Canhıraş bir çabayla oradan oraya savruluyor bedenler. Koşuşturmakta olan ayakların yakaladığı ritimlerin yanı sıra ses tellerinden fırlayan kelimelerin yankısı dolduruyor sokağı. Herkes, bir amaç uğruna gözlerini yeniden açarken dünyaya, bir yerlerde birileri kapaklarını örtüyor gözbebeklerinin.

Hayat, kimilerini kolay sorular ile ağırlarken, kimilerini çelişkili şıklarla dolu çoktan seçmeli sorular ile terletiyor. Bir çoğumuz yaşamı kıyısından yakalamışken, bırakmamak için uçsuz bucaksız bir tutunuşa geçiyoruz. Yaşamak zorundayız. Biliyoruz.

Görüyorum. Seller gibi oluk oluk akan insanların bulunduğu beldenin tepesinden bakıyorum. Gidiyoruz. Atılan her adım, ölüme doğru uzanmış sırtüstü yatan yolu kısaltıyor. Beklemeden, düşünmeden ölümün ipini arşınlıyoruz.

İnsan, kurşun kalem gibidir.

Hayatın içinde bir eser bırakmaya muktedir bir kurşun kalemdir insan. Kendini tüketir de umrunda olmaz. Tek gayesi ardında bırakabileceği birkaç cümledir. Bu cümle kimi zaman bir evlat, kimi zaman bir şirket... Çoğu zamansa pişmanlık olur. Her insanın sayısız eserinden biridir pişmanlık.

Ne yazıktır ki kurşun kalem olan insanın geçmişini silebilecek bir silgisi de yoktur.

Yaşam dediğimiz şey bembeyaz bir kağıtla başlar. Dünyaya gelmenin siren sesi olan ağlamak ile başlayan süresi meçhul bu yolculuk, muhtevasındaki insanların gözyaşı ile biter. Bembeyaz kağıdımıza yazdıklarımız geride kalır. İnsanların zihinlerinde kalır, eşyalarda kalır, mekanlarda kalır... Kararttığımız kağıdımız bizi tanıyan en son insan ölünceye kadar hayatın bitmek tükenmek bilmeyen rüzgarında savrulur.

İnsan, kurşun kalem gibidir. Kimi zaman başkalarının refahı için kendini tüketir, kimi zamansa bencilce planlanmış menfaatler uğruna intiharını gerçekleştirir.

Her tıraşta biraz yenilenir, biraz yenilir.

Ben, biraz kendimi anlamak adına ve biraz da sesimi dinlemek adına yazıyorum. Hayatımın kağıdına ve içsel terapilerimin bulunduğu repertuarıma. Yazıyorum. Çünkü bilirim ki yazmak, bir kurşun kaleminin yapacağı en yerinde davranıştır. Arada tıraşlanmak gerekir. Kaldı ki yenilenmek her zaman iyidir. Ama her gün, her dakika sürecek bir başa dönüş yalnızca kalemi daha çabuk tüketir.

Kurşun kalem çabuk yaşlanır. Zaten hiçbir kurşun kalem de ömrünü tam olarak tamamlayamaz. Savrulur, kaybolur ya da yitiverir kıymet bilmezlerin terlemiş avuçlarında.

Hiçbir ömrün tam zamanında son bulunduğu da düşünülmez zaten. Bardakta yarım kalmış demli bir çayın kokusu odayı terketmeden ayrılıverir ruh bedenden. Bebeği olacak bir babaya da zamansız uğrar ölüm. Her zaman her koşulda davetsiz misafirdir Azrail çocukların bedeninde. Ölüm onlara hangi açıdan bakılırsa bakılsın yakışmaz.

Bazı kalemlerin ise dışı dipdiri kalır her zaman. Ona bakan ne kadar dirayetli ve dirençli olduğunu düşünür. Halbuki içi çürümüş bir kalemin ambalajı her zaman fiyakalıdır.

Sürekli gülümseyen yüzlerin ifadesi mütemadiyyen yalancıdır. İnsan, içindeki çürümüşlüğü saklamak için kullanabileceği afilli bir mimik tercih eder.

Kimseler bilmez. Kurşun kaleminin tükenmişliğine aldırmadan onun doğrultusunda faydalanmaya çalışırlar. Her dokunuşta biraz daha yiteceğinin farkında olmaksızın umarsızca onu kullanmanın peşine düşer kendini çok bilen o ''kimseler''...

Kurşun kalemin ömrü azdır. Bu yüzden onu yenileyecek tıraşlar ile yeryüzü doldurulmuştur. Bu tıraş kimi zaman bir kutsal kitaptır. Gönlünün avuçlarını göğe uzatan, gözlerinin barajını açıp onu kirli avuntulardan kurtaran bir kitap. Kimi zamansa kendiyle geçirdiği eşsiz dakikalardır.

Kurşun kalemin adındaki o delici ifade insanın bakışlarıyla eş değerdir. Bakışlar bir kurşun gibi başka bir bakışları delebilir. Bir bedende oyuk oluşturan bakışlar, o bünyenin içini dahi görebilir.

Kurşun gibidir bakışlar. Ve kalem gibidir beden.

Kurşun kalemlerin mezarı kağıtlarıdır. Çünkü mezar, bedeni değil ruhu korur. Ve yazdıklarımız bizim ruhumuzu koruyacak gardiyanlardır.


Ümmü Erva