EĞER SÖZÜNÜ KULLANMAN IN HÜKMÜ


Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak 'Bu işten bize ne var ki?' diyorlardı. De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorla r, 'Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik' diyorlar. De ki: "Evleriniz de olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilece kleri yerlere gidecekti . (Bunu) Allah, sinelerin izdekini denemek ve kalplerin izde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir." (Al-i İmran: 3/154)

Yine hakkında tehdit ve yasaklama bulunan hoş olmayan şeylerden birisi de, hakkında kaderin cereyan ettiği musibetle r karşısında sabır göstermeyip, geçmiş olaylara ilişkin üzüntü duymayı içeren hususlardır. Öyleki bu elden kaçmış olan şeylerin tekrar kazanılması da mümkün değildir. Burada vacip olan, kadere teslimiye t göstererek vacip olan kulluğu, yani ubudiyeti yerine getirmekt ir. Bu da kulun, başına gelen hoş olmayan şeylere karşı sabır göstermesiyledir. Kadere iman, imanın altı esasından bir tanesidir . Burada yazar (Muhammed b. Abdulvehh ab), "lev" (eğer) anlamına gelen bir ifadeye, "el" takısını eklemiş ve:

"el-Lev" olarak konu başlığı yapmıştır. Bunun burada tıpkı benzerler i gibi marifeliğine gerek yoktur. Böyle bir şey de ifade etmez. Çünkü burada asıl amaç bizzat bu lafzın kendisidi r.

Ayetteki sözü Uhud savaşı gününde bazı münafıklar söylemişlerdi. Çünkü hepsi, korku, endişe ve huzursuzl uk içindeydiler.

Zübeyr (r.a.) şöyle dedi:

"Korkumuz arttığı bir sırada kendimi Rasululla h (s.a.v.) ile birlikte gördüm. Allah üzerimize bir uyku gönderdi. Hiçbirimiz kalmamak şartıyla başlarımız göğsümüze düştü (uyukladık). Vallahi, ben kesinlikl e Muattib b. Kuşayr'ın sözünü adeta bir rüya görür gibi duymaktay dım. (Şöyle diyordu):

"Eğer bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik."

Bunu ondan hıfzettim. İşte Muattib'in bu sözü üzerine Allah (c.c.) Al-i İmran: 3/154 ayetini indirdi." (İbn Ebu Hatim)

Allah (c.c.) aynı ayetin devamında şöyle buyuruyor:

"De ki: "Evleriniz de kalmış olsaydınız bile, öldürülüp düşecekleri yerlere kendilikl erinden çıkıp gelirlerd i."

Yani bu, Allah'tan takdir olunmuş bir kaderdir. O'ndan kesin ve gerekli olan bir hükümdür, kesinlikl e bundan kurtuluş ve bir çıkış yolu yoktur.

"Onlar, kendileri oturup kardeşleri için: 'Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi' diyenlerd ir. De ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizd en savın öyleyse." (Al-i İmran: 3/168)

ayetine gelince; İmad İbn Kesir bu ayetle ilgili olarak diyor ki:

"Eğer bizim onlar hakkında evlerinde oturup savaşa çıkmamaları konusunda ki meşveretimizi dinlemiş olsalardı öldürülmezlerdi.' dediler. Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

"De ki: Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım." (AI-i İmran: 3/168)

Yani evde oturup kalkmak eğer kişiyi öldürülmekten ve ölümden kurtaraca ksa, bu takdirde sizin ölmemeniz gerekir. Oysaki ölüm gelip yakalayac aktır. Ölüm kesinlikl e gelecekti r. Hatta siz en sağlam kalelerde de korunmuş olsanız, ölüm gelip sizi yakalayac aktır. Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizd en ölümü uzaklaştırın. Mücahid, Cabir b. Abdullah'tan rivayetle derki:

"Bu ayet Abdullah b. Übeyy ve arkadaşları hakkında nazil olmuştu." Yani, bu sözleri söyleyen odur.

Beyhaki Enes'ten rivayet ediyor, Ebu Talha şöyle demiştir:

"Biz Uhud savaşında saflarımızda iken, bizi bir uyuklama bastı. Derken elimden kılıcım yere düştü, ben onu alıyordum, o düşüyordu." Diyor ki:

"Bunların başka bir endişeleri yoktur. Onlar toplumun en korkakları ve en pısırıklarıdırlar. Hakkı koruma noktasında en rezil kimselerd ir. (Çünkü bunlar Allah hakkında, tıpkı cahiliyen in düşündüğü gibi Hakkın dışındaki bir anlayışla düşünüyor ve zannediyo rlardı.) Ancak bunların hepsinin de tek bir durumları vardı ki, o da Allah hakkında kuşku ve şüphe içinde bulunmala rıydı."

"Onları yalnızca kendi canları ilgilendi riyordu" yani korku, endişe ve rahatsızlıktan dolayı gözlerine uyuklama bile girmiyord u. Allah hakkında hakkın dışında cahiliye zannıyla zan besliyorl ardı."

Şeyhülislam (r.a.) diyor ki:

"Uhud Savaşı günü müslümanlar bozguna uğrayınca Abdullah b. Übeyy:

"Benim reyimi ve kendi reylerini bırakıyorlardı da, çocukların reyiyle hareket ediyorlar dı." ya da bunun gibi bir şey demişti...

Kendisiyl e bir çok kimseler de bozguna uğradılar. Bunların bir çoğu bundan önce münafık da değillerdi. Bunlar müslüman idiler, hepsi de imanlıydılar ve hepsi de Allah'ın kendileri ni örnek verdiği, Darb-ı mesele kıldığı kimselerd iler. Eğer bunlar böyle bir denemeden geçmezden önce, nifaktan önce ölmüş olsalardı, kesinlikl e müslüman olarak ölürlerdi. Bu durumda kesinlikl e gerçek münafıklardan olamayaca klardı ki o gerçek münafıklar mihnet sebebiyle imandan dönüp irtidad ettiler. Nitekim günümüzdeki bir çok müslümanın hali de böyledir. Eğer bunların bir çoğu böyle bir imtihanla ve sıkıntıyla yüz yüze gelseler, iman ehli olan bu kimselerd en bir çoğu sarsılır da imanlarında bir eksilme görülür ve çoğu da münafık olurlar. Bunlardan kimi, düşmanın üstüne gelmesi durumunda mürtedliğini açıkça ilan eder. Biz bunlardan gördüklerimizi gördüğümüz gibi, bizim dışımızda da bunları gören, bundaki ibretleri farkedenl er vardır. Bu tür kimseler, afiyette oldukları veya müslümanlar düşmanlarına üstünlük kazandıkları takdirde hepsi de müslüman olurlar. Bu durumda zahir ve batın manada rasullere iman ederler; fakat sıkıntılar karşısında dayanamay an, güçsüz kalan ve sebat etmeyen bir imanla...

Bu açıdan bunların çoğu farzları terkederl er, haram işlerler. Bunların durumu:

"Biz iman ettik" dedikleri zaman kendileri ne:

"Siz mümin değilsiniz, ancak 'biz müslüman gözüktük' deyin, iman henüz kalplerin ize yerleşmemiştir" denilen kimseleri nki gibidir. Yani bunlar mutlak anlamda, müminlerin inandıkları gibi gerçek manada bir imana sahip değildirler.

Doğrusu müminlerin imanı, Allah'ın kitabında mutlak manada konu edilen gerçek bir imandır. Nitekim Kitap ve Sünnet de bunu göstermektedir. Bu imana sahip olanlarda, herhangi bir sıkıntı ve mihnet anında asla bir sarsılma ve kalplerin deki imanda bir rahatsızlık meydana gelmez."

"Biz bunları gördük, bizim dışımızdakiler de bundaki ibreti gördüler." ifadesine gelince, ben derim ki:

"Biz de aynı şekilde düşmanın üstün gelmesi durumunda ki ibreti, bunların öyle bir durumda müslümanların aleyhine düşmanlara yardımlarını, dine dil uzattıklarını, açıkça düşmanlıklarını ve kinlerini kustuklarını gördük. Hem de İslam nurunu söndürmek için tüm gayretler ini ortaya serdikler ini, müslümanların yok olmasını nasıl istedikle rini, bunun için nasıl gayret gösterdiklerini ve daha benzeri, uzun uzun sayamayac ağımız ihanetler ini de ibretle seyrettik . Yardım yalnızca Allah'tandır.

Ebu Hureyre'den (r.a.) Rasululla h (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Sana faydası dokunacak hususlara azimle sarıl. Allah'tan yardım iste, sakın acze düşme, başına bir zarar geldiğinde: 'Eğer şöyle yapsaydım, şöyle olurdu (Keşke şöyle şöyle yapsaydım)' deme. Ancak de ki: "Allah böyle takdir etti ve elbette Allah dilediğini yapar." Zira eğer sözü şeytanın işine yol açar." (Müslim Kader: 34, İbn Mace Mukaddime: 10, Ahmed: 2/366, 370)

Yazar (Muhammed b. Abdulvehh ab) bu hadisi özet olarak geçmiştir. Rasululla h'dan (s.a.v.) hadisin tamamı şöyle rivayet edilmiştir:

"Güçlü mümin, Allah katında zayıf müminden daha hayırlı ve sevgilidi r. Her bir hayırda sana faydalı olanına düşkün ol." (Müslim, Kader: [​IMG]

Burada asıl murad olunan şey, günlük geçim hususunda sebeplerl e ilgili fiillere karşı haris olmak, bunlar üzerine düşmektir. Çünkü bu, kul için hem dünyası ve hem de ahireti açısından yarar sağlar. Kul, Allah'ın şeriat olarak kulları için ortaya koyduğu vacip, müstehap ve mubah olan sebeplere sarılmak suretiyle gerekeni yapmak zorundadır. Çünkü kul, ancak sebeple ilgili fiili işlemesi durumunda sadece Allah'tan yardım beklemiş, Allah dışındaki hiçbir varlıktan yardım istememiş olur. Bu da sebebin tamamlanm ası ve kendisi için menfaatin sağlanması bakımından gereklidi r. Kul, bu gibi konularda Allah'a dayanıp itimat etmelidir . Çünkü sebebi ve müsebbebi yaratan, bizzat Allah'ın kendisidi r ve ancak Allah, sebebi kulu için faydalı kıldığı takdirde sebep ona menfaat getirir. Bu bakımdan kul, sebebi yerine getirmede Allah'a dayanıp güvenmelidir. Çünkü sebebi işlemek Sünnettir, Allah'a tevekkül ise tevhiddir . İkisi birleştiği takdirde, Allah'ın izniyle muradı tamamlanmış olur.

"Aciz kalma" ifadesiyl e, Allah Rasulü (s.a.v.) aczden nehyedere k bunu zemmetmiştir. Çünkü acz, hem şeriat hem de akıl yönünden mezmumdur . Hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Akıllı kimse, nefsine boyun eğdiren ve ölümden sonrası için amel işleyendir. Aciz kimse de hem nefsine ve heva ile hevesine uyan hem de Allah'tan emani içinde olandır (yani Allah büyüktür deyip de amele sarılmayandır)." (Tirmizi, Kıyamet: 14. Tirmizi "Hadis basendir' diyor. Hakim de, Buhari'nin şartına göre sahih olduğunu belirtiyo r. Ancak Zehebi, 'Bunda İbn Ebu Meryem var ki, bu zayıftır' diye belirtiyo r. Bu Şeddad b. Evs hadisinde n alınmadır, ancak burada "el-Emaniye" kelimesi hadiste yer almamakta dır)

Rasululla h (s.a.v.) bu hadisleri nde, kula, başına hoşlanmadığı ve istemediği bir fiil gelmesi durumunda şöyle dememesi hususunda yol göstermektedir.

"Ben şöyle yapsaydım, bu iş şöyle olurdu."

Kişi ancak şöyle demelidir:

"Allah takdir etmiş, Allah'ın dilediği ne ise o olmuştur." Yani bu, Allah'ın kaderidir . Burada vacip olan da kadere teslim olmaktır, buna rıza göstermek ve bundan dolayı Allah'tan sevap beklemekt ir.

"Çünkü, eğer sözü şeytanın amellerin e kapı açar" Geçenlere karşı üzüntü, teessüf ve hasret duymada, kaderi kötüleme manası yatmaktadır ki, bu sabra ve rızaya aykırıdır. Oysa kadere iman farz, sabretmek de vaciptir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Yeryüzünde olan ve sizin nefisleri nizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmada n önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyleki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikler i dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürlenenleri sevmez." (Hadid: 57/22-23)

Müminlerin emin Hz. Ali (r.a.) diyor ki:

"Sabır, iman açısından, cesede göre baş ne ise aynen öyledir."

İmam Ahmed de diyor ki:

"Allah, Kur'an'ın 90 yerinde sabırdan söz etmiştir."

Şeyhülislam (r.a.) da, hadisi tümüyle zikrettik ten sonra, bunun manasıyla ilgili olarak şöyle diyor:

"İşlerde acizlik gösterme, kaderden dolayı da feryad etme. Öyle insanlar vardır ki, bu kötü şeyin her ikisini de işlemektedir. Nebi (s.a.v.) faydalı şeyler üzerine haris olmayı ve Allah'tan yardım beklemeyi emretmiştir. Emir vucub gerektiri r. Eğer vacip değilse müstehaptır. Aczden nehyetmek de böyledir. Allah (c.c.) aczi kötüler. Acz, Allah'ın kendileri ne yardımda bulundukl arının zıddı kimselerd e olandır. Sabrı emretmek, aczi nehyetmek bir çok yerde emredilen bir husustur. Zira insan iki şey arasında bulunmakt adır:

Bunlardan birisi, yapmasıyla emrolunduğu bir iştir ki, bunu işlemesi, bunun üzerine düşmesi, haris olması, Allah'tan yardım beklemesi ve aciz kalmamasıdır.

İkincisi de, kendi fiilinin dışında olup, başına gelen bir emirdir. Dolayısıyla buna da sabretmes i, feryad ederek isyan etmemesid ir. İşte bu bakımdan kimi akıllı kimseler -İbnul Mukaffa veya bir başkası- şöyle demişlerdir:

"İşler iki şekildedir:

Bunlardan birisi hususunda insan aciz değildir, bunun bir çaresini bulabilir . İkincisine ise güç yetiremez, çare bulamaz. Bu nedenle bundan dolayı feryad etmemelid ir. Bu, tüm işlerde böyledir. Bunun mümine göre bir durumu ve değerlendirmesi vardır:

Eğer başa gelen olayın bir çaresi bulunuyor sa, buna başvurmak Allah'ın emrettiği ve istediği bir şeydir. Çünkü Allah, çaresi olmayan bir şeyi emretmez ve hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemez. Allah kuluna, çaresi bulunan her bir hayrı emretmiştir. Ancak çaresi olmayan ve kulun kendi fiilinin dışında başına gelen şeyler için aynı durum söz konusu değildir. Hasenat ve seyyiat, kulun kendi iradesi dahilinde olan iki kısım fiildir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Kim bir iyilik ile gelirse kendisine bunun on misli vardır, kim de bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar." (En'am: 6/160)

"Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhiniz edir. Artık diğerinin (ikinci fesadın ceza) vakti gelince, kederiniz yüzlerinizden belli olsun, birincisi nde girdikler i gibi Mescide girsinler ve ele geçirdiklerini darmadağın edip mahvetsin ler." (İsra: 17/7)

"Öyleyse sağırlara sen mi dinletece ksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete erdirecek sin?" (Zuhruf: 43/40)

"Hayır! Kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, artık onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacakla rdır." (Bakara: 2/81)

Bu manada ayetler oldukça çoktur. Allah en iyisini bilir.

İkincisi ise, kulun fiili olmaksızın kendisine isabet eden nimet ve musibetle rdir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her fenalık ta kendinden dir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şahid olarak Allah yeter." (Nisa: 4/79)

Gerek bir önceki ayette, gerekse bu ayette hasene; nimetler, seyyie ise musibetle r demektir. İşte bu, iki kısımdan ikincisid ir.

Zannıma göre, Şeyhülislam (r.a.) burada bunu zikretmiş, fakat temize çeken kimse yazmamış olabilir. Allah en iyisini bilendir.

Sonra merhum diyor ki:

"İnsan, bir takım fiillerle emrolunmuş; fakat kadere bakmakla emrolunma mıştır. Kulun başına gerek kendi fiiliyle gerekse kendi fiili olmaksızın bir takım musibetle r geldiğinde, bunu önleyebilme gücüne sahip olmadığından, sabretmes i, rıza göstermesi ve teslim olması gerekir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye)isabet etmez. Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah, her şeyi bilendir." (Teğabun: 64/11)

İşte bunun içindir ki Adem (a.s.), Musa'ya (a.s.) şöyle demişti:

"Ben yaratılmazdan kırk yıl öncesinden hakkımda takdir olunmuş Allah'ın kaderiyle ilgili olarak mı beni kınıyorsun?"

Böylece Adem, Musa'yı hüccetle susturdu." Musa kendisine şöyle demişti:

"Niye bizi ve kendini Cennetten çıkardın. (Buhari, Kader: 11, Enbiya: 31, Tefsir: 1 Tevhid: 37 Müslim, Kader: 13, Muvatta, Kader: 1, Ebu Davud, Sünnet: 17, Tirmizi, Kader: 2)

Musa (a.s.), Adem'i fiili sebebiyle meydana gelmiş bulunan bir musibet yüzünden kınamıştı, yoksa bunun günah olmasından dolayı değil. Bir günah yüzünden kınama meselesin e gelince; bazıları 'Suçtan dolayı tevbe etmişti. Suçtan tevbe eden bir kimse adeta o günahı işlememiş gibidir.' demişlerdir. Tüm insanların ittifakıyla da tevbe eden bir kimse artık eski günahı yüzünden kınanamaz."

Allame İbnul Kayyım (r.a.) diyor ki:

"Bu hadis imanla ilgili önemli esasları kapsamakt adır. Şöyleki:

1 - Allah (c.c), Muhabbetl e mevsuftur . Allah hakikaten sever ve sevilir.

2 - Allah (c.c), isim ve sıfatlarının gereği olarak ve bu isim ve sıfatlara uygunluk arzetme durumuna göre sever ve sevilir. Allah Kaviy'dir, bu bakımdan güçlü olan mümini sever, Allah tektir, tek olanı sever, Allah güzeldir, güzeli sever. Allah Alim'dir, alimi sever. Allah temizdir, temizliği sever. Allah Mü'min'dir, müminleri sever. Allah muhsindir, muhsin olanları sever. Sabırdır, sabredenl eri sever. Şakir'dir, şükredenleri sever.

3 - Allah'ın müminleri sevmesi derece derecedir . Kimi müminleri kimisinde n daha çok sever.

4 - İnsanın saadeti, maaşı ve meadı açısından kendine yararları olana düşkün olmasındadır.

Hırs: Gayreti son sınırına kadar ortaya koymak, bu noktada gücünü tümüyle ortaya dökmektir. Şayet bir kimse faydalı bir şeye düşkünlük gösterirse, hırsı övgüye değer olur. Bütün kemal şu iki şeyin toplamındadır:

Birincisi bir şeye karşı haris olmak,

İkincisi de düşkünlüğünün kendisi için faydalı olan şeye yönelik bulunmasıdır. Eğer bir kimse, yararlı olmayan şeye düşkünlük gösterir veya faydalı olan şeyi isteksizc e veya ona karşı düşkünlüğü olmadan işlerse, bu kimse bu iki noktayı elden kaçırdığı veya yaptığı oranda kemal sahibi olur. Çünkü hayrın tümü, faydalı olana karşı hırslı olmaktan geçer.

Kul, hırsını ve fiilini Allah'ın yardımı, dilemesi ve emrine muvaffak kılması, Allah'ın kendisini "İyyake na'budu ve iyyake nestain" makamına ulaştırması için O'ndan yardım dilemelid ir. Bu durumda hırsı kendisi için yararlı olana yönelmiş olurki, bu Allah için ibadettir . Allah'ın, yardımıyla kişiyi emrini işlemeye muvaffak kılması, O'na ibadet etmesi ve O'ndan yardım dilemesin e bağlıdır. Kendisi için faydalı olana haris olan ve Allah'tan yardım dileyen kul, aciz olan gibi değildir. Bilakis onun zıttıdır. Bu, takdir olunan şey meydana gelmezden önce bir irşad, bir yol göstermedir. Takdir olunan şey, o şeyin meydana gelmesini n en büyük sebepleri ndendir. Bu da tüm işler kendisini n elinde olan, her şeyin kaynağı olan ve her şeyin kendisine varıp dayandığı Allah'tan yardım beklemekl e birlikte bunun için haris olmaktır.

Eğer kişi kendisi için takdir olunmayanı fevt ederse, bu durumda onun için iki şey söz konusu olur.

Bunlardan birisi acizlikti r. Bu da, şeytanın işinin anahtarıdır. Dolayısıyla acizlik bu kimseye "Lev (eğer)" dedirtir. Halbuki burada "Lev"in hiç bir yararı yoktur. Aksine bu, lev kapısını, acizlik, kızgınlık, esef ve hüzün kapısını açar. Bunların tümü de şeytanın amellerid ir. Rasululla h (s.a.v.), Allah'ın kullarını şeytanın amelini böylesi bir anahtarla açmaktan menetmiştir.

İkincisi ise, böyle bir davranış, kadere bakmak, bunu düşünmektir. Şayet bu şey onun için takdir olunmuş olsaydı, onu kesinlikl e kaçırmaz, bu konuda hiçbir kimse ona galip gelmezdi. Burada bu kimse için kaderi görmekten ve Rabbin geçerli meşietine şahit olmaktan başka yararlı bir şey yoktur. Çünkü bu, takdir olunanın vucubiyet ini gerektiri r. Eğer bu olmazsa, bunun varlığı da olmaz. Bunun içindirki, Rasululla h (s.a.v.) şöyle söylemiştir:

"Eğer bir iş sana galebe çalarsa, sakın 'Eğer ben şöyle şöyle yapsaydım' deme. Ancak şöyle söyle: "Bu, Allah'ın kaderidir, O ne dilerse işler." (Müslim, Kader: 34, İbn Mace, Mukaddime: 10, Ahmed, 2/366, 370)

Rasululla h (s.a.v.) böylece iki halde de ona faydalı olanı göstermiştir:

Birincisi matlubunu n meydana gelmesi halidir.

İkincisi de, onu kaçırması halidir. İşte bu bakımdan bu hadis, kulun hiçbir zaman gözardı etmemesi gereken bir hadistir. Aksine buna son derece muhtaçtır. Bu, kaderin varlığını, Kesb'i, ihtiyarı ve kulluğu zahir ve batın anlamda yerine getirmeyi, hem matlubun olması hem olmaması durumunda hepsini kapsar.

Muvaffaki yet Allah'tandır.