Hıyânet, Hâinlik

Emânetlere, kendisine güvenilip geçici bir süre kontrolüne bırakıldığı şeye karşı hıyânet etmek, o emânetin sahibinin zarar görmesine kasıtlı olarak sebep olmak da bir çeşit hırsızlıktır. Hıyânet diye dillendirdiğimiz anlam, İslâmî literatürde daha çok "gadr" kelimesiyle ifade edilir. Gadr: Vefasızlık, ihânet, verilen sözü yerine getirmemek, ahdi bozmak demektir. Arapça'da "gadîr veya gaddâr adam" denilince, sözüne hiç güvenilmeyen kişi anlaşılır. Mağdûr da gadr'e uğramış, haksızlığa mâruz kalmış, zarar ve ziyan görmüş kişi demektir. Gadr veya gaddarlık Türkçe'de Arapça'daki mânâlarından daha değişik anlamlarda kullanılmıştır. Dilimizde gadr; "zulüm, merhametsizlik", gaddâr da; "hiç merhameti olmayan, zâlim, merhametsiz, insafsız" şeklinde anlaşılır. Kurân-ı Kerim'de; "...Allah hâinleri sevmez"[1] buyrulur. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "El, aldığı şeyden onu geri verinceye kadar sorumludur."[2]

Emânet: Birisinin koruması için bırakılan maddî ve mânevî hakka denir. Aynı zamanda emânet; emniyet edilip inanılan şeydir. Peygamberlerde bulunan sıfatlardan biri de "emânet"tir. Rasûlullah, hicretten önce, kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iade etmişti. Çünkü kâfirler ona "el-emin" olarak mallarını emânet ediyorlardı. Hz. Peygamber "emânete ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu" söylemiştir.[3] Emânet, mü'minlerin de temel vasıflarından biridir.[4] İhânet edilmemesi gereken en önemli emânet Kur'an ve Sünnet'tir. Bu kaynaklara sahip çıkmayan büyük hâindir. Vedâ Hutbesi'nde Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe düşmezsiniz. Bu emânet Allah'ın kitabı Kur'ân ve benim sünnetimdir."[5]; "Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur."[6]

"Emin": "Bir şeyi koruyan, güvenilen, itimatlı adam, hâin olmayan" anlamındadır. "Emin, mü'min ve emânet" kelimelerinin kendinden türediği "emn", her türlü korku ve şüpheden uzak olmak, bütünüyle tatmin ve huzura kavuşmuş olmak demektir. "El-Emîn"; güvenilir, mûtemed anlamına geldiği gibi, bazan da emniyet içerisinde olan, emniyetli mânâlarına gelir. Bu şekilde Emâneti yerine getirene emin kişi denir. "Emîn" vasfı, tüm Rasûllerin ortak vasıflarından biridir.[7] Peygamberler emîn/güvenilir vasıfları ile Allah'ın dinini tebliğ ediyorlar ki, insanlar kendilerine inansın. Kur’an’da belirtildiği gibi,[8] peygamberlerin emin'lik vasfını toplum da kabul etmek zorunda kalıyordu. Son Nebî ve Rasûl olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de daha risâlet görevine başlamadan önce "Muhammed'ül-Emîn" olarak tanınmıştı. O da risâlet görevini kendinden öncekilerden geniş ve özde aynı emîn bir peygamber olarak Mekke şirk toplumunda yerine getirdi. Tarihin hangi döneminde olursa olsun, bir kimse topluma bir dâvâ ile gelip onları dâvet ettiğinde, toplumun ona inanması için o kimsenin "emîn" vasfına sahip olması lâzımdır. Günümüz İslâm dâvetçileri de başarılı olabilmeleri için, peygamberlerin bu en temel vasıflarına sahip olmaya çalışmalıdırlar.

Bir kimsenin "emîn" sayılabilmesi için o kimsenin dâvâsında samimi olduğunda güvenilir olması, dâvâyı yüklenmeye güç yetirebilmede güvenilir olması ve her türlü zorluğa o uğurda katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'de "bir işi yapabilme gücüne sahip" mânâsında da kullanılmaktadır "emîn" kelimesi.

Emin olma; sırf doğru olma, güvenilir olma, bir işi yapabilme gibi mânâlarda kullanılmaz. Kur’ân-ı Kerîm'de emîn kavramının bir de azâbdan, korkudan, kendi kendinden "emîn olma" gibi anlamları vardır. "Korkudan, (azaptan), "emîn" olma (hakkı), iman eden ve imanlarını bir zulme bulaştırmayanlara âittir. Ve doğru yolu da bulmuş olanlar onlardır."[9] "Emîn" olanlar emâneti yüklenip iman edenler, sâlih amel işleyenlerdir. Allah azaptan emîn olacak olanların bunlar olduğunu belirtiyor.

Gerek ganîmette ve gerekse başkasına âit mallarda yolsuzluk yapmayı yasaklayan birçok hadis de vardır: "Allah nezdinde hıyânetin en büyüğü, iki arâzi veya ev komşusundan birisini, diğerine âit bir arşın toprağı kendi zimmetine geçirmesidir. Allah kıyâmet gününde, bu toprağın yedi katını, onun boynuna geçirir."[10]; "Kim şu üç şeyden berî/uzak olarak ölürse (azap görmeksizin) Cennete girer: Kibir, gulûl (ganîmet veya toplum malından çalma), borç."[11]

Devlet halkın malını, halk da devletin (aslında tüm halkın) parasını çalmaya çalışıyor. Tabii, bu konuda devleti yönetenlerin uzmanlığı ve yaptıklarını yasallaştırarak yaptığı için çaldığı minarelerin kılıfını hazırlaması çok daha ileri safhalarda hırsızlığı ortaya koyuyor. Bazı hırsızlıkların kanun kılıfı içinde yapılması onun hırsızlık olduğunu engeller mi? Haksız vergiler, enflasyon denilen devletin elinin halkın cebinden devamlı para çalması birer hırsızlık değil midir? Nasılsa elektriğini, devlete borcunu, haksız da olsa vergisini zamanında yatıramayan, para bulup zamanında denkleştiremeyen vatandaşa gecikme cezâsı adına yüksek meblağda fâiz ve para cezâsı verilerek soygunun başka bir çeşidi sergilenmiyor mu? Kredi kartları ve borçlarının nasıl bir soygun olduğunu 40.000'i geçen kredi kartı kullananların iyi bildiğini zannediyorum. Kapitalizmin, holdinglerin, hiper ve süper marketlerin, reklâmların, modanın... âdî hırsızlıktan farkı, çaktırmadan ve kandırarak, insanları değişik şekilde uyutup uyuşturarak soyması değil midir? Kapitalist düzen hırsız düzenidir, soygun ve sömürü düzenidir. Sahtekârlıkların da bin bir çeşidi sergilenebiliyor, bu yollardan biri ya da birkaçıyla, ama mutlaka tüm insanlar soyuluyor.

Sovyetler Birliği zamanında ve Rusya'nın süper güç maskesi taktığı dönemlerde bir Amerikalı ile Rus'un halkın ekonomik durumuyla ilgili bir konuşması fıkra cinsinden aktarılır: Rus Amerikalı muhâtabına sorar: "Amerikan vatandaşları ortalama kaç dolarla geçinir?" Amerikalı "1200 dolarla" diye cevap verir. "Peki, bu parayı nasıl kazanır?" diye soran Rus'a Amerikalının verdiği cevap "Biz özgür bir ülkede yaşıyoruz. Kimse onun nasıl kazandığına karışmaz" olur. Soru sırası kendine gelen Amerikalı Rus'a aynı soruyu sorar: "Rus vatandaşları ortalama kaç dolarla geçinir?" Rus cevap verir: "220 dolarla." Amerikalı hayret içinde tekrar sorar: "Bu parayla bir insan nasıl geçinir?" Rus'un verdiği cevap: "Biz de özgür bir ülkeyiz. Kimse onun nasıl geçindiğine karışmaz" olur. Rus'un verdiği cevap, Türk yöneticilerinin de dilleriyle değilse, halleriyle verdiği cevaptır.

Hırsızlara cezâ verilir gibi yapılır Türkiye gibi kapitalist ülkelerde. Aslında cezâlandırılan mağdurlardır. Parası çalınanlardır. Onların hakları korumaya alınmaz. Soyguncunun hakları daha önemlidir. Onlar ne de olsa kendilerinden sayılır. Yenilerini şimdilik bilmiyoruz, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Demirel gibi, Özal gibi insanların yedi sülâlesinin yolsuzluklara, banka boşaltmalara, hortumculuğa battığını, bu yeğenler ve yiyenlerin cesaretlerini yakınları olan devlet büyüklerinden aldığını bilmeyen yoktur. Başbakanlık yapmış bayanın villalarını, yatlarını, çiftliklerini, Amerika'daki köşklerini herkes bilir, ama nereden elde ettiğini sormaz. Krallar gibi yaşar devlet balına elleri değenler. Çocuklarının düğünleri prens ve prenseslerin düğünüdür. Yüzlerce kiloluk altın, ya da milyon dolarlarla ifade edilen mal varlıkları, ortaklıkları kendileri itiraf ederler, etmedikleri bilinmez. Tabii, bu devirde bir başbakan maaşıyla nasıl geçinir insan? Hz. Ömer'in devletin mumunu selâm alırken, özel konuşma yaparken söndürdüğünü de bilmiyorsanız öğrenebilirsiniz bu yavuzlardan, seçim konuşmalarında. Soyguncuların eğitim ve yönetiminden, yönlendirmesinden geçmiş halka göre de bu anormal değildir: "Eee, bal tutan parmağını yalar." Her türlü çirkinliğine rağmen bal tuttuğu düşünüldüğünden politikacı eli tatlıdır, yalanmaya değer; pis değil, kutsal kabul edilip öpülmeye lâyık sayılır ve halktan her yiğidin gönlünde politikacılık aslanı yatmakta, bazen de kükremekte, zor zapt edilmektedir. Kapkaççılığın cezâsı T.C. cezâ kanunlarına göre 6 ay hafif hapistir. O da 1,5 ay uygulanır; tabii hırsız acemilik edip yakalanabilirse ve bir yolunu bulup rüşvetle işi savuşturamazsa. "Polisler, emniyet güçleri ve hatta onların üstündeki bürokrat ve seçilmişler arkalarında veya yanlarında olmasa, büyük hırsızlıklar, hortumlar yapılabilir mi?" diye halk sormaz bile. Halkın gözü sahnedeki oyundadır, perdeyi aralama cesâret ve riskini nereden alsın ki perde arkasını görebilsin? Polisin, trafik polisinin, hâkimin... eline düşen insanlar biraz görür gibi olur perde arkasını. Resmî görevliler işi kılıfına uydurdukları ve halk da devletten ürkütülüp korkutulduğu için resmî görevlilerin ve baştakilerin soygununu karşı çıkalamaz, dillendirilemez kabul eder ve üç maymunu oynar. Araba kullanıp da kendisinden alınan vergilerle maaş alan trafik görevlilerince soyulmayan sürücü var mıdır bu ülkede? Bu olayın sadece trafikle sınırlı olduğunu iddia eden? Tapu kadastro dairelerinde, maliye ve vergi dairelerinde, gümrüklerde, belediyelerde... Rüşvet ve haksız cezânın olmadığı yerlerin listesi herhalde daha kolay tutulur. Vatandaş, hem çocuğunu okulda okutmaya mecbur tutulur, hem her yıl Milli Eğitim Bakanları ve daha alt kademedeki sorumlular açıklama yapar; "zorla para alınamaz, yasaktır...", hem de kayıt parası diye soygunlar yapılır. Devlet dairesinde veya Belediyelerde bir işe girmek için ne dolaplar çevrilir, ne paralar döner. Artık halkın tavsiyeleri de değişti. Meselâ mahkemelik olan insanlara şöyle diyor: "Arkadaş, avukat tutacağına hâkim tut! Hem daha ucuz, hem daha kolay netice alınıyor." Çoğu avukat da suçlu ile hâkim arasında emânetçi ve aracılık görevi üstleniyor, bu ballı işe bulaşan parmaklarını da yalıyor tabii. Mahkeme faslı da formalitenin uygulanmasından ibâret minâre kılıfları. Bunları bilmeyen yoktur, kahve köşelerinde dillendirmeyenler de. Ama büyük harflerle haykıran, hesap sormaya çalışan, soyguncu taşeron ve piyonları oynatan kuklacıları gösteren çıkmaz. Kaldı ki, kimi kime şikâyet edecek? Bataklık kurutulmadan bunlar nasıl önlenecek? Hasta adam Osmanlının, hastayı tedâvi adıyla zehirleyen kendi paşalarından birinin sözünü, Osmanlının komadaki çocuğunun bağlı olduğu hortumu kesip hortumu kendine yönlendiren doktor gömleği giymiş sahte kurtarıcıların şöyle değiştirdiği anlaşılıyor: "Uluslararası sömürü teşkilâtları, emperyalist devletler siz dışarıdan; hortumcularla birlikte biz içeriden yıkmaya çalıştığımız, yiyeceğini elinden alıp ölüme mahkûm ettiğimiz halde, hâlâ ölmüyor bu hasta." Ha biraz daha gayret, az kaldı!..

Emperyalist devletlerin söz dinleyen uşaklarıdır Batıyı taklit eden Ortadoğu ülkelerinin başındakiler. Başta pragmatist Amerika ve onun sömürgecisi İsrail olmak üzere, çıkarcı Batının sömürü çarklarını döndüren hizmetçileridir müslümanların başındaki tâğutlar. Dünya Bankası, IMF, Uluslararası Para Fonu, kazın geleceği yerden tavuğu esirgemez. Aynı zamanda borçluya zehirli, uyutucu ve uyuşturucu reçeteler dayatma hakkını da kendinde görür. Batıyı savunmak, sömürüyü ve soygunu savunmaktır. Batı tefeci, Doğuda tefeciye paçasını kaptırmış zavallıdır. Öde öde borç bitmez. Batıda her doğan çocuk günahkâr doğarken, onun sömürgesi durumundaki Doğu ülkelerinde her çocuk borçlu doğar. Batı çocuğu yaşadıkça günahlarını arttırırken (nasıl olsa bebekliğinde vaftizle günahını çıkartmıştır, büyüyünce de aynı usulle papaza itiraf edip günahlarını çıkarttıracaktır), Doğulu çocuk da borcunu devamlı arttıracaktır (çocuk çalışacak, emeği soyguncuların kasasına haksız ve ağır vergi, borç fâizi vb. şeklinde akacak, düzenler tarafından borcunu ödedikçe borcu çoğaltılacaktır; eh, rejim niye vardır, bu yardım ve hizmetleri yapmayıp da ihmal mi etsin vatandaşını?!).

Düzenin hırsızlığı, kılıfı önceden hazırlandığı için yasal hırsızlıktır: Haksız vergiler, harçlar, fakirleştirmek, enflasyonla fakirin cebindeki parayı devamlı eriterek çalmak, tüyü bitmemiş yetimin hakkını zenginlere peşkeş çekmek, banka boşaltanlara ve diğer hortumculara ceza vermek yerine, onların boşalttığı bankaları fakir halka vergiler bindirerek ödetmek...



[1] 8/Enfâl, 59
[2] Ebû Dâvud, Büyû' 88; İbn Mâce, Sadâkat 5
[3] Buhârî, İman 64; Müslim, İman 106
[4] 23/Mü'minûn, 8
[5] Buhârî, Tecrid, 1654
[6] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/135
[7] 26/Şuarâ, 107, 125, 143, 162, 178, 193
[8] 12/Yûsuf, 54
[9] 6/En'âm, 82
[10] Ahmed bin Hanbel, IV/140, 202, V/341, 344
[11] Tirmizî, Siyer 21, hadis no 1572, 1573