1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

İlmi Konu Kur'an Müslümanlığı

Konu, 'Kuran ve Sünneti Anlamanın Önündeki Engeller' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

  1. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

      
    KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI
    [​IMG]

    Soru

    Bazı hocalar dinde reformun gerektiğini, hatta geç bile kalındığını söylüyor. Ancak, bunu böyle iddia edenlerin; halk arasında alışılagelmiş İslam anlayışına ters düştüğünü düşünüyoruz.
    Acaba eskiler mi Kur’anı anlayamadı, bizler mi Kur’anı yanlış anlıyoruz ?

    Düzeltilmesi gereken şeyler öyle sıralanmaktadır:

    • Kadının boşanma hakkı vardır, mahkeme iledir.
    • Kuranda kadını dövme yoktur.
    • Boşanma erkeğin elinde değildir, mahkeme iledir.
    • Kuran’da erkek kadından daha erdemli değildir.
    • Kuran’da miraç olayı yoktur.
    • Kuran’da kadere iman yoktur.
    • Kuran’da şefaat yoktur.
    • Kuran’da kadınların çalıştıkları kendilerinindir.
    • Kuran’da boşanmanın tek nedeni geçimsizliktir.
    • Kuranda idare sistemi şuradır.
    • Farz namazların kazası yoktur, tövbesi vardır.
    • Kadınların başı açık, Kur'an okumaları, namaz kılmaları caizdir.
    • Başı örtmek, namazla ilgili değildir.
    • Hz. İsa ölmüştür, tekrar gelmeyecektir.
    • İslamda mehdi inancı yoktur.
    • İslam inancında deccal yoktur. Ama her ulusu düşüren fasık, facir, deccaller zaman zaman çıkabilir.
    • Kadınlar erkeğin eğe kemiğinden yaratılmamışlardır.
    • Kuran’da eşcinselliğin hükmü bulunmamaktadır.
    • Gusül’de ağza, burna su vermek gerekmez.
    • Oruçta kefaret yoktur.
    • Kuranda İslam ve iman ayrıdır.
    • Tövbe kefaretten daha büyük cezadır.
    • İslam'ın din bilgisi kaynağı akıl ve Kurandır.
    • İslam'ın şartı beş değildir.
    • Kuran’ın bütün emirleri İslamın şartıdır.
    • Kuran’a gidip fıkhın, tasavvufun, kelamın, hüküm ve kurallarını gözden geçirip değiştirmenin temel kuralı şudur:
    Günümüzün şartlarına göre ayetleri insanın, toplumun, yararına göre yorumlamak. Kur'an’ın amacı insanın yararıdır.

    ---------------------------------

    Cevab

    Yukarıda dile getirilen hususların tek tek cevaplarını vermek kadar, belki ondan daha önemli olarak bu sorulara vücut veren anlayış üzerinde durulmalıdır.

    Gerek genel olarak "Kur'an Müslümanlığı" dediğimiz tavır, gerekse yukarıda zikredilen hususların bir kısmı bu köşede muhtelif yazıların konusunu teşkil etti.
    Şimdilik şu kadarını söyleyelim: Bu anlayış, kendi içinde son derece önemle çelişki ve tutarsızlıklar barındıran, neresinden tutsanız elinizde kalır dedirten arızalarla malul bir bakış açısının ürünüdür.
    Kur'an'da şu yoktur, İslam'da bu yoktur tarzındaki tesbitlerin nereden kaynaklandığını ve nasıl bir zemin üzerine ibtina ettiğini bilirsek, kalbimize şüpheler soktuğunu düşündüğümüz, bizi tereddütlere sevk eden bu bakış açısının örümcek ağı misali nasıl çürük ve temelsiz olduğunu kolayca anlayabiliriz.

    İslam sadece 6 bin küsür Kur'an ayetinden ibaret midir?

    Bu soruya, hem "evet", hem de "hayır" diye cevap vermek mümkündür.
    Evet demek mümkündür; zira ahkâm-ı ilahiyyeyi ortaya koymada Sünnet, İcma, Kıyas ve tali deliller de kaynağını Kur'an'dan alır. Dolayısıyla bu delillerle amel etmek de son tahlilde Kur'an'ın emir ve yönlendirmesiyle olduğundan, İslam'ı Kur'an'dan ibaret bir din olarak görmek yanlış olmayacaktır.

    Hayır demek mümkündür; zira bir önceki maddede kaynağını Kur'an'dan aldığını söylediğim deliller, Kur'an'da sarahaten yer almayan hükümlere kaynaklık ederler. İslam bu hükümlerin tamamının oluşturduğu dinin adı olduğuna, dolayısıyla onlarsız bir İslam tasavvur etmek mümkün olmadığına göre, Kur'an 6 bin küsür ayetten ibarettir demenin imkânı yoktur.

    Görülüyor ki, bu cevapların hiç birisinde, "Kur'an Müslümanlığı" olarak ifade edilen şey kendisine yer bulamaz.
    Eğer Kur'an ayetlerini, istediğimizi söyleteceğimiz, arzu ettiğimiz anlamı yükleyebileceğimiz bir "metin"e indirgersek, ortaya Kur'an ayetlerinden hareketle oluşturulmuş bir din çıkar. Ama bu, İslam olarak isimlendirilemez.
    "Kur'aniyyun", ya da onun Türkiye versiyonu olan "Mealcilik" akımının mensuplarının , namaz, oruç, zekât, hacc… gibi temel ibadetleri bildiğimiz anlamda yerine getirmesi mümkün değildir. Çünkü bu temel ibadetlerin bildiğimiz form ve muhtevası Sünnet tarafından belirlenmiştir. Sünnet'i yok sayan Müslümanlık anlayışı eğer dürüst ve kendi içinde tutarlı olduğu iddiasındaysa, namaz, oruç, zekât ve hacc gibi temel ibadetleri yeni baştan tanımlamalıdır. Bu durumda namaz, oruç, zekât ve hacc adına ortaya, bu ummet'in 1400 küsür yıldır bilip uyguladığından çok farklı şeylerin çıkması kaçınılmazdır.

    Bunu niçin yapmıyorlar?

    Bir diğer husus: Sünnet'i bir kurum ve kaynak olarak kabul eden herkes, Efendimiz (s.a.v)'in, Kur'an'da yer almayan hükümler getirdiğini bilir ve kabul eder. Çünkü bilir ve kabul eder ki, bu çerçevedeki Sünnet de vahye dayanır.
    Buna itirazı olanlar, Efendimiz (s.a.v)'in, Kur'an'da yer almadığı halde –mesela– Cuma günü öğle namazını iptal ederek yerine "Cuma namazı" diye bir namaz ihdas ettiğini, onu da ezanı cami içinde okunan (dış ezan uygulaması Hz. Osman (r.a) zamanında getirilmiştir) ve hutbe eşliğinde eda edilen bir namaz olarak belirlediğini, en önemlisi de bütün bunları Kur'an'dan almadığı bir yetkiyle ve vahyin onayını almaksızın yaptığını söylemek zorundadır!
    Biz O'nu bundan tenzih ederiz. Ama Kur'an Müslümanlığı iddiasında olanlar, dürüstlük ve tutarlılık adına böyle bir peygamber tasavvuruna sahip olduklarını itiraf etmek durumundadırlar! Çünkü Cuma namazı zımnında yerine getirilen mezkûr hususların hiç birisi Kur'an'da yer almaz.
    Burada, "Cuma namazı" diye bildiğimiz namazı Hz. Peygamber (s.a.v)'in teşri kılmadığı, zaman içinde ulemanın böyle bir uygulama başlattığı söylenerek yukarıda söylediklerime –teorik olarak– itiraz edilebilir. Ama Cuma namazının "amelî tevatur" kapsamında olduğunu, yani sayıya-hesaba gelmeyecek kalabalıkların Efendimiz (s.a.v) döneminden bu yana birbirlerine aktarması suretiyle bize kadar intikal eden bir ibadet olduğu gerçeğini dikkate almadığı için bu itiraz geçersizdir. Daha başka örnekler de zikredilebilir şüphesiz. Ama sadece bu örneğin bile, "Kur'an Müslümanlığı" söyleminin hiçbir makul temele dayanmadığını, sahici bir Kur'an anlayışına dayalı "İslamî" bir söylem olmadığını ortaya koymaya yeterlidir.


    Soruların cevaplarına –aynı sırayla– geçecek olursak;

    1. İslam fıkhının, kadını boşanma hakkından mutlak olarak mahrum ettiğini düşünmek doğru değildir. Bir başka deyişle, kadının belli durumlarda eşinden boşanma hakkına sahip olduğunu söylemek için “Kur’an Müslümanlığı” söylemine yaslanmak gerekmez.
    Nikâh esnasında kadın, erkekten boşanma hakkı talep edebilir ve evliliğin herhangi bir aşamasında dilerse nikâhı sona erdirerek boşanır. Buna “tefviz-i talak” denir.
    Kadının eşinden ayrılmasını mümkün kılan bir diğer uygulama da “muhâla’a”dır. Kısaca kadının erkeğe herhangi bir bedel ödeyerek ayrılmasıdır.
    Bir diğer ayrılma çeşidi “mubâree”dir. Karşılıklı anlaşarak –herhangi bir bedel ödeme söz konusu olmaksızın– ayrılmak anlamına gelir.
    Keza bir meclise erkek hanımına boşanma hakkı verebilir; kadın da –o meclis devam ettiği sürece– buna dayanarak eşinden ayrılabilir.
    Bütün bunlar nikâh akdini sona erdirmenin munhasıran erkeğe ait bir hak olmadığını ortaya koymaktadır. Ayrıntı için fıkıh kitaplarına başvurulmalıdır.

    2. Kadının dövülmesi meselesi modern müslümanın kabul ve izah etmede zorlandığı hususlardan birisidir. “Aile içi şiddet” ya da “erkek egemen kültür” gibi imajinatif gücü hayli yüksek söylemler eşliğinde konuşulduğunda modern müslümanın zihni otomatik olarak ilgili nassların tevili ya da çarpıtılması istikametinde çalışmaya başlıyor.
    Kur’an’da şöyle buyurulur: “Serkeşlik etmesinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse hafifçe) dövün.”(Nisa 34) Buradaki “va’dribûhunne” ifadesi, “onları başka yere gönderin”, “bir süre yalnız bırakın” gibi şekillerde anlaşılabilir mi? “Darabe” fiilinin Kur’an’da “gezip dolaşmak, seyr-u sefer etmek, yol tepmek” anlamında kullanılmış olmasından (el-Bakara, 273; Âl-i İmrân, 156; Nisâ, 94, 101; Mâide, 106) hareketle, ilgili ayette geçen “va’dribûhunne” emrinin, bir anlamda kadını sürgüne göndermek gibi anlaşılması gerektiği söylenebilir mi?
    Açıktır ki bu, zorlama bir yorumdur. Zira kelimenin anlam bünyesinde “birisini bir yerden ayırmak, başka bir yere göndermek, sürgün etmek, yalnız bırakmak…” gibi hususlar yer almamaktadır. Daha da önemlisi, Kur’an’da bu kelimenin “gezip dolaşmak, seyr-ü sefer etmek, yol tepmek” anlamlarında kullanıldığı her yerde –istisnasız– bir “mef’ûlun fih” gelmiştir. Yani Kur’an’da bu fiil bu anlamda mutlaka “nerede/nereye” sorularının cevaplarını ihtiva eder tarzda geçmektedir. Mezkûr en-Nisâ ayetinde ise böyle bir “mef’ûlun fih” yoktur.
    “Bu neyi gösterir?” diye sorabilecekler için söyleyeyim: Bu, söz konusu fiilin, mef’ulüne göre anlam kazandığını gösterir. Bu işe yeni başlayan bir kimse, Kur’an’da bu fiilin hangi anlamlarda kullanıldığını araştırmak isterse, yapacağı en basit iş, kelimenin mef’ulünü dikkate almaktır.
    Dolayısıyla –tekraren söyleyelim– mezkûr en-Nisâ ayetinde geçen “va’dribûhunne” emrinin, “kadını bulunduğu yerden başka bir yere gönderin” şeklinde anlamlandırılması zorlama, hatta “çarpıtma”dır. Beğenirsiniz, ya da beğenmezsiniz, Kur’an’ın söylediği, serkeşlik edip huzursuzluk çıkaran kadın hakkında yapılacak uygulama, aşamalı olarak, “öğüt vermek, yatakta yalnız bırakmak ve hafifçe dövmek”tir.
    Bu hükmü “klasik müfessirlerin görüşüdür” diyerek kabulden imtina edenlere, “modern” mufessirlerden (!) Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Kur’an Ansiklopedisi’ndeki “dövmek” maddesine bakmalarını tavsiye ederim.

    3. Kuran’da erkek kadından daha erdemli değildir.
    Bu tesbit hakkındaki değerlendirme, buradaki "erdem"den maksadın ne olduğuna bağlı olarak değişecektir. Eğer aynı ameli işledikleri halde erkeğe kadından daha fazla sevap verildiği anlamında ise, bunun herhangi bir dayanağı yoktur. Erkeğin, yaratılıştan gelen ontolojik bir üstünlükle Allah Teala nezdinde kadından daha değerli olduğunu söylemenin durumu da aynıdır.
    Şu halde burada erkekle kadın arasında, sorumluluk ve görevler arasındaki farklılıktan kaynaklanan bir derece farklılığı bulunduğunu söylemek durumundayız. Yani erkeğin ailenin nafakasının temini, hukukunun korunması, cihad… gibi mükellefiyetlerle muhatap olması dolayısıyla aile içindeki konumunun kadına nazaran daha ağırlıklı olmasıdır söz konusu olan. İbn Abbâs (r.a)'ın, Bakara, 228. ayetinin tefsiri sadedinde söyledikleri de hemen hemen bu doğrultudadır. [İbn Abbâs (r.anhuma)'ın ifadesi - el-Kurtubî, el-Câmi', III, 107]

    4. Kuran’da miraç olayı yoktur.
    Evet, Kur'an'da Miraç hadisesini açık bir delaletle anlatan herhangi bir ayet yoktur. Her ne kadar Necm, 8-9 ayetlerinin Miraca delalet ettiği söylenmiş ise de, delalet açık olmadığı için Kur'an'da Mirac hadisesinin sarahaten yer aldıağını söyleyemeyiz.
    Mirac hadisesi hadislerle sabit olduğu için el-Fıkhu'l-Ekber'de İmam Ebû Hanîfe, "Mirac haberi haktır" şeklinde bir ifade kullanmıştır.
    Ulema tarafından İsra'yı inkâr eden kimsenin dinden çıkacağı, buna mukabil Mirac'ı inkâr edenin fasık ve bid'atçi olacağının söylenmesinin sebebi de budur. [Ali el-Karî, Minahu'r-Ravdi'l-Ezher, 322-3]

    5. Kur'an'da kadınların çalıştıkları kendilerinindir.
    Evet, Kur'an özel mülkiyet bahsinde kadınların hakları bulunduğunu haber vermektedir. Gerek kendi çalışması sonucu elde ettiklerinde, gerekse nafaka, mehir, miras, hibe vs. yoluyla sahip olduklarında kadın tam bir tasarrufu hürriyetine sahiptir. Erkeğin, bu sahada kadının özel mülkiyetine müdahale hakkı yoktur.

    6. Farz namazların kazası yoktur, tövbesi vardır.
    Bu hüküm, namazın kazası konusunda Kur'an'da herhangi bir açık delalet bulunmamasından hareketle verilmiştir. Kur'an'da sarahaten yer almayan herhangi bir mesele hakkında, "Böyle bir şey yoktur; çünkü bu mesele Kur'an'da yoktur" demek doğru mudur?
    Kur'an'da "İslam dini, 6 bin küsür ayetten ibarettir" gibi bir hüküm yer almadığına göre bunun doğru olmadığını söylemek zorundayız. Hatta Kur'an, Ümmet-i Muhammed'i Sünnet'e itaat ve ittibaya çağırdığına, bilmediğimiz konularda bilenlere sormamızı emir buyurduğuna göre, Kur'an'da açıkça yer almayan hususlarda Sünnet'in, Sahabe'nin ve ulemanın yol göstericiliğine başvurmak bizim için dinî bir yükümlülüktür. Şu halde, vaktinde kılınmamış namazlar hakkında nasıl davranmamız gerektiği konusunda Kur'an bize sarahaten "şöyle yapın" demediğine göre, Sunnet'e başvurmak durumundayız.
    Sünnet bize vaktinde kılamadığımız namazlarımızı kaza etmemizi emrettiğine göre mesele yok. Uyuya kaldığımız için kaçırdığımız namazları uyandığımız zaman kılmamızı emir buyuran, kendisi de bir sefer esnasında ashabıyla birlikte uyuyakaldığı için kılamadığı sabah namazını güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra kılan Efendimiz (s.a.v) ebette bu kavlî ve fiilî sünnetleriyle bize konu hakkında gerekli ve yeterli izahı yapmış olmaktadır.
    Efendimiz (s.a.v)'in Kur'an'a aykırı bir şey yapması –haşa– söz konusu olamayacağına göre, vaktinde kılınamayan namazlar konusunda yapılması gereken şeyin de O'nun yaptığını yapmak olduğu kendiliğinden taayyun eder.


    7. Kur'an'da idare sistemi şu'radır.
    Modern zamanlara mahsus Kur'an telakkisinin yansımalarından birisi de işbu "şura" meselesinde kendisini göstermektedir. Özeti şudur: "Kur'an'da Efendimiz (s.a.v)'e, işlerini şura/istişare ile yapması emredildiğine göre bu, aynı zamanda bize yönelik bir emirdir. Şura prensibi günümüzde ancak demokratik bir sistemde en güzel tarzda işletilebilir. Öyleyse Kur'an bize demokratik bir idare kurmamızı emretmektedir."
    "Keşke Kur'an'ın her emri konusunda aynı hassasiyet gösterilse" diye düşünmeden edemiyor insan.. Kur'an bize sadece şura/istişareyi değil, daha başka hususları da emretmektedir. İnancın titizlikle korunması, ibadetlerde hassasiyet, yaşantıda istikamet, adalet, zulmetmemek ve zulmedilmesine izin vermemek, izzetini muhafaza etmek, dürüstlük… gibi ilkeler yanında, birtakım somut hükümlerde "Allah'ın tayin ettiği sınırları aşmamak" da birer Kur'anî emirdir. Acaba şura/istişare konusundaki hassasiyeti bu ve benzeri konularda göremeyişimizi neye bağlamalıyız?
    Bu, işin sadece bir yönü. Diğer yönüne gelince, evet, mü'minin sadece yönetimle ilgili hususlarda değil, daha başka alanlarda da şura/istişare ile iş görmesi gerekir.
    Ancak burada netleştirilmesi gereken noktalar var:

    1. Kur'an istişare emrini Efendimiz (s.a.v)'e vermektedir. O, Din'in tebliğ ve beyanıyla ilgili alanda –metluvv veya gayri metluvv– vahiyle hareket ettiğine göre, istişare emri bu alanın dışında kalan konularla ilgili olmalıdır. Dolayısıyla biz de şura/istişare faaliyetini, Efendimiz (s.a.v)'in tebliğ ve beyan ettiği alanın –yani Din'in muhkem emirlerinin– dışında kalan alanlarda yürütmek durumundayız.

    2. Kur'an Efendimiz (s.a.v)'e istişareyi emrettikten sonra, "Karar verdiğin zaman da Allah'a tevekkül et" buyurur. [Al-i imran 159]
    Bunu siyasî yönetim alanına taşıdığımız zaman elde edeceğimiz sonuç şudur:
    Yönetici, danışacak, istişare edecek ve bu istişare sonunda bir karar verecek. Yani kararı veren yine yönetici olacak. Yönetici keyfî hareket etmeyecek, işleri istişare ile yürütecek; ancak karar mercii de yine kendisi olacak.

    3. Danışılacak insanlar bu işin ehli olacak. Yani belli bir kurul/heyet bulunacak ve yöneticiye doğru karar alabilmesi için yol gösterecek, fikir verecek. Zira Efendimiz (s.a.v)'in fiilî uygulamalarında, Sahabe'nin tamamının görüşünü aldığını gösteren bir örnek bilmiyoruz.
    Efendimiz (s.a.v)'e yönelik istişare emrinin yer aldığı ayetten çıkan sonuçlar böyle. Bir de "Onların işi aralarında şura/istişare iledir" ayeti bu bağlamda anılmalıdır. [Şu'ra 38] Bunun da Kur'an ve Sünnet tarafından belirlenen alanın dışında kalan hususlardaki hareket tarzını anlattığı bedihidir. Zira Sahabe, ne Efendimiz (s.a.v) aralarındayken, ne de O'ndan sonra Kur'an ve Sünnet tarafından hükme bağlanmış meselelerde istişare kurumunu işletmiştir. Belki Efendimiz (s.a.v)'den bir açıklamanın bulunmadığı hususlarda nasıl davranacaklarını tayin etmek üzere istişareye başvurduklarını söylemek daha doğrudur. Bir diğer deyişle onlar şuraya/istişareye, Kur'an ve Sünnet tarafından muhkem olarak belirlenmiş hükümlere alternatif hükümler belirlemek üzere başvurmamışlardır. Şuradan/istişareden demokrasi çıkaranların anlayışıyla bu tavır arasında dağlar kadar fark olduğu açıktır.
    Bütün bunlar, şura/istişare ile bir yönetim biçimi olarak demokrasi arasındaki farkın "yapısal" olduğunu yeterince açık biçimde gösteriyor.

    8. Farz namazların kazası yoktur, tövbesi vardır.
    Vaktinde kılınamayan namazlar konusunda ne yapılması gerektiği Kur'an'da belirtilmemiştir. Daha doğrusu "açık bir şekilde" belirtilmemiştir. Dolayısıyla böyle durumlarda namazların kaza edileceğini Sünnet'ten öğreniyoruz.
    Efendimiz (s.a.v), uyku veya unutma sebebiyle vaktinde kılınamamış namazın bilahare kaza edileceğini kavlî ve fiilî hadislerinde ümmetine ifade buyurmuştur.
    Burada üzerinde durulması gereken iki nokta var:

    1. Vaktinde kılınmamış namazların kaza edileceğine dair Kur'an'da herhangi bir hüküm yer almadığı halde, böyle yapılacağını bildiren rivayetler Kur'an'a aykırılık teşkil etmez mi?
    2. Efendimiz (s.a.v), sadece uyku ve unutma sonucu kılınamamış namazların kaza edileceğini belirtmiş, amden terk edilen namazların kazasından bahsetmemiştir. Bu durumda bilerek kılınmayan namazların kaza edileceğini söylemek Sünnet'e aykırı olmaz mı?
    Birinci soru hakkında şunlar söylenebilir: Kur'an'da belirtilmeyen herhangi bir şeyin Sünnet tarafından hükme bağlanamayacağını veya Kur'an'da icmali olarak geçen hususların Sünnet tarafından detaylandırılamayacağını söylemenin hem metodolojik, hem de pratik bakımdan tutarlı yanı yoktur.
    Metodolojik olarak tutarlı yanı yoktur; çünkü Kur'an, Allah Teala (c.c) ile birlikte ve O'na tebean Efendimiz (s.a.v)'e itaati de emretmekte, muhalefeti yasaklamaktadır. Bunun yanında Efendimiz (s.a.v)'in Kur'an'ı beyan sorumluluğu da bu tarz bir fonksiyonu gerekli kılar.
    Pratik olarak tutarlı yanı yoktur; çünkü İslam'ın hemen bütün hükümleri Sünnet tarafından detaylandırılmış ve fiilî uygulama halinde hayata aktarılmıştır.
    Dolayısıyla vaktinde kılınmamış namazlar konusunda ne yapılması gerektiğini de Sünnet'in (yani gayri metluvv vahyin) belirlemiş olmasında yadırganacak bir durum yoktur.
    Burada zikretmemiz gereken bir nokta daha var: "Kim bir namazı (vaktinde) kılmayı unutursa, onu hatırladığı zaman kılsın" mealindeki hadisi nakleden kaynaklar [Buhârî, "Mevâkît", 36; Muslim, "Mesâcid", 309; el-Muvatta, "Vukût", 6], bu cümleden hemen sonra Efendimiz (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu zikreder: "Zira Allah Teala, "Ve benim zikrim için namaz kıl"[Ta ha 14] buyurmuştur."
    Efendimiz (s.a.v)'in, yukarıdaki gibi buyurduktan sonra bu ayeti okuması, –Allahu a'lem– ayet ile, vaktinde kılınamamış namazın kaza edilmesi arasında bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Yoksa Efendimiz (s.a.v)'in bu ayeti bu bağlamda okumasının ne anlamı olabilir? [Ayetin delalet vecihleriyle ilgili söylenenler hakkında - el-Aynî, Umdetu'l-Karî, VI, 136. ]

    Birçok alim, hadiste geçen "unutma"nın "terk etme" anlamına geldiğini söylemiş ve buna da, "O kimseler gibi olmayın ki, Allah'ı unutmuşlardır; Allah da onlara kendilerini unutturmuştur" [Haşr 19] ve "Allah'ı unuttular da, Allah da onları unuttu"[Tevbe 67] ayetlerinde geçen "unutma"nın "terk etme" anlamında olduğunu söyleyerek delil getirmişlerdir. [İbn Abdilberr, el-İstizkâr, I, 300] Keza Hendek zamanı Efendimiz (s.a.v)'in ve Sahabe'nin öğle ve ikindi namazlarını vaktinde kılamadıkları, oysa bu durumun ne "uyku", ne de "unutma" kapsamında değerlendirilebileceği söylenerek kaza edilebilecek namazların, uyku ve unutma durumu sebebiyle kılınamamış olması gerektiğini söyleyenlerin [İbn Hazm bunların başında gelmektedir. Bilahare başkaları da aynı iddiayı tekrarlamıştır] bu iddiasının yerinde olmadığı ortaya konmuştur. Konuyla ilgili başka deliller ve karşı delillerinin münakaşası için İbn Abdilberr'in el-İstizkâr'ına mutlaka bakılmalıdır.[İbn Abdilberr, el-İstizkâr, I, 303 vd]

    8 - 9. Kadınların başı açık, Kur'an okumaları, namaz kılmaları caizdir. Başı örtmek, namazla ilgili değildir.
    Kur'an'ın herhangi bir ayetinde kadınların başları –ve namazda örtmeleri gereken diğer yerleri– açık olduğu halde namaz kılabilecekleri zikredilmemiştir. Dolayısıyla bu hükmü Kur'an'dan çıkarmak mümkün değildir.
    Denebilir ki: "İyi ama Kur'an'da kadınların bu vaziyette namaz kılamayacaklarını gösteren bir ayet de mevcut değildir. O halde bunun aksini söylemek, Kur'an'da bulunmayan bir hüküm getirmek, Kur'an'ın söylemediğini söylemek olur. Buna da kimsenin yetkisi yoktur!"

    Bu itiraz ilk bakışta haklı gibi görünmektedir. Ancak biraz yakından baktığımızda bu hükmün sakatlığı hemen anlaşılır. Zira onun üzerine bina edildiği kaidenin kendisi Kur'an'a uygun değildir. Kur'an'da, "Kur'an'da yer almayan hususlarda aslolan serbestliktir" anlamına gelecek bir ayet, dolayısıyla böyle bir kaide yoktur.
    Kaldı ki, Kur'an'da açıkça yer almayan öyle durumlar vardır ki, onlarda aslolanın helallık/cevaz olduğunu söylemek için aklı peynir-ekmekle yemiş olmak gerekir. Söz gelimi Kur'an'da Ramazan orucu farz kılındığı halde nelerin orucu bozduğu konusunda herhangi bir şey zikredilmemiştir.
    Bu bakış açısına göre şöyle demek mümkün olmalıdır:
    Bir kimse oruca başladıktan sonra, ne yaparsa yapsın, hangi fiili işlerse işlesin, orucu bozulmaz. Zira Kur'an'da "orucun bozulması" diye bir şey zikredilmemiştir.
    Aynı şey, Fıkıh kitaplarında "namazı bozan şeyler" başlığı altında söylenenler için de geçerlidir. Söz gelimi –münferit olarak veya cemaat halinde– namaz kılan iki kişi bir yandan namaz kılarken, diğer yandan birbirleriyle sohbet edebilir mi? Yahut bir kimse namaz kılıyorken aynı anda yemek yiyebilir mi? Kur'an'da bunları engelleyen hiçbir ayet yoktur!
    Yazının başında zikredilen hükmün sahibi de dahil olmak üzere, bu ve benzeri şeylerin caiz olduğunu söyleyen aklı başında hiç kimsenin varlığını bilmiyoruz.
    Dolayısıyla son zamanlarda açıkça ifade edilmese bile, zımnen genel kabul görmüş bir kaide gibi algılanan şu cümle asla doğru değildir:
    "Herhangi bir şey Kur'an'da açıkça zikredilmişse kabul ve gereğince amel edilir, yoksa reddedilir."
    Kadınların namazlarının sahih olabilmesi için nerelerinin örtülmesi gerektiği meselesi de böyledir. Bu mesele hakkında Kur'an'da özel olarak herhangi bir şey zikredilmemiştir. Hatta Kur'an'da, namaz kılacak olan kimsenin (kadın veya erkek) nerelerinin örtülü olması gerektiği konusunda da herhangi bir hüküm bildirilmemiştir. Dolayısıyla buradan hareketle özürsüz olarak çıplak vaziyette iken namaz kılmanın caiz olduğu söylenemeyeceği gibi, kadınların başları açık vaziyette namaz kılmasının caiz olduğu da söylenemez.
    Bütün bu hükümler Sünnet ile sabittir. Tıpkı namaz için ezan okunması, namazın kılınış şekli vb. diğer hususlar gibi, bu meselede de Sünnet'in rehberliğini ve belirleyiciliğini reddetmek mümkün ve doğru değildir. Efendimiz (s.a.v), "Allah, büluğa ermiş olan bir kadının namazını, ancak başörtüyle kılındığında kabul eder" buyurmuştur. Bu sahih bir hadistir ve konu hakkında kesin bir hüküm ifade etmektedir. Meseleye delalet eden başka rivayetler de vardır. Dolayısıyla ilgili rivayetleri, yani Sünnet'i görmezden gelerek yeni bir namaz kılma şekli ihdas etmenin Kur'an'dan onay alabileceğini düşünmek bir Müslüman için mümkün değildir.

    10. İsa ölmüştür, tekrar gelmeyecektir.
    Adına "Kur'an Müslümanlığı" dedikleri yaklaşımın sıklıkla dile getirdiği bir konu da İsa (a.s)'ın öldüğü ve kıyamete yakın yeryüzüne gelmesinin söz konusu olmayacağı…
    Bu iddia ile ilgili olarak gerek Türkiyede gerekse dışarıda hayli çalışma yapılmış bulunuyor. Modern zamanlara gelene kadar İslam Ummeti arasında bu iddiayı ortaya atan, sahiplenen ve dillendiren kimse olmuş mudur, doğrusu ben şahsen bu konuda bir bilgi sahibi değilim.
    Kur'an, Yahudiler'in "İsa'yı öldürdük" iddiasını yalanlayarak, "Onu öldürmediler, asmadılar da. Ancak onlara bir benzetme yapıldı (öldürdükleri kişi İsa gibi gösterildi)"[Nisa 157] buyurmaktadır.

    İsa (a.s.)'ın öldüğünü ileri sürenler şöyle diyor:
    "Bu ayette İsa'nın Yahudiler tarafından öldürülmediği ifade edilmektedir. Ancak İsa, bu olaydan sonra normal bir ölümle ölmüş olmalıdır. Zira Kur'an'da, "Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım..."[Al-i İmran 55] buyurulmaktadır.
    Dolayısıyla Yahudiler'in "İsa'yı öldürdük" iddiasıyla Hz. İsa'nın ölmüş bulunması arasında bir çelişki ya da ilişki yoktur."

    Bu, meselenin yüzeysel bir şekilde ele alınmasıyla varılmış bir sonuçtur.

    İbn Sîde, el-Muhassas'ta Arablar'ın "mevt" anlamında kullandığı kelimeleri saymış ve hemen her birine kadim Arap şiirinden örnekler zikretmiştir. "Vefat" kelimesinin "mevt" anlamını ifade ettiğine ise sadece Kur'an'dan bir ayet zikrederek delil getirmiştir. [İbn Sîde, el-Muhassas, VI, 119 vd] Bu durum, ilk defa Kur'an tarafından "vefat" kelimesinin "mevt" anlamında kullanıldığını göstermesi dolayısıyla calib-i dikkattir.
    Nitekim Kur'an'da İsa (a.s)'dan bahseden ayetler içinde "vefat" kelimesinin kullanıldığı ayetler olduğu gibi, "mevt" kelimesinin kullanıldığı ayetler de vardır. Bu iki kelime arasında büyük bir fark bulunduğunu görmezden gelmek mümkün değildir. "Mevt" kelimesi dilimizdeki "ölüm"ün tam karşılığıdır. "Vefat" ise "canın alınması" anlamında ölüm için mecaz olarak kullanılmaktadır.
    Kur'an, bu iki kelimenin farklı anlamlara geldiğini açıkça ifade etmektedir:
    "Allah alır o canları öldükleri zaman; ölmeyenleri de uyuduklarında. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar, diğerlerini belirlenmiş bir süreye kadar salıverir."[Zumer 42]
    Allah Teala uykudaki kişinin canını aldığına (Kur'an'daki ifadesiyle onu "vefat ettirdiğine") göre, uyku, bir "mevt" hali değildir, ama bir "vefat" halidir! Dolayısıyla dilimizde aynı anlamda kullanılıyor olsa da, hatta Arapça'da da aynı durum söz konusu olsa da, aslında bu iki kelime farklı anlamlara gelmektedir. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s) hakkında "vefat/teveffi" kelimelerinin geçtiği ayetlerden hareketle O'nun "ölüğünü" ileri sürmek doğru değildir.
    Kur'an'da Hz. İsa (a.s) hakkında "mevt" kelimesinin geçtiği iki ayet mevcuttur. [Nisâ159 ve Meryem, 33] Onlarda da kıyamete yakın yeryüzüne indikten sonra öleceğini söylemeye mani bir delalet yoktur.
    Hz. İsa (a.s)'ın ölmediğine ve kıyamete yakın yeryüzüne ineceğine delalet eden birçok ayet mevcuttur. Ne var ki bu yazıda bunların teker teker ele alma imkânına maalesef sahip değiliz. Hz. İsa (as)'ın akıbetiyle ilgili ayetlerin delaletinde ihtilaf bulunduğu bir an için farz edilse bile, Kur'an'ın mubeyyini ve en yetkili müfessiri olan Sünnet, meseleyi kesin biçimde açıklığa kavuşturmaktadır. Hz. İsa (a.s)'ın akıbeti ile ilgili bütün hadisler O'nun göğe kaldırıldığını ve kıyamete yakın yeryüzüne tekrar ineceğini –farklı bağlamlarda– anlatmaktadır ki, manevi mütevatir seviyesindedirler.
    Bu konuda daha fazla ilgi edinmek isteyenler, https://www.islam-tr.net/tevhid/13355-nuzul-u-isa-a-s.html

    11-12. İslam'da mehdi inancı yoktur İslam inancında deccal yoktur. Ama her ulusu düşüren fasık, facir, deccaller zaman zaman çıkabilir.
    Yukarıdaki satırlarda, Müslümanlar için Kur'an dışında bir kaynağın söz konusu olmayacağı varsayımından hareket edildiği görülmektedir. Oysa böyle bir varsayımın, Kur'an-Sünnet ilişkisi konusunda ne türlü problemler doğurduğunu yazının başlarında ifade etmeye çalıştık.
    Sünnet'le belirlenmiş hükümlerin tamamının Din alanının dışına atılması anlamına gelen bu yaklaşımın İslamî olmadığını da yine daha önce görmüştük.
    Dolayısıyla ilke şu olmalıdır:
    Kur'an tarafından kesin bir şekilde reddedilenler dışında herhangi bir hususun İslam'da mevcut olmadığını söylemek doğru değildir. Kur'an'da geçmediği halde Sünnet'le sabit olan ahkâm bu söylediğimiz ilkenin en kesin delilini oluşturmaktadır.

    13. Gusul'de ağıza, buruna su vermek gerekmez.
    Kur'an'da "gusül abdesti"nden bahseden iki ayet vardır: Nisâ, 43 ve Maide, 6. Ancak bu ayetlerde gusül abdestinin nasıl alınacağı konusunda en küçük bir tafsilat yoktur. Sadece Mâide, 6. ayette "Eğer cunub iseniz iyice temizlenin (fe'ttahherû)" buyurulmuştur.
    Her ne kadar buradaki "fe'ttahherû" kelimesindeki vurgu, gusül abdesti alırken suyun bütün bedene ulaştırılması konusunda titizlik gösterilmesi gerektiğini ifade ediyor ise de, saç dipleri, tırnak araları, (kadınlar için) kulaktaki küpe delikleri… gibi yerlere suyun ulaştırılmasının zorunlu olup olmadığı gibi tafsilatı burada bulamayacağımız aşikâr. Dolayısıyla "suyu buralara ulaştırmamış kimse bu kelimenin anlattığı şeyi yapmış, yani "iyice temizlenmiş" olur mu? sorusunun cevabı yoktur. Ağza ve buruna su vermenin hükmü hakkında da aynı şey geçerlidir.
    Hatta bu ifadedeki vurgunun, –suyun bütün bedene ulaştırılmasını değil de– vücuttaki kirleri çıkaracak şekilde bedenin iyice ovularak yıkanması gerektiğini anlattığı ileri sürülecek olursa, bunun da yanlış olduğu söylenemez.
    Nihayet doğrudan Kur'an ayetlerinden hareketle nasıl gusül abdesti alacağımızı, belki namaz abdestine kıyasla tayin edebiliriz. Ama bu sefer de, namaz abdestinde hangi azalar yıkanıyorsa, gusül abdestinde de o azların yıkanması gerektiği sonucu ortaya çıkar. Bu ise "gusülde ağıza ve buruna su vermek yoktur" tarzındaki iddiayı nakzeder.

    Sonuç olarak gusül abdestinin nasıl alınacağı ve gusülde suyun bedenin nerelerine ulaştırılması gerektiği konusunda Sünnet'e başvurmaktan başka bir yol yoktur. Sünnet ise gusülde ağıza ve buruna su vermek gerektiğini tayin etmektedir. (Mezhepler arasında bunun hükmü konusundaki ihtilaf konu dışı olduğu için burada meselenin sadece mezhebler arasında müşterek olan kısmı söz konusu edilmektedir.)

    Söz buraya gelmişken Nisâ, 43. ayetteki ilginç bir duruma işaret edelim:
    Bu ayette şöyle buyurulmaktadır: "Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Cünüp iken de –yolcu olanlar müstesna– gusül abdesti alıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da cinsî münasebette bulunup, su da bulamazsanız o zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin."
    Bu ayette, yolculuk halindeyken gusül abdesti almayı gerektiren bir durum yaşayanların, gusül abdesti almayabileceği, bunun yerine teyemmüm ederek namaz kılabileceği zikredilmektedir.
    "Kur'an Müslümanlığı" söylemini benimseyenlerin bu ayetten hareketle yolcuyken cunub oldukları zaman, şartlar ne olursa olsun, mutlaka teyemmüm ederek namaz kılmaları gerekir. Zira Kur'an'ın açık ifadesi bunu gerektirmektedir!
    Oysa durumu Sünnet'e havale ettiğimizde şunu görüyoruz:
    Bu hüküm, yolculuk halinde su bulunmaması, mevcut suyu –olumsuz iklim şartları vs. dolayısıyla– kullanamama hali ya da benzeri bir gerekçeyle gusül abdesti alamayanlara getirilmiş bir ruhsatı ifade etmektedir.


    14. Kur'an'da şefaat yoktur.
    Şefaat konusu modern dönem İslam araştırmalarında en önemli gündem maddelerinden birisini oluşturmaktadır. "Kur'an İslamı" söyleminin ne kadar "Kur'anî" bir söylem olduğunu test etme imkânı sağlayacağı, aynı zamanda itikadî bir boyuta da sahip bulunduğu için bu meseleyi Kur'an merkezinde biraz detaylı olarak ele almakta fayda var.
    Evet, Kur'an'da şefaatin kabul edilmeyeceğini, (Bakara, 48, 123), fayda vermeyeceğini (Muddessir, 48), Allah Teala'dan başka dost ve şefaatçinin bulunmayacağını (En'âm, 51, 70; Secde, 4; Zumer, 43) ifade eden ayetler mevcut olduğu gibi, esasen "şefaat" diye bir şeyin hiç söz konusu olmayacağını ifade eden ayetler de vardır (Bakara, 254).
    Ancak mesele bu kadarla sınırlı değildir. Burada işaret edilen ayetler mutlak ifadelidir ve başka ayetler tarafından takyid ve tefsir edilmiştir. Söz gelimi, şefaatin hiç söz konusu olmayacağını bildiren ayet, bu cümleden sonra okuyacağınız cümleler içinde işaret ve zikredilecek olan ayetler tarafından takyid ve tefsir edilmiştir. Bu demektir ki ahirette şefaat vardır ve fakat bir kısmı geçersizdir.
    Yine bu çerçevede şefaatin fayda vermeyeceğini haber veren ayet, Ya-sin, 23 ve Zuhruf, 86. ayetler tarafından tefsir edilmiştir. Buna göre şefaati fayda vermeyecek olanlar, Allah Teala dışında ilah edinilen varlıklardır. Dolayısıyla şefaate malik olmayanlar da bunlardır.
    Aynı şekilde şefaatin fayda vermemesi de mutlak değildir. Şefaat, belli bir kesim için fayda vermeyecektir. Kendileri için şefaatin fayda vermeyeceği kimselerin "inkârcılar ve zalimler" olduğunu, A'râf, 51 ve; Mu'min, 18 gibi ayetlerden öğreniyoruz.
    Keza, Allah Teala'dan başka şefaatçinin bulunmadığını ifade eden ayetler de, bir kısım varlıklara diğerlerine şefaat etme konumu vermenin munhasıran Allah Teala'ya mahsus bir hüküm ve iş olduğu anlamındadır. Bunu, Zumer, 44. ayetin ifadesinden anlıyoruz.
    Bütün bunlar gösteriyor ki, ahirette "şefaat" diye bir şey söz konusu olacak ve fakat bir kısım şefaat talepleri ve beklentileri karşılıksız kalacaktır.
    Bu durum, şefaatin bir kısmının Allah Teala nezdinde geçerli/muteber olacağının tersinden anlatımıdır aynı zamanda. Bu gerçeği sadece bu durum değil, şefaatin fayda vereceğini doğrudan ifade eden ayetler de açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
    Peki bu nasıl olacaktır? Bu noktayla ilgili ayetleri üç grupta toplayabiliriz:

    1. Şefaatin Allah Teala izin verdikten sonra gerçekleşeceğini ifade eden ayetler:Bakara, 255; Yûnus, 3; Sebe', 23 bunlardandır.
    Bu ayetler hakkında şöyle denebilir:
    "Bu ayetlerde sadece "şefaatin Allah Teala'nın iznine bağlı olduğu" haber verilmektedir. Söz konusu iznin verilip verilmeyeceği belli değildir. Dolayısıyla bu ayetlerden hareketle Kur'an'da şefaatin yer aldığı söylenemez."
    Ancak aşağıda işaret edilen ayetler böyle bir itirazın yerinde olmadığını göstermektedir:

    2. Şefaatin, sadece Allah Teala'nın şefaat etme izni vereceği varlıklarca yerine getirileceğini bildiren ayetler: Meryem, 87; Tâ/hâ, 109; Zuhruf, 86; Sebe', 23. Bu son ayet, Allah Teala'nın şefaat yetkisi tanıdığı varlıkların şefaatinin fayda vereceğini açık bir şekilde ifade etmektedir. Keza Meryem suresindeki ayet, şefaat edecek olanların, bunun için Allah Teala'dan söz aldıklarını ifade etmesi bakımından dikkat çekicidir.

    3. Yalnızca Allah Teala'nın şefaat edilmesine rıza gösterdiği kimselere şefaat edilecektir. Enbiyâ, 28 ve Necm, 26. ayetleri bu durumu ifade etmektedir. Durum buyken, "Kur'an'da şefaat yoktur" demenin, önyargıdan ve kasıttan kaynaklanmıyorsa, cehaletten kaynaklanan bir çarpıtma olduğunu söylemek zorundayız…


    15. İslam'ın din bilgisi kaynağı akıl ve Kur'an'dır.
    Burada yeni bir "edille-i şer'iyye" tesbit ve anlayışının mevcudiyeti söz konusudur. Bu anlayışın temeli İslam'ın modernite ile bağdaştırılmasına dayanmakta, gerekçesini de Kur'an'dan başka "hatadan masun/korunmuş" bir kaynak olmadığı kabulü oluşturmaktadır.
    Kur'an'dan başka kaynak olmadığı kabul edildiğinde, İslam adına sadece Kur'an'dan akıl rehberliğinde elde edilecek hükümler söz konusu olmaktadır.
    Burada temel birkaç problem bulunmaktadır:

    1. "Sünnet'in rehberliği"nin yerini burada "akıl" almaktadır. Ama aklın –hakkındaki bütün olumsuz itham ve iddialara rağmen– Sünnet verilerinden daha müstakim, daha doğru, daha hatasız ve daha tutarlı olduğuna dair elimizde ne var?
    Allah'ı inkâr eden felsefî akımlardan, yüzlerce bid'at fırkaya kadar birbiriyle bağdaştırılması mümkün olmayan sayısız oluşum hep akla dayanmıştır. Yani burada soru şudur: Kur'an'ın bize ne dediğini ve bizden ne istediğini "doğru" biçimde tesbit edecek olan akıl hangi akıldır ve o akıl hangi ilkelere göre çalışacaktır?
    Bu iddia ve tesbitlerini tartışma konusu yaptığımız aklın, müşriklere, Kitap ehline ya da bid'at gruplara ait olmadığı ortadadır. Zira iddia ve tesbitleri, bu gruplardan hiç birisininkiyle örtüşmemektedir. Söylemek zorundayız ki, öncelikle bu aklın kendisini tam olarak ifade problemi vardır ve bu aklın hangi ilkeler doğrultusunda çalıştığı konusunda elimizde hiçbir veri mevcut değildir.
    "Bu aklın iddia ve tesbitlerinin makbuliyeti, mezkûr kategorizasyon içinde yer almasına bağlı değildir; "sadece Kur'an ve akıl" diyenler de ayrı bir kategoriyi oluşturmaktadır" denecek olursa, biz de deriz ki: "O halde "sadece Kur'an ve akıl" diyenlerin, "sadece Kur'an ve akıl" demek dışında başka mumeyyiz vasıfları da olmalıdır. Oysa böyle diyenlerin kendi aralarında dahi kelle sayısı kadar gruba ayrılmış bulunduğu vakıası inkâr edilemez bir hakikattir.
    Böyle diyenlerin, ukubattan muamelata, şefaat, sırat, mizan… vb. gaybî hususlardan Fıkh'ın furuatına kadar hemen her konuda farklı görüşler benimsemiş bulunmasını izah etmek mümkün değildir.

    2. Yukarıdaki son cümlenin de işaret ettiği gibi, "sadece Kur'an ve akıl" söylemini, Sünnet'i, Sahabe otoritesini ve İcma'ı "din dışı" ilan etmesi, bu delillerin (rehberlerin) bizi yanlış yönlendirdiği kabulüne dayanıyorsa, ne idüğü belirlenememiş olan bu aklın arkasına düştüğümüzde nereye varacağımızı bilmemiz gerekiyor.
    Kuş bakışı baktığımızda "Sosyalist İslam"dan "Liberal İslam"a kadar bir sürü saçma sapan ideolojinin, küfür ve ilhadda Karmatîlik, Batınîlik… gibi tarihte kalmış olanların yerine sahne alan Bahaîlik/Babîlik, Kadıyanîlik… gibi çağdaş sapkınlıkların, Amina Wadud, Abdulkerim Süruş, gibi "kim ve ne adına konuştuğu" en az "ne konuştuğu" kadar önemli ve calib-i dikkat olan isimlerin bu Ümmet'i nereye götüreceği sorusunun cevabı biraz basiret sahibi olanlara gizli değildir.

    3. Sünnet'in korunmuşluğu, Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittiba, O'na muhalefetten sakınma, keza ilim ehline ittiba, bizzat Kur'an'ın muhtelif delalet vecihleriyle ortaya koyduğu gerçeklerdir. Dolayısıyla bizi bu gerçeklere karşı kör ve sağır davranmaya çağıran hiçbir yaklaşım Kur'an adına ciddiye alınamaz!
    4. "Sadece Kur'an" diyenler, bizi aslında "sadece kendi Kur'an anlayışlarına" çağırıyor. Edille-i Şer'iyye'nin diğer unsurlarının yanlış/yanıltıcı, bu efendilerin aklının doğru/doğrultucu olduğunu kabul eden bir yaklaşıma Kur'an adına da, akıl adına da "Allah selamet versin" deyip geçmek gerekir…


    15. İslam inancında deccal yoktur. Ama her ulusu düşüren fasık, facir, deccaller zaman zaman çıkabilir.
    "Kur'an Müslümanlığı" söylemini benimseyenler, "Her ne ki Kur'an'da sarahaten zikredilmemiştir, o İslam'da yoktur" anlayışına dayandığı ve de Kur'an'da Deccal ile ilgili herhangi bir tasrihat bulunmadığı için İslam inancında Deccal olmadığı iddiasındadır. Oysa Kur'an'da sarahaten yer almayan bir şeyin İslam dışı olduğu tezinin ne kadar yanlış ve temelsiz olduğunu bu seri boyunca değişik vesilelerle görmüş bulunuyoruz.
    İslamî epistemolojinin (bilgi kaynakları) en temelinde Kur'an vardır. Ancak tek kaynak Kur'an değildir. Mütevatir Sünnet ve İcma da bağlayıcı olan ve kesin ilim ifade eden kaynaklardır. Onların ardından mutevatirin altındaki kategorileri oluşturan (meşhur ve ahad) haberler gelir.
    Yerine göre bu son iki kategoride yer alan rivayetler de ilim bildirir. Ummet'in uleması tarafından kabul ve gereğince amel edilmiş bulunan rivayetler böyledir mesela…
    Deccal konusundaki hadisler de mutevatir haber kategorisindedir. Birçok Hadis alimi bu gerçeğin altını çizmiştir. İmam et-Tirmizî, Mucemmi' b. Câriye (r.a)'ın Deccal konusundaki hadisini –ki sahih olduğunu belirtmiştir– zikrettikten sonra şöyle der: "Deccal konusunda İmrân b. Husayn, Nâfi' b. Utbe, Ebû Berze, Huzeyfe b. Esîd, Ebû Hurayra, Keysân, Osman b. Ebi'l-Âs, Câbir, Ebu Umâme, İbn Mes'ûd, Abdullah b. Amr, Semure b. Cundeb, en-Nevvâs b. Sem'ân, Amr b. Avf, Huzeyfe b. el-Yemân (r.anhum)'dan gelen hadisler de vardır."
    Onun bu ifadesini nakleden İbn Kesîr de şunları söyler: "et-Tirmizî, isimlerini zikrettiği bu sahabîlerin, Deccal'ı zikreden ve Hz. İsa (a.s) tarafından öldürüleceğini haber veren rivayetleri naklettiğini belirtmek istemiştir. (Hz. İsa (a.s) tarafından öldürüleceği veya başka bir hususla ilişkilendirilmeden) Deccal'ın sadece zikrinin geçtiği rivayetlere gelince, sayıları cidden çok fazladır. Bu rivayetler, dört bir yana yayılmış olması ve sahih ve hasen hadislerin zikredildiği kitaplarla müsnedlerde pek çok ravi tarafından nakledilmiş olması hasebiyle hesaba gelmeyecek kadar fazladır."
    Deccal hadislerinin mutevatir olduğunu söyleyen sadece İbn Kesîr değildir. İsa (a.s) tarafından öldürülecek olması dolayısıyla, "nuzul-i İsa (a.s)" rivayetleri aynı zamanda zuhur-i Deccal'a da delalet etmektedir. Dolayısıyla nuzul-i İsa (a.s) rivayetlerinin mütevatir olduğunu söyleyen ulema, aynı zamanda Deccal hadislerinin de mütevatir olduğunu söylemiş olmaktadır.
    Bütün bunların yanında Deccal'ın zuhurunun hak olduğu meselesinin hemen bütün Ehl-i Sünnet Akaid/Kelam kitaplarında açıkça zikredilmiş olması da hesaba katıldığında şu husus kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Tarih içinde bir kısım bid'at ehli dışında Deccal'ın zuhurunun hak olduğuna ve buna inanmak gerektiğine itiraz eden kimse olmamıştır.
    Dolayısıyla günümüzde de bu mesele hakkında –hangi gerekçeyle olursa olsun– olumsuz tutum içinde olanlar, yani Deccal'ın zuhurunu inkâr edenler bid'at ehlidir ve öyle anılmalıdır. Zira mesele sadece Deccal diye bir varlığın kıyamete yakın ortaya çıkacağı, yeryüzünde büyük bir fitneye sebep olacağı, İsa (a.s) tarafından öldürüleceği… vs. meselesi değildir. "İslam'da Deccal inancı yoktur" diyenler, Din çerçevesi içinde "tevatur"un fonksiyonu ve ne anlama geldiği konusuna şaşı bakanlardır… Dolayısıyla onların Din tasavvurunun problemli olduğunu söylemek durumundayız. Yazının başında yer alan cümlenin son kısmının meseleye doğrudan veya dolaylı bir taalluku olmadığı için üzerinde ayrıca durmaya gerek görmedim.


    16. Kuranda İslam ve iman ayrıdır.
    Kur'an'da "iman" ve islam" kelimelerinin ayrı ayrı geçtiği ayetler vardır. "Bedevîler, "İman ettik" dediler. De ki: "Siz henüz iman etmediniz. Ancak iman kalplerinize yerleşmemiş olduğu halde "İslam'a girdik" deyin. Ve eğer Allah'a ve Resulü'ne itaat ederseniz amellerinizden hiçbir şey eksilmez. Çünkü Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir" [Hucurat 14] ayeti bunlardan biridir.
    Yazının başında yer alan tesbit de bu duruma dayanılarak yapılmıştır. Ancak mesele bu kadarla sınırlı değildir.
    Bu iki kelime Kur'an'da, –buradaki gibi– aralarında fark bulunduğunu ihsas eder tarzda geçtiği gibi, aynı anlamda olduklarını belirtir tarzda da geçmektedir.
    İbrahim (a.s) ile, Lut kavmini helak etmek üzere gönderilmiş melekler arasında geçen konuşmanın nakledildiği ayetler [Zâriyât suresinin 24 ve devamı ayetler] "mu'min" ile "muslim" arasında bir fark olmadığını anlatmaktadır. Ehl-i Sünnet'in görüşünün delillerinden birisini teşkil eden 35 ve 36. ayetlerin meali şöyledir: "Orada (Lût'un çevresinde) bulunan mu'minleri çıkardık. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başkasını bulamadık."
    Gerek buradaki kullanım, gerekse yazının başında zikredilen ayet ve konuyla ilgili diğer veriler üzerinde derinlemesine düşündüğümüzde şunu görüyoruz: "Mu'min" ve "Muslim" kelimeleri arasında bir umum-husus ilişkisi vardır. "Mu'min" kelimesi daha dar, "Muslim" kelimesi ise daha umumî bir anlam sahasına sahiptir. Zira "iman" kalp ile ilgili iken "islam" zahirde, azalarda ve davranışlarda kendisini gösterir.
    Ancak şu da açıktır ki, "iman" kalp ile ilgili olmakla birlikte onun dile/zahire yansıması da vardır. Yani iman kalpte olmakla birlikte, onun dil ile ikrar boyutu da vardır. Dil ile ikrar ise kalpteki bir mevcudiyetin dışa/zahire yansıması demektir. İşte bu aşamada işin içine azalara/zahire yansıma girdiği için burası "iman" ile "islam"ın kesiştiği alandır.
    Bu itibarla şöyle demek yanlış değildir:
    "İman" ile "islam"ın –biri hususî, diğeri umumî olduğu cihetle– ortak bir kapsama alanı vardır. Ehl-i Sünnet bu alanı itibara alarak bu iki kelimenin aynı şeyi anlattığını söylemiştir.
    İmam Ebû Hanîfe de el-Fıkhu'l-Ekber'inde "iman"ın ikrar ve tasdik, "islam"ın da Allah Teala'nın emirlerine teslimiyet ve boyun eğme olduğunu belirerek bu iki kelime arasında lügat anlamları itibariyle fark bulunduğunu vurguladıktan sonra son derece önemli bir noktaya parmak basar: Dinî hüküm noktasında islamsız iman ve imansız islam olmaz. Bu ikisi zahir ile batın, iç ile dış gibidir.
    Elmalılı merhum, yukarıda mezkûr Hucurât, 14. ayetin tefsiri esnasında bu mesele üzerinde hayli genişçe durmuştur.[Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4482 vd. Ayrıca bkz. Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, XXVIII, 140 vd.; 219 vd] Keza tefsirlerin, yukarıda zikredilen ayetlerin geçtiği yerlerde yaptığı açıklamalara da bakılmalıdır. Hasılı yazının başında –"Kur'an İslamı"nı savunanlardan naklen– zikredilen tesbit, meseleye tek yanlı bakıldığını göstermektedir. Kur'an'da bu iki kelimenin mutlak anlamda farklı oldukların gösterir tarzda zikredildiğini söylemek mümkün değildir.


    17. Kuran’ın bütün emirleri İslam'ın şartıdır.
    Bu tesbit Usul formasyonundan yoksun bir bakış açısının ürünüdür. Zira "İslam'ın şartları" nitelemesiyle yaygın olarak bildiğimiz, Efendimiz (s.a.v)'in –başta Cibrîl (a.s) hadisi olmak üzere– birçok rivayette bizzat ifade buyurduğu hususlardan muteşekkil alandır.
    Bu alanın "levazımatı" (olmazsa olmazları) vardır, "tahsiniyat" kabilinden olanları vardır ve bunların her biri, doldurduğu boşluğa göre önem arz eder.
    Mesela namaz, oruç ve diğer ibaretler, bir kimsenin Müslüman olması, İslam çerçevesi içinde addedilmesi için olmazsa olmaz hususlardır. Yani "İslam'ın şartları"dır. Ama –söz gelimi– Efendimiz (s.a.v)'in, "Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen hususlara dalmaması Müslümanlığının güzelliğindendir" [el-Muvatta, Ebû Dâvud, et-Tirmizî, İbn Mâce] hadisi, kendisini ilgilendirmeyen hususlara dalmamanın Müslüman sayılmak için "şart" olmadığını açıkça iade etmektedir.
    Bu durum Kur'an'da emir kipiyle yer alan ifadeler için de geçerlidir. Yani bu şekildeki her ifadenin "İslam'ın şartı" olduğunu söylemek mümkün değildir.
    Kur'an'da, "Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramadan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için; sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah ayetlerini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar"[Bakara 187] buyurulmuştur.
    Konumuz bakımından hayli enteresan bir ayettir bu. Zira birden fazla emir kipi ihtiva etmekte ve fakat bu emirlerin her biri vücub, nedb, ibaha (bağlayıcı emir, teşvik, serbestiyet) bildirme noktasında birbirinden farklılık göstermektedir.
    "Artık (ramadan gecelerinde) onlara yaklaşın" cümlesi ibaha bildirmektedir. Zira hem sözün bağlamından, hem de halin icabından ve ilgili diğer delillerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Ramazan gecelerinde cinsel bileşme farz, vacib, sünnet veya mendub değildir. Sadece "mübah" (serbest kılınmış) dır.
    Aynı cümlenin "Allah'ın sizin için takdir ettiğini isteyin" kısmı için de farziyet, vücubiyet… ten bahsetmek doğru değildir.
    "Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için; sonra akşama kadar orucu tamamlayın" cümleleri için de benzer bir durum söz konusudur. Sahur yemeği yemek farz ya da vacip değildir. Buna mukabil orucu akşama kadar –bir şey yiyip içmeden– devam ettirmek farzdır.
    Ayetin sonundaki "Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın" ifadesi, evvelinde yer alan hususların tamamının bağlayıcılık bakımından aynı derecede olduğu anlamına gelmez. Zikredilen hususların her birinin yerli yerinde değerlendirilmesi, olması gereken yere konması gerektiğini anlatır. Yazının başında yer alan soru metnindeki tesbit esas alındığında bu ayet içinde emir kipiyle yer alan hususların tamamının "İslam'ın şartı" olduğunu söylemek gerekecektir. Buna göre bir kimse sahur yemeği yemediği ya da Ramazan gecesi eşiyle birleşmediği için İslam'ın şartlarını ihlal etmiş ve doğal olarak Din'in dışına düşmüş olacaktır!! Aklı başında bir kimsenin böyle bir şey söylemesi mümkün değildir..


    18. Tövbe kefaretten daha büyük cezadır.

    Bu tesbitin neye dayandığını tesbit etmek mümkün değildir. Eğer mesele sadece mükellefin cezalandırılması noktasından ele alınıyor ise, keffaretin daha ağır bir ceza olduğu aşikârdır. Zira keffaret mükellefe birtakım malî ve/veya bedenî yükümlülükler getirmektedir. Tevbede ise böyle bir durum söz konusu değildir.
    Keffaret –bilindiği gibi– 4 türlüdür:
    Zıhar keffareti, hata ile öldürme kefareti, Ramazan orucu tutarken gündüz bilerek cima etme keffareti ve yemin keffareti.

    Keffaret gerektirecek bir fiil işlemiş olan mükellef, kefaretin gereğini yerine getirmekle hem bir anlamda hatasının bedelini ödemiş olmakta, hem de sevap kazanmaktadır. Bir diğer deyişle keffaret bir cihetten ibadet, bir cihetten de cezadır. Zira farklı keffaret türleri yerine getirilirken ya fakirlere yardım yapılmakta veya oruç tutulmakta yahut köle azat edilmektedir. Bütün bunların sevap getirici hususlar olduğu açıktır. Dolayısıyla mükellef bir yandan hatasının bedelini öderken, diğer yandan da sevap kazanmaktadır.


    19. Kur'an'da kadere iman yoktur.
    Kadere imanın, modernistleri en fazla kışkırtan meselelerden biri olduğu malumdur. Zira kadere imanın, rasyonalite ile bağdaştırılması hayli müşkildir.
    Öncelikle kader meselesinin, sırrına kimsenin tam anlamıyla vakıf olamadığı bir "sır" olduğunu bilmek gerekir. Kelam kitaplarında gördüğümüz uzun uzadıya tartışmalar, izahlar, itirazlar ve karşı itirazlar bu meselenin çözümünün mümkün olmadığının en açık delilidir.
    Meselenin modernistleri rahatsız eden yönü şudur: Kader inancı insanın iradesizliğinin kabulü üzerine oturmakta, bu da "kadercilik"e yol açmaktadır. Oysa insan iradesini istediği istikamette kullanmakta özgürdür. Fiillerinden dolayı sorumlu tutulmasının anlamı da buradadır. Allah Teala insanı herhangi bir şey yapması için zorlamaz…
    Oysa kadere iman, imanı ve yakini genel olarak bizimkinden daha kuvvetli olduğunda şüphe bulunmayan bizden önceki nesillerde herhangi bir arızaya yol açmamıştır. İnsanlık tarihinin müşahede ettiği en muhteşem medeniyetleri kuranlar onlar olduğuna göre, kader inancı konusunda modernistlerde bir kafa karışıklığı olduğu ortaya çıkmaktadır.
    Modern insan, hayrın da şerrin de Allah Teala'nın takdiriyle olduğunu kabullendiğinde yeryüzü egemenliğini kaybedeceğini bilmekte, buna yanaşmadığı için kaderi ve takdiri reddetmeyi tercih etmektedir. Ona göre başarı ve başarısızlık, iyilik ve kötülük matematik bir kesinlikte ve mutlak olarak insan iradesinin ürünüdür.
    Oysa Kur'an'da şöyle buyurulur: "Yeryüzünde vuku bulan ve nefislerinizde meydana gelen hiçbir kötülük yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphe yok ki bu, Allah'a göre pek kolaydır. Bu, elinizden çıkan şeylere üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğiyle şımarmayasınız diyedir. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez." (Hadîd, 22- 3)
    Bu ayet, "Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir" (Nisâ, 79) ayetiyle birlikte ele alındığında, insanın, başarı olarak gördüğü hususları kendinden bilerek böbürlenmesi için hiçbir sebep olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
    Evet belki Kur'an'da "kadere iman edin!" diyerek bizi doğrudan kadere imana çağıran bir ayet yok. Ama yukarıda zikredilenler ve daha pek çok benzerleri bize şunu ikaz edip durmaktadır: Başımıza gelen her musibet, kadere imanı inkâr da dahil olmak üzere kendi ellerimizle işlediklerimiz yüzündendir.

    20. Kuran’a gidip fıkhın, tasavvufun, kelamın, hüküm ve kurallarını gözden geçirip değiştirmenin temel kuralı şudur:
    Günümüzün şartlarına göre ayetleri insanın, toplumun, yararına göre yorumlamak. Kuran’ın amacı insanın yararıdır.
    "Kur'an Müslümanlığı" başlığı altında 15 yazı ve 20 madde halinde ele aldığımız hususların hülasası bu son maddede kendisini gösteriyor.
    Zira Kur'an'ın amacını "insanın yararı" olarak tayin eden bu anlayış, insanın heva ve heveslerini hayatın merkezine koymakla ölümcül hatayı en baştan işlemiş oluyor. İnsanın yararının her türlü hayrın başı olduğunu kim söylüyor?
    Diyelim ki Allah Teala da buna itibar edilmesini emrediyor. İyi ama insanın yararının nerede olduğunu kim tayin edecek?
    Hasılı, modern zamanlarda uğradığımız evrensel hüsran ve inkisar, maruz kaldığımız binbir zillet, ezelî ve ebedî hakikatle aramıza mesafe koymamızdan kaynaklanıyor. Bizler, onu kendisi olarak anlayıp özümseyerek gereğini yapmaya yanaşmayıp, hayatın temeline ilahî iradeyi değil modern değerleri koyma ısrarımızı sürdürdükçe oradan oraya savrulmaya devam edeceğiz…
  2. berçe

    berçe Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    çok çok faydalandım Allah razı olsun
  3. Yavuz_Selim

    Yavuz_Selim Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    selamun aleyküm Abdulhakem abi.
    ben miraçla ilgili bir şey soracaktım. prof. abdulaziz bayındır mirac olayının kuranda geçtiğini söylüyor ve peygamberimizin sav kudüse gitmeden direk olarak mekke den miraca çıktığını iddia ediyor aşağıya söz konusu yazıyı ekliyorum araştırırsanız iyi olur selametle


    İSRA VE MİRAC
    OĞUZ ÇETİNOĞLU – Mirac Kandili, İslamiyet’te mukaddes kabul edilen zaman dilimlerinden biri. Mirac; ‘Peygamberimizin (sav), Mescid-i Harâm’dan Mescid-i aksâ’ya, oradan da göğe yaptığı yolculuk’ olarak anlatılıyor.
    Konunun iyi ve kolay anlaşılabilmesi için önce mekânları belirleyebilir miyiz Hocam? Mescid-i Harâm, Mescid-i aksâ ve ‘gök’ olarak adlandırılan mekânlar… Bunlar hakkında bilgi lütfeder misiniz?
    ABDULAZİZ BAYINDIR – Bu konuyu anlatan ana âyet şudur:
    “Kulunu bir gecede Mescid-i Haram’dan alıp, çevresini bereketli kıldığı1 el-Mescid’ul-aksâ’ya götüren Allah, eksikliklerden uzaktır. Bu, ona bir kısım âyetlerimizi göstermek içindir. Allah işitir ve görür.” (İsrâ, 17/1)
    el-Mescidu’l-aksâ, en uzak mescit demektir. Şu âyetler onun yerini bildirmektedir:
    “O (Muhammed) Cebrail’i, onun bir başka inişinde daha görmüştü; Sidretü’l- Müntehâ’nın yanındaydı. Me’vâ Cenneti de oradadır. O gün Sidre’yi bürüyen bürüyordu. (Muhammed’in) gözü kaymadı; sınırı da aşmadı. Orada Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/13-18)
    Sidretü’l- Müntehâ yedinci kat semadadır.2 el-Mescidu’l-aksâ ise oradaki Beyt-i Mamûr’dur. Allah’ın Elçisi (a.s.) bir gün ashabına:“Beyt-i Ma’mûr’un ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu: “Allah ve Elçisi daha iyi bilir” dediler. “O, gökte olan bir mescittir, Kâbe tam altında kalır. O mescit aşağı düşse Ka’be’nin üzerine düşer. Orada her gün yetmiş bin melek namaz kılar. Oradan çıktılar mı artık sonuna kadar oraya dönmezler.” dedi.3
    ÇETİNOĞLU – Mescid-i aksâ Kudüs’te değil mi?
    BAYINDIR- Hayır, Kudüs’teki Mescid-i aksâ, Emevîler tarafından yapılmıştır.
    ÇETİNOĞLU – Orada Süleyman aleyhisselam tarafından yapılan mabed yok muydu?
    BAYINDIR- Vardı ama iki kez yıkılmış, bir daha da yaptırılamamıştı. Babil kralı II. Buhtunnasr (Neabukadnezzar) milattan 586 yıl önce Kudüs’ü işgal ettiğinde şehri tamamen tahrip etmiş, yıkılan Mabed’in kapı ve duvarlarından söktüğü altın kabartmaları, kıymetli eşyayı, topladığı ganimetleri ve halkının büyük bir kısmını Babil’e götürmüştü. Kur’ân, bu olayı şöyle anlatır:
    “O Kitaba (Tevrat’a) İsrailoğulları için şu kararı koyduk: “Siz bu yerde iki kere fesat çıkaracak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz. Birincinin şartları oluşunca savaş gücü yüksek kullarımızı üzerinize saldık; evlerin arasına kadar sokuldular. Bu, yerine getirilmiş bir söz oldu.” (İsrâ, 17/4-5)
    Daha sonra Perslerin Babil’i, milattan 539 yıl önce ele geçirmesiyle İsrailoğulları serbest bırakılmış, Kudüs’e dönmüşler ve milattan 515 yıl önce yirmi beş yıl çalışarak ikinci Mabed dönemini başlatmışlardı.4
    Milattan sonra 70’de Romalı kumandan Titus şehri ele geçirmiş, Kudüs’ü yakmış ve Süleyman mabedini yerle bir etmişti.5 Bu olay, şu âyette yer alır:
    “… İkinci kez şartlar oluşunca (düşmanlarınızı tekrar üzerinize saldık ki,) yüzünüzü yere sürtsünler, o Mescide ilk girenler gibi girsinler ve ele geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar.” (İsrâ, 17/7)
    Halife Ömer, Kudüs’ün anahtarını teslim aldığında kendisi de bizzat çalışarak Süleyman Mabedi’nin Hıristiyanlık döneminde molozlar altında kalmış olan yerini temizletip Sahre’nin güneyindeki düzlükte cemaate namaz kıldırmış sonra buraya bir mescid yaptırmıştır.6
    Daha sonra Emevi halifelerinden Abdulmelik b. Mervan (65/6856) Kubbetü’s-Sahre’yi7, oğlu I. Velîd (86/705) de Mescid-i aksâ adıyla anılan mescidi yaptırmıştır.8
    ÇETİNOĞLU – Peygamberimizin şöyle dediği rivayet edilmiyor mu? “Kureyş beni yalanladığı zaman, Hicr’de ayağa kalktım. Allah bana Beytü’l-Makdis’i gösterdi; bunun üzerine ona bakarak onun alâmetlerini onlara haber vermeye başladım.”9
    BAYINDIR – Bu gibi rivayetler, Kur’ân’a, tarihi gerçeklere ve Peygamberimizden gelen şu rivayete uymamaktadır:
    Hatim(Hatîm, Kabe’nin altın oluk tarafında, yarım daire şeklindeki duvarla çevrili yerin adıdır.)’de idim Cibril geldi beni aldı ve birinci kat semaya yükseltti..”10
    Peygamberimizin Kâbe’den, doğrudan semaya yükseltilmesi Kudüs’e gitme işine ters düşmektedir.
    ÇETİNOĞLU – İslamî kaynaklara göre mirac, 2 safhada gerçekleşiyor: Birinci safha Mescid-i Harâm’dan Mescid-i aksâ’ya yapılan yolculuk ki ona İsra deniyor. 2. safha ise göklere yükselmek… Sizin anlattıklarınıza göre Kudüs’teki Mescid-i aksâ’ya yolculuk yapılmamış. Ama İsrâ’nın Kur’an ile Miracın da Sünnet ile sabit olduğu ifade ediliyor, bunu nasıl yorumlarsınız?
    BAYINDIR – İsrâ, gece yürüyüşü anlamına gelir. Âyetteki el-Mescid’ul-aksâ’nın, Emeviler tarafından yapılan Mescid-aksâile karıştırılması yanlış anlamalara yol açmaktadır.
    ÇETİNOĞLU – Mirac farklı bir şey mi?
    BAYINDIR – Mirac, merdiven ve asansör gibi yükseğe çıkaran alet11 anlamına gelir. Ebu Sa’îd el-Hudrî’nin rivayetine göre peygamberimiz şöyle demiştir: “… Sonra insanların ruhlarının, üzerinde göğe yükseldiği mirac getirildi. Kimse ondan güzelini görmemiştir. Ölmek üzere olan birinin gözünü, arzuyla göğe nasıl diktiğini görmediniz mi?12)
    ÇETİNOĞLU – Burada yalın insan aklının kabullenmekte zorlanacağı bir durumdan söz ediliyor. Böyle bir iddianın sahiplerine ne söylemek gerekir?
    BAYINDIR – Konu, Kur’ân-Sünnet bütünlüğü içinde ele alınsa bir sıkıntı kalmaz. Çünkü göklerde yollar, kapılar ve daha nice miraclar yani yükselme aletleri vardır.
    ÇETİNOĞLU – Bunlar benim için yeni kavramlar. Ama önce mirac kelimesinin Kur’ân’da geçmemiş olmasını nasıl yorumlamak gerekir?
    BAYINDIR – Mirac Kur’an’da, Peygamberimizin bildirdiği anlamıyla, meâric şeklinde çoğul olarak geçmekte ve bulunduğu sureye adını vermektedir. Bu o kadar önemlidir ki, Allah Teâlâ kendini miraclar sahibi diye nitelemiştir. Melekler ve ruh, o miraçlar üzerinde yükselir.13 Ama kendini büyük görüp Allah’ın âyetleri karşısında yalan söyleyenlere göğün kapıları açılmaz.14
    ÇETİNOĞLU – Beş vakit namazın, mirac’da farz kılındığı bilgisi var… Namazın 50 vakit olarak tebliğ edildiği, Hz. Musa’nın yönlendirmesi üzerine Peygamberimizin Huzur-u İlahî’ye başvurması ve niyazının kabul edilerek 5 vakte indirildiği rivâyetlerini şüphe ile karşılayanlar var. Onlar diyorlar ki; ‘Cenâb-ı Allah yanılmaz. O’nun, peygamber olsa bile; kullarının yönlendirmesine ihtiyacı yoktur.’
    BAYINDIR – Peygamberimizin Musa aleyhisselam ile Allah Teâlâ arasında gidip geldiği şeklindeki rivayet Kur’ân âyetlerine uygun düşmemektedir. Hem Muhammed hem de Musa aleyhimesselam, İbrahim aleyhisselamın soyundandır. Onun şöyle bir duası vardır:
    “Rabbim! Bu namazı tam kılanlardan olmamı lutfeyle; soyumdan gelenler de öyle olsun. Rabbimiz! Duamı kabul eyle.” (İbrahim, 14/40)
    Bu âyete ve ilgili diğer âyetlere baktığımızda bütün peygamberlerin aynı namazı kıldıklarını görürüz. Peygamberimizin şu hadisi de bunu desteklemektedir.
    Cebrail Kâbe’nin yanında bana iki kere imamlık yaptı. Birincisinde öğle namazını, gölgeler bir ayakkabı kayışı kadar iken kıldırdı. Sonra her şeyin kendi gölgesi kadar olduğu zaman ikindiyi kıldırdı. Güneşin battığı ve oruçlunun iftar ettiği saatte akşam namazını kıldırdı. Şafağın kaybolduğu saatte de yatsıyı kıldırdı. Sabah namazını da tan yerinin ağardığı, oruç tutana yemenin içmenin yasak olduğu saatte kıldırdı.
    Cebrail ikinci kez imamlık yaptığında öğle namazını, dünkü ikindi vaktinde, her şeyin gölgesinin kendi boyu kadar olduğu vakitte kıldırdı. İkindiyi, her şeyin gölgesi kendinin iki katı olduğu vakitte kıldırdı. Sonra akşam namazını ilk günkü vaktinde kıldırdı. Son yatsı namazını gecenin üçte biri geçtikten sonra kıldırdı. Sabah namazını da ortalık aydınlandığı sırada kıldırdı. Sonra Cebrail bana döndü ve dedi ki, “Ya Muhammed, bu senden önceki peygamberlerin ibadet vaktidir. İbadet vakti bu iki vaktin arasıdır.” (Tirmizî, Mevâkît, 1)
    Bu hadisteki son cümleye dikkat etmek gerekir. Sonuç olarak hem âyetler, hem de hadisler, namazın zaten beş vakit olduğunu gösterir.
    ÇETİNOĞLU – Kur’ân-ı Kerim’deki âyetlerin tamamına yakın bölümü Cebrail Aleyhisselam aracılığıyla indirilmiş iken, bazı âyetlerin Allah (cc) tarafından bizzat peygamberimize tebliğ edilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
    BAYINDIR – Kur’ân’ın tamamını Cebrail aleyhisselam getirmiştir. Bazı âyetlerin Allah tarafından bizzat peygamberimize tebliğ edilmesi diye bir şey yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Kur’ân değerli bir elçinin sözüdür. Güçlü… Arşın sahibi yanında itibarlı, orada saygı gören güvenilir elçi Cebrail’in sözüdür.” (Tekvîr, 81/19-21)
    Elçinin işi, birinin sözünü diğerine aktarmak olduğu için onlar aslında Allah’ın sözleridir.
    ÇETİNOĞLU – Mirâc’ın bedenen mi yoksa rûhen mi gerçekleştiği konusunda da tartışmalar var. İnananların elbette şüphesi yok: Hem bedenen ve hem rûhen, Efendimiz uyanıkken gerçekleşti. Ruh ve beden bütünlüğünü nasıl yorumlamak gerekir?
    BAYINDIR – Temel hata, âlimlerimizin âyetleri, kendi başlarına açıklamaya kalkmalarıdır. Hâlbuki Allah Teâlâ buna izin vermemekte ve şöyle buyurmaktadır:
    “Elif, Lâm, Râ. Bu öyle kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen tarafından açıklanmıştır. Bu, Allah’tan başkasına kul olmamanız içindir. (De ki,) Ben de onun tarafından size gönderilen uyarıcı ve müjdeciyim.”(Hûd, 11/1-2)
    Allah, âyetleri, âyetlerle açıklamıştır. O yola girmeyince Kur’ân-Sünnet bütünlüğü bozulmakta ve çelişkiler oluşmaktadır. Açıklamayı Kur’ân’dan aldığımızda Allah Teâlâ’nın şöyle dediğini görürüz:
    “(Orada Muhammed’in) gözü kaymadı; sınırı da aşmadı.” (Necm, 53/17)
    Gözün kaymaması ve sınırı aşmama, ancak ruh ve beden birleşince olabilir. Bu sebep bu olay uyanıkken ve ruh-beden bütünlüğü içinde gerçekleşmiştir.
    ÇETİNOĞLU – Elmalılı Hamdi Yazır; ‘Mirac olayını tamâmen aklî çerçeveye sokmak kolay değildir’ diyor. Bu söz, kimi insanları şüpheye sevk eder mi?
    BAYINDIR – Bana göre bu, bilgi azlığından kaynaklanmaktadır. Çağımızda astronominin üzerinde çalıştığı gök, birinci kat göktür. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “En yakın (birinci) göğü kandillerle (yıldızlarla) süsledik ve koruduk.”(Fussilet, 41/12)
    Birinci kattan sonra altı kat daha vardır. Nuh aleyhisselam zamanında, onların hepsi avuç içi gibi biliniyordu. O, kavmine şöyle demişti:
    “Görmediniz mi ki, yedi semayı Allah, nasıl tabaka tabaka yaratmıştır?” (Nuh, 71/15)
    “Görmedinizi mi” sözü, görür gibi bilmediniz mi, demektir. Onlar o semalara çıkmış da olabilirler. Eğer böyle hızlı çıkaran bir mirac olmasa onlardan hangisinin ömrü oralara çıkmaya yeter! Allah Teâlâ bir de şöyle buyurmuştur:
    “Allah, yedi göğü ve yerden de onların gibisini yaratmış olandır.” (Talak, 65/12)
    Buna göre üzerinde yaşadığımız kısım, yerin yedinci katıdır. Gökler de aynı olduğuna göre onun yedinci katının da insanların yaşamasına elverişli olması gerekir. Nasıl göklere giden kapılar varsa, yerin merkezine giden kapılar da olmalıdır. Oralardan geçmek için yeterli bilgi ve donanıma sahip olmak gerekir. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin belli bölgelerini aşıp gitmeye gücünüz yetiyorsa gidin! Ama bir güce sahip olmadan gidemezsiniz.” (Rahman, 55/33)
    Demek ki, o gücü elde edince hem yerin merkezine, hem göğün en üst katına gidilebilir.
    ÇETİNOĞLU – Bunlar çok ilginç şeyler. Siz bana şüphe ve iman ilişkisini açıklar mısınız?
    BAYINDIR – İslam dininde inanç, kesin verilere dayanmak zorundadır. Kelime-i şehadetin anlamı şudur; “Ben şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.”
    Şahitlik etmek için kesin bilgiye ulaşmak gerekir. Şüphe ile yola çıkmadan kesin bilgiye ulaşmak zordur. Bu konuda örneğimiz İbrahim aleyhisselamdır.
    “Bir gün İbrahim dedi ki: “Rabbim! Bana göstersene, ölülere nasıl can veriyorsun!” Allah; “Yoksa inanmadın mı?” dedi. “Yok, ama içim yatışsın diye” cevap verdi. “Öyleyse, dört kuş tut. Kendine alıştır. Sonra (kes, parçala ve) her dağın başına onlardan birer parça koy. Daha sonra onları çağır, hızla sana geleceklerdir” dedi. Bil ki, Allah güçlüdür, doğru karar verir.” (Bakara, 2/260)
    Şüphelenmek insanın en tabii hakkıdır. Kâfirlik, gerçekleri anlayıp kavradıktan sonra kabul etmemektir.
    ÇETİNOĞLU – ‘Hiçbir vahiy akla aykırı değildir. Fakat her akıl her vahyi idrak edebilecek güçte değildir.’ Deniliyor. Bu söyleme açıklık getirir misiniz?
    BAYINDIR - Dini, Allah’ın tarif ettiği gibi anlarsak sıkıntı kalmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın fıtratına çevir. O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum, 30/30)
    Fıtrat, varlıkların temel yapısını ve bu yapıyı oluşturan yaratılış, değişim, gelişim ilke ve kanunlarını ifade eder. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, yerin, göğün hâsılı her şeyin yapısı ve işleyişi buna göredir. Demek ki, Allah’ın dini, varlıklarda da geçerli kanunlar bütünüdür. Tabiattaki her olayı nasıl anlayamıyorsak, her vahyi de anlayamayabiliriz.
    ÇETİNOĞLU – Mirac olayı sebebiyle; son peygamberin getirdiği mesajın, bütün dinlere hâkim olacağı yorumu yapılıyor. Bu yorumun yorumunu nasıl yapmak gerekir? Museviler ve Hıristiyanlar… hepsi Müslüman mı olacak?
    BAYINDIR – İslam yeryüzünün tamamına hâkim olacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Bu dini bütün dinlere hâkim kılmak için elçisini, doğruya götüren bilgi ve gerçeklerle örtüşen din (hak din) ile gönderen Allah’tır. Varsın o müşrikler hoşlanmasın.” (Tevbe, 9/32–33)
    Peygamberimizin İstanbul’un fethini müjdelemesi bu yüzdendir. O, şöyle buyurmuştur:
    “Kostantiniye (İstanbul) kesinlikle fethedilecektir. Onun emiri ne güzel emir; o ordu ne güzel ordudur.”15)
    Yahudiler ve İsa aleyhisselam İsrailoğullarındandır. Onlara söz verilen dünya hâkimiyeti budur. O sözün yerine getirilmesi için Muhammed aleyhisselama inanmaları ve ona uymaları gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Ey İsrail oğulları! Size ettiğim iyilikleri hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size olan sözümü yerine getireyim. Yalnız benden korkup çekinin. Sizde olanı onaylayıcı olarak indirdiğime inanın. Onu ilk görmezlik eden siz olmayın. Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın. Yalnız benden çekinin.”(Bakara, 2/40-41)
    İslam’ın hâkim olması, herkesin müslüman olacağı anlamına gelmez. Çünkü inanç, kişinin hür olarak vereceği karara bırakılmıştır.
    ÇETİNOĞLU – Mirac gecesini Müslümanlar nasıl değerlendirmeli?
    BAYINDIR – Kandil geceleri, ne Kur’ân’da ne de Sünnette vardır. Dolaysıyla bu gecelerin, diğer gecelerden farkı yoktur. Bunlar, Peygamberimizden çok sonra Mısır ve Kudüs’te kutlanmaya başlanmış, daha sonra diğer bölgelere yayılmıştır.
    ÇETİNOĞLU – Namazın, müminin miracı olduğu konusunda neler söylersiniz?
    BAYINDIR – Namazda kişi, Allah ile baş başa kalır. Dualar ve âyetler okuyarak Allah ile bire bir görüşme imkânı bulmuş gibi olur. Secdeye vardığı sırada da bütün istek ve ihtiyaçlarını Allah’a açıp yardım isteyebilir. Bu bakımdan namaz, miraca benzemektedir.

    Röportajın yayımlandığı yer için bkz:
    Önce Vatan Gazetesi, 8 Temmuz 2010 Perşembe, sayfa: 9




    Önce Vatan Gazetesi, 9 Temmuz 2010 Cuma, sayfa: 9
    • 1</STRONG>Bir yazıda “Sen…” veya “Siz …” yerine “O…” veya “Onlar…” denmesine Arap edebiyatında iltifat denir. O, ifadeye güzellik katar. Burada da üçüncü tekil şahıstan ikinci çoğul şahsa geçilerek “bereketli kıldığımız” ifadesi kullanılmıştır. Türkçede iltifat sanatı olmadığından tercüme cümlenin akışına göre yapılmıştır. []
      [*]2-Buhârî, Bed’ul-halk 6. []
      [*]3-Muhammed b. Cerîr et- Taberî, Camiu’l-Beyân fî Te’vîl’l-Kur’ân, Beyrut 1992, c: 11, s: 481 [[COLOR=#707070]↩[/COLOR]]
      [*]4-Nebi BOZKURT, Mescid-i aksa, DİA, Ankara 2004. [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_3_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]5-Nebi BOZKURT, Mescid-i aksa, DİA, Ankara 2004. [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_4_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]6-Nebi BOZKURT, Mescid-i aksa, DİA, Ankara 2004. [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_5_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]7-Nebi Bozkurt, “Kubbetü’s-Sahre”, DİA, Ankara 2002. [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_6_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]8-İsmail Yiğit, Emeviler, DİA, İstanbul 1995 [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_7_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]9-Müslim, İman,276 ; Buhari, Fezâilü’s-sahabe,70, Tefsir,200; Tirmizî,Tefsir,18. [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_8_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]10-Bkz: Buhari, Tevhid, 37 , Menakıbu’l-Ensar,42, Hac,76, Müslim, İman,263 [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_9_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]11-Lisânu’l-arab, Essıhah fi’lluğa, Mufredât el-fâzil kur’an, Muhtâr es-sihah, Tehzibu’l-luğa, El-meğrib, Tâcu’l-arûs, vs. kitaplarının “arece” maddesi. [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_10_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]12-Ebubekr Ahmed b. El-Huseyn Beyhakî, Delâil’un-nubuvve ve marifet ahval-i sahibi’ş-şerîa, Beyrut 1988, c. II, s. 391. (Hadislerini çıkaran ve notlar ekleyen Abdulmu’tî Kal’aci [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_11_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]13-Meâric, 70/3-4. [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_12_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]14-Araf 7/40 [[URL="http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html#identifier_13_1351"][COLOR=#707070]↩[/COLOR][/URL][COLOR=#707070]]
      [*]15-Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/335 (Bişr b. Suheym hadisi
      [/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color]
    [COLOR=#707070][COLOR=#707070][COLOR=#707070][COLOR=#707070][COLOR=#707070][COLOR=#707070][COLOR=#707070][COLOR=#707070][COLOR=#707070][COLOR=#707070][/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color][/color]
  4. Yavuz_Selim

    Yavuz_Selim Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Yasin suresi 12.ayet: Ölüleri diriltecek Biz'iz.Yaptıkları her şeyi ve bütün izlerini bir bir kaydeden Biz'iz.Velhasıl her bir şeyi, apaçık bir kitap'ta sayıp döken Biz'iz

    Enam suresi 2.ayet: O, sizi bir çamurdan yaratan, sonra size bir ecel, bir ömür süresi tayin edendir. Bir de O'nun nezdinde muayyen bir ecel vardır. Sonra, bir de kalkmış şüphe ediyorsunuz!

    Enam suresi 59.ayet: Bilinmeyen nice hazineler ve görünmeyen gayb aleminin anahtarları O'nun yanındadır. Onları Kendisinden başkası bilemez.Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O'nun haberi olmadan bir tek yaprak bile düşmez.Yer altı tabakalarının karanlıkları içindeki tek bir tane, hasılı yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki açık, net bir kitapta bulunmasın.

    Araf suresi 34.ayet: Her ümmet için belirlenmiş bir müddet vardır. Vâdeleri gelince ne bir an geri bırakabilir, ne de bir an öne alabilirler.

    Enfal suresi 68.ayet: Eğer (içtihad neticesi verilen hükümlerden ötürü azap etmeyeceğine veya ganimetleri helâl kılacağına dair) Allah'ın Levh-i Mahfuzda yazdığı daha önceki bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu.

    Hud suresi 6.ayet: Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı Allah'a ait olmasın.Allah her canlının hayatını geçirdiği yeri de, öleceği yeri de bilir. Bütün bunlar apaçık bir kitaptadır.

    Tevbe suresi 51.ayet: De ki: "Allah bizim hakkımızda ne takdir etmiş, ne yazmışsa başımıza ancak o gelir.Mevlam'ız, sahibimiz O'dur.Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler."

    Rad suresi 8.ayet: İşte O Allah'tır ki her bir dişinin neye gebe olduğunu, karnında ne taşıdığını, ve rahimlerin neleri eksik bırakıp, artırdığını bilir. Doğrusu O'nun katında her şey bir ölçü iledir.

    Hac suresi 76.ayet: O onların yaptıklarını da yapacaklarını da, olanı da olacağı da bilir. Bütün işler yalnız Allah'a raci olur, onlar hakkındaki nihaî hükmü O verir.

    Furkan suresi 2.ayet: Göklerin ve yerin hâkimiyeti O'nundur. O asla evlat edinmedi, hâkimiyette hiç bir ortağı olmadı. Her şeyi yaratıp nizam veren ve her şeyin varlığını bir ölçüye göre belirleyen O'dur.

    Ali imran suresi 154.ayet: Sonra o kederin peşinden üzerinize bir güven duygusu indirdi. Sizden bir kısmını bürüyen tatlı bir uyku hali verdi. Bir kısmınız ise can derdine düşmüş, Allah hakkında Cahiliye devrindekine benzer, gerçek dışı şeyler düşünüyorlar: "Bu işin kararlaştırılmasında bizim yetkimiz mi var? Ne gezer!" diye söyleniyorlardı. De ki: "Bütün yetki ve karar Allah'ındır" Onlar aslında içlerinde, sana karşı açığa vuramadıkları birş eyler saklıyor ve kendi aralarında: "Bu emir ve komuta işinde bir payımız olsaydı, şimdi burada olmaz, öldürülmezdik." diyorlardı. De ki: Siz evlerinizde dahi olsaydınız, haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı. Allah, sizin içinizde olanı sınamak ve kalplerinizi her türlü vesvese ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki bunu başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir.

    Kamer suresi 49.ayet: Muhakkak ki Biz her şeyi bir kaderle, bir ölçü ile yarattık.

    Hz. Peygamber de Cibril hadisi diye bilinen hadiste açıklandığı gibi, kadere imanı iman esasları arasında saymıştır. Bu hadiste geçtiğine göre Cebrail (a.s.) Peygamberimiz'e:

    - "İman nedir?" diye sormuş, o da:

    - "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmandır" cevabını vermiştir (bk. Müslim, "İman", l; Ebu Davud, "Sünnet", 15; İbn Mace, "Mukaddime", 9).

    İbnu Deylemi şöyle dedi:
    “Ubey bin Ka’b’a geldim ve kader mevzuunda kalbimde bir şey meydana geldi. Bana bir şeyler söyle belki Allah onu kalbimden giderir dedim. Ubey şöyle dedi:
    −‘Allah göklerin ve yeryüzünün ehline azap etmiş olsaydı O, onlara asla zulmetmiş olmazdı. Ancak Allah onlara rahmet etmiş olsa Allah’ın rahmeti onlara amellerinden daha hayırlıdır. Allah’ın yolunda Uhud dağı kadar altın infak etsen, kadere iman edene kadar Allah onu senden kabul etmez. Bil ki; sana isabet eden bir şeyin, isabet etmemesi mümkün değildir. Bu itikadın gayrı bir itikat üzere ölürsen ateşe girersin.’ Sonra İbni Mes’ud (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim. O da bana aynı şeyleri söyledi. Sonra Huzeyfe (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim O da bana aynı şeyleri söyledi. Sonra Zeyd bin Sabit (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim O da bana aynı şeyleri Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den hadis olarak rivayet etti.”
    Ebu Davud: 4699, İbni Mace: 77, İbni Ebi Asım es-Sünne: 245, Acurri: 386, Ahmed: 5/185

    Ubade bin Samit (Radiyallahu Anh) ölümü anında oğluna şöyle vasiyet etti:
    −“Ey yavrucuğum, sana isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, sana isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını kesin bilinceye kadar imanın hakiki tadını bulamazsın. Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim şöyle dedi:
    ‘Allah’ın ilk yaratığı şey kalemdir. Ona yaz buyurdu. O neyi yazayım neyi yazayım ey Rabb’im dedi. Allah ona: ‘Kıyamet saatine kadar olacak her şeyi yaz buyurdu.’
    −Ey yavrucuğum ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ı işittim:
    ‘Herkim bu inancın dışında ölürse o benden değildir’ buyuruyordu.”
    Ebu Davud: 4700

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabının gönüllerinde bu akidenin çok büyük bir tesiri vardı. Onlar yeryüzünde dağılıp bu kader akidesini Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in onlara öğrettiği gibi insanlara öğretiyorlardı. Bir keresinde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İbni Abbas (Radiyallahu Anh)’a şöyle buyurdu:
    −“Ey çocuk! Allah’ı koruyup gözet ki Allah da seni korusun, Allah’ı gözet ki onu karşında bulasın. Bir şey istediğin vakit ondan iste. Bil ki, ümmet sana bir şey ile fayda vermek üzere bir araya gelse Allah’ın senin için yazdığı şeyin dışında onlar sana asla fayda veremezler. Veya ümmet sana bir şeyle zarar vermek üzere bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığı şeyin dışında onlar sana asla zarar veremezler. Kalemler kaldırıldı ve defterler (in mürekkebi) kurudu.”
    Ahmed: 1/293


    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) meşru sebeplere yapışmanın kader olduğunu beyan etmiş ve bundan dolayı da tedaviyi emretmiştir. Usame bin Şüreyk (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabı ile beraber iken geldim. Onlar Nebinin yanında başlarının üzerinde kuş varmış hareket ettiklerinde uçacakmış gibi idiler. Onlara selam verip oturdum. Civar köylerden bedevi Araplar geldi ve:
    −Ya Rasulallah, hasta olduğumuzda tedavi olalım mı? dediler. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
    −‘Evet, tedavi olunuz zira Allah yarattığı her derde deva yaratmıştır. Ancak ihtiyarlık müstesnadır’ buyurdu.”
    Ahmed: 4/278, Ebu Davud: 3855, Tirmizi: 2039, İbni Mace: 3436
  5. hidrojen

    hidrojen Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    ALLAH Kuran gibi yaşamayı nasip etsin bizlere...
  6. SaidEREKLI

    SaidEREKLI Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Hepimizin bildiği gibi Hz. Aişeye sordukları üzere Efendimizin(sav) ahlakını Hz. Aişe(ra) "Onun ahlakı Kuran dı" diyor.Allah(cc) hepimize Resullah'ın ahlakıyla Kuran ile ahlaklanmayı nasip etsin...Amin
  7. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Bu konuda benim diyeceğim şudur; Abdulaziz Bayındır hoca; akidevi bazı hataları bulunmaktadır, bundan dolayı da mutevatir olan sahih hadisleri inkar edebilmekte ya da başka sebeblerle kabul etmemektedir. Daha başka da ehl-i sunnetin iman ettiği bazı meseleleri de reddettiği bilinmektedir. Kanaatimce Bayındır'dan sofiyyeye eleştirisi haricinde itibar edilmemelidir.
  8. hamdiabi

    hamdiabi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Kuran 6000 kusur ayetten olusur ve Islam'in ozu de iste butun bu ayetlerdir. Ibadetlerin olcusunu ve seklini elbette ki sunnet belirler ve her milletten muslumanin ortak bir anlayis ve bicimde Allah'a yakarmasi ve kulluk vazifesini yapmasinin sinirlari da elbette sunnetle mumkundur. Bu sekilde muslumanlarin birliginin nuvesi olusturulur.
    Kuran, butun devirlere hitap eden, gecmisten gelecege butun insanligi kendisine kitle olarak belirlemis bir kitaptir. Iste tam da bu yuzden, Kuran'i 1000 sene oncenin ilmi seviyesi ile ve hatta o gunun sartlari ve ortalama kultur ve bilim seviyesine gore son derece ileri bir bicimde izah eden alimlerin bugunun bilim ve kultur seviyesi ile izahlarinda iptidai kaldiklari ve bunun da zaten esyanin tabiatina tam uyumlu oldugu su goturmez. Haliyle, Kuran mucizesinin en buyuk ozelligi olan butun devirlere inmis olma hassasi, gunumuz bilgi ve kultur seviyesi ile Kuran'i anlamayi birakiniz tartisilir kilmayi, her muslumanin ustune vazife olan bir hassadir.
    Bu noktadan hareketle, Islam'in temel ayaklarindan birisi olan Sunnet'in de basta Kuran ayetleri ile tam uyum icinde bulunmasi kaydi ile, butun devirlere, gunumuz ilmi ve kulturel sartlarina ve dahi gelecegin ilmi ve kulturel sartlarina uyumlu olmasi elzemdir. Bu sartlara haiz sunnet hukum ve uygulamalari pek tabidir ki sahihligi su goturmez sunnetler olacaktir. Ancak, Kuran hukumleri ortadayken sahihligi kendinden menkul ve gunumuz sartlari ile tamamen zit ve celiski icinde, kimlerin hangi enaniyet duygulari ve menfaatleri icin uydurdugu belli olmayan hadislerle mucize olan bir Kitab'i ve dini izah etmek, bu duruma "hayir, butun bunlarla bu yuce dine zarar veriyorsunuz. Yuce Kuran bir hikmetler kitabidir, butun ilimlerin isigi ve Allah sozudur. islamla ilk sereflenen o gocebe bedeviler, o Orta Asya'nin barbar kavimleri, o Iran'in atesperestleri nasil 500 sene boyunca ilim yapmislar, Islam'i her cografyada hakim kilip en ileri ilim adamlari olmuslarsa ve bunun da tek mesnedi Kuran ise, 700 yildir gerek muslumanlari, gerekse de butun insanligi bu nurdan alikoyan Islam adi altinda dini siyasete, dunya menfaatine alet edenler ve bu islere farkinda olmadan alet olanlar, bugun itibariyle 700 senedir ilimde,fende geri kalmisligimizin musebbibidir. Tekrar o en bastaki oze donmek gerekir." diyenleri de dinde reformculukla itham etmek, en basit deyisle ayiptir. Aslolan, dinde 700 senedir reform yapagelenlere "biz bu 700 yildir yapageldiginiz reformlari istemiyoruz. Biz oze donmek istiyoruz" diyebilmektir.
    Iste bu nedenledir ki, ilmi cercevede olmak kaydi ile, butun zamanlara hitap eden sunnet, bas tacidir. Aksi, kabul edilemez.
    Diger taraftan, nasil bu 700 sene boyunca geri kalmamiza neden olmus sahislar mevcutsa, bugun de dini yeniden yorumlama adina, akla ve Kuran'a uymayacak ithamlarda bulunup gerek kendine gerekse Islam ummetine zarar vermekte olan sahis ve kurumlar bulunmaktadir ve her daim de olacaktir. Bize dusen, Islam'daki en temel hastaligimiz olan kamplasma hastaligindan ve birbirimizi Islam karsiti, Islam dusmani gibi agir ithamlardan uzak tutarak insanliga isik olan asr-i saadet donemini nasil tekrar yakalayabilirizi tartismak ve her fikirden feyz alabilmeyi basarabilmektir. Aslolan niyetin sahihligidir. Unutulmamalidir ki, ben biliyorum tavri ve karsindakinin niyeti hakkinda kesin hukum, enaniyetin cok acik tezahurleridir ve zaten yaradılış gayemiz ve amacimiz da yaradilis olarak hepimizde var olan bu enaniyeti mumkun oldugunca torpuleyerek kul oldugumuz bilincine varmak ve Rabb'in affina ve hikmetine mazhar olabilmeyi basarmaktir. Allah hepimizin yardimcisi olsun.
  9. KalbimdekiGözYasi

    KalbimdekiGözYasi Üyeliği İptal Edildi Banned

    Allah (C.C.) razi olsun!
  10. BirMusluman

    BirMusluman Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Rabbim birgün karşılaştırırsa senle abdulhak akhi inşallah senin elini öpüp sana sarılacağım inşallah senin yazıların anlatımın Allah için benim çok hoşuma gidiyor.sEni Allah için çok çok seviyorum ismin gibi Rabbim seni her zaman zilletten uzak eylesin. sana firdevsi nasip etsin.canını şehit olarak yanına alsın ahirettede beraber olmayı nasip etsin.Allah sonumuzu khayreylesin.. amin amin amin
  11. burak baykal

    burak baykal Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Körler sagirlar birbirini agirlar, sadece kuran muslumanligini kabul etmezsiniz çünkü işinize gelmez, kuranda hersey apacik yazar allah isterse kuranin öğretmeni allahtir hadismis sunnetmis bunlardan dogrulari olabilir ancak cogu seytanin soktugu sirklerden baska bir sey degildir.allah ile kul arasinda araci bir kurum olamaz.allak istese kurani nasil sonsuza kadar bozmadan sakliyor ise yaninda birde hadis sunnet kitabi indirir onuda korurdu.allah sizi kurana yoneltsin.birde bir muslman said belki o arkadasin cehenneme gidecek firdevs yerine sende gidecekmisin acaba.
  12. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    HADİS - SÜNNET
    https://www.islam-tr.net/konu/hadis-sunnet.11790/
  13. mehmed cihad

    mehmed cihad Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Bilgide aracılıkla ibadette aracılık arasındaki farkı kavrayamayacak kadar akıl sağlığı bozuk olan nadir bulunan bir türsün.

    Senin mantığına (!) göre Rasul gönderilmemeli, ille de kitab inecekse Cebrail aracılığıyla inmemeliydi..
  14. burak baykal

    burak baykal Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    EVET BEN BİR TÜRÜM BANA ĞÖRE SİZDE BİR TÜRSÜNÜZ,DEDİKLERİMİ KEŞKE ÇARPITMADAN OKUSAYDINIZ,BEN MUHAMMED GELMESEYDİ DEMEDİMKİ ONUN GÖREVİ VARDI KURANI ÖGRETMEKTİ SİZE GÖRE PEYGAMBERİN OKUMAA YAZMASIDA OLMAYA BİLİR ANCAK BANA GÖRE VARDI.BENİM LAFIM PEYGAMBERDEN SONRA GELEN HADİSÇİLERE,BİR SÜRÜ UYDURUK HADİSLER VAR EGER BİRAZ MANTIGINIZLA OKURSANIZ.YİNEDE hakarette etseniz tesekkürler cevaplar için burada allahın dinini konusuyoruz buda bir ibadet sayılır..
  15. burak baykal

    burak baykal Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    birde yukarıda bir karikatür çizmişler başaşagı duran adamlar,siz neden başaşagı namaz kılıyorsunuz hadis inkarcıları olan,BİZDE ÇİZİYORUZ SİZ NEDEN DEVE SİDİĞİ İÇİYORSUNUZ,NEDEN KADINLARI AŞAGILIK BİR VARLIKLARMIS GİBİ ÇÖLÜN ORTASINDA ÇARŞAFA SOKUYORSUNUZ BUDA BENİM KARİKATÜRÜM OLSUN..
  16. Elif Yılmaz

    Elif Yılmaz Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    ''Sünnet'i yok sayan Müslümanlık anlayışı eğer dürüst ve kendi içinde tutarlı olduğu iddiasındaysa, namaz, oruç, zekât ve hacc gibi temel ibadetleri yeni baştan tanımlamalıdır.''

    Kur'an'cılar bu ibadetleri tarif ediyorlar kendilerince.Buraya namazla ilgili görüşlerini kopyalayacağım.Belki bir reddiye,eleştiri yazarsınız:


    Namazın Amacı

    Namaz kılmak, sıkça zekatla ve muhtaçlara yardım etmekle birlikte anılarak namaz kılan kişinin toplumsal bilinç ve sorumluluğa sahip olması vurgulanır (2:43,83,110; 4:77, 22:78; 107:1-7). Namaz sadece Allah’ı anmak için kılınır (6:162; 20:14). Bu özel anma ve iletişim ibadeti gözetilirken dış dünya ile ilişkiler minimuma indirilmeli (4:101-103). Namaz, müslümanları günahlardan ve başkalarına zarar vermekten alıkor (29:45). Namaz hayat boyu gözetilecek bir görevdir (70:23).

    Abdest

    Namaz kılmak için abdestli olmak gerekir (4:43; 5:6). Yüzler yıkanır, eller dirseklere kadar, başlar meshedilir, ayaklar da. Ayetlerdeki ifade, ayakların hem yıkanabileceği ve hem meshedilebileceği biçimde anlaşılır (nitekim bunu bir önceki cümleyle yansıtmaya çalıştık). Böylece, duruma ve iklime göre bize serbesti tanınır. Abdesti sadece cinsel ilişkide bulunmak ve tuvalet ihtiyacını gidermek bozar; gaz kaçırmak, kanamak, kadınlarla tokalaşmak ve kadının adet görmesi abdesti bozmaz ve namaza engel olmaz (5:6; 2:222). Su bulunmazsa, namaza zihinsel olarak hazırlanmak için temiz bir zemine dokunularak yüzler ve eller meshedilir (5:6).

    Giyim

    Namaz için örtünme diye bir koşul yoktur.Allah bizi elbiselerimize göre değerlendirmez ve bizim saklamaya çalıştığımız organları yaratan ve çalıştıran da kendisi olduğundan onları görmekten mahcup olmaz. Adem ve eşinin bahçedeki tavırları, suç işleyerek bedenlendikleri için, suçluluk psikolojisiyle gösterdikleri bir refleksti. Aradan milyonlarca yıl geçmiş ve bu suç herkese ayan beyan olmuştur! Ayrıca, örtü olarak kullanılan pamuk, yün, naylon gibi nesnelerin çıplak vücutları denetçilerden gizleyeceği biçimindeki yaygın inanış da temelsiz. Bizim çıplak vücudumuz denetçilerin umurunda bile olmaz. Kaldı ki, banyolardan veya yatak odalarından denetçiler kaçmaz. Onlar her an bizim hizmetimizdedirler ve yaptıklarımızı her an kaydetmektedirler. Ayrıca, namazda muhatabımız denetçiler değil, Allah’tır. Örtünme toplumsal bir gereksinme olup kişiyi cinsel ve duygusal ilişkilerde diğerlerinden koruma amacını güder. (7:26,31; 24:31; 33:59).

    Kıble

    Kıble (yöntem) genel strateji anlamına gelir. İbrahim peygamberin kurduğu Sınırlanmış Mescid tevhid mesajının ve yönteminin bir odak noktasıdır (2:125, 143-150; 22:26). Bu yöntemin coğrafi mekanında ötesinde olduğu anlaşılıyor (2:115).

    Rekat Sayısı

    Tehlike ve korku gibi olağanüstü hallerde kısaltılması öğütlenen namaz bir rekat olunca normal koşullarda kılınan namaz en az iki rekat olmalı ve namazda dış dünya ile irtibatı minimuma indirmeli (4:101-103). Cuma namazının sadece iki rekat olması ilginçtir. Bu namaz her hafta topluca tekrarlandığı için rekat sayısına ekleme yapılamamıştır. Cuma namazı dışında, cemaatle kılınmayan namazların rekat sayıları çeşitli biçimlerde zamma uğramıştır.

    Mekanik Biçim

    Namazı ayakta durarak kılmaya başlamalı (2:238; 3:39; 4:102) ve özel durumlar hariç durulan yerden hareket edilmemeli (2:239). Namazda eğilerek yere kapanmalı (rüku ve secde) böylece Allah’a teslimiyet fiziksel olarak da bildirilmeli (3:43; 4:102; 22:26; 38:24; 48:29). Herhangi bir korku durumunda ayakta durma ve eğilerek yere kapanma koşulu aranmaz (2:239).

    Okuma

    Namazda okuduğumuz duanın anlamını namaz anında bilmeli ve Allah ile konuştuğumuzun bilincinde olmalıyız (4:43). Namazları saygı içerisinde kılmalı (23:2). İhtiyacımıza ve içinde bulunduğumuz duruma uygun olarak Allah’ın herhangi bir ismini (sıfatını) zikredebiliriz (17:111). Namazda Allah’tan başkasını anmak namazın amacıyla çelişir (6:162; 20:14; 29:45). Namazda Allah’ı anmalı, övmeli, yüceltmeli, tesbih etmeli ve sadece O’ndan yardım istemeli (1:1-7; 20:14; 17:111; 29:45; 2:45). Fatiha suresi baştan sona Allah’ı muhatap alan bir dua niteliğinde olan biricik sure olup değişik dilleri konuşanların topluca namaz kılabilmelerini sağlayabilmesi açısından uygundur (62:9-11; 4:101-103). Namazlarda orta bir sesle okumalı ve namazlar ne özellikle gizlenmeli ne de gösteriş amacıyla açıkta kılınmalıdır (17:110). Toplu namaz kılınırsa, namaza önderlik eden kişinin orta bir ses tonuyla okuduğu dua dinlenmeli (7:204; 17:110). Otururken “tahiyyat” denilen duayı okumamalı; zira bu dua Muhammed peygamber sanki herşey nazır ve hazır bir tanrıymış gibi bir hitap içermekte ve Allah’tan başkalarını anmaktadır. İlla birşey okunmak dilenirse, Allah’ın birliğine şahadet getirilebilir veya herhangi bir dua yapılabilir.

    Cuma Namazı

    Kadın-erkek tüm gerçeği onaylayanlar haftada bir Cuma (toplantı) günü öğle namazına açık bir duyuru ile çağrılır ve namazı erkek veya kadın bir müslümanın önderliğinde topluca gözettikten sonra herkes tekrar işine döner (62:9-11). Duyuru Allah’ı anmaya bir çağrı olup başka isimler zikredilmez (72:18-20). Hutbe namazın bir parçası olmayıp toplantıdan yararlanılarak yapılan bazı hatırlatmalar ve güzel öğütlerden ibarettir. Mescitler (camiler) sadece Allah’a özgülenmeli. Allah’ın ismi bir levhaya asılmışsa O’nun ismi yanında hiçbir ismi özellikle yerleştirmemeli (72:18-20). Mescitler topluma açık yerler oldukları için mescitlere gidenler temiz ve güzel giyinmeli. (7:31).

    Cenaze namazı olarak bilinen dua, bir namaz değil aslında. Dileğe bağlı bir duadır. Allah’a ortak koşmadan ölmüş olanları hayırla anıp geride kalmış yakınlarına destek verme amacını güder (9:84).

    Vakitler

    Gecenin gündüzün iki ucuna yakın bölümlerinde gözetilmesi gereken Sabah (Fecr: 24:58; 11:114) ve Akşam namazlarıyla (İşa: 24:58; 17:78; 11:114; 38:32) güneşin sabah ile akşam arasında olduğu, yani öğle vaktinde kılınan Orta (Vusta: 2:238) namazı olmak üzere üç vakit namaz mevcuttur.

    Kuran’da sadece üç namazın ismi geçer. Bir başka deyişle, “salat” (namaz) kelimesi, zaman bildiren üç tanımlayıcı kelime ile birlikte anılır.

    • Salat-el Fecri-SABAH NAMAZI (24:58; 11:114).
    • Salat-el İşa’-AKŞAM NAMAZI (24:58; 17:78; 11:114; 38:32)
    • Salat-el Vusta- ORTA NAMAZ (2:238)
    Namaz vakitlerini belirleyen ayetlerin hepsinin bu üç vakit hakkında olduğunu görüyoruz. Spekülasyonlara girmezsek ORTA NAMAZ olarak adlandırılan namazın sabah ile akşam namazı önceleri öğle namazı olarak anlıyordum… 73:20’deki ifadeyi gece namazının zamanı konusunda bir rahatlık sağlama olarak değilde gece namazının farz olmadığı biçiminde anladığım içindi… Demek ki, gece namazı ve izleyen Kuran çalışması güneşin batışından başlayıp doğuşuna kadar süreyi gecenin üçte birinden başlıyor ve üçte ikisinde sona eriyor. Güneş saat 7’de batıp 5’te doğuyorsa gece namazının zamanı saat 10:20 ile 1:40 arası olur. Cuma, yani cemaatle kılınan namaz özel bir toplumsal namaz olduğu ve gündüzün gerçekleştiği anlaşılıyor (62:9-11).

    Tevrat bu anlayışı destekler. Namazın İbrahim peygamberle başladığını ve Musa’nın namaz kıldığını hatırlarsak Tevrat’ta namaz vakitleriyle ilgili ifadelerin tarihsel değerini daha iyi idrak ederiz. Tevrat’ın çevirilerine güvenim tam olmamakla birlikte Tevrat’ın en az üç ayetinde bulduğumuz bu desteğin bir hata veya tahrif sonucu oluştuğunu onaylamıyorum. Tevrat’taki bu ayetlerin gerek birbirleriyle ve gerekse Kuran ayetleriyle olan tutarlılığına dikkatinizi çekerim. (Bak: 1 Samuel 20:41; Zebur 55:16-17; Daniel 6:10).

    Namaz vakitlerinin beşe çıkarılmasının oluşturduğu dumanların izini mezhepler tarihinde görebilirsiniz. Şia’nın beş vakit namazı üç vakte sıkıştıran garip pratiği, namazları beşe çıkartan Sünniler’in baskısı neticesi bir uzlaşmadan kaynaklanıyor olmasın? Sünnetlerle, nafilelerle, teravih namazlarıyla namaza sürekli zam yapan hadis ve sünnet izleyicilerinin üç vakit namazı beşe çıkarmaları çok mu uzak bir ihtimal?

    Kuran’dan beş namaz çıkarıyorsanız kuşkusuz beş vakit namaz kılmaya devam etmelisiniz. Siz, iyi niyetle Kuran’ı inceledikten sonra kendi anlayışınızı izlemelisiniz.

    Namaz Sonrası

    Namazları oruç gibi kazaya bırakmak diye birşey olmayıp belli vakitlerde yerine getirilmeli (4:103). Namazdan sonra Allah’ı anmaya ve zikretmeye devam etmeli (4:103).

    Bidatler

    Namazları birleştirmek, kaçırılmış namazları kaza etmek, namazları yolculuk anında kısaltmak, sünnet ve nafile namazlar eklemek, namaz kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icat etmek, kadınların namazda önderlik etmesini yasaklamak, otururken Et-tahiyatü duasını okumak ve bu duada peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek, şahadette Muhammed peygamberin ismini Allah’ın yanına eklemek, Fatiha’dan sonra zammussure okumak, Fatiha’nın Besmelesini okumamak, eller ve parmakların yeri konusundaki detaylarla meşgul olmak, abdest alırken ağzı ve burnu yıkamayı abdestin bir şartı bilmek, namazdan önce ağzı misvaklamanın, sarık veya terlik giyilmesinin daha sevap olacağına inanmak gibi nice kurallar ve inançlar Hadis-Sünnet ve mezhepler yoluyla Muhammed Peygamberden daha sonra sokulan bidatlerdir.
  17. AbdulFettah

    AbdulFettah 94.7 - Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Forum Yöneticisi

    Ehli sunnet alimleri ne gibi şirk işlemişler acaba, şeytan ne gibi şirk koymuş?
  18. Ebu Mervan

    Ebu Mervan Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    SubhanAllah okudukca hem kızıyorum hem hayretler içinde kalıyorum. Sen müslümanmısın? Kelimei şehadeti nasıl yapıyorsun? İlk önce bi islama girin siz.
  19. Pangea

    Pangea Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Sünnette tesettür ile namaz kılınmasi gerektigi belirtilmis ancak Kuran okurken tesetturlü olmayi gerektiren bir hadis bulunmamaktadir. Bu atlanmis yazida.
    Gerisi çok akıcı şekilde yazılmış oldukça faydalı bir yazıydı. Cezak Allahu hayran

    Ayrica ilk defa hadis inkarcilariyla karsilasiyorum okudukca estagfirullah demek zorunda hissettim küfür okuyormusum gibi geldi acikcasi.

    Nisa 65
    Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı bulmaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.

    Buradaki "Rabbine" kelimesindeki gizli zamir Peygamberimiz salla Allahu aleyhi ve sellem. Ve Allah kuranda kendi üzerine pek yemin etmez, kendi uzerine yemin ediyorsa ÇOK vahim bir konudan bahsedeceğini anlarız. Ve burada resmen peygamber salla Allahu aleyhi ve sellemin kararlarına koşulsuz teslim olmazsan tam inanmış sayilmazsin diyor, bu ne yurek yemislik? Bu kimin haddine?

    Ayrica zaten Kuranin yaziya dokulmesi bize hadisleri rivayet eden sahabelerin sayesinde oldu. Eger hadis rivayetlerine guvenemiyorsan Kuranin dogruluguna nasil guvenebiliyorsun kaynaklar ayni iken? Allah Kuranin bozulmazligini yine Kuranin kendisinde garanti ediyor, yani sizin mantiginizla o ayetler sahabeler tarafindan araya sıkıştırılmış olabilir estağfirullah.

    Şiadan beter geldi bana bu hadis inkarcilari. Onlarin en azindan hadislerde elle tutulur delilleri var bir kac konuda.
  20. Pangea

    Pangea Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Ayrıca Ahzab 56
    Şübhesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salât (ve tekrîm) ederler. Ey îman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslîmiyyetle de selâm verin.

    Müslümanlar Muhammed sallaAllahu aleyhi ve sellemi andiklarinda ona dua ederler.

    Allah hidayet etsin size de bana da. Arayanlari dogru yola iletsin.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş