1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Duyuruyu Kapat

Hilafet ve Kemalizm

Konu, 'İslami Kitaplar - Online Kitap Oku' kısmında selefi tarafından paylaşıldı.

  1. Alphan

    Alphan Islam-TR Üyesi Kullanıcı

      
    Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin, milletlerarası planda resmen tanındığı antlaşma.

    24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, Rusya, Yugoslavya temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalandı.
    Osmanlı Devleti'ni yıkıp, topraklarının paylaşılması için çıkartılan Birinci Dünya Savaşı (1914-191 sonunda başlatılan Türk İstiklâl Harbinden sonra, işgalci devletler ile 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Mütarekesi (ateşkesi) imzalanmıştı. İşgalci devletler ile kesin bir antlaşma yapılması için, Türkiye, 4 Ekim 1922 tarihindeki notasıyla, görüşmelerin İzmir’de başlatılmasını istedi. İşgalci devletler, İzmir’de Yunan mezalim ve tahribatını görmezlikten gelmek için, İsviçre’nin Lausanne şehrini tercih etti. Konferansın 13 Kasım 1922’de başlayacağını ilan edip, Türkiye’de iki hükümet olduğu telakkisiyle, görüşmelere katılması için Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi ve İstanbul’daki Osmanlı Sultanı Altıncı Mehmed Hana (Sultan Vahideddin Han) müracaat ettiler. TBMM, bu duruma son vermek için, 1 Kasım 1922 günü çıkarılan iki maddelik bir kanunla, Saltanat ve Osmanlı Hükümetinin, 16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilâf devletlerince resmen işgalinden itibaren kaldırıldığını kabul ve ilan etti. 600 yıldan fazla hükümran olan Osmanlı Hânedânına son verilerek, Lozan Konferansına TBMM hükümeti, tek başına katıldı.

    13 Kasım 1922’de başlayacağı ilan edilen konferans, 20 Kasım'da başlatıldı. Lozan Konferansında TBMM’ni, Hâriciye Vekili (Dışişleri Bakanı) ve Edirne Mebusu İsmet Paşa (İnönü) başmurahhaslığında, Sıhhiye Vekili (Sağlık Bakanı) ve Sinop Mebusu Dr. Rıza Nur, Trabzon Mebusu Hasan Bey (Saka) murahhaslar, yirmi dört müşavir, sekiz kâtip, bir mütercim, gazeteciler ve askerlerden meydana gelen heyetle temsil etti. İngiltere heyetini İstanbul fevkalâde komiseri Sir Horas Rumbolt ve Musul Petrol İşletmesi Şirketinin idare heyeti başkanı Lord Curzon; Fransa adına Şark Fevkalade Komiseri General Pelle; İtalya’yı İstanbul Fevkalade Komiseri Marki Camille Garoni ve Sezar Montanya; Japonya’yı Roma Büyükelçisi Baron Hayaşi, Baron Uçiyai; Yunanistan’ı Elefteryos K. Venizelos ve Demeter Kaklamanos; Romanya’yı Konstantin Dimondy, Konstantin Konseska; Sırp-Hırvat-Sloven Krallığını Dr. Milotin Yuvanoviç; Bulgaristan’ı Bogdan Morfot, Dimitri Stanciof, M.Stambulhu, M.Kinstantoderof; Rusya adına M.Çiçerin, M.Rekefski ve M. Medivani; Portekiz’i M. M. Pereyre; Belçika’yı M. Beletzer ve Amerikan müşahitlerinden M. Caylnd, M. Gru ve Amiral Bristol temsil edip, katıldılar. Konferansa, ev sahibi olarak, İsviçre Cumhurbaşkanı Hab, başkanlık yaptı. 21 Kasım 1922’de, konferansta görüşülecek meseleler için komisyonlar kuruldu.

    Askerî ve Arazi Komisyonu Başkanlığına Lord Curzon; Azınlıklar ve Yabancılar Komisyonu Başkanlığına Marki Garroni; Malî ve İktisadî Komisyon Başkanlığına Fransa temsilcisi M. Barriere seçildiler.
    TBMM’nin Lozan Konferansındaki programı, 28 Ocak 1920 günü, son Osmanlı Mebuslar Meclisi'nin kabul ettiği Misak-ı Millî (Millî And) hükümleriydi. Bu hükümler şunları ihtiva ediyordu: 1) Musul, Kerkük ve Süleymaniye ile, 2) Batı Trakya’nın Anavatan’a katılması; 3) Kapitülasyonların kaldırılması; 4) Azınlıklara üstün haklar verilmemesi; 5) Boğazlar ile İstanbul’un emniyetinin sağlanıp, bütünüyle hakimiyetimizde kalması.
    Görüşmeler, ilk hafta dostça geçti. İkinci hafta, devlet borçları, kapitülasyon, Musul vilayeti ve İstanbul’un boşaltılması meselelerinde, anlaşmazlık çıktı. TBMM heyetine, İngiltere Murahhası Lord Curzon ve Yunanistan Murahhası Elefteriyos Venizelos, çok zorluk çıkardılar. 4 Şubat 1923 tarihinde görüşmeler kesilerek, heyetler geri döndüler.


    20 Kasım 1922 - 4 Şubat 1923 tarihleri arasında devam eden Birinci Lozan Konferansında, 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında “Esirlerin Değiştirilmesi” hakkında mukavele imzalandı.

    Birinci Lozan Konferansında; 1) Edirne’nin İstasyon Mahallesi Karaağaç, Yunanlılara bırakıldı. 2) Karadeniz’den Akdeniz’e kadar Türkiye ile Bulgaristan ve Yunan hudutları, askersiz hâle konuldu. 3) Türkiye-Irak hududunun tespiti, Milletler Cemiyeti kararına bırakıldı. 4) Türkiye’ye verilen İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada ile, Yunanistan’da kalan Limni, Midilli, Nikarkarya, Sakız, Sisam adalarının askersizleşmesi kararı verildi. 5) Rodos ve Oniki Ada’nın İtalya’ya bırakılması kabul edildi. 6) İstanbul ve Çanakkale boğazlarının iki yakasından on beşer kilometre derinliğindeki bölgelerin askersiz olması; Trakya’daki 8000 kişilik Türk jandarma sayısının 5000’e indirilmesi kararlaştırıldı. 7) İstanbul’da 12.000 asker bulunduracak olan Türkiye’nin; Boğazlar Komisyonuna başkanlık etmesi ve boğazlardan geçişin serbest bırakılması kararlaştırıldı. Kapitülasyonların kaldırılmasına karar verildi. 9) Azınlıklara verilen hakları, Türkiye’nin, Milletler Cemiyeti kefaletinde tanıması kararlaştırıldı. 10) Borçlar meselesinde Türkiye’nin, hissesine düşen onbeş milyon altın lirayı, otuz yedi yıl içinde ödemesine karar verildi. 11) Yunanistan’dan hiçbir harp tazminatı istenmemesi, karara bağlandı.


    4 Şubat 1923’te kesilen görüşmeler, İngiltere ve Fransa’daki asker ailelerinin tesiriyle meydana gelen umumî efkârın (kamuoyunun) arzusu üzerine, TBMM murahhasları Lozan’a davet edilerek, yeniden başlatıldı. 23 Nisan 1923’te başlayan ve 23 Temmuz’a kadar üç ay süren İkinci Lozan Konferansında; TBMM murahhasları aynı kalmasına rağmen müşavir heyetinde değişmeler oldu. İngiltere ve İtalya başmurahhasları değişip, ABD de, bir murahhas gönderdi.
    İkinci Lozan Konferansı; 1) Arazî ve siyasî, 2) Malî ve yabancıların oturma hakları, 3) İktisadî işlere ait olmak üzere, üç komisyon biçiminde çalışarak, maddelerin görüşülmesini sıraya koydu. Uzun müzakereler ve arada yine görüşmelerin kesilmesine yol açan, çetin münakaşalar oldu. İngiltere’nin ısrarıyla, yine bir “Ermenistan kurulması” hususu öne sürülerek; Doğu Anadolu’da veya Suriye hududunda (Adana ile Maraş ve Gaziantep’te) dünyanın çeşitli yerlerine dağılıp yurtsuz kalan Ermeniler için “Yurt” verilmesinde, Fransızlar da talepte bulundu. Türk karasularına yakın ufak ve kayalık Meis Adasının Türkiye’ye ait olduğu ısrar edilmişse de, İtalyanlar, burayı işgallerinde tutmakta diretmişlerdir. Bir de Tuna Irmağı yatağındaki, 5000 Türk-İslâm nüfuslu Adakale, Romanya’nın ısrarı üzerine onlara bırakıldı. TBMM'nin, ısrar edip, murahhaslara talimat verdiği Yunanistan’dan tamirat adı ile harp tazminatı alınması isteği de, şiddetle reddedilerek, “Yoksul Yunanlılar”ın bunu veremeyeceğine karar alınmış, ancak Karaağaç İstasyonu Türkiye’ye geri verilmiştir.
    Lozan Antlaşması, Lozan Üniversitesi salonunda, 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika devletleri ve Boğazlara ait mukavelenâme bölümünü Sovyet Rusya murahhası, İstanbul’da imza etmiş, bütün müzakerelere katıldığı hâlde Yugoslavya heyeti, borçlar meselesinde, ülkelerine düşen hisseye itiraz ettiğinden anlaşmayı imzalamamıştır. Lozan Antlaşmasının TBMM’de görüşülüp, kabul edilmesi için partisiz Birinci dönem Mebuslar Meclisi yerine, ikinci dönemde Halk Fırkasının adayları seçilerek, 11 Ağustos'ta tek parti mensubu mebuslar Ankara’da toplanarak, 21 Ağustos’ta antlaşmanın kabulü için çıkarılacak kanun taslağının görüşmeleri başladı.

    Lozan Antlaşmasının tasdiki için çıkarılacak kanun görüşülürken, mevcut 227 mebustan 213’ü kabul ve 14 mebus red oyu vermiştir. İtirazlarına sebep de, Mersin mebusu, Türklerin Yüreğir boyu hânedânına mensup Niyazi Ramazanoğlu’nun, İskenderun ile Antakya’yı, Halep ile Rakka’nın dışarıda bırakılarak, yüz binlerce Türkmen’in Fransa boyunduruğunda bulundurulmasını tenkit etmesi idi. Bursa mebuslarından Necati Bey de, Boğazlar ve Batı Trakya meselelerinden şikâyetle itirazlarda bulundu. Eski Maarif vekillerinden Vasıf Çınar, Tekirdağ mebusu Faik Öztrak, Şükrü Kaya, Yahya Kemal, Hamdullah Suphi Beyler ve red oyu veren on dört milletvekili; İstanbul’da Rum Patrikhanesi'nin imtiyazlı durumunu, gayrimüslimlere vatandaşlığın da üstünde olan dokunulmaz haklar tanınmasını, Yunanistan’dan hiç tazminat alınmayıp, Türkiye’ye ait Edirne-Karaağaç İstasyon Mahallesiyle yetinilmesini tenkit ediyorlardı. Malatya mebusu İsmet Paşa, 23 Ağustos 1923 günü sabah ve öğleden sonraki iki oturumda, Lozan Antlaşması görüşmelerinde karşılaşılan büyük güçlükleri ve getirdiği iyilikleri anlatan izahlarda bulundu. 23 Ağustos gecesi, geç vakitte yapılan oylamada Lozan Antlaşması, TBMM tarafından ekseriyetle kabul edildi. TBMM, söz konusu antlaşmayı, çıkarılan, 340, 341, 342, 343 numaralı kanunlarla tasdik etti. Bu antlaşma, 19 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girdi.


    Yeni Türk Devleti temsilcileri, Lozan’a giderken son Osmanlı Mebuslar Meclisinin aldığı Misak-ı Millî kararlarını kabul ettirmek ve gerçekleştirmekle vazifeliydiler. Ancak, bunlardan hemen hemen hiç biri Türkiye lehine halledilmediği gibi, verilen tavizlerden de gereği gibi faydalanılamadı. Bunlardan önemli olanları:

    1. Musul meselesi: İngilizler, Musul’un arazisinden ziyade petrollerine tâlip bulunuyorlardı. Ancak, İnönü’nün, öncelikle toprağa hakim olması gerekirken, petrollerde ısrar etmesi, İngiltere’nin reddine ve meselenin hallinin Milletler Cemiyetine bırakılmasına yol açtı. Milletler Cemiyeti ise, Musul’u Irak’a teslim ederken, Türkiye’ye Musul petrollerinden, yirmi beş sene müddetle ve sadece yüzde on gibi cüz'i bir hisse verdi. Ancak Türkiye, ileriki senelerde bu hisseyi de almaya muvaffak olamadı. Irak ise, başlangıçta petrollerin gelirini İngiltere’ye bırakmakla birlikte, kısa bir süre sonra, bu hakların tamamına el koydu.

    2. Batı Trakya ve Ekalliyetler (azınlıklar) Meselesi: Sevr Antlaşması ile, Türkiye toprakları işgal altına alındığında, ilk önce istiklal mücadelesini başlatan ve bir hükümet kurmağa muvaffak olan, Batı Trakya Türklüğü idi. Ancak onların Yunan hakimiyetinden kurtulmak için giriştikleri kanlı mücadele dikkate alınmadan, Batı Trakya, Lozan’da feda edildi. Bu arada İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler dışında, Türkiye’deki bütün Rumlarla Yunanistan’daki bütün Türkler değiştirilecekti. (Bkz. Ahali Mübadelesi) “Ekalliyetlerin himâyesi” bölümünde yer alan bu haklardan, Yunanistan azami ölçüde istifade ederken, Türklerin hiç işine yaramadı. Batı Trakya Türklüğü, unutulmaya ve Yunanlıların insafına terk edildi. Neticede, aradan geçen 70 yıl içerisinde, Batı Trakya’da Türkler, çoğunluktan azınlık durumuna düşürüldüler.

    3. Batum Meselesi: Misak-ı Millîye göre, Batum’un geleceği, halkın oyuna müracaatla belirlenecekti. Batum, Birinci Dünya Harbi sonunda imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması'yla da Anavatan’a kavuşmuştu. Ancak, Moskova Antlaşmasıyla cüz'i bir yardım karşılığı Ruslara bırakılan Batum için, Lozan’da en küçük bir girişimde dahi bulunulmadı.

    4. Kıbrıs ve 12 Adalar meselesi: Ayastefanos Antlaşması'nın ağır hükümlerini atlatabilmek maksadıyla, İkinci Abdülhamid Han, vaktiyle, geçici olarak Kıbrıs’ın idaresini İngilizlere bırakmıştı. Birinci Dünya Savaşının başlarında İngiltere, Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhak ettiğini bildirdi. Türkiye’nin tanımadığı bu ilhak kararı, Lozan Konferansına kadar problem olarak kaldı. Lozan Muahedesinin 20 ve 21. maddeleriyle, Türk murahhasları, bu ilhakı kabul ve tasdik ettiler.
    Yine Ege Denizindeki, Türkiye’ye yakın 12 adanın İtalyanlara terki de, aynı şekilde meydana geldi. Daha sonra İkinci Dünya Harbinde Almanların işgaline uğrayan bu adalar, Türkiye’ye teklif edilecek, fakat, o zaman Türkiye’nin başında bulunan İnönü tarafından reddedildikten sonra, Yunanlıların hakimiyetine verilecektir.

    Neticede, Lozan'ın bir zafer olmadığı ve hezimet olduğu, her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.



    Bütün antlasma:

    http://193.255.138.2/yayinlar/fulltext/antlasmalar/lozan/lozan.htm
  2. Alphan

    Alphan Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Bunu da ek olarak bilelim:

    Hani Emre Kongar'ın 'Tarihimizle Yüzleşmek' adlı son kitabında birçok önemli konuda susmayı tercih ettiğini... '1922 İzmir Yangını'nın da buna dahil olduğunu... Talep olursa bu konuyu tekrar açabileceğimizi yazmıştım ya... ( Sabah, 30 Nisan)
    Pazartesi günü Akşam gazetesinden Engin Ardıç, ' muz orta' yaparak ' Aha ben talep ediyorum' demez mi! Kaçarı yok. Doksanı hedefleyerek topa kafayı vuracağız!




    Leyla Neyzi'nin, "Ben Kimim? Türkiye'de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik " (İletişim Yay.) kitabındaki '1922 İzmir Yangınını Yeniden Düşünmek' başlıklı makalesini esas alarak başlayalım...
    9 Eylül 1922'de Türk ordusu İzmir'e girer. Yunan ordusu kaçar. Birkaç gün sonra ( 13 Eylül ) İzmir'de büyük bir yangın başlar. Kentin önemli bir bölümü yanar.
    Bazı kitaplarda, medyadaki yazı ve programlarda bu yangın, " Yunan ordusu kaçarken İzmir'i yaktı " diye sunulur. Sıradan vatandaşlar da kabullenir. Öyle ya: Kurtardığımız kenti niye yakalım?
    Halbuki...
    * Yukarıda da belirttiğim gibi yangın Yunan ordusunun kaçışından dört gün sonra çıkmıştır.
    * Atatürk'e sonsuz bir bağlılığı olan Falih Rıfkı Atay, 'Çankaya' adlı anı kitabında önce "İzmir'i niçin yakıyorduk" diye sorar, sonra da şu cevabı verir: "Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi'nde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelme bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan ve yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi..."
    * "İzmir'de Yunanlıların Son Günleri " (Bilgi Yay. 1974) adlı kitabın yazarı Bilge Umar, "Bu felaketten Türkler ve Ermeniler ortaklaşa sorumludur... İzmir Sigortaları İtfaiyesi Komutanı Greskoviç'in raporu bize büyük yangını Ermenilerin başlattığını, Türklerin de yangının başlamasından dolayı telaşa kapılmadıklarını ve yangının söndürülmesi için uğraşmadıklarını göstermektedir" diyor.
    * Lord Kinross, Atatürk'ün biyografisinde şöyle yazar: "Mustafa Kemal yangının kundakçı bir Ermeni örgütü tarafından kasten çıkarıldığını belirtmiştir. Başkaları ise Türkleri yangını Nureddin Paşa'nın emriyle ya da en azından göz yumması neticesinde kasten çıkarmakla suçlamıştır."
    * Leyla Neyzi ise sözlü anlatımına başvurduğu 1916 doğumlu eski İzmirli Gülfem İren'in şu sözlerinin altını çiziyor: "Bana kalırsa Türkler tutuşturdu, büyük bir kolaylık ve temizlik olsun diye. Ve sonra kimse 'Kör olsun Rumlar, Ermeniler yaktı' demedi. Demek ki suç bizdeydi. Ama yanılabilirim."




    Peki yangın sırasında Mustafa Kemal neredeydi? 'Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü'ne (İş Bankası Yay.) göre Mustafa Kemal 10 Eylül'de İzmir'e gelir...
    13 Eylül'de kalmakta olduğu köşkün balkonundan yangını izlerken yanındaki genç subaylara şöyle der: "

    Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın! Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren bir yangındır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyılındaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni Türk Devleti'nin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de cihana ilan ediliyor." Bunları dedikten sonra yangından etkilenmemek için geceyi Karşıyaka'da, İpekçizade İsmail Beyin köşkünde geçirir.


    Özetle: İzmir'de ilk kibriti kim çaktı? Bilmiyorum ama yangını söndürmeyenlerin kimliği belli.

    Pekiiii;


    Bizlere neden "Hain Yunan Yakti " diye ögretildi ?..
  3. Alphan

    Alphan Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Ayrica: Mustafa Kemal Canakkale savasinda yarbay idi..

    Kendisine bildirilen emirleri ifa etmekten baska secenegi yoktu..
    Yani Savas stratejisinde bir yarbayin ne kadar emegi varsa Onun emegide o kadardir..

    Ne biraz fazla
    ne biraz eksik..

    Selam ve dua ile
  4. celik81

    celik81 Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Herkes kendi düşüncesi doğrultusunda bir şeyler yazmış.Genel olarak bakmak gerekirse bazı yanlış tespitler sözkonusu.
    Atatürk için söylenmedik söz kalmamış.Alimlere zulmettiği katlettiğinden İslama hakaret ettiğine kadar.Bazı arkadaşlarımız sorular sorarak cevaplanmadığı durumda kendilerini haklı konuma geçirmişler.Peki madalyonun diğer yüzüne bakmışlarmı?Farklı yönde sorular sormuşlarmı?Atatürk yaptığı doğru ve yanlış işlerle ahirete göçmüş biridir.Bazı kimseler gibi haşa ilahlaştırmak niyetinde de değilim.Tabiki eleştirilecek yanları vardır.Tabiki yanlış yaptığı işler vardır.En şiddetli şekilde de eleştiririm.
    Fakat taraflı saldırılardan da oldukça rahatsız oldum.O dönemde padişah fermanıyla Anadoluya gitmesinden bahseden arkadaşın söyledikleri doğrudur.Hazineden verilen altın,para ve padişahın desteğiyle Anadoluya çıkmıştır.Bende şunu sormak istiyorum o arkadaşa.Atatürk ü Anadoluya yolladıktan sonra arkasından idam fermanı düzenleyen aynı paişah değilmidir.Ya da basit bir subayı yollamaktansa kendisi neden Anadolu ya gitmemiştir.Bazı kimseler İstanbuldaki otoritenin sarsılacağı için bunun yapılmadığını ileri sürmek isteyebilir fakat bu oldukça komik olur.İşgal altında hiçbir yetkisi yaptırımı kalmamış bir padişahın sarsılacak bir otoritesi zaten yoktur ve İslam hükümeti diye Vahdettin Han'ın hükümetinden bahseden arkadaş böyle büyük bir hatayı nasıl yapar anlamıyor ve kasıt arıyorum.Damat Ferit gibi şahsiyetsiz vatan haini İngiliz işbirlikçisi birinin sadrazam olduğu bir hükümetten nasıl İslam hükümeti doğru hükümet diye bahsediliyor bilmek istiyorum.Atatürk'ün İslam dini ile ilgili bazı sözlerini yazmışsınız Türkler İslamdan öncede büyük bir milletti sözünü biliyorum.Fakat diğer sözü hiç duymadım kaynak istiyorum bu sözle ilgili.Ayrıca bu sözleri yazan arkadaş Atatürk'ün söylediği şu sözleri hiçbir yerde okumadımı acaba?
    " İnsanların mücadelelerinde en kuvvetli istihkam (barikat), iman dolu göğüsleridir"
    "Ey millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın selameti, sevgisi ve hayrı üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri duyurmaya memur ve elçi olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce malumdur ki, Kur'andaki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor."
    "Din vardır ve lazımdır. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur
    "Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri, hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz da."
    "Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne hitap edebilmekte, Müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı
    kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur."

    Ayrıca Türklerin İslamdan önce de büyük bir millet olduğu gerçeği sizleri neden bu kadar rahatsız ediyor.Bu sözün tenkit edilecek bir yanını bulamıyorum.Bu doğrudur ve hakikattir.Türkler İslam dinini kabulden evvelde büyük bir milletti.Medeniyetler kurmuş adalet sağlamış çağlar açıp çağlar kapatmış bir milletin torunu olmak neden sizleri rahatsız ediyor.10 bin yıldır varolan bir milletin tarihini Selçuklu hanedanıyla başlatarak bin yıla sığdırmak,bilmeden yapılıyorsa cahillik ve ahmaklık kasten yapılıyorsa soysuzluk ve ihanettir.Türkler tarihin çok eski dönemlerinden bu yana vardır ve tarih boyunca onurlu ve şerefli yaşamış bir millettir.İslamdan sonra da İslamı dünyaya tanıtan İslamın yüceliğini güzel ahlakını fethettiği her yere götüren bir millet ve İslam dininin sancaktarıdır.İnkilaplar konusuna gelecek olursak,şapka devriminin gerekliliği tartışılır tabi ben çok gerekli olduğunu düşünmüyorum.Ama bunun iİslama bir saldırı olduğunu düşünen arkadaşlarıda hayretle izliyorum.Şapkadan evvel takılan fesin İslamla ne ilgisi var?Şimdi diyeceksiniz ki sarık ve cübbede kaldırıldı.Peki bunların İslamla ne ilgisi var?Efendimiz giyiyordu diyeceksiniz.Ebu cehilde giyiyordu.Bizim kendi aramızda çok uzun olarak tartıştığımız bir konudur sarık ve cübbe konusu.Namazda başın kapatılması sünnettir.Fakat sarıklı cübbeli gezmek efendimizin sünneti değildir.Sarık ve cübbe örfi bir kıyafettir.Bu konuda da bana bir çok kimse belki kızacak söylenecektir.Fakat bu konudaki durum böyledir.Sarık ve cübbe sünnetse kadınların da Hz. Ayşe ve diğer mü'mine validelerimiz gibi giyinmeleri gerekmezmi?Bugün neden çarşafla geziyorlar?Ya da sarık ve cübbenin sünnet olduğunu iddia eden arkadaşlardan kaç tanesinin evinde hasır var ve kaç tanesi bu hasırı yatak olarak kullanıyor.Yada kaç tanesi efendimizin giydiği ayakkabıdan giyiyor?
    Bence bazı hususlarda daha ciddi ve geniş tetkiklerde bulunması gereken arkadaşlar var.
    Alimlerin katledilmesi hususuna gelince;
    Kızların okuma yazma bilmediği bir dönemden bahsediyoruz.Hangi zihniyet yasaklıyor ilim öğrenimini?Asılan din adamı kimliğindeki şahısların tamamı şeyh sait gibi işbirlikçi vatan haini kişilerdir.Ben bunu iddia eden arkadaştan isim istiyorum.Bir şehir efsanesidir gidiyor alimler asıldı.Asılan alimlerden 3 tanesinin isim ve asılış sebebini yazabilirmi acaba bunu iddia eden arkadaş bana.Eğer yazamazsa bana bir ileti atsın ben o dönemde asılan bir kaç isim ve sebep vereyim kendisine.
    Bazı kimselerde çok komik olan şu iddiayı savunur.
    "Masondu yabancılar için çalışıyordu İslamı yoketmek için gelmişti."
    Bunu söyleyen arkadaşların aklından şüphe ediyorum.Biraz düşünsenize ülke işgal edilmiş dünya tarafından askerler dağıtılmış silahlar toplanmış bitmiş herşey daha ötesi yok.Atatürk'ün olmadığını ve kurtuluş savaşının verilmediğini düşünün.Bugün ne halde olurdu memleket hiç düşündünüzmü?İngiliz ya da Yunan bayrağı altında yaşamak nasıl olurdu sizce?Diyeceksiniz ki o olmasa başka biri olurdu.Peki neden olmadı?Koskoca bir çınarın,600 yıllık bir imparatorluğun kaderi bir kurmay yüzbaşıya mı teslim edildi?Bu memleketin padişahı,sadrazamı,vezirleri,paşaları ne yapıyordu bu sırada?Bu kada makam varken bir kurmay yüzbaşıdan medet ummak neden?Bunlara cevap vermek lazım.Halife 1. Cihan harbi sırasında tüm İslam ülkelerini hilafet sancağı altında savaşa çağırdı.Kim ne yardım etti anlatırmısınız.Bu mu İslam kardeşliği?İngilizle birlik olup Osmanlı askerlerini kıran,halifesine ihanet eden arapları seviyorsunuz,bu ülke için mücadele etmiş birini kafir ilan ediyorsunuz.Kendi milleti için "etrak-ı bi idrak" yani İdraksız ya da gerizakalı ya da aptal Türkler diyen son dönem padişahlarını değerli ilan edip,milletini her fırsatta öven bir insanı rezil ilan ediyorsunuz.
    Atatürk'ün ne kadar müslüman olduğunu tespit eden arkadaşlar kendinden eminse kafir diyebilir ben demiyorum,diyemiyorum.Herşeyden önce iftira çok büyük bir günahtır ve kul hakkıdır hepiniz bilirsiniz.Hele ki ölmüş birinin ardından yapılan iftira daha da kötüdür.
    En acı olanı da nedir biliyormusunuz...
    Yüce Rabbim 1000 yıldır İslama sancaktarlık yapan,İslamı kıtalara taşıyan,efendimizin övgüsüne nail olmuş bir milletin kurtuluşunu size göre bir Allah düşmanı kafir tarafından sağlamıştır.
    Hepinizi düşünmeye ve tarafsız araştırmalar yapmaya davet ediyorum.
    Selam ve Dua ile...
  5. salimmuhammed

    salimmuhammed Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    İslama hizmet etmeyen bir zihniyet Allah katında ne kadar değerlidir ki.Eğer derdimiz toprak ise islam nerde ve ne zaman..?! Bir ingiliz de kendince kutsaldır o da toprak için mücadele etmiştir.Eğer islam yoksa bir mücadeleyi kutsal yapan nedir.Bir hristiyan ve müslümanın mücadelesindeki fark nerededir?

    Atatürk Kafirlerin önde gidenidir.Yerini de biliyoruz .Cehennem ta içidir.
    Rabbim ateşini bol eylesin.Amin.
  6. اسماعي

    اسماعي Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    La ilahe illallah!

    Halid bin Velid kadar cesur ve güçlü olmayı hepimize nasip etsin Allah' ım =)
  7. ENSARİ

    ENSARİ Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Bir kişi dünyayı hayırla doldursa, namazda kılsa,oruçta tutsa ama islamın bir şartını kabul etmeyip gökten indirildiği zannedilen kitaplarlamı idare edeceğiz diyerek laik sisteme yapışıp islamı hakir görse onun yaptığı hiç bir hayırın kıymeti olmaz..
  8. portalkal

    portalkal Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Hilafeti 1300 yil kesintisiz devamindan sonra ,ilga eden ortadan kaldiran kim? Bu gunah bile Uzun sure cehennemde yanmasina yeter,yahudilerin ,haclilarin 1300 yilda basaramadigini 1 senede basarmis ! Birisi ben muslumanim dese nolur? Koskoca hilafeti yikti yahu madem musluman,neden yeni halife benim demedi? Adina hutbe okutmadi?
  9. mhmet8

    mhmet8 Üyeliği İptal Edildi Banned

  10. ser-a

    ser-a Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Esselamü Aleyküm.
    Allahın hidayet verdiği kimseyi,bütün insanlar biraraya gelse,saptıramaz,Allahın sapıklık halinde bıraktığı kimseyide,bütün insanlar biraraya gelse hidayete erdiremez.O halde hidayeti Allahtan isteyelim.Kalpleri mühürlü,gözleri kör,kulakları sağır olanlara insanlar bir şey yapamaz.İdrak etmek ancak Allaha teslim olmakla sağlanır.Allaha teslim olmadan kendi heves ve hevasını ilah edinenler başkalarını Allah ile kandırmaya çalışsalarda,onlara sadece amelleri süslenmiştir.Ancak onlara şeytanların arkadaşları inanır.Onlar sapıtmaya çalıştıkları konularda kendilerini doğru yolda sanırlar.Kendileri gerçek iman tadını alamamışlardır.Zalimlere sulümlerinden dolayı karşı çıkmazlar.Bize bundan bir şey dokunmaz derler.Halbuki zalimlere göz yumanlara zulmün ucunun dokunacağı yüce kitabımızda Allah (C.C.) açıklamıştır.Mümin olanların imanını bu şeytanların vesveseleri daha da arttırır.İşte bu mesajlar bu doğrultuda yüce kitabımız Kuranda hep açıklanmıştır.Neden ders almıyoruz.Neden akıllanmıyoruz.Kuran ve sünnete tam ittiba olmak dileğiyle.Selam ve Dua ile....
  11. ibnikayyim

    ibnikayyim Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    2zgrt51.jpg

    2zgrt51.jpg
  12. cimkeriy

    cimkeriy Misafir



    kardeşim kusura bakma ama benim için önce allahın ayeti gelir ülkem vatanım vs bunlar ikinci sayfadadır.dinim söz konusu olduğunda ülke vatan sakarya teferruattır.

    önce islam fıkıhına bakarım uygunsa gereken yapılır değilse yine ona uygun olarak gereken yapılır senin yaptığına düpe düz yüce allahı kandırmaya çalışmak denir . sen diyosunki neolacaksa olsun umrumda bile değil .sen bu yolda ilerlersen gideceğin yer belli .


    milliyetci değil ümmetci ol .milliyetcilik yahudilikten çıkmadır .iyi bakarsan nato birleşmesi ümmetciliktir avrupa bizden ümmetciliği kopyaladı bizimde içimize kin ve nefret ayrılık sokması için milliyetciliği verdi.


    bu arada eğer osmanlı şeriati gereğince uygulamıyorsa bunun ceası şeriati kaldırmak değildir .ozaman atatürk şeriatin gerçeğini koysaydı .ama koyamazdı çünkü onun emir aldığı yer buna izin vermedi.
  13. Kozzsoy

    Kozzsoy Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    teee 2007 tarihli bir link ama ufak bir notta ben ekleyeyim hilafet kaldırılmadı , halife ilga edildi ,,, garip ama gerçek devletin dini yok ama yine yasalara göre devlet hilafeti içinde saklıo gibi bir durum söz konnusu ...
  14. ibnikayyim

    ibnikayyim Islam-TR Üyesi Kullanıcı


    buna kargalar bile güler..bir vakit bir sofiye tc. (diyanetin camilerinde) de cuma namazı farz değildir. sahih değildir...cumanın şartları yerine getirilmemiştir dedimde bana ne dedi dersiniz...Halifenin görevini tbmm almış..:D :D :D Kafirler ne zamandan beri islamın şeratın temsilciliğini yapar oldular...
  15. akilli55

    akilli55 Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    ebu el-fadl arkadaşın verdiği kitap dikkatimi çekti. Bunun nasıl bir kitap olduğunu nette araştırırken şu yazıyla karşılaştım. Aşağıya aktardığım yazıda Şehid Abdullah Azzam'ın Erbakan'ın icraatlarına ve ona bakış açısını anlatan bir makale bu kitaptan olduğu iddia ediliyor. Şimdi böyle şehid olmuş Alimlerin (niyetleri şeriatı getirmek amacıyla) partiler vasıtasıyla olan küfür düzeninin içerisine girdiği halde, aşağıda yazılı olan (Kayıp minare kitabının içerisinden alınmıştır diye belirtiliyor) makalede övgü dolu sözlerle bahsetmesi 'Benim parti kuranları nasıl küfrün içerisinde göreyim, Abdullah Azzam gibi alimler bunları övüyorsa ben nasıl bunlara kötü gözle bakayım' diyorum. Böyle olunca bu mesele de Abdullah Azzam gibi alimlerin beyanlarından dolayı kafam karışıyor.

    Kafamın karıştığı nokta küfür düzenine girmenin doğru mu? yanlış mı? olduğu değil. Yanlış bir içtihadla fakat Halis bir niyetle giren partilerin küfre düşüp, düşmediğidir. Malum şeyh Makdisi bu kişilerin (milletvekili olanların) kafir olduklarını risalesinde açık olarak belirtiyor.

    Abdullah Azzam: Erbakan, İslami uyanışı sağladı / Hicret haber İlkeli Tarafsız Gerçek Hicret Haber

    [FONT=verdana,arial,helvetica,sans-serif]Afgan cihadının öncülerinden ve 24 Kasım 1989'da uğradığı bir suikast sonucu oğluyla birlikte şehid olan Abdullah Azzam, merhum Prof. Dr. Necmeddin Erbakan ve Milli Görüş'ün hizmetlerini anlattığı “Kayıp Minare” isimli kitapta, Erbakan'ın NATO'dan çıkmak ve Amerikan üslerini kaldırmak istediğini yazdı. “Erbakan İslami uyanışı sağladı” diyen şehid Azzam, ABD ve İsrail'in baskısı yüzünden Türkiye'de darbe yapıldığı ve Erbakan'ın partisinin kapatıldığına dikkati çekti.

    24 Kasım 1989'da uğradığı bir suikast sonucu oğluyla birlikte şehid olan Abdullah Azzam, Kemalizm'i ve cumhuriyet Türkiye'sini anlattığı el-Minaretü'l-Mefkûde (Kayıp Minare) isimli kitabında Prof. Dr. Necmeddin Erbakan ve Milli Görüş'ün hizmetlerini anlattığı ortaya çıktı. Şehadetinden iki yıl önce 1987'de yılında yazdığı kitap, Pakistan'ın Peşaver şehrinde Arapça olarak basılmış. İşte Şehid Abdullah Azzam'ın kaleminden Erbakan:

    1972'de Milli Selamet Partisi, Almanya Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayan Dr. Necmeddin Erbakan'ın liderliğinde siyaset sahnesine çıktı. Birçok Türk genci bu partinin etrafında toplandı. Parti ABD'nin yönettiği haçlı batıya karşı durdu. Türkiye'nin NATO'dan çıkmasını ve ülkedeki Amerikan üslerinin kaldırılmasını istedi. İsrail'e ve Yahudiler'e karşı durdu. Türkiye'nin Avrupa Ortak Pazarı'na katılmasına karşı çıktı. Ve hükümetten -Amerika ile savaşması üzere Kore'ye ordu gönderdiği gibi- mücahidlere yardım amacıyla Afganistan'a da ordu birlikleri gönderilmesini talep etti. Milli Selamet Partisi 1972'de kuruldu ve aynı sene içinde seçim yarışına girdi ve 48 sandalye kazandı. Ve Ecevit'in başkanlığını yaptığı Cumhuriyet Halk Partisi ile koalisyon oluşturdu. Erbakan kendisinin başbakan yardımcısı olmasını ve Türkiye hükümetinde sekiz bakanının yer almasını istedi.

    Parti, Türklerin yeniden İslam terbiyesi ile yetişmesi amacıyla girişimlerde bulunmaya başladı. Haccın kapılarını halka açtı; hacı sayısı senede 150 bine ulaştı. Öyle ki bu rakam önceki yıla nazaran oldukça büyük bir rakamdır.

    Parti, köy ve ilçelerde 3000 Kur'an okulu, 300 de imam hatip okulu açtı. İslami bir üniversite kurulması için plan yaptı. İmam hatip okullarına yaklaşık 200 bin öğrenci katıldı. Beş vakit namaz kılanlar, -güvenlik görevlileri dahi- görevlerinden alınıyordu. Önce Allah'ın fazlı sonra da Selamet Partisi'nin çabaları sayesinde yöneticilerin yarısı beş vakit namazlarını açıktan eda edebilir hale geldiler. Parti ayrıca Cuma gününün resmi tatil yapılmasını ve evlilik akitlerinin İslam'a göre icra edilmesini ve okullarda Kur'an ve Arapça eğitimi verilmesini istedi.

    Parti, 96 dernek ve 30 bin 150 öğrencinin tabii olduğu Türkiye Öğrenciler Birliği'ni kontrolü altına aldı. İstanbul'un fethinin yıldönümünde Atatürk'ün müzeye dönüştürdüğü Ayasofya Camii'ne gittiler ve burada namaz kıldılar. Birliğin Başkanı Ahmet Sazkaya, ilk hedeflerinin Türk insanını cehaletten uzaklaştırmak olduğunu söyledi.

    Selamet Partisi'nin, Milli Gazete ve Yeni Devir olmak üzere iki günlük gazetesi vardı. Milli Gazete günde 100 bin satarken, Yeni Devir gazetesi de 15 bin satıyordu. Parti zamanında şu dergiler çıkıyordu:

    1- İslam. 2- Hicret (Almanya). 3- Mavera (Edebiyat dergisi). 4- Edebiyat. 5- Güldeste 6- İktibas. 7- Selam.

    Yayını yasaklanan dergiler:

    1- Tevhid, 1979'da yasaklandı.

    2- Şûra, 1978'de yasaklandı.

    3- Hicret. 4- Akıncılar. 5- Tebliğ. 6- Adım. 7- Hareket. 8- Sebil.

    Bugün gazetesi de yasaklanan gazeteler arasında yer almaktadır.

    1- Fikri eğitim.

    2- Ahlaki (ruhi) eğitim.

    3- Beden eğitimi.

    Parti, ‘Her şehre bir fabrika' sloganından yola çıkarak, 200 ağır sanayi fabrikası ve Jumbo uçak motorları fabrikası inşa etti.

    Parti 7 Eylül 1980'de ‘Kudüs'ün kurtuluş günü' sloganı altında bir gösteri yaptı ve İsrail bayrağını yaktı. Ve İslam ülkelerinin İslam Birliği kurmalarını istedi. Bu noktada, Amerika Türk ordusunu harekete geçirdi. Kenan Evren, 12 Eylül 1980'de Amerikan darbesini gerçekleştirdi.

    13 Eylül 1980'de Washington'da yayınlanan Mısır gazetesi El Ahram, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün Amerika Birleşik Devletleri'nin henüz gerçekleşmeden darbeyi haber verdiği yönünde açıklamada bulunduğunu yazdı.

    Bazı Amerikalı yetkililer de, Türkiye'de laik devletin temellerini atan Türk lider Atatürk'ün çizgisine muhalif İslami bir rejimin kurulmasına yönelik endişelerin artmakta olduğunu açıkladı. Nihayet darbe Türkiye'yi İslami geleneklere göre yönetilen bir devlet olmaktan kurtararak laik bir devlete dönüştürdü (El İtisam, Eylül 1980). ABD Savunma Bakanı Weinberger, Evren'i övdü ve Türkiye'ye 703 milyar dolarlık silah verdi. Evren, Erbakan ve Selamet Partisi mensuplarını tutuklattı. Atatürk'ün kabrine çelenk koyarak görevine başladı. Ve 1981 senesini ‘Atatürk'ün yılı' olarak kabul etti.

    Evren, sakallı ve başörtülü öğrencilerin üniversitelere (özellikle Sakarya Üniversitesi) girmesini yasakladı.

    Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve otuz parti üyesi, 24 Nisan 1981'de askeri mahkemede yargı önüne çıktı. Askeri savcı suç iddianamesini okudu...

    İddianamede yer alan suçlar şunlardı:

    a- Devletin hukuksal, sosyal, ekonomik ve siyasi ilkelerini, İslami temele dayanan ilkelerle değiştirmeye çalışmak.

    b- Türkiye'de İslam şeriatini uygulamaya çalışan izinli bazı gençlik, öğrenci ve işçi örgütlerinin ve mesleki örgütlerin partiyle gizli bağlantısı olması.

    c) Partinin hedeflerini açığa çıkaran toplantı ve sloganları. Bazı sloganları şöyle: ‘Liderimiz Muhammed', ‘Putları parçalayıp İslam devleti kuracağız'. Ve pankartlarında da şu ayetler yer alıyor:

    "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir." (Maide: 44)

    "De ki: Hak geldi, batıl yok oldu." (İsra: 81)

    d- Toplantılarında sürekli Allah'ı zikretmeleri ve ümmete tarihi boyunca şahıslar ya da kahramanlar için değil, İslam için savaştığını hatırlatması.

    e- Erbakan, 1977 yılında Mekke'de Türk hacılara hitaben yaptığı konuşmasında "Kur'an'ı hayatımıza tatbik edip etmediğimizi düşünmemiz gerekir" demiştir.

    f- Erbakan'ın bütün köylerde Kur'an eğitimi veren okullar açılması ve Ayasofya Camii'nin ibadete açılması hususundaki kararlılığı.

    g- Riyad Üniversitesi Şeriat Fakültesi'nden mezun bir şahıs, partinin bir toplantısında şöyle demiştir: "Bu İslami toplantıya katılmaktan şeref duydum."

    h- Kerem Mollaoğlu'nun temsilcisi, Uluslararası Müslüman Gençler Konseyi'nin Cennet Kale'de düzenlediği kampta yaptığı konuşmasında ‘Atatürk'ün devrimleri, Türk halkının geçmişiyle olan bağını kesmiş, getirdiği yeniliklerse ümmetin ruhani değerlerini yıkmıştır' demiş,

    Lozan Antlaşması'na, Arapça harflerin ve kanunların değiştirilmesine karşıtlığını ifade etmiştir. Ve sözlerini ‘Türkiye bugün ateist bir cumhuriyettir' diyerek bitirmiştir.

    ı- Erbakan bir konuşmasında, iktidara katılmalarıyla birlikte, Türkiye'nin çeşitli bölgelerindeki birçok yöneticinin namazı öğrenmeye başladığını beyan etmiştir.

    i- Parti, Cuma gününün resmi tatil olmasını ve evlilik akitlerinin şeriata uygun yapılmasını istemiştir.

    j- Erbakan; Rusya, Almanya ve hatta Türkiye'de ibadet özgürlüğü olduğunu; ancak dinin yalnızca ibadetlerden ibaret olmadığını söylemiştir.

    k- Masonları, Sultan Abdülhamid'i tahttan indirmekle suçlamakta ve devlete karşı komplo kuran ilk mason locasının Selanik'te olup, Atatürk'ün de onlardan biri olduğunu söylemektedirler. Bu Atatürk'e hakarettir.

    l- Abdülhamid'i düşüren İttihat ve Terakki Partisi'ni mason ve siyonist olmakla suçlamaktadırlar.

    m- Erbakan'ın ofisinde, İstanbul'daki önemli üyelerin kendisine bağlılığını ispat eden evraklar bulunmuştur. Bu da Erbakan'ın hilafete aday olduğu anlamına gelmektedir.(El Muctema, Sayı 530 (26/5/1981).)

    Savcılık, bu suçlamalara dayanarak Erbakan ve arkadaşlarının 14'ten 36 yıla kadar hapsini istedi.

    Böylesi suçlamaları Fatih Sultan Mehmed ve Abdülhamid'in ülkesinde ve yüce bir kale ve -dört bir yana dağılmış Müslümanları bir araya toplayan ve karanlıkta kalmışları ışığıyla aydınlatarak onlara İslam dininin yolunu gösteren bir- minare misali duran hilafetin merkezinde duymak gerçekten çok şaşırtıcı.

    OSMAN AKYILDIZ /YENİ AKİT
  16. MuhammedRabbani

    MuhammedRabbani Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    kardeşler gifari büyük ihtimalle ya solcu veyada bir kemalist demokrasi tutsağı garip bir esirdir(köledir) özgürlüğünü bir beşere ve onun eserlerine teslim etmiş zavallıdır .onun gibi çok fazlaq köle bulunmakta. maksadıda zaten burda din değil fitne o yüzden de birbirlerinizle tartışmayın gerek yok o esirliğine köleliğine devam etsin onun dini ona bizimkide bize.nihayet ölünce oda o savunduğu kişinin gittiği yere gidecektir
  17. kemalçelik

    kemalçelik Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Yukarıdaki hilafet ve kemalizm yazısın hangi … ne zaman yazmış bilmiyorum ama bunu yazan aynı zamanda yazar olduğunu söylüyor.bilgi sahibi olmadan herkese iftira atıp bir şeyler karalıyarak (yazarlık değil ipe sapa gelmez iftiralar) bir yerlerden nemalanmaya çalıştığı çok aşikar.bunun gibiler hele şu aralar epeyce fazla.Mustafa KEMAL ne için kurtulış savaşını başllattı bilmiyormusun.Senin o ingiliz gemisiyle kaçan padişhının ülkeyi , gavur dediğin işgalcilere peşkeş çektikten sonra,bu memleketi düşmandan temizleyen bir komutana ve aynı zamanda şu an hayatta olmayan bir insana hem iftira atıp ( müslamansınız ya siz ) hemde o adam die hitap diyorsun .sen kimsin ya bu ne kibir.Hilafeti nie kaldırmış , soruya bak ya.padişah deli ibrahimde halifeydi.yani islamın temsilcisi bir deli. insanlar onun ağzına bakacak ona göre dini yaşayacak.şu anda diyanet işleri başkanlığı var.diyanetin verdiği fetvalar tartışılıyormu.derdiniz ne sizin. bir konuyu daha yazayım .çünkü asıl karın ağrısı burda bazı kesimlerin,HARF devrimi.Neden harf devrimi oldu.çünkü eski yazı alfabe o dönemin insanları tarafından kolay kavranmıyordu.nereden biliyoruz.çünkü kayıtlarda o dönem okur yazar oranı yüzde 5 idi.demekki harf devrimi olduğu için ''alimlerin'' yazdıklarından halkın feyz alamaması die bir durum söz konusu değil.Zira halk okur yazar değildi. O dönemin aydınlarıda kendi çalıp kendi oynuyordu. Tabi matbaanın Osmanlıya geç gelme sebebide o dönemim ‘’ aydın’’ larının işine gelmiyordu. Gavur icadı diyorlardı.Neden ? Çünkü o dönem bu aydın taifesi el yazması işinden parsayı topluyordu.söylenecek çok söz var aslında .500 senelik imparatorlukta okuma yazma oranı yüzde 5... 90 senelik Cumhuriyette okuma yazma oranı yüzde 90 nın üstünde. Bu örnek bile Ata’ya saygı duymanız için yeter de artar bile. Onun getirdiği Latin alfabesiyle o insana hakaret ediyorsunuz. vadesi dolup bu dünyadan göç etmiş size cevap verme şansı olmayan insanlarla uğraşıp ordan besleneceğinize , yeni fikirler sununda insanlar sizlerden de faydalansın.
  18. Ebu & Dücane

    Ebu & Dücane Misafir

    işte senin gibiler,arap alfabesi ve osmanlıca yasaklandığı için tarihini hiç bir zaman kaynaklarından okuyamaz.Bundan da hiç elem ve acı bile duymaz.Başarısız yönetici kabul edilebilir ama dine savaş açanlara bir müslümanın da düşman olması haktır.Osmanlının başarısız idarecilerini biz zaten savunmuyoruz,bizim savunduğumuz şeriatın ayakta kalmasıydı.O senin atan batıl din demokrasiyi dikta edip, şeriatı(dini yaşam şekli) ortadan kaldırmasaydı bu kadar islami kesim tarafından nefret edilmezdi.Bir müslaman için eğer müslümansan asl olan kendi hayatında ve yeryüzünde islamın hüküm ve hakimiyetidir.Ama o ne yaptı, önce seni kurandan ve tarihinden bütün bağını koparıp kendi yazdırdığı çakma tarihini ve dinini halka dayattı,peygamberimizi önderlikten indirip kendi önderliğini ilan etti ve siz bu adamı savunacak kadar zavallı birisisiniz.Size kızamıyorum sadece acıyorum.Allah size hidayet versin.
  19. Kiram jeti

    Kiram jeti Islam-TR Üyesi Kullanıcı

Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş