HAKİMLER HAKİMİ VB. İSİMLER


Ebu Hureyre'den (r.a.) Rasululla h (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Allah katında en sevilmeye n isim, kişiye verilen "Mülklerin maliki, (Hakimler hakimi)" gibi isimlerdi r. Allah'tan başka malik yoktur." (Buhari Edeb: 114, Ebu Davud Edeb: 62, Tirmizi Edeb: 66, Ahmed: 2/244)

Süfyan (r.a.) "Şehinşah da böyledir" demiştir.

Diğer bir rivayette de Rasululla h (s.a.v.) bu ismi taşıyanlar hakkında:

"Allah'ın en çok kızdığı en kötü adam" buyurmuştur.

Muhammed b. Abdulvehh ab bu başlık ile "Hakimler hakimi" gibi isimleri de kullanmanın nehyedild iğine işaret olduğunu belirtmek istemiştir. Bunu da konu başlığındaki hadise kıyasla göstermiştir. Çünkü bu da mana itibariyl e aynı sonuca varmaktadır. O halde bundan da nehiy vardır.

Azizi, "eş-Şerhu'l-Kebir" adlı eserinde konuya ilişkin başka bir hadis daha olduğunu söylemiştir.

Kurratu'l-Uyun'da ise şu ifadeler yer almaktadır:

"Gerçekten bu lafız ancak Allah için doğrudur. O, Melikül Emlaktir. Zira hakikatte Malik O'dur. Mülk O'nundur, hamd O'na aittir. O her şeye kadirdir. Meliklere de, onların dışındaki her şeye de kendi dilemesi ve iradesiyl e tasarruf eder.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"De ki: "Mülkün sahibi Allah'ım! Dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır senin elindedir . Gerçekten sen, her şeye güç yetirensi n." (Al-i İmran: 3/26)

Allahu Teala'nın yüceltilip tazim olunduğu bir şeyle mahlukun tazimi doğru değildir, yakışık almaz. Dolayısıyla benzeri olan şeylerle de tazim caiz değildir.

İşte Muhammed b. Abdulvehh ab da bundan dolayı konu başlığını böyle koymuştur. Çünkü böyle bir ifade tarzı ancak Allah için kullanılabilir. Mahlukunu n bununla adlandırılması doğru değildir. Çünkü tazim, kemal anlamı taşıyan her lafız, sadece her şeyden yüce ve münezzeh olan Allah için geçerlidir. Allah'tan başkası için caiz olmaz.

Hadiste geçen lafzın vb. lafızların yalnızca Allah hakkında söylenmesi doğru olur. O Melikül Emlak'tır. O'ndan daha yüce ve daha büyük bir melik yoktur. O Malikul Mülktür, Celal ve İkram sahibidir . O mülkü kullarından dilediğine veren Allah'tır. O, meliki mülkünden sıyırıp çıkarır, kimi zaman mülkü verir ve kimi zaman da alır. Bundan böyle müsemması ortadan yok olan ve hakikati kalmayan bir isim olmaktan öteye geçemez.

Ancak alemlerin Rabbi Allah'a gelince, O'nun mülkü daimdir, kamildir ve sonsuzdur . Adalet ve ölçü O'nun elindedir . Dilediğini kısar, dilediğini yüceltir, bırakır. Her şeyden münezzeh olan Allah, ilmiyle kullarının amellerin i muhafaza eder, hafaza melekleri nin yazdıklarını da muhafaza eder. Dolayısıyla her bir çalışanı ameliyle değerlendirir. Eğer hayır işlediyse karşılığında hayır görür. Eğer kötülük işlemişse karşılığında kötülük bulur.

Nitekim hadiste şöyle gelmiştir:

"Allah'ım Hamdin tümü senin içindir. Mülkün hepsi de senindir. Hayrın hepsi senin elindedir . Her iş sonunda sana döner. Senden her hayrı isterim ve her kötülükten de sana sığınırım." (Terğib: 2/441)

Süfyan b. Uyeyne diyor ki:

"Acemlerin söyleyegeldikleri 'şahinşah' kelimesi de, "Melikül emlak" ın karşılığıdır." İşte bu kelime arap dili dışında 'Melikül emlak' ifadesine denk olduğundan Süfyan bunu örnek olarak getirdi.

(Hafız İbn Kesir "el-Bidaye ve'n-Nihaye" adlı eserinde (12/43) te hicri 429 yılı olaylarıyla ilgili olarak, Ramazan ayında meydana gelen bir hadiseyi aktarıyor ve şöyle diyor:

"İşte bunlardan birisi de Celaludde vle'nin aldığı halifelik emriyle melikül mülk, el-Kaim lillah ile ilgili bu durumdur. Kendisine bu lakabın verilmesi; hatta minberler de dahi bununla anılması yüzünden bir hayli olaylar ve sıkıntılı anlar yaşanmıştır. Bu yüzden hatiplere taş ve kireç parçaları fırlatılmış, büyük bir fitne meydana gelmişti. Halk bu yüzden kadılardan ve fakihlerd en fetvalar almaya başladı. Şafii mezhebind en olan Ebu Abdullah Saymari bununla ilgili şöyle bir fetva verdi:

"Bu tür isimlerle anılmak kişinin niyet ve maksadına bağlıdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

"Peygamber leri onlara dedi ki: "Allah size Talut'u (melik olarak) gönderdi." Onlar: "Biz hükümdarlığa, ondan daha çok hak sahibiyke n ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken nasıl hükümdarlık (mülk) onun olabilir?" dediler. O (şöyle) demişti: "Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedeni gücünü artırdı. Allah, mülkünü kime dilerse verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir." (Bakara: 2/247)

Yine Allah (c.c):

"Onların ardından bir melik vardır" buyurmuştur. Madem ki yeryüzünde de melikler olmaktadır; bu durumda bazılarının bazısından üstün ve büyük olmaları gerekir. Dolayısıyla burada yadırganacak bir şey yoktur ve yaratanla yaratılanı denk tutan bir durum da söz konusu değildir.

Kadı Ebuttayyi b Taberi de:

"Aslında mutlak anlamda "Melikül mülk" demek caizdir" demiştir. Bunun manası şöyledir:

"Yeryüzünün melikleri nin meliki / padişahlar padişahı" "Kafiyul küfat ve Kadiyul kudat" denmesi caiz olduğuna göre melikülmülk demek de caizdir. Zira bu gibi lafızların kullanılmasından, yeryüzünün melikleri nin meliki manası anlaşılmaktadır." Bu durumda bu konudaki şüphe ortadan kalkmış olmaktadır. Nitekim onların şu ifadeleri de bu mesabeded ir:

"Allah'ım! meliki ıslah et."

Hanbeli mezhebind en et-Temimi de bunun bir benzerini şöyle yazmıştır:

"Maverdi, el-Havi'l-Kebir'in ashabından olan bu zatın da bunu caiz gördüğüne ilişkin nakil yapmıştır. Ancak bundan meşhur olarak gelen nakil, İbnul Cevzi'nin ve Şeyh Ebu Mansur b. Salah'ın, "el Edebul Müfti" de yazdıkları nakildir. Kendisi bundan menedilmiş ve menetmekt e ısrarlı olmuş, kendisini n melik Celaludde vle ile de yakın arkadaşlığı bulunmasına rağmen yine de karşı çıkmıştır. Kendisine melik çok gidip gelirdi. Melik, bir defasında bir bayram gününde bu zatı huzuruna çağırdı, o da gitmek istememes ine rağmen kendisine bir şey olacağı endişesiyle, çekine çekine Melikin huzuruna vardı. Yüzyüze geldikler inde Celaludde vle ona:

"Ben de kesinlikl e biliyorum ki seni bundan meneden şey, bu işte bunu caiz görenlerdir. Sana karşı olan sohbetim, arkadaşlığım ve senin yanımdaki yerin bellidir. Ancak hakka tabi olman, her şeye ve herkese rağmen böyle bir tercihe gitmene neden olmaktadır. Eğer halktan herhangi birini bana karşı suçlu kabul etseydim, kesinlikl e bu sen olurdun. Ama senin şu tutumun, sana olan arkadaşlığımı, sevgimi ve yüce yerini artırdı."

İbn Kesir diyor ki:

"Kadı Maverdi'yi böyle bir şeye karşı çıkmaya götüren şey, onun sünnete bağlılığıdır. Çünkü bu konuda farklı tariklerl e bir çok hadis sahih bir şekilde gelmiştir.

Ahmed b. Hanbel der ki:

"Bize Süfyan b. Uyeyne Ebuzzenad'dan, bu da A'rac'tan o da Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet ediyor. Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

"Allah katında en zelil ve en hakir isim Kıyamet Gününde Melikül emlak diye adlandırılan kimsenink idir." (Buhari, Edeb: 114, Ebu Davud, Edeb: 62, Tirmizi, Edeb: 6, Ahmed: 2/244)

Zühri diyor ki:

"Amr Şeybani'ye, "Ahnau ismin" nedir diye sordum, şöyle dedi:

"En alçak, aşağılık, bayağı isim" demektir."

Bunu Buhari Ali b. El-Medeni'den, bu da İbn Uyeyne'den rivayet etmiştir. Müslim de, Hemmam tarikiyle Ebu Hureyre'den bu da Nebi'den (s.a.v.) rivayet etmiştir, Rasululla h (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet Gününde Allah'a karşı en ğayızlı -Allah'ın kendisine ğayzda bulunduğu kimse- ve en iğrenç kimse (Melikül emlak) diye adlandırılan kimsedir. Allah'tan başka malik yoktur. Yalnız Allah vardır." (Müslim, Adab: 4)

Azizi de "eş-Şerhu'l-Kebir" eserinde der ki:

"Yani kendisini bu isimle isimlendi ren veya başkasına bu ismi veren, bundan memnun kalan ve bunu inkar eden vb. "Şahı sahan" lakabı da bu manadadır. Acemler (Arap olmayanla r) muzafun ileyhi, muzafa takdim ederler. Buna Melikşah ifadesi de eklenmiştir. Şöyle denilmiştir:

Yukarıda anılanlardan herhangi bir isimle anılmak doğru olmayıp yasaklandığına göre, bu vasıflan kendisind e bulundura n herhangi bir isimle anılmak da caiz değildir. Örneğin Allah, Cebbar ve Rahman gibi isimlerle anılmamak çok daha evladır."

Kurtubi der ki:

"Özetle hadiste geçen bu gibi bir isimle adlandırılmak, işi kibre ve büyüklenmeye kadar vardırır. Oysa böyle bir isim ve unvan yaratılmışlar için geçerli değildir, yakışık almaz. Böyle olması halinde bu kimse, hak olan ilaha mahsus bir şeyi almış olur. Halbuki kendisi kesinlikl e tüm yaratılanların maliki değildir. Böyle olan sadece bir tek Allah'tır. Bu nedenle bu ismin yalnızca herşeyden münezzeh olan Allah için kullanılması doğrudur. İşte bu sebeple bu ismi alanlar zelillik ve alçaklıkla ve hiçbir mahlukun cezalandırılmadığı bir ceza ile cezalandırılırlar. Mülk de yalnız Allah'ındır. Melik de, Malik ismi de sadece Allah için geçerlidir."

Tayyibi der ki:

"La malike illallah" ifadesi, böyle bir isimle isimlendi rilmenin haramlılığının illet ve sebebini belirtmek tedir. Hakiki malik Allah'tan başkası değildir. Kim böyle bir isimle anılmak isterse, yüce Allah'ın azamet ve kibriya ridasında onunla çatışmaya girmiş ve onun kulu olmaktan kaçınmış olur. Çünkü malikiyet vasfı sadece Allah'a aittir. O'ndan başkasına geçemez. Kim de haddini aşarsa onun için bu dünyada rezillik, ahirette de Cehennem ateşine atılmak vardır."

İbn Bezize'nin bazı hocalarından nakline göre, tanınmış şairlerden Ebul Atahiye'nin iki kızı varmış. Bunlardan birinin adını Allah, birisinin adını Rahman koymuş. Bu, gerçekten en büyük çirkinliklerden, en ağır cürümlerden ve rezillikl erdendir. Söylendiğine göre bu zat sonradan tevbe etmiştir.

Bazıları, Melikül emlak ifadesine bir de "Hakimül hükkam"ı eklemişlerdir. Zemahşeri bu unvanı taşıyanlara şiddetle karşı çıkmıştır. Kendisi:

"Sen hakimler hakimisin" ayetinin tefsiriyl e ilgili olarak şöyle demiştir:

"Günümüzde nice cehalet bataklığında boğulanlar var ki, hepsi de hükümet taklitçileridirler. Kendileri ni "Akdal kudat" diye isimlendi riyorlar ki bu, "Ahkemül hakimin" in manasıdır. Bunları düşün de kendine bir ibret çıkar.

İbnul Münir " Akdaküm ala / aleyye" nin haberine itirazda bulunmuş ve bunun caizliğinin alındığına karşı çıkmıştır. Bu itibarla kadıların en adil ve en alim olanına kendi zamanında:

"Kadiyul kudat" denmesine itirazda bulunarak, bunun caizliği bundan alınmıştır ifadesine karşı çıkarak onu kötülemiştir. Nevadir'de yer alan bilgilere göre, İzz b. Cemaa, babasını uykuda görmüş ve durumunda n sormuş o da şöyle demiştir:

"Benim için şu isimden daha zararlı bir şey olmadı. Vesika kaydedenl erin bu yüzden, "Kadiyul kudat" ifadesiyl e kayda geçmesini yasaklamış ve aksine "Müslümanların kadısı" diye kaydolunm asını istemiştir.

İbnul Kayyım der ki:

"Seyyidünnas" diye isimlendi rilmek haramdır. Aynı şekilde "Seyyidül küll" denmesi de haramdır. Tıpkı kişinin "Seyyidi veledi Adem" diye isim almasının haram olması gibi. Çünkü bununla sadece Rasululla h (s.a.v.) adlandırılmıştır."

Ebu Tahir de (r.a.) der ki:

"Kimi İslam beldeleri nde halkın bildiği birtakım unvanlar eklenebil ir. Örneğin; Sahibul İzzeti, Sahibul Celaleti vb. Bu tür lakap ve unvanlar, özellikle Arapların acemlerle karışmasından, bunların İslam devletine egemen olmalarından sonra ortaya çıkmışlardır. Bunlarda adeletten, dindarlıktan, doğruluktan, ilim ve fazilette n yana gerek Allah ve gerekse halk katında zinet sayılan hiçbir şey olmadığı gibi, tam aksine bunun tam zıddı nitelikle r mevcuttur . Bu lakaplarl a anılmak isteyen bu kimseleri n tek endişeleri halkın gözünden düşmek idi. Bu nedenle kendileri için böyle isim, lakap ve unvanlar oluşturdular ki, bu şekilde halkın gözünde heybet, korku ve zoraki bir saygınlık elde edebilsin ler. Halbuki Selef (r.a.) birbirler ini kendi adlarıyla veya aldıkları görevlerin adlarıyla çağırırlardı ve hepsinin de gönülleri birbirler ine karşı sevgi, tazim, vakar ve alim ve emirlerin e karşı saygı ve tazim doluydu. Çünkü gerek alimlerin, gerekse emirlerin hepsi de ilim sahibi, fazıl kimselerd i, adil idiler, iyilik ve ihsan onların vasıflarıydı, Allah güzelliklerini artırsın. Allah'tan tekrar o durumu iade etmesini isteriz. Çünkü o durum çok daha faydalı ve çok daha sağlıklı idi. Oysa bugün öyle mi, hep yağcılar, yaltakçılar ve batılla bulanmış yapmacık davranıştı kimseler mevcut.")



Diğer bir rivayette de Rasululla h (s.a.v.) bu ismi taşıyanlar hakkında:

"Allah'ın en çok kızdığı en kötü adam" buyurmuştur." (Ahmed, 2/492, Hakim: 4/275)

Bu hadisi, Taberani'nin rivayet ettiği:

"Kendisini n Melikül emlak olduğunu iddia edene karşı Allah'ın gazabı çok şiddetli oldu." (Taberani, 11/396) hadisi de teyid etmektedi r.

"En ahbesi" ifadesi, bu kimsenin Allah katında en aşağılık ve adi olan kimse olduğunu gösterir. Çünkü hiç layık olmadığı halde kendisine en büyük tazimi unvan kılmış, halk nezdinde layık olmadığı bir isimle anılmayı istemiştir. Böylece Allah'ın yaratık ve nimetleri ne karşı kendinde bir üstünlük ve varlık göstermiştir.

Burada aynı zamanda, Allah'a karşı üstünlük ve tazim ifade eden hususlard an kaçınmak ve sakmmak gerektiği hükmü de yer almaktadır. Nitekim Ebu Davud, Ebu Miclez'den rivayet etti ve dedi ki:

"Muaviye, İbn Zübeyr ile İbn Amir'in yanına çıktı. Bu arada İbn Amir ayağa kalktı; fakat İbn Zübeyr kalkmadı. Muaviye bunun üzerine İbn Amir'e:

"Otur, ben Rasululla h'ın (s.a.v.) şöyle söylediğini işittim:

"Kim, halkın kendisine temessül ederek ayakta kalmasından hoşnut kalırsa, o kişi Cehennemd eki yerine hazırlansın" (Ebu Davud, Edeb: 165,Tirmizi, İstizan: 47.Tirmiz i "hasen" dedi) dedi.

Ebu Umame'den (r.a.) rivayet edildiğine göre demiştir ki:

"Rasululla h (s.a.v.) asasına dayanarak yanımıza çıkageldi. Biz de kendisine kıyamda bulunduk. Bunun üzerine Rasululla h (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Acemlerin ayağa kalkıp kıyamda bulundukl arı gibi, kimisinin kimisine tazimi manasında böyle yapmayın." (Ebu Davud, Edeb: 165, İbn Mace, De'avat: 2)

"Ağyazu raculin" ifadesi de daha önce geçen sıfatlardandır. Kitap ve Sünnette bu manada, uyulması vacip olan bir şey varid olmamıştır. Ancak Allah'ın isim ve sıfatlarını, azametine yaraşacak şekilde, temsile varmayan bir kabulleniş ve redde varmayan bir tenzih ile değerlendirmek gerekir. Vacip olan budur. Hemen hemen tüm baplar aynı nokta üzerinde durmuştur. Bu, sahabe, tabiin ve onlardan daha sonra gelen fırkai naciyeden olan Ehli Sünnet vel Cemaatin görüşüdür. Çünkü bu fırka 73 fırka içinden kurtuluşa erecek olan tek fırkadır. Aslında bu şekildeki parçalanma ve ihtilaf üçüncü asrın sonralarına doğru ve daha sonraki dönemlerde meydana gelmiş bir parçalanma ve ihtilaftır. Gerçekleri bilenler için bunun aslında gizli ve saklı kalan bir yönü yoktur. Ümmette meydana gelen bölünme ve parçalanmanın, Sırat-ı Müstakimden ayrılmanın hemen herkes farkındadır.

Yardım sadece ve sadece Allah'tandır.