi ve Seyri
    İslâm dünyasında oluşan siyasî, fikrî ve itikadî zümreleşmeler sonunda Havâric, Cehmiyye, Mu’tezile, Cebriyye, Müşebbihe ve Şîa gibi belli başlı itikadı ekollerin teşekkül etmeye başladığı II. yüzyılın ilk yansında Ebû Hanîfe, Kur’an’a ve âlim sahâbîlerin görüşlerine dayanarak İslâm’ın ana ilkelerini belirlemeye çalışmıştır. İtikadî konulan aklî bilgilerle temellendirmiş ve bu bilgiler öğrencileri tarafından kendisine nisbet edilen eserlerde nakledilmiş, hadisçilerin bid’at olarak eleştirdikleri kelâm yöntemine başvurmayı zaruri görmüştür. Maturîdî’nin, eserlerinde Ebû Hanîfe’nin fikirlerini nakledip benimsemesi, bunların Kur’an’a uygun olduğunu belirterek doğrulamaya çalışması ve eleştirenlere karşı savunması ayrıca Mâturîdiyye’nin önemli kelâmcılanndan Ebü’1-Muîn en-Nesefî’nin Ebû Hanîfe’yi ekolün önderi (imam) olarak göstermesi, ilâhî sıfatların tenzihçi bir yaklaşımla ilk defa onun tarafından incelendiğini, kelâmcılann daha sonra ona uyduğunu belirtmesi ve Mâturîdî’nin kelâmda ve fıkıhta Ebû Hanîfe’ye uyduğunu açıkça ifade etmesi, Ebû Hanîfe’nin Mâturîdiyye’nin görüşlerine öncülük yaptığını kanıtlayın mahiyettedir.

    Ebû Hanîfe’den sonra Mâtûrîdî’ye kadar geçen bir asrı aşkın dönemde Ebû Hanîfe’ye ait görüşlerin öğrencilerince nakledilmesi bunların etrafında yeni âlimlerin yetişmesini sağlamıştır. Özellikle öğrencisi Ebû Yûsuf’un Bağdat başkadılığı-na getirilmesinin ardından Mâverâunnehir bölgesine Hanefî kadıları tayin edilmiş, bu durum bölgede Ebû Hanîfe’nin itikadî ve fikhî görüşlerinin yayılmasını sağlamış ve Mâtûrîdî’nin yetişmesini hazırlamıştır. Bu dönemde ekol daha çok “ashâbu Ebî Hanîfe” ve “ashâbu’r-re’y” diye adlandırılmıştır. Mâtûrîdî’nin ortaya çıkışına kadar bu ekole bağlı çeşitli âlimler yetişmiş ve kelâma dair eserler yazılmıştır. Bu âlimlerin bir grubu “meşâihu’l-İrâk” diye bilinen Bağdat Hanefî âlimleri olup bazı Sünnî görüşleri benimsemekle birlikte daha çok i’tizâlî telakkileri kabul etmiş ve literatürde Mu’tezile kelâmcıları arasında zikredilmiştir. er-Red Cale’l-Muşebbihe adıyla bir eser yazan ve Selefiyye âlimlerinden Osman b. Saîd ed-Dârimî’ce er-Red ale’l-Merîsî isimli eserde görüşleri eleştirilen İbnü’s-Selcî, Ebü’l-Hasan el-Kerhî ve Cessâs bunlardandır. Bu âlimler, Ebû Hanîfe’nin Sünnî değil Mutezilî bir kelâmcı olduğunu ileri sürmüştür. Ebû Hanîfe taraftarlarının asıl grubunu oluşturan ve Mâturîdiyye’ye vücut vermiş fikrî harekete ivme kazandıran Mâverâünnehirli âlimler olmuştur. Yer yer Hanefiyye kelâmcıları diye de anılan bu âlimlerin başında Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’ye öğrencilik yapan Ebû Suleyman el-Cûzcânî yer alır. Cûzcânî, kelâma dair eseri bulunmamakla birlikte Semerkant’ta daha sonra Dâru’l-Cûzcâniyye diye anılan ve Hanefî âlimlerini yetiştiren önemli bir medrese kurmuştur. Burada yetişip eser veren ilk kelâmcı Ebû Bekir el-Cûzcânî’dir. Kelâma dair el-Fark ve’t-temyîz, Kitâbu’t-Tevbe ve Kitâbu’t-Tevhîd adlı eserleri yazan Ebû Bekir el-Cûzcânî, Ebû Nasr Ahmed b. Ab-bas el-İyâzî ve Ebû Mansûr el-Mâtûrîdî gibi iki önemli kelâmcı yetiştirmiştir. Mâturîdî’ye hem hocalık hem ders arkadaşlığı yapan ve soyu bazı kaynaklarca Sa’d b. Ubâde’ye dayandırılan Ebû Nasr el-İyâzî, Mes’eletü’ş-şıfât adlı eserinde Sünnî kelâmının ilâhî sıfatlarla ilgili görüşünü temellendirmiş. bu konuda Mu’tezile’ye ve diğer muhaliflere karşı deliller geliştirmiştir. Ebû Nasr el-İyâzî’nin çağdaşları arasında Ebû Abdullah Muhammed b. Eşlem el-Ezdî, Ebû Bekir Nusayr b. Yahya el-Belhî ile Kerrâmiyye’ye karşı ilk reddiye er-Red cale ’1-Kerrâmiyye ve Mecâlimu’d-dîn, el-İctişâm, gibi eserleri yazan Muhammed b. Yemân es-Semerkandî de yer alır. Mâtûrîdî öncesinde yaklaşık yarım asır boyunca Semerkant bölgesinde Sünnî çizgide bir kelâm faaliyeti icra eden bu ekol Cûzcâniyye ve İyâziyye diye anılmişsa da Ehl-i sünnet adı daha yaygındır. Burada gelişen Sünnî ekole Mâtûrîdiyye adını veren Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed el-Mâtûrîdî’dir. Fahreddin er-Râzi'nin Mâverâünnehir âlimlerinin tâbi olduğu önder olarak söz ettiği Mâtûrîdî Ebû Hanîfe’den itibaren oluşan ilmî geleneğe bağlı âlimlerce benimsenip devam ettirilen itikadî görüşleri ve din anlayışını sistemleştirmiş, öncelikle Türkler arasında yayılan bir Sünnî kelâm mektebi haline getirmiştir.

    Dinde sadece nakille yetinen Selefiyye ile nakli ihmal edip aklı öne çıkaran Mu’tezile’nin din anlayışları isabetli bulunmadığından Mâturidî nakille aklı uzlaştırma yöntemini uygulayıp geliştirmiştir. İhtiyaç bulunmadığından kelâm ilmiyle uğraşmadığına, Selef mezhebini benimsediğine veya Eş’ariyye’ye tâbi olduğuna ilişkin bazı iddiaların aksine nasları ihmal etmemekle birlikte itikadî esasların yanı sıra İslâm’ın bütün ana ilkelerini aklî bilgilerle yoğun bir şekilde temellendirmeye çalışmıştır. Nasları akılcılık ve hikmet felsefesi diye nitelendirilebilecek bir düşünce yapısının ışığında tahlil ettiği Kitâbu’t-Tevhîd ve Te’vîlâtu’I-Kur’ân adlı eserleri, onun üstün bir kelâmcı olduğunu ve Sünnî kelâm yöntemini başarılı bir şekilde uygulamakla kalmayıp ileri bir merhaleye ulaştırdığını kanıtlamaktadır. Hocası Ebû Nasr el-İyâzî’nin Mâtûrîdî’nin derin vukufuna olan hayranlığını dile getirirken, “Senin rabbin dilediğini yaratır ve seçer” mealindeki âyete atıfta bulunması onun üstün muhakeme kabiliyetini anlatır. Ebu’I-Muîn en-Nesefî de Mâtûrîdî’nin dinî ilimlerde ve bilhassa kelâm alanındaki olağan üstü başarısının ancak Allah’ın kendisine lütfettiği özel bir yetenekle açıklanabileceğini söyleyerek onun yüksek konumuna vurgu yapar. Yine Nesefî, Mâtûrîdî’nin İslâm’ın gerçekliğine ilişkin kanıtları geliştirdiğini ve İslâm dinini Semerkant bölgesinde İhya ederek bunun sonuçlarını hayatta iken gördüğünü belirtir. Mâtûrîdî’nin kelâm yönteminde akla Eş’arî’den çok daha fazla önem verdiği dikkate alınırsa onun Eş’ariyye’ye tâbi olduğu iddialarının tutarsızlığı anlaşılır. Ancak Mâtûrîdî’nin aklî bilgilere güvenip bunları dini temetlendirmekte fazlaca kullanması Mu’tezile’nin kelâm yöntemini aynen benimsediği anlamına gelmez. Zira eserlerinde i’tizâlî görüşleri titizlikle eleştirmiş ve bu konuda müstakil eserler yazmıştır. Günümüze kadar gelmeyen Beyûnu vehmi’I-Mutezile, Reddü ev ili’l-e dille li’1-Ka’bî, Reddu’l-Kacbî iî vo’îdi’l-îussâk, Reddu cuşûli’î-hamse li-Ebî Amr el-Bâhüî bunlardan bazılarıdır. Mâtûrîdî, Reddü Kitâbi’l-İmâme îi-bcfzi’r-Revâfız adlı eserinde de Şîa’-nın imamet merkezli din anlayışını eleştirmiş, er-Red ale’l-Karâmita’da Gâlî-Bâtinî inançları reddetmiştir. İsabetli din anlayışının Ehl-i sünnet (kelâm) yöntemiyle belirleneceğini savunarak Allah’ın müslümanlan mutedil bir ümmet yaptığını bildiren âyetle itidalin en hayırlı bir durum olduğunu ifade eden hadisi buna delil getirmiştir. Böylece sadece nakle veya yalnızca akla dayanmanın yeterli olmadığına, dolayısıyla Selefiyye ve Mu’tezile yöntemlerinin iki aşırı ucu temsil ettiğine dikkat çekmiş, isabetli yöntemin nakli ve aklî bilgileri uzlaştıran Sünnî yöntem olduğunu vurgulamak istemiştir. Adını kullanmasa da yönteminden Sünnî bir kelâmcı olduğu anlaşılmasına rağmen bazı araştırmacılarca Mâtûrîdî ve Mâtûrîdiyye’nin mezhebi arka planını Murciî akidenin oluşturduğu ve asıl gücünü Murcie’den aldığı ileri sürülmüş, bu iddiaya kendisini Ehl-i sün-net’e nisbet etmemesi ve irca fikrini benimsemesi delil gösterilmiş, Sünnî bir kelâma olarak ancak ölümünden sonra İbn Yahya, Ebu’1-Yusr ei-Pezdevî, Ebu’1-Muîn en-Nesefî gibi âlimler tarafından nitelendirildiği belirtilmiştir. Fakat bunlar, Mâtûrîdî’yi ve temsil ettiği mezhebi Sunnî olmayan bir kelâmcı ve kelâm okulu olarak göstermeyi haklı kılmaz. Zira “murcie” varlık ve bilgi teorisi, ulûhiyyet, nübüvvet ve âhiret meselelerinden oluşan ana itikadı konularda değil sadece kelâm ilminin “el-esmâ ve’l-ahkâm” diye bilinen iman-günah-tekfir problemleriyle ilgili olarak ortaya çıkan bir terimdir. Sıfat anlayışlarından ötürü muhaliflerince Sıfâtıyye-Muşebbihe, insanlara ait fiillerin Allah tarafından yaratıldığına inandıklarından Cebriyye – Mucbire denilmesine benzer bir şekilde büyük günah işleyenlerin müslüman olduğunu söyleyip âhiretteki durumlarını Allah’a havale ettiklerinden (irca) dolayı Sünnî kelâmcılara Murcie denilmiştir. Aslında bu ad sadece sözü edilen büyük günah anlayışını yansıtmaz, günah işlemenin müslümana zarar vermediğini ve sahibinin cehenneme asla girmeyeceğini ileri sürenleri de kapsar. Bu sebeble ayırım yapmadan Matüridiye ve onun ekolüne Mürcie adını vermek kelâm ekollerinin yaygın tasnifine uygun değildir. Nitekim bizzat Mâtûrîdî övülen ve yerilen olmak üzere iki ayrı ircâdan söz etmiş ve Ehl-i sünnet Mürciesi’nden olduğuna işaret etmiştır. Öğrencisi Ebû Bekir el-İyâzî’nin Ehl-i sünnefin on meselede Mu’tezile’den ayrıldığını belirtmesi de kendilerinin Sünnî olduğunu açıklamaya yöneliktir.

    Mâtûrîdî’nin görüşleri çevresinde büyük yankı uyandırmış, ölümünden sonra öğrencileri tarafından yayılmış ve bir asrı aşkın bir zaman içinde ekolleştirilmiştir. Bunu gerçekleştirenlerin başında ders arkadaşlarından Hakîm es-Semerkandî ile hocası Ebû Nasr el-İyâzî’nin oğulları Ebû Ahmed el-İyâzî ve Ebû Bekir el-İyâzî gelir. Bunlardan özellikle Ebû Ahmed, yöresinde otorite kabul edilen ve Mâtûrîdî’ye denk olan bir âlimdi. Nitekim Ebû Hafs el-Kebîr’in torunu olan Ebû Hafs el-İclfnin ona dair şu sözleri bu hususu göstermektedir:

    “Ebû Ahmed el-İyâzî’nin Ebû Hanîfe’nin mezhebini benimsemesi Hanefî mezhebinin hak olduğunu gösterir, çünkü onun gibi büyük bir âlimin bâtıl bir mezhebi kabul etmesi düşünülemez.”

    Hakîm es-Semerkandî de Ebû Ahmed el-İyâzî’yi döneminde son asrın en büyük kelâmcısı olarak niteler. Ebû Bekir el-İyâzî ise Ehl-i sünnet ile Mu’tezile arasındaki temel farklılıkları konu edinen Aş-ru meso’il miti usûli’d-dîn ve Beyönü asli mezhebi Ehli’s-sünne adıyla iki risale yazarak Sünnî kelâmının esaslarını belirlemiştir. Mâtûrîdî’nin bir diğer öğrencisi Ebu’l-Ha-san Ali b. Saîd er-Rustufeğnî de (Rustuğ-fenî) İrşâdu’l-muhtedî’sinde Mâtûrîdî'nin görüşlerini paylaşmıştır. Mâtûrîdî’nin bu öğrencileri mezhebin ve dolayısıyla Mâverâunnehir bölgesinde Ehl-i sünnet kelâmının oluşumunda önemli bir aşamayı teşkil eder. Bunları Ebû Ahmed el-İyâzî ve Ebu’l-Hasan er-Rustufeğnî’ye öğrencilik yapan Ebû Seleme es-Semerkandî takib eder. Semerkandî, Cumeiü usûli’d-dîn’inde Mâturîdiyye kelâmını teyit etmiştir. Bu dönemde Karmatîler’le yapılan fikrî mücadelede Ebû.Ca’fer Mansur b. Ca’fer ed-Debûsî ve öğrencisi Ebû Muhammed Abdulkerîm b. Muhammed el-Mîgî’nin büyük payı olmuştur. Ebu’l-Hasan er-Rustufeğnî’nin diğer bir öğrencisi İbn Yahya’nın Şerhu Cumeli uşû-li’d-dîn Mâturîdiyye’nin erken devrine ait önemli bir kaynaktır.

    Ebu’I-Muîn en-Nesefî, Semerkant civarındaki Sûfıyye geleneğine tâbi âlimlerin çoğunun buradaki Sünnî kelâm ekolüne bağlı olduğunu ve Ebû Bekir el-Kelâbâ-zî’nin bunlara örnek teşkil ettiğini kaydeder. Yine Ne-sefTnİn verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre 250-370 (864-980) yılları arasında 100′e yakın Hanefî âlimi kelâm konularında yoğunlaşmış ve Mâturîdiyye’nin teşekkülünü sağlayarak bu ekolün ilk kelâmcılarını (mutekaddimîn) oluşturmuştur. Bu dönemin son kelâmcısı olarak usulu’d'dîn’i ve Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber’ı yazan Ebu’l-Yusr el-Pezdevî zikredilebilir.

    Mâtûrîdiyye’nin ekolleşmesi Ebu’I-Muîn en-Nesefî ile tamamen belirgin hale gelmiştir. Ekolün gelişmesine önemli katkılarda bulunan Nesefî, Gazzâlî’nin Eş’ariy-ye içindeki konumuna benzer bir mevkide bulunmuştur. Özellikle Tebşıratu’l-edille ve et-Temhîd H-kavâ’idi’t-tevhîd adlı eserlerinde hem Mâturîdiyye’nin görüşlerini açıklayıp geliştirmiş hem de ekolün temsilcileri ve tarihçesi hakkında değerli bilgiler vermiştir. Ekole yaptığı katkılardan dolayı Mâtûrîdiyye bazı kaynaklarda Ne-sefıyye olarak da anılmıştır. Onun kelâm anlayışında dikkati çeken husus, itikadı problemleri semantik bir yöntemle çözmeye çalışarak zamanımızda önem kazanan felsefesi çözümlemelerine benzer bir tarz geliştirmesidir. Nese-fî, Mâtûrîdiyye adını kullanmamakla birlikte “Ehlü’s-sünne ve’l-cemâa, ehlü’l-hak, ashâbünâ, meşâihu Semerkant, ule-mâu Mâverâinnehr” gibi adlarla kelâmda Ehl-i sün-net’in Ebû Hanîfe geleneğine bağlı olan Mâverâünnehir âlimlerince temsil edildiğini, bunların, adını yer yer zikredip benzer görüşleri paylaştıklarını belirttiği ve “muhaliflerimiz” diye de nitelediğifa. Eş’ariyye’den ayrı bir kelâm okuluna mensup olduklarını defalarca vurgulamıştır Nesefi’nin verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre Mâturîdî âlimleriyle Eş’arî âlimleri arasındaki tartışmalar iki ekolün liderlerinin vefatından yarım asır gibi kısa bir süre sonra başlamıştır, Eş’ari âlimlerinden Ebû Mansûr el-Eyyûbînin el-Mukni adlı eserinde Mâturîdiyye’nin tekvin sıfatına ilişkin görüşlerini eleştirmesine Nesefî’nin temas etmesi bu hususu kanıtlamaktadır. Nesefî’nin, Mu’tezile’ce kendilerine yöneltilen eleştirilerin sadece Eş’ariyye’yi ilzam ettiğini söylemesi de Mâturîdiyye’nin ayrı bir Sünnî kelâm okulu olduğunun bilindiğine dair dikkat çekici bir açıklamadır. Bütün bunlar Montgomery Watt’ın, muhtemelen Teftâzânî’ye dayanarak Mâtûrîdiyye’nin Eşariyye’den ayrı bir Sünnî kelâm ekolü olduğunun ancak VIII. (XIV.) yüzyılda farkedildiği iddiasını geçersiz kılmaktadır. Kaynaklarda Mâtûrîdîyye adından geç dönemlerde bahsedilmesi ekole bağlı âlimlerin Mâtûridiyye yerine Ehl-i sünnet adını tercih edip öne çıkarmaları sebebiyle olmalıdır.

    Mâtûrîdiyye müteahhirîn devrinde de çeşitli kelâmcılarca temsil edilmiştir. Bunlar arasında et-Temhîd fî beyûni’t-tev-hîd’m yazarı Ebû Şekûr Muhammed b. Abdusseyyid el-Keşşî, el-Hâvî fi’1-fetâvâ’yı telif eden Muhammed b. İbrahim el-Hasîrî, Telhîşu’l-edille'i-kavâcidi’t-tevhîd’in müellifi Ebû İshak İbrahim b. İsmail es-Saffâr, akâid’inde Mâturîdiyye akidelerini özetleyen Necmeddin en-Nesefî. ekolün itikadî esaslarını el-Emâ sinde manzum hale getiren Ali b. Osman el-Ûşî zikredilebilir. Bu devirde Mâtûrîdiyye kelâmını teyit edip yayan en meşhur âlim ise Buharalı Nûreddin es-Sâbûnî’dir. Sâbûnî, döneminin en hacimli kelâm kitabı olan el-Kifâye fi’1-hidâyesinin yanı sıra bunun muhtasarı konumunda bulunan eî-Bidâye u uşûli’d-dîn’in de müellifidir. VIII. (XIV.) yüzyıldan itibaren Eş’ariyye ekolünde yetişen Fahreddin er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî, Teftâzânî, Seyyid Şerif el-Curcânî gibi güçlü kelâmcıların otoritesi İslâm dünyasını nüfuzu altına aldığından Mâtûrîdiyye’ye bağlı kelâmcılar da bundan etkilenmiş ve ekolün görüşlerini ihtiva eden muhtasar kelâm kitapları yazmışlardır. Bu eserlerde bile Mâtûrîdî kelâmcılan Eş’arî kelâmcılarına atıflar yaparak veya eserlerinden bolca iktibaslarda bulunarak onların görüşleri etrafında kelâm yapmaya çalışmışlardır. Bu durum Mâtûrîdiyye’nin ikinci plana düşmesine sebep olmuştur. İbnu’l-Humâm’ın el-Mü-sâyere’si, Hızır Bey’m el-Kaşîdetu’n-nûniyye’si, Taşköprizâde Ahmed Efendi’nin el-Me’âlim fî cilmi’I-kelâm’ı gerileme devrinin Mâtûrîdî eserleri arasında zikredilebilir.

    Eş’ariyye’de olduğu gibi Mâtûrîdiyye’de de şerhçilikve hâşiyecilik geleneği mevcuttur. Din bilimlerinde duraklamayı yansıtan Mâtûrîdî şerh ve haşiyeleri arasında Beyâzîzâde Ahmed Efendi’nin İşârâ-tu’f-merâm min cibârâti’l~İmâm’ı, Ali el-Kârî’nin Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber’l Şem-seddin Hayâlî’nin Şerhu’1-Kaşîdeti’n-nûniyye’si ve Haşiye cafa Şerhi’l-’Akâidi’n-Nesefiyye’si, Dâvûd-i Karsî’nin Şer-hu’1-Kaşîdeti’n-nûniyye’sl İbn Kutluboğa’nın Şerhu’l-Musâyere’sı, Mütercim Âsim Efendi’nin Merahu’l-meâlî fî şerhi’1-Emâlî’sı örnek olarak sayılabilir. Bunların içinde Beyâzîzâde Ahmed Efendi’nin İşârâtu’l-merâm’ı bir istisna teşkil edecek şekilde Mâtûrîdiyye açısından büyük önem taşır. Zira müellif, Ebû Hanîfe’nin görüşlerini şerhederken belli başlı Mâtûrîdiyye kaynaklarına başvurup bunların adını belirtmiş, özellikle Mâtûrîdiyye ile Eş’ariyye arasındaki ihtilâfları belirlemiş ve kendisinden sonra bu konuya dair eser yazanların kaynağı haline gelmiştir.

    Osmanlı devri Mâtûrîdiyye âlimleri ekollerine sadece sözde bağlı kalmışlardır. Zira medreselerde Eş’ariyye âlimlerine ait kelâm kitapları okutulmuş, teliflerde de Eş’ariyye kelâmcılarının görüşlerine ağırlık verilmiştir.



    Eş'âriye İtikad Mezhebi ve Seyri

    Mutezilîlerin fıkıh ve hadis âlimlerine karşı giriştikleri hücum şiddetlenmişti. Bunların hücumlarından ne bir tanınan fıkıh âlimi, ne de meşhur bir muhaddis kurtulabilmişti. Bu sebeble insanlar Mutezililerden nefret etmişlerdi ve bunların adlan belâ ve musibetlerle anılırdı. Gitgide düşmanlık daha da kökleşmişti. Öyle ki insanlar Mutezilîlerin iyiliklerini İslâmı savunmalarım, îslâm uğrunda çektikleri eziyetleri, zındıklara ve nefsine uyanlara karşı koymalarını unuttular. Bunları, insanlar; halifeleri, her takva sahibi imamı ve her doğru yolu gösteren muhaddîsi sorguya çekmeleri için kışkırtanlar şeklinde anıyorlardı.

    Mütevekkil adlı halife, iktidara gelip Mutezilileri çeşresinden uzaklaştırıp, hasımlarını kendisine yaklaştırınca ve âlimlerden zincirleri çözünce fıkıh âlimleri ve inanç meselelerini sünnetin ışığında anlamaya çalışan hadis âlimleriyîe bunlara karşı koymaya girişti. Mutezilîlerin tartışma usûlünü iyi bilen ve onların görüşlerini kabullenmeyen bazı âlimler onlarla sert tartışmalara giriştiler. Arkalarından avam tabakası bunları destekliyor, bir kısım havas da bunlara katılıyordu. Ayrıca halifeler de bu âlimlere yardım ediyordu.

    H. 2. yüzyılın sonlarına doğru ortaya gayret ve metanetleri ile seçilen iki âlim zât çıktı. Bunlardan biri Basra'da ortaya çıkan Ebu el-Hasen el-Eş'arî, diğeri ise Semerkant'da bulunan Ebu Mansur el-Mâtûridî idi, İmam-ı Eş'arî ile İmam-ı Mâtûridi'nin Mutezile mezhebine yakın ve uzak olma derecelerine göre aralarında ihtilaf bulunmasına rağmen, bunların her ikisi de Mutezileye karşı çıkmakta tam bir ittifak içinde idi.

    Şimdi Ebu el-Hasen el-Eş'ari'yi anlatalım; daha sonra söz Matûridî'ye gelsin. İmam-ı Eş'ari (H, 280 da CM. 873) Basra'da doğdu. (H. 330 küsurda M. 935) vefat etti. İmam-ı Eş'ari nin kelâmı Mutezililerden tahsil etti. Onun devrindeki Mutezili hocası Ebu Ali el-Cubbâi'ye talebelik yaptı. İmam-ı Eş'ari konuşmasını çok iyi bildiği ve yaşlı bir kimse olduğu için, hocasının yerine kendisi tartışmaları yürütürdü.

    İmam-ı Eş'ari, Mutezilîlerin sofralarından gıdalanması ve düşünce ürünlerinden faydalanmasına rağmen, Mutezilîlerden düşünce bakımından uzaklaşmaya karar verdi. Fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşlerine meyletti, halbuki Eş'arî fıkıh ve hadis âlimlerinin meclislerinde bulunmamış ve akaîd ilmini bunların metoduyla okumamıştı. İşte bu nedenle İmam-ı Eş'arî belirli bir süre evinden dışarı çıkmadı. Mutezile ve ehl-i sünnet fırkalarının delillerini karşılaştırdı. Neticede belirli bir görüşe vardı, bunun üzerine evinden dışarı çıktı. İnsanları bir araya toplanmaya çağırdı, cum'a günü Basra şehrinde bulunan «el-Mescid el-Câm» adlı caminin minberine çıktı ve insanlara şunları söyledi:

    — Ey insanlar! Şubhesiz ki beni tanıyan tanımıştır, tanımayana ise şimdi kendimi tanıtacağım. Ben filan oğlu filanım. Kur'an-ı Kerim'in mahluk olduğunu, Allah'u Tealâ'nın âhiretde gözle görülemeyeceğini, kötü fiillerin benim gibi kullar tarafından yapıldığım söylerdim. Şimdi ise ben tevbe ettim, kesinlikle vaz geçtim. Mutezililere karşı çıkmaya ve onların rezilliklerini ortaya koymaya karar verdim.

    Ey insanlar topluluğu! Bu müddet zarfında sizin gözünüzden kayboldum. Çünkü ben delilleri inceliyordum, bana göre deliller birbirine denk geldi ve bunlardan herhangi biri diğerine tercihe şayan olmadı. Bunun üzerine Allah'ü Tealâ'dan bana doğru yolu göstermesini diledim. O da bana şu kitaplara yazdığın; itikadı ilham etti. Şu elbisemden soyunduğum gibi, şimdiye kadar inandığım eski şeylerden soyundum.» Eş'ari bunları söyledi ve üzerinde bulunan elbisesini çıkardı, fıkıh ve hadis âlimlerinden oluşan ehl-i sünnet vel-cemaat yoluna göre yazdığı şeyleri insanlara dağıttı.

    Eş'arî «el-îbâne» adlı kitabının önsözünde kısaca mezhebini ve Mutezileye karşı tenkidlerini izah etmiştir. Kitabın önsözünde Allah'a 'hamd ve senadan sonra şunlar zikredilmektedir: «Bundan sonra... Mutezilîler ve Kadercilerden bir çoğu heva ve heveslerine uyarak ileri gelenlerini ve geçmişlerini taklid etmeye girişmişlerdir. Bunlar Kur'an-ı Kerîm'i kendi görüşlerine göre yorumlamışlardır. Bu görüşlerine dâir Allah'u Tealâ, ne bir delil indirmiş rxe de onu açıklamıştır. Onlar bu görüşlerini ne âlemlerin Rabbi'nin Peygamberi olan Muhammed'den ve ne de selef-i salibinden almışlardır... Bunlar, Allah'u Tealâ'nın, âhirette gözle görüleceğine dair sahabe-i kiram'ın Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den rivayet ettiği hadis-i şeriflere muhalefet etmişlerdir. Halbuki bu rivayetler çeşitli yollarla gelmiş, bu husustaki nasslar mütevâtir derecesine ulaşmış ve haberler bolca intikal etmiştir.

    Yine bunlar Rasulullah (s.a.v.)'in şefaatini inkâr etmişler bu hususta selef-i sâlihîn'den gelen rivayeti kabul etmemişlerdir. Yine bunlar kabir azabını inkâr etmişler, kâfirlerin kabirlerinde azâb gördüklerini kabul etmemişlerdir. Halbuki bu hususta sahabe-i kiram ve tabiîn ittifak etmişlerdir. Keza bunlar, Kur'an-ı Kerim'in mahluk olduğuna inanmışlar, böylece «Bu sadece bir insan sözüdür.»[1] diyen mûşrîk kardeşlerinin benzeri bir söz söylemişlerdir. Bunlar, Kur'an-ı Kerim'in insan sözü gibi olduğunu zannetmişlerdir.

    Bu Mutezililer, kötü işlerin kullar tarafından yaratıldığına inanmışlar ve isbat etmeye çalışmışlardır. Böylece iki yaratıcının bulunduğunu bunlardan birinin hayrı, diğerinin ise şerri yarattığını iddia eden mecûsilerin inancına benzer bir söz söylemişlerdir.

    Bunlar, Allah'u Tealâ'nın, olmayan bir şeyi dileyebileceğini ve dilediği bir şeyinde olmayabileceğini zannetmişler, böylece bütün müslümanların —Allah'ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz— şeklinde üzerinde ittifak ettikleri inançlarına muhalefet etmişler ve Allah'u Tealâ'nm şu âyet-i celilelerini reddetmişlerdir: «Allah dilemedikçe siz hiçbirşey dileyemezsiniz.»[2] «Eğer biz dileseydik mutlaka herkese hidâyet verirdik.»[3] «O dilediğini mutlaka yapandır.»[4]

    Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi müstesna sizin dininize dönmemiz mümkün değildir.»[5]

    İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bunların İslâm ümmetinin mecûsileri olduklarını beyân ederek şöyle buyurmuştur:

    «Her ümmetin bir mecûsîsi vardır, benim ümmetimin mecûsîleride kader yoktur diyenlerdir. Bunlar hastalandığında kendilerini ziyâret etmeyin, öldüklerinde onların haklarında iyi şehâdette bulunmayın ve onlarla karşılaştığınızda kendilerine selâm vermeyin.»[6] Evet bunlar Mecûsîlerin inancı gibi bir itikad sahibi oldular. Sözleri Mecûsîlerin sözlerine benzedi. Şerrin ve hayrın ayrı ayrı birer yaratıcısı bulunduğunu zannettiler. Mecûsîlerin iddia ettiği gibi, bunlar da Allah'u Tealâ'nın dilemediği işlerin şer olduğunu zannettiler.

    Muteziîîler, kendi kendilerine zarar veya menfaat verebileceklerini zannettiler. Böylece Allah'u Tealâ'nın şu kelâmını reddettiler: «De ki Allah'ın dilediğinin dışında ben kendim için bir menfaat elde etmeye ve bir zarar vermeke kadir değilim.»[7] Ve, bütün müslümanların, üzerinde ittifak ettikleri yoldan ayrılmış oldular.

    Yine Mutezilîîer, yaptıkları işleri, sadece kendi güçleriyle yaptıklarını ve Rablerinin, herhangi bîr katkısı bulunmadığını zannettiler. Böylece, kendilerini Allah Tealâ'ya muhtaç olmaktan beri gördüler. Allah Tealâ'nın kudretiyle olduğunu kabul etmedikleri şeylerin, kendi kudretleriyle olduğunu zannettiler. Nitekim, mecusiler de şerrin, şeytanın kudretiyle olduğunu, Allah Tealâ'nm kudretiyle olmadığını iddia etmişlerdir. Böylece Mutezililer, bu ümmetin Mecûsileri olmuşlardır. Çünkü onlar Mecûsîlerin itikadına girmişler, onların sözlerine sarılmışlar, kendilerini, onların saptırmalarına kaptırmışlar, insanlara, Allah'ın rahmetinden ümit kestirmişler, onun lütfundan ümitsizliğe düşürmüşler, günahkârların, ebedî olarak cehennemde kalacaklarına hüküm vermişler ve Allah Tealâ'nın şu kelâmına muhalefet etmişlerdir. «Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında, dilediğini bağışlar...»[8] Mutezililer, cehennem ateşine girenin, bir daha oradan çıkmayacağını sanmışlardır. Böylece, Resulullah (s.a.v.)'den rivayet edilen şu hadis-i şerifi reddetmişlerdir; «Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra, Allah Tealâ şöyle buyurur: «Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunanı cehennemden çıkarın.» Bunlar cehennemden yanıp kömürleşmiş olarak çıkarlar. Hayat ırmağına atılırlar ve orada sel kalıntısı topraklarda biten dere otu gibi biterler.»[9]

    Mutezilîler, "Allah Tealâ'nm, vechi olmadığı görüşünü savunmuşlardır. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: «Yeryüzünde bulunan herşey fânidir. Baki olan, sadece azamet ve hikmet sahibi olan Rabbinin vechidir.»[10]

    Mutezilîler, Allah Tealâ'nın, yed-i kudreti bulunduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ : «Ey İblis, bizzat yed-i kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?»[11] buyurmaktadır, Mutezilîler, Allah Tealâ'nm gözü olduğunu inkâr ettiler. Halbuki Allah Tealâ, «İnkâr edilen Nuh'a bir mükâfat olarak o gemi nezaretimizde akıp gidiyordu.»[12] «Seni sevimli kıldım ki, nezaretim altında yetişesin.»[13] buyurmaktadır.

    Mutezililer, Resulullah (s.a.v.)'den rivayet edilen şu hadisi inkâr ederler: «Şüphesiz ki Allah Tealâ, gecenin, son üçte bir bölümünde dünya semâsına iner...»[14]

    Not: Allah Tealâ'ya mekan veya uzuv vb. şeyler isnad eden 'âyet ve hadislere «Müteşabihat» denir. Yani, mânâları kesin olarak anlaşılamayan metinler demektir. Mutezililer, bu gibi âyetleri tevil ederken, bu mahiyyelteki hadîsleri inkâr ederler. Ehl-i sünnet vel cemaat ise, âyet ve hadîs ayınım yapmaksızın hepsinin doğruluğunu kabul ederler ancak, ehl-i sünnetin önce geçen âlimleri «Biz bunları olduğu gibi kabul eder, gerçek mânâlarının ne olduğunu Yüce mevlaya bırakırız.» demişlerdir. Sonra gelen âlimleri ise, bu gibi metinleri münasip bir şekilde tevil etme yolunu tutmuşlardır. Böylece, kötü niyetlilere fırsat vermek istememişlerdir. Meselâ: Allah'ın, dünya semasına inmesini; Onun rahmetinin inmesi şeklinde tevil etmişlerdir.

    Ben, Mutezilenin bu davranışlarını inşallah bölüm bölüm zikredeceğim, yardım ve destek, başarı ve doğruyu buldurmak Allah'ındır.

    Eğer bir kimse dese ki; «Siz, Mutezilenin, Kaderiyenin, Cüheymıyenin, Haruriyenin, Rafiziyenin ve Mürcienin sözlerini red ettiniz. Kendi görüşünüz nedir? İnancınız hangisidir? Onu bize söyleyin.» Buna denilir ki: «Bizim sözümüz ve inancımız şudur: Allah Tealâ'nm kitabına, Resulullah'm sünnetine, sahabe-i kiramdan, tabiinden ve hadis âlimlerinden nakledilenlere, sımsıkı sarılırız.» Keza, Ahmed ibn-i Hanbel'in (Allah onun yüzünü ağartsın, derecesini yüceltsin ve sevabını bol versin) tuttuğu yolu tutarız ve onun sözüne ters düşen davranışlardan uzak dururuz. Çünkü o, faziletli bir imam, mükemmel bir önderdir. Allah, onun vasıtasıyla, sapıklık döneminde hakkı ortaya çıkardı. Onun vasıtasıyla izlenilecek yolu açıklığa kavuşturdu. Ve onunla, bidatçılann bidatini, sapıkların sapıklığını, şüphecilerin şüphesini bastırdı. Allah ona rahmet etsin. O, öncü bir imam, tanınmış bir büyük idi. Allah, müslümanlarm diğer bütün imamlarına da rahmet eylesin.»

    " Bu ifadelerden de anlşaüıyor ki, îmam Eş'arî, İmam Ahmed İbn-i Hanbel'in görüşlerini diriltmek için ortaya çıkmıştır. Çünkü Eş'arî, îmam Ahmed'in metodunu, kendisine metod kabul etmektedir. Bu sebepledir ki Eş'arî, tercih ettiği îmam Ahmed îbn-i Hanbel'in metodu ile şunları" söylemiştir: îtikad hususunda kısaca görüşlerimiz şunlardan ibarettir: Allah Tealâ'ya, meleklere, kitaplara, peygamberlere, Allah katından bize gelenlere, güvenilir zatların, Resulullah (s.a.v.)'den naklettikleri şeylere iman ederiz. Bunlardan herhangi birini reddetmeyiz. Yine Allah Tealâ'nm yalnız bir tek ilah olduğuna, hiçbir kimseye muhtaç olmadığına, O'ndan başka hiçbir ilah bulunmadığına, eş ve çocuk edinmediğine, Muhammed'in, O'nun kulu ve peygamberi olduuğna, cennet ve cehennemin hak olduğuna, kıyametin mutlaka kopacağına, Allah Tealâ'nm, kabirlerde bulunanları mutlaka dirilteceğine iman ederiz.

    Yine biz, Allah Tealâ'nın; «Rahman olan Allah, arşı kuşatmıştır.»[15] buyurduğu gibi, O'nun, arşın üzerinde bulunduğuna ve yine şu âyette buyurduğu gibi «Bakî olan sadece azamet ve ikram sahibi olan Rabb'in yüzüdür.»[16] Allah Teaîâ'nm vechi bulunduğuna, şu âyette buyurulduğu gibi «Yahudiler, «Allah'ın eli sıkıdır» dediler... Aksine, Allah'ın iki eli açıktır...»[17] elleri bulunduğuna, ve şu âyette buyurduğu gibi «İnkâr edilen Nuh'a bir mükâfat olarak o gemi, nezaretimizde akıp gidiyordu.»[18] bilmediğimiz bir keyfiyette, gözü bulunduğuna iman ederiz.

    Keza biz, 'Allah Tealâ'nm, şu âyet-i kerimede bildirdiği gibi «...Allah onu bilerek indirmiştir...»[19] O'nun ilmi olduğuna, şu âyet-i celilede beyan ettiği gibi «Kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmüyorlar mıydı?..»[20] Allah'ın kudret vs kuvveti olduğuna iman ederiz.

    Biz, Allah Tealâ'nın, işitme ve görme sıfatlarının bulunduğunu ikrar ederiz. Mutezile ve Cûheymiye gibi, bu sıfatları inkâra kalkışmayız ve deriz ki; «Allah Tealâ'nm kelamı mahluk değildir. O, yarattığı herhangi bir şeye sadece «ol» demiştir. O da hemen oluvermiştir. Yeryüzünde herhangi bir hayır veya şer, O'nun iradesi dışında bulunamaz. Bütün eşya, O'nun iradesiyle olmuştur. Allah Tealâ birşeyi yapmadıkça herhangi bir güç, o şeyi yapamaz. Biz, hiçbir zaman, Allah'a muhtaç olmaktan beri kalamayız. Allah'ın ilminin dışına çıkamayız. Allah'dan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Kulların amelleri, Allah tarafmdan yaratılmış ve takdir edilmiştir. Nitekim Allah Tealâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: «Sizi de, işlediğiniz amelleri de Allah yaratmıştır.»[21] Kullar, herhangi birşey yaratmaya, kadir değillerdir. Kendileri de Allah tarafmdan yaratılmıştır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: Onlar, bir yaratıcıları olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar?»[22] Bu gibi âyetler Kur'an-ı Kerim'de pek çoktur.

    Müminleri kendine itaat etmeye muvaffak kılan, Âllah'dır. Onlara lütufta bulunan ve onları gözeten O'dur. Eğer Allah, kullarını, zorla düzeltmeyi dilese, onlar düzelirler. Ve onları, zorla doğru yola iletecek olsa, doğru yolu bulurlar. Nitekim; Allah Tealâ şöyle buyuruyor : «Allah, kimi hidayetine erdirirse, muhakkak ki o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptınrsa işte onlar, hüsrana uğramış kimselerdir.[23]

    Biz, 'Allah'ın kazasına kaderine, hayınna şerrine, acısına tatlısına iman ederiz. Ve biliriz ki, bizim başımıza gelecek şey, mutlaka gelecektir. Bize dokunmayan bela ise, bize dokunmayacağı takdir edilenlerdendir. Ve deriz ki; Kur'an-ı Kerîm, Allah kelâmıdır. O, yaratılmamıştır. Kim, Kur'an-ı Kerim'in yaratıldığını söylerse, o kimse, Kur'an-ı Kerim'i inkâr etmiş olur.»

    Allah Tealâ'nm, kıyamet gününde ayın ondördünde açıkça görüldüğü gibi, mü'minler tarafından görüleceğine inanırız. Nitekim Resulullah (s.a.v.)'den bu hususta birçok hadis-i şerifler rivayet edilmiştir. Ve deriz ki, kâfirler, kıyamet gününde Allah'ı göremeyecektir. Allah Tealâ bu hususta şöyle buyurmuştur. «Hayır, hayır o gün yalancılar, Rablerini görmekten mahrum olurlar.»[24]

    Biz, ehl-i kıbleden herhangi bir kimseyi zina, hırsızlık ve içki içme gibi günahlarından dolayı kâfir saymayız. Haricîler, bu işleri yapanların kâfir olduklarını iddia ederler.

    Biz deriz ki; «Büyük bir günah işleyen herhangi bir kişi, ancak o haram işin, helâl olduğunu iddia ederse kâfirdir - Yine doriz ki; «Allah Tealâ cehennemde yandıktan sonra, belirli bir topluluğu, Mu harnmed (s.a.v.)'in şefaati ile oradan çıkaracaktır-»

    Kabir azabının varlığına iman ederiz. İmanın, dil ile ikrar, amel ile ispattan ibaret olduğuna, artıp eksilebileceğine inanırız.[25]

    Biz, Allah Tealâ'nın, Peygamberinin sohbetine nıazhar kıldığı selef-i salihîn'i severiz. Biz onları, Allah Tealâ'nın övdüğü gibi överiz. Onları önderler kabul ederiz ve deriz ki: «Reşulullah (s.a.v.)'-den sonra ilk halife Ebubekir'dir. (Allah, onunla dini aziz kılmış ve onu mürtedlere karşı galip getirmiştir.) Bundan sonraki halife Ömer, ondan sonra Osman'dır. (Allah, yüzünü ak eylesin. Bu zatı haksızca ve düşmanca, bir kısım caniler öldürmüştür.) Bundan sonraki halife ise Ali (R.A.)'dir.

    Evet, Resulullah (s.a.v.)'den sonra, imam ve halifeler, bu zatlardır. Ve bunların hilafeti, peygamberlik hilafetidir. Resulullah (S. A.V.)in, cennetle müjdelediği on kişinin, cennetlik olduklarına şehadet ederiz.[26] Resulullah (s.a.v.)'in diğer sahabîlerini, önderler kabul ederiz.. Aralarında geçen ihtilaflara karışmayız. Dört halifenin, doğru yolda bulunan, güzel ahlâklı ve faziletli kimselre olduklarına başkalarının, fazilette bunlara erişemeyeceklerine inanırız.

    Müslümanların imamlarınca, iyi olarak tanınan rivayet âlimlerinin bütün rivayetlerini tasdik ederiz. Bunların imamlığını kabul eder, bunlara karşı gelenleri, doğru yolu terketmeleri halinde sapık kabul ederiz. Bunlara kılıçla karşı çıkmayız, fitne ânmda savaşmayız.

    Deccalın çıkacağına, kabir azabına Münkir ve Nekir leğin bulunduğuna iman ederiz. Muhammed (s.a.v.)’ın tığım bildiren hadisi tasdik ederiz. Uykuda gör» çoğunu hak olarak kabul ederiz. Müminlerin en lâ'nım bileceğine Ve bunlar için sadaka verilebileceğine, bunları, faydalandıracağına inanırız. Allah Tealâ’ın, sallih kullarına bazı özel Allah Teala haller ihsan edeceğini kabul ederiz, muşrıklerm çocukları hakkında şöyle deriz: «Âhirette, Allah, bunlar için bir ateş yakacak, sonra bunlara bu ateşten geçin diyecek.» Nitekim rivayetler bunu beyan etmektedir. Ker fitneye davet edenden ayrılma, heva ve hevesine uyandan uzak durma görüşündeyiz. Bu sözlerimize deliller göstereceğiz.»

    Bu sözleri uzun uzun naklettik. Çünkü bu sözler, Eş'ari'nin mezhebinin ve seçtiği yolun çok güzel bir özetidir. Bu özetm ifade ettıgı önemli hususlar şunlardır:

    1 — Salih kulların kendilerine ait birtakım halleri olabilir. Bu hallere, âlimler, mucizelerden ayırarak, «Keramet» adını vermişlerdir. Ölü için dua edilmesi ve sadaka verilmesi caizdir. Bunlar, oluye fayda sağlayabilir.

    2 — Eş'ari, sünnet yoluyla gelen bütün itikadı meselelerin kabul edilmesi görüşündedir. Ona göre, nıütevatir bir hadisle, tek yoldan rivayet edilen hadis arasında bu hususta fark yoktur.

    îmam Eş'ari, sünnet ile1 sabit olan bütün itikadı meselelere her türlü delili getirir ve tek yolla gelen hadislerle sabit olan hususlara

    inandığını ilan eder.

    3 — Eş'ari, müteşabih âyetlerde, nassların zahirlerini alır, nass-ların zahirini almanın, benzetmeye yol açacağı kanaatinde değildir. Eş'ari'ye göre, Allah'ın yüzü vardır, fakat kulların yüzü gibi değildir Eli vardır, fakat yaratılanlardan herhangi birinin elme benzemez.

    4 — İmam Eş'ari, inançlarının, îmam Ahmed b. Hanbel'm görüşlerine mutabık olduğu kanaatindedir. Eş'ari'ye göre, imam Ahmed öncü bir imam ve büyük bir âlimdir.

    İmam Eş'arî'nin mezhebi, Mutezilîlerle ihtilaf eden fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşlerine uygundur. Eş'ari, nasslarnı mutlaka zahirini alır. Herhangi bir tevile başvurmaz. Eş'ari'nin mezhebi, heva. ve heveslerine uyanların görüşlerinden kesinlikle uzaktır. Aslında İmam Eş'arî'nin görüşleri, ifrat ve tefritten uzak, orta yolu tutan görüşlerdir. Onun görüşleri, aşın gidenlerle inkâr edenler arasında orta bir görüştür. Tartışmalarda aşırı uçları teşkil eden Mutezile, Haşviye ve Cebriyenin ortasında bir yol tutmuştur.

    İmam Eş'arî'nin hayatını inceleyen araştırıcı, Eş'arî'nin geniş araştırmalarının, aşırı olmaktan uzak, orta bir mezhep seçmesini gerektirdiğini görür. Eş'arî'nin «Makalâtül İslâmiyyîn» adlı kitabı, bu zatın, bütün îslâm fırkalarının görüşlerini genişçe mütalâa ettiğini ve bu görüşleri titizlikle naklettiğini gösterir. Eş'arî, Kur'an-ı Kerîm ile ilişkisi olan felsefî görüşlerin orta yolunu tutmuşsa da hakkında âyet veya hadis, bulunan bütün mevzularda fıkıh âlimîeriyîe ittifak etmiştir. Araştırıcı, Eş'ari'nin bütün görüşlerinde orta yolu tuttuğunu görmekte hiçbir güçlük çekmez.

    a) Eş'ari'nin, Allah Tealâ'nm sıfatları hakkındaki görüüş, Mutezile ve Cüheymiyye ile Haşviye ve Mücessime arasında orta bir yol tutmuştur. Birinciler, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen, Allah Tealâ'nın sıfatlarından sadece, vücud, kıdem, beka ve vahdaniyeti kabul etmişler; semi, basar, kelâm ve diğer sıfat-ı zatiyeleri inkâra kalkışmışlar, «Bunlar zatın aynıdır» demişler, bu sıfatlar, Kur'an-ı Kerîm-' de zikredilen «rahman» ve «rahim» gibi, Allah Tealâ'nm isimleridir, şeklinde iddiada bulunmuşlardır.

    Haşviye ve Mücessime ise, Allah Tealâ'nm, zatım sıfatlandırırken onu, mahlukların sıfatlarına benzetmeye kalkışmışlardır. Allah Tealâ bundan beridir, yücedir, büyüktür.

    İmam Eş'arî ise, Kur'an-ı Kerîm ve sünneti seniyyede zikredilen Allah'ın bütün sıfatlarının varlığım kabul etmiş, bunların, Allah'ın zatına yakışan sıfatlar olduğuna ve yaratıîanlardaki sıfatlara asla benzemediklerine karar vermiştir. Meselâ, Allah Tealâ'nm görmesi, işitmesi ve konuşması, yaratılanların görmesine, işitmesine ve konuşmasına benzemediğini ifade etmiştir.

    b) Eş'arî'nin, Allah Tealâ'nm kudreti ve insanın fiilleri hakkındaki görüşü de Cebriye ile Mutezile arasında orta bir görüştür.

    Mutezile, «Kul, Allah'ın, ona verdiği bir güçle kendi işlerini kendi yaratır.» demiş. Cebriye ise «İnsanın, herhangi bir şeyi icadetme-ye veya kazanmaya gücü yoktur. İnsan, rüzgârın önündeki tüy gibidir.» demişlerdir.

    Eş'arî ise, «İnsanın bir şeyi icadetmeye gücü yetmez ama, kazanma kudreti vardır» demiştir.

    c) Kıyamet gününde, Allah Tealâ'nm görülmesi hususunda da Mutezile, «Allah görülmez» demiş, bu husustaki Kur'an-ı Kerim âyetlerini tevil etmiş ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in hadislerini «âhad» (Tek yolla geldikleri gerekçesiyle) oldukları için kabul etmemişlerdir.

    Müşebbihe fırkası ise, Allah Tealâ'nın âhirette belirli bir şekilde görüleceğini iddia etmişlerdir.

    İmam Eş'arî ise, orta yolu tutarak «Allah Tealâ'nın, kıyamette, herhangi bir şekle girmeyerek ve herhangi bir sınır tayin edilmeyerek görülmeyeceğini söylemiştir.»

    d) «Allah'ın eli, onların elinin üstündedir.»[27] âyeti gibi, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen âyetler ve benzeri müteşabih hadisler hakkında Mutezile şöyle demiştir: «Allah'ın kudreti, kulların kudretinin üzerindedir.», Haşviye ise; «Allah'ın, bir organ olarak elinin bulunduğunu» söylemiştir,

    Eş'ari ise, «Allah Tealâ'nın ‘’eli»nin bulunmasından maksat, «semi» ve «basar» gibi bir sıfatının bulunmasıdır» demiştir. Nitekim «İbane» adlı kitapta bu husus zikredilmiştir. Eş'ari, «el» in varlığını kabul etmiş, fakat diğer mahlukatın eline benzediğini reddetmiştir. Ancak, Mutezileye karşı çıkarak, şiddetle savunduğu bu görüşünden, daha sonra vazgeçtiği anlatılmaktadır. Çünkü «Lem'a» adlı kitapta, Eş'ari'nin, Mutezile gibi «Allah'ın elini «Kudret» ile tefsir ettiği anlatılmaktadır.

    e) Kur'an-ı Kerîm hakkında Mutezile «Kur'an mahluktur. Allah tarafından, sonradan yaratılmıştır.» demiştir. Haşviye ise «Mu-katta'» harfler, Kur'an-ı Kerim'in, üzerine yazıldığı maddeler ve harflerin yazıldığı maddeler ve iki kapak arasında bulunan herşey mahluk değildir.» demiştir. Eş'arî ise, yine orta yolu tutmuş ve şunları söylemiştir: «Kur'an, Allanın kelamıdır, asla değişmez. Mahluk değildir. Sonradan meydana gelmemiş ve icadedilmemiştir. Mukatta' harfler, renkler, Kur'an'm, üzerine yazıldığı maddeler ve kelimelerden çıkan sesler, mahluktur, sonradan icadedilmiştir.»

    f) Büyük günah işleyen kimse hakkında Mutezile, iman ve ita-atiyle beraber, günahlarından tevbe etmezse, cehennemden ebediyyen çıkamaz.» demiştir.

    Ehl-i sünnetten olmayan Mürcie ise, «'Allah'a samimiyetle iman eden kişiye, büyük günahları ne olursa olsun, zarar vermez.» demiştir.

    İmam Eş'ari, bu hususta da orta yolu seçmiş ve şöyle demiştir: «Allah'ı birleyen ve doğru yoldan ayrılan günahkâr bir mü'min, Allah'ın iradesine havale edilmiştir. Allah, dilerse onu affedip cennetine koyar, dilerse, yoldan çıkmasından dolayı onu cezalandırır, fakat daha sonra yine cennetine koyar.»

    g) Şefaat hususunda «İmamîyye» fırkası, hem Muhammed'in hem de imamlarının, şefaat edeceklerini söylemişlerdir. Mutezile ise, hiçbir kulun şefaat edemiyeceğini iddia etmişlerdir,

    İmam Eş'ari ise, orta yolu seçmiş ve şunları söylemiştir; Peygamber Efendimiz (s.a.v.), mu'minlerden, cezaya layık olanlara makbul bir şefaatte bulunacak, Allah'ın emri ve izni ile, şefaatçi olacak ve diğer peygamberler gibi, ancak, kendisinden razı olduğu kimselere şefaat edecektir.»

    Görülüyor ki; İmam Eş'arî, sapıklıklardan uzak kalmak için orta yolu seçmiştir. Matüridiye mezhebini anlatırken, Eş'ari'nin görüşlerini, başka görüşlerle de karşılaştırarak anlatmaya çalışacağız.

    îmam Eş'arî, itikadi meselelere delil getirirken, hem nakli ve hem de aklî metodları kullanmıştır. Eş'ari, Kur'an-i Kerîm ve hadîs-i şeriflerde zikredilen, Allah'ın sıfatlarını, peygamberlerini, âhiret gününü, melekleri, hesabı, cezayı, sevabı olduğu giib kabul eder, Kur'an-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde zikredilen bu hususları ispat etmek için akli ve mantıkî delillere başvurur.

    Eş'ari, aklî delilleri, hiçbir zaman, nakli delillerden üstün sayarak onları tevile kalkışmaz veya zahirlerinden uzaklaştırmak istemez. Bilalüs o, aklî delilleri nakli delillere hizmetçi olarak kullanır.

    Eş'arî, bu hususta felsefî kaziyelerden mantıkçıların ve felsefecilerin daldıkları aklî meselelerden istifade etmiştir. İmam Eş'ari'nin, nakli deliller yanında aklî metodu da işletmesi, şu sebeplerden ileri gelmektedir.

    1 — İmam Eş'arî, Mutezile âlimlerinden ilim tahsil etmiş, bunların sohbet meclislerinde yetişmiş ve bunların kaynaklarından su içmiş, Kur'an-ı Kerim'deki itikadi meselelere delil getirme hususunda bunların yolunu seçmiş, fakat Kur'an-ı Kerîm'in ve hadîslerin metinlerini anlamakta bunların metodlarını kullanmamıştır. Malûm olduğu üzere, Muteziîiler, delil getirme bakımından, mantıkçıların ve felsefecilerin yolunu tutmuşlardır.

    2 — Eş'arî. Mutezilîlere karşı çıkmış ve bunlara cevap vermeye girişmiştir. Bu sebeple Eş'arî'nin, onların delilleri gibi delillere başvurması gerekmiş, onlara gâlib gelmesi, onların ortaya attığı şüpheleri bertaraf etmesi, onları susturması ve onların delillerini çürütmesi için, Mutevilîlerin, delil getirme metoduna uyması icabediyordu.

    3 — Eş'ari, felsefecilere, «Karamita»Iara, Batmîlere ve benzeri guruplara cevap vermeye girişmişti. Bunların çoğu ise, ancak mantıkî kıyaslarla susturulabiliyordu. Yine, bunlardan bazıları felsefeci idi, ancak aklı delillerle önleri kesilebiliyordu.

    Şurası bir gerçektir ki, Hicrî III. ve IV. yüzyıllarda Mutezilîlik akımı zayıflamıştı. Mutezilîler, arzu ve heveslerine uyanlara ve Islama karşı saldırıya geçenlere cevab vermek için ortaya çıkmışlar ve bu hususta, büyük gayretler göstermişlerdir.

    Mutezilîler zayıflayınca, ehl-i sünnet âlimlerinin arasında bu vazifeyi yürütecek zatlar ortaya çıkmalıydı. Bu, ağır ve tehlikeli işe, Ebu Hasan el-Eş'ari'nin sahip çıkması gerekmiştir. Çünkü o, Mutezilîlerin talebesi idi. Bu hususta Mutezililerin gayretlerini biliyordu. Ayrıca o, zamanında, Mutezililerin otoriteleri sarsıldıktan sonra, ehl-i sünnet vel cemaatin tanınan bir imamı olmuştu. İşte bu sebeplerle İmam Eş'ari, büyük bir itibar kazanmış, pek çok taraftar bulmuş ve idareciler tarafmdanda yardım ve destek görmüştür. Bunun üzerine Eş'ari, hasımları olan, Mutezilîleri, heva ve heveslerine uyanları ve kâfirleri takibctmiş, bütün bölgelere taraftarlarını göndererek, ehl-i sünnet vel cemaatin hasım ve muhaliflerine karşı savaş açtırmıştır. Asrında yaşamış olan âlimlerin çoğu onu, «ehl-i sünnet vel cemaat imamı* diye adlandırmışlardır. Bununla beraber, Eş'arî'den sonra gelen bir kısım âlimler, ona muhalefet etmişlerdir. Meselâ; İbn-i Hazmf İmam Eş'arî'yi, kulun fiilleri hususundaki görüşünde, Cebriyecilerden saymış, çünkü ona göre Eş'ari, kulun seçme hakkına sahip olduğunu tesbit etmemiştir. İbn-i Hazm, Eş'ari'yi, büyük günah işleyen kişi hakkındaki görüşünden dolayı da «Murcie» fırkasından saymıştır. İbn-i Hazm, bu iki meselenin dışındaki bazı meselelerde de Eş'ari'nin peşini bırakmamıştır.[28]

    Bununla beraber, Eş'ari'nin muhalifleri, İslâm tarihinin dalgaları arasında kaybolup gitmiş, taraftarları ise nesilden nesile güçlenmiş ve cun yolunu izlemişlerdir. Eş'ari'nin taraftarları, onun gibi, Mutezililere ve dinden çıkanlara karşı, her alanda savaşmışlar ve her itikadı meselede, karşı koymuşlardır.

    Eş'ari'nin, bu büyük nüfuzuna rağmen, az sayıda da olsa büyük İslâm âlimlerinden, muhalifleri bulunmuştur. «Selefiyecileri» anlatırken izah edeceğimiz gibi, Hanbeli mezhebine mensub olanlardan bazı zatlar, Eş'arî'ye karşı çıkmışlardır.[29]

    İmam Eş'ari'den Sonra Eş'arî Mezhebi

    Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Eş'arî mezhebinin taraftarları pek çoktu. Eş'arî mezhebi, Irak ve Irak'ın batısında (daha önce de işaret ettiğimiz gibi) ehl-i sünnet veî cemaat mezhebi sayılmıştı. Daha sonra ortaya güçlü âlimler çıktı. Eş'arî'nin görüşlerini daha da kuvvetlendirdiler. Bazıları, Eş'arî'nin görüşlerine aşırı bir şekilde bağlandı. Öyle ki, sadece Eş'arî'nin varmış olduğu neticeleri Kabullenmekle kalmayıp, Eş'ari'nin neticelere varmak için sevkettiği önsözlere bile sımsıkı bağlı kaldılar. Eş'arî'nin, hem vardığı neticelere, hem de neticelere ulaşmak için zikrettiği mukaddimelere tâbi olmanın vâcib olduğunu söylediler. Bu guruptan olan âlimlerin önde gelenleri şuhlardır.

    a) H. 403 M. 1013 de vefat eden Ebu Bekir el-Bakıllânî. Bu zat, büyük bir âlimdi. Eş'ari'nin araştırmalarını süzgeçten geçirdi. İlm-i kelâmın aklî delillerinin mukaddimelerinden bahsetti. Cevher ve ârâz hakkında konuştu. Ârâzm, kendisi gibi ârâz ulan şeylerle bulu-namiyacağım ve arazın iki zamanda bir yerde bulunamıyacağmı ve buna benzer meseleleri izah etmiştir. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Bakulânî, sadece Eş'ari'nin vardığı neticeleri kabullenmekle yetinmemiş, Eş'arî'nin, bu neticelere varmak için ileri sürdüğü önsözlerden başka bir yol kullanmanın da caiz olmadığını ileri sürmüştür. Böylece Bakulânî, Eş'arî'ye tâbi olmada, ona yardım etme ve onu desteklemede aşırı gitmiştir. Çünkü, aklî mukaddimeler, ne Kur'an'da zikredilmiştir, ne de hadislerde. Bu hususta saha geniştir, kapılar açık, yollar işlektir. Belki insanlar, düşünceleriyle-, tecrübeleriyle ve özel kabiliyetleriyle, Eş'ari'nin başvurmadığı bir kısım delil ve ispat vasıtalarına ulaşabilirler.

    Eş'arî'nin ulaştığı neticelere, kendisine bahşedilen düşünce mahsullerine ters düşmedikçe, diğer insanlann elde ettiği delilleri almak, aslında kötü birşey değildir.

    b) M. 1059'da doğan ve M. 111, Hicrî 505 de vefat eden îmanı Gazali, Bakillânî'den sonra gelmiş, fakat tam olarak onun yolunda yürümemiş ve onun davet ettiği şeylere davet etmemiştir. Bilakis Gazali, delil getirmede, Bakillânfye muhalefet etmenin, varılacak aynı neticeleri iptal etmeyeceğini, dinin, belirli kişilerin değil, bütün insanlann akıllarına hitabettiğini, insanların, kitap ve sünnette zikredilenlere iman etme mecburiyetinde ve onları diledikleri delillerle kuvvetlendirenime hürriyetine sahib olduklarını söyletmiştir.

    Aslında Gazâlî, ne Eş'ari'ye, ne de Matûridi'ye tâbi olmuştur. Bilakis o, meselelere serbest araştırıcı nazarıyla bakmış, bir tâbi veya bir mukallit görüşüyle bakmamıştır.

    Gazali, bu iki zatın, varmış oldukları birçok neticelerde onların jgörüşlerine katılmış, bazı, dinen uyulması gereken mesele saydıkları hususlarda da onlara muhalefet etmiştir. Bu sebepledir ki, Eş'arî taraftarlarından birçoğu, Gazâli'yi küfür ve zındıklıkla itham etmişlerdir.

    Gazâlî'nin «Feysal el-Tefrika beyn el-İslâm ve el-Zendeka» adlı eserinde söylediklerini görelim:

    Bu eserde şunlar zikredilmektedir : «Ey şefkatli kardeşim ve mutaassıb dostum! Seni oldukça kızgın ve fikren dağınık görüyorum. Bunun sebebi, dinî muamelelerin sırları hakkında yazılmış bazı kitaplarımıza, bir kısım hasetçi zümrenin dil uzatmalarının, kulağınıza gelmesi ve bunların, bu kitaplarımızda önceki sahabilerin ve ilm-i kelâm âlimlerinin mezheplerine ters düşen şeylerin mevcut olduğunu sanmaları, Eş'arî mezhebinden kıl payı kadar uzaklaşmanın kâfirlik olduğunu zannetmeleri ve çok az dahî olsa, onun mezhebine muhalefet etmenin, sapıklık ve hüsran olduğunu iddia etmeleri, senin kulağını tırmalamasıdır.

    Ey şefkatli ve mutaassıb kardeşim! Kendini yorma, bunlarla canını sıkma. Seni aldatanlara aldırma. Sana söylenenlere karşı sabret. Onlarla güzellikle anlaş. Kendisine haset edilmeyeni ve dil uzatılmayanı, büyük bir kimse sanma. Küfür ve sapıklıkla itham edilmeyeni gözünde büyütme.

    Hangi davetçi, peygamberlerin ^fendisi olan Muhammed'den daha mükemmel ve akıllı idi? O'na «bir deli» dediler. Hangi söz, âlemlerin Rabbi olan Alalh'ın kelâmından daha doğru olabilir? Halbuki O'na da «öncekilerin masallarıdır» dediler. Kendi nefsini ve arkadaşım hesaba çek, ondan, kâfirliği tarif etmesini iste. Eğer o, sana, kâfirliği, «Eş'arî mezhebine muhalefet etmektir.» yahut «Mutezile mezhebidir.» veya «Hanbelî mezhebidir.» ya da «Buna benzer bir şevdir» şeklinde tarif ederse, bil ki o, aklanmış bir ahmaktır. Taklidcilik, onun elini, kolunu bağlamıştır. O, artık bir kördür. Onu düzelteyim diye zaman kaybetme. Böylesinin iddiasıyla hasımlarının iddialarını, birbiriyle karşılaştırmak, onu susturmak için sana delil olarak yeter. Çünkü bu kişi, kendisiyle muhalifleri arasında önemli bir fark ve önemli bir ayırım bulamayacaktır. Belki de senin arkadaşın, mezhebler içinde Eş'arî mezhebine meyleden biri olabilir. Eş'arî'den her rivayet edilene ve ağzından çıkana muhalefet etmenin, açıkça kâfirlik olduğunu sanabilir. Sen, ona sor ki; Hakkın, Eş'ari'ye tahsis edildiğini nasıl isbatlıyor da, Bakıllânî'nin küfrüne hüküm veriyor? Çünkü Bakıîlânİ, Allah Tealâ'nm «Beka» sıfatında, ona muhalefet ediyor ve bu sıfatın, Allah'ın zatından başka olan bîr sıfat olduğunu zannediyor. Yine ona sor ki: Niçin, Bakülânî, Eş'ari'ye muhalefet etmekle, kâfir olmaya Eş'arî'den daha lâyık oldu?

    Niçin, hak, bunlardan birine tahsis edildi de diğerine verilmedi? Yoksa hak, daha önce gelene mi tahsis edilir? Bu takdirde, Eş'arî'den önce de Mutezililer gelmiştir. Bu sebeple, hakkın onlara tahsis edilmesi gerekirdi. Yoksa, hakkın tahsis ediliş sebebi, ilim ve fazilet bakımından üstün olmak mıdır? Böyle olduğu takdirde hangi terazi ve ölçülerle faziletin derecelerini ölçtü de, kendisinin tâbi olduğu ve taklid ettiği zatlan da daha üstün bir zatın mevcut olmadığı görüşü doğdu ona.

    Eğer bu arkadaşın, Eş'arî'ye, Bakillnî'nin muhalefet etmesine müsade ediyorsa, diğerlerine niçin yasaklıyor? îzin verme yetkisinin kendisine tahsis edildiğine dair delili nedir?

    Eğer arkadaşın, Bakillânî'nin, Eş'arî ile olan ihtilafının, Iafzî bir ihtilaf olduğunu, öze yönelik olmadığını zannediyorsa (Nitekim, bazı mutaassıplar, Bakiîlâni ile Eş'ari'nin, devamlı olarak ittifak içinde olduklarını zannederek, kendilerini zorlamak suretiyle bu iddiada bulunmuşlar, Allah'ın sıfatlarının, zatının aynı veya gayri olduğu hususunda ihtilafın, basit bir ihtilaf olduğunu, üzerinde durulması gerekmediğini iddia etmişlerdir.) niçin Allah'ın sıfatları olmadığını söyleyen Mutezilîlere karşı bu derece sert davranıyor? Halbuki Mutezililer, Allah'ın âlim olduğunu, ilmiyle bütün malumatları kuşattığını ve bütün mümkinata kadir olduğunu söylerler. Mutezililer, Eş'arî'ye sadece şu hususlarda muhalefet ederler. Meselâ; İlim ve kudret, Allah'ın zatı mıdır, yoksa zatına ilâve olarak birer sıfat mıdır ?

    Mutezililerin ihtilafı ile, Bakillâni'nin ihtilafı arasında ne fark vardır?»

    Bu risaleden anlıyoruz ki, Gazali, itikadı meselelere, taklitten uzak, objektif bir bakışla bakıyordu. Herhangi bir imamı taklit etmiyor ve itikatta kabul edilen mezheblerden herhangi birine tâbi olmuyordu. Her nekadar vardığı sonuçlar, Eş'ari'nin vardığı sonuçlara yakın olsa da...

    Gazaîî'den sonra da birçok âlimler geldiler. Eş'arî mezhebinin vardığı sonuçları kabul ettiler. Ve bu mezhebin delillerini çoğalttılar. Bunlar da, Eş'ari'nin, neticeye varmak için kullandığı mukaddimelere bağlı kalmayı tavsiye etmediler, sadece varılan neticelere bağlı kaldılar. Bu âlimlerden bazıları:

    a) Hicrî 701, M. 1282 de vefat eden «Beyzavî» diye tanınan 'Abdullah b. Ömer'dir. Bu zat, munazara ilminde çok usta, takva sahibi bir imam, Şafiî mezhebinde derin bir fıkıhçıydı. Bu zatın, kelâm ilminde «Kitab el-Tevalih» adlı bir eseri mevcuttur.

    b) Hicrî 816, M. 1413 tarihinde vefat eden Esseyyid Şerif el-Curcani'dir. Bu zat, Hanefî mezhebinin fakihlerinden biridir. Aklî ilimlere âşinâ idi. Bu hususta birçok kitaplar yazmış ve insanlar, bunlardan istifade etmiştir.

    Bu zatlardan daha önce ve daha sonra birçok dâhi âlimler gelmiş, aklî ve naklî ilimleri tahsil etmişlerdir. Bunların ileri sürdükleri deliller, Mutezile ve diğerlerine verdikleri cevablar kaydedilmiş bulunmaktadır. Bu kayıtların sicili, zamanımıza kadar okutulan imvi kelâmdır.
    [1] Kur'an-ı Kerîm Müddessir, 25
    [2] Kur'an-ı Kerîm însan, 30. âyet
    [3] Kur'an-ı Kerîm Secde, 13. âyet
    [4] Kur'an-i Kerîm Buruç, 16. âyet
    [5] Kur'an-ı Kerîm A'raf, 89. âyet
    [6] İbn. Mâce Kit. Mukaddime bab. 10; Musned İmam-ı Ahmed c. 2 sh. 86. Bu hadisi şerifin tercümesinde asıl kaynaklar göz önünde bulundurulmuştur.
    [7] Araf suresi âyet, 188
    [8] Nisa suresi, âyet; 116
    [9] Buhari, Kitab el-Rikak, bab; 51; Muslim Kitab el-İman bab; 302; Nesaî, Kitab-el Cehennem bab; 10 - Not: Bu hadis, asıl kaynaktaki metnine göre tercüme edilmiştir.
    [10] Rahman suresi âyet, 27 (11) Sa'd suresi âyet; 75
    [11] Sa’d suresi ayet;75
    [12] Kamer suresi âyet; 14
    [13] Tâhâ suresi âyet;39
    [14] Buhari Kitab el-Teheccüd bab; 14; Muslim, Kitab; Salatu'l musafirîn bab; 167; Tirmizî Kitab el-Salat, bab; 211; Ebu Davud, Kitab el-Sünne bab; 21; Ibn-i Mace Kitab el-ikame bab; 182; Muvatta îmam Malik, Kitab el-Kur'an; bab; 30
    [15] Taha suresi âyet; 5
    [16] Rahman suresi âyet; 27
    [17] Maîde suresi âyet; 64
    [18] Kamer suresi âyet; 14
    [19] Nisa suresi, âyet; 166
    [20] Fussilet suresi âyet; 15
    [21] Saffat suresi âyet; 96
    [22] Tur suresi âyet; 25
    [23] A'raf suresi âyet; 178
    [24] Mutaîfifin suresi âyet; 15
    [25] İmam Eş'ari'ye göre, iman, artıp eksilebilir. Çünkü amel imandandır, îmam Maturidi'ye göre ise; imanın artıp eksilmesi söz konusu değildir. Çünkü iman, «kalb ile tasdiktir.» tasdikin ise eksilip artması söz konusu değildir.
    [26] «Aşere-i mubeşşere» diye adlandırılan bu zatlar sonlardır; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zubeyr, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b, Ebi Vakkas, Sa'd b. Zeyd ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrah (r.anhum ecmain)'dır.
    [27] Fetih suresi âyet;10
    [28] EI-Fisal C. 3, sh. 22
    [29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/197-209.
    [30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/210-213.






    İlgili Konular:

    Eşâri'ler Ve Maturidi'lerin Hükmü Nedir? Aralarındaki Fark Nedir?
    https://www.islam-tr.net/konu/esariler-ve-maturidilerin-hukmu-nedir-aralarindaki-fark-nedir.29528/
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş