1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Duyuruyu Kapat

MAKALE; Görmedim Duymadım Bilmiyorum

Konu, 'Edebiyat' kısmında ümmü erva tarafından paylaşıldı.

  1. ümmü erva

    ümmü erva Islam-TR Üyesi Kullanıcı

      
    Osmanlı Devleti yıkılmış, anayasasıyla, rejimiyle ve hatta giyimiyle bambaşka bir devlet doğmuştu Anadolu’da. Adı; Türkiye cumhuriyeti… Bir takım savaşlar yapılır, piyesler oynanır. Nihayetinde Atatürk’ün önderliğinde uluslar arası arenaya bir devlet daha dahil olur.

    Türkiye’nin tarihsel gelişimi başlıklı yazıma Atatürk’ün ölümü İsmet İnönü’nün dönemi ile başlamak istiyorum. Fakat öncesinde Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşen toprakta neler değişmiş, neler yaşanmış kısaca değinelim.

    → 1 Kasım 1922′de saltanat kaldırılır.

    → 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılarak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, eski dini mahkemelerin ve kanunların kaldırılarak yerine modern mahkemeler kurulması ve dini okulların kaldırılarak yerine laik hükümet okullarının kurulması emrine veren M. Kemal, 4 Mart 1924’te halifenin, prens ve prensesin ülkeden kovulması emrini verir. (1)

    → 1921 ve 1924 anayasalarında ‘’ Türkiye devletinin dini İslam’dır.’’ Maddesi 10 Nisan 1928’de yapılan değişiklik ile ikinci maddeden çıkarılır.

    → hilafetin kaldırılmasından sonra bazı muhalif milletvekilleri, İstanbul valisi Rauf başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurar.

    → Albay Halil isimli bir milletvekili İsmet İnönü’ye saldırdığında aynı mecliste öldürülür.

    → Ali Şükrü Mustafa Kemal’in siyasetine sözlü saldırıda bulununca, Atatürk’ün baş muhafızı Osman Ağa tarafından öldürülür. Osman Ağa cesedi boş bir araziye atar. Bu olay ortaya çıkınca da Atatürk, İsmet İnönü’yü başbakanlık görevinden alarak yerine Fethi Okyar’ı getirir.

    → İçinde inek ve domuzların bulunduğu bir çiftlik kurulur.

    → her yere Atatürk’ün heykelleri dikilir.

    →Mustafa Kemal Türkiye vatandaşlarına şapka takma zorunluluğu getirir. Türklerin şapka inkılabına karşı çıkmasıyla idam sehpaları kurulur. (2)

    → Avrupa yasalarını alan Atatürk, İtalya İsviçre ve Almanya yasalarından alınan suç ve ticaret yasaları ve medeni kanunların düzene konulması için yabancı uzmanlar getirtir. (3)

    → Türklerin kullandığı ve fıkıh, hadis, tefsir ve tarih gibi bütün İslam mirasının yazıldığı Arap harflerini kaldırır, Latin harflerini getirir. Belirlenmiş olan bir tarihe kadar Latin harflerini öğrenmeyenler çeşitli cezalara çarptırılacaktı. (4)

    → Çok eşlilik yasaklanır, kadın-erkek eşitliği ve karma eğitim getirilir. Sanat ve dans okulları açılır. Kadın devlet teşkilatında görevlendirilir.

    → Ezanın ve Kuran-ı Kerim’in Türkçe olarak okunması istenir.(1932) bir nevi Arapça tamamen yok edilir.

    → Ayasofya ve Fatih camileri müzeye çevrilir.

    → Hicri takvim yerine miladi takvim getirilir.

    → Ramazan ve Kurban bayramları kaldırılır.

    → Pazar günü resmi tatil ilan edilir. Cuma günü önceki devletin aksine iş günü olur.

    → Hac ve başörtüsü yasaklanır. (5)

    Türkiye içinde yaşanan bu değişimler İslam dünyasını da etkilemiştir. O dönemin Ezher şeyhi Ali Abdurrezzak 1925 senesinde çıkardığı ‘’ El-İslam ve’l Usulu’l Hukm’’ adlı kitabında Kemal’in yaptıklarını haklı göstermiştir. Pakistan’a da aynı fikirlerin empoze edilmesi için bu kitap çok sayıda Pakistan’a gönderilmiştir.

    * * *

    Türkiye cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanı olan Atatürk, alkolün neden olduğu siroz hastalığından vefat eder. Ölümünün ardından cumhurbaşkanı koltuğuna Atatürk’ün vekili İsmet İnönü oturur. Ve Türk tarihi bir kez daha kirleneceğinin farkında bile değildir.
    1948’de İsrail’i tanıyan İsmet İnönü, cumhurbaşkanlığı döneminde Amerika Türkiye’de üsler kurmaya başlar. Daha sonrasında batının ilgi odağı olan Türkiye, tek partili döneminden çok partili dönemine hazırlanmaya başlar.

    Siyasi partiler kurmaya zorlanan İnönü, 1940’lara gelindiğinde Türkiye’nin içinde bulunduğu zor durumdan iyice gerilmiş durumdadır. 1945 yılına gelindiğinde beş isim muhaliflerin öncüsü olur. Adnan Menderes, Refik Koraltan, Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Recep Peker kurdukları Demokrat Parti ile çok partili dönemin kapılarını açan parti olur. Bundan sonra ardı sıra partiler kurulacaktır. Demokrat partinin hızlı gelişmeler göstermesi, İnönü’nün bazı tedbirler almasını gerektirir.

    Artık İnönü, halkın eğilimine göre hareket edecektir. İlk adımı ‘’Değişmez Genel Başkanlığa’’ son vererek parti genel başkanının her dört yılda bir belirlenmesi olur. Fakat 1946 seçimlerinde CHP’nin çok da masum olmadığı görülür. Seçim yöntemi oldukça ilginçtir; açık oy, gizli sayım. İlginç olan diğer bir husus oyların seçim sonrası yakılacak olmasıdır. 21 Temmuz 1946’da yapılan seçimlerde CHP’nin 403, DP’nin 54 ve 8 de bağımsız milletvekili meclise girmeye hak kazanır. Tabi ki beklenen tepki gelir, seçimlere itiraz edilir. İtirazlara elbette ki karşılık verilmez. Seçimin galibi çoktan bellidir.

    Fakat kaybetme korkusunun tadına da bakar İnönü ve yandaşları. Sonraki seçimlerde aynı korkuyu yaşamamak için parti programı tamamen değişir. Dine sıkı sıkı sarılan İnönü, İmam Hatip okullarının açılması ve İstiklal Mahkemelerinin kaldırılması emrini verir. Hatta öyle ki ülkede İlahiyat fakülteleri kurulur. Fakat tüm bunlar 27 yıl süren CHP iktidarının düşmesini engellemez. Oyların %53’ünü alan DP, artık Türkiye’nin partisi olmuştur. Ne gariptir ki Celal Bayar iki parti arasında hiçbir fark olmadığını, hedeflerin aynı olduğunu yalnız hedeflere ulaşma yolunun farklı olduğunu söyler. (6) DP iktidarının ilk dönemine baktığımızda önceki iktidara göre pek bir değişiklikte görülmez zaten. Buna rağmen Eylül 1950’de yapılan belediye seçimlerinde CHP 600 belediyenin 560’ını kaybeder. Böyle bir süreç 1957’ye kadar devam eder. Bu süreç içerisinde Demokrat Partisinde de çok şey değişir. Menderes ağır olan ceza hukukunu daha da ağırlaştırır. Üniversite özgürlüklerini kısıtlaması Menderes’in ilk baştaki amacından vazgeçtiği izlenimini verir. 1956 yılında %56’ya çıkan oylar Menderes’e ‘politikasının doğru olduğu’ fikrini aşılar.

    1957 yılında siyasi olarak zayıflamaya başlayınca ‘’ Vatan Cephesi’’ oluşturarak yeniden güçlenmeye çalışır. Bu cepheye katılmayanlar vatan haini olarak lanetlenir.

    O dönemin ordusundan söz etmezsek olmaz şüphesiz. Siyaset dışı olarak algılanan ordu aslında hep otoritesini korumuştur. Osmanlı devletinden gelen bir özellikle ordu her daim devlete karışacak güce sahiptir. Nitekim bu gücü 27 Mayıs 1960 sabahı askeri darbe ile görebiliyoruz. Bu müdahele ile devlet-ordu ilişkisinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu tarihten sonra ordu istediği an devlet otoritesine karışabilecektir. Bu konuda ciddi bir çalışma hazırlayan Üskül’ün söyledikleri bu vakıayı anlamamız açısından önemlidir ; ‘’ Türkiye’de sıkıyönetim uygulamaları üzerine bir makale yazmak üzere araştırmalara giriştiğimde… sıkıyönetim uygulamalarının incelenmesinin, bir bakıma Türkiye cumhuriyeti tarihini incelemek olduğunu gördüm.’’ (7)

    Askeri darbenin öncesinde Adnan Menderes’in politikalarında yine gözle görülür değişiklikler meydana gelir. İslam dinine eğilim olan bu politikalarda Batı dünyasından uzaklaşıp Araplara yakınlaşma isteği de açıkça görülür. Sebebi ne olursa olsun bu politikanın sonucu bellidir. Cemal Gürsel’in başını çektiği ordu askeri darbesiyle hem iktidarı düşürür hem de Adnan Menderes, Fatih Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamına ön ayak olur.

    * * *

    1965’te seçimlere katılan Adalet Partisi Süleyman Demirel önderliğinde ezici bir çoğunlukla iktidara gelir. Demirel’in iktidara gelmesiyle İmam Hatip okullarının sayısında ciddi bir artış görülür. ‘’menderes tekniği’’ ile Arap dünyasına yakınlaşan Demirel çok geçmeden iktidardan düşürülür. Kenan Evren yaptığı bu darbeyi meşrulaştırmak için şöyle söylüyor; ‘’ 12 Eylül müdahelesinin galip olmaması demek, bir iç savaş sonucu Türkiye’nin parçalanması ve dolayısıyla bin seneye yakın bir zamandır bizim olan bu toprakların değişik ellere geçmesi, başka bir deyişle Türklüğün ve Türklerin Asya’daki diğer Türk devletlerinin durumuna düşmesi demektir.’’ (8)

    Darbe sonrası yaşanan ilginçliklerden biri üniversitelerin darbeye ve darbecilere alkış tutmasıdır. Halbuki Adalet Partisi iktidardan düşürüldüğü bu dönemde Türkiye’nin dış borcu günden güne artıyordu. Toplumun en aydın kesimi kabul edilen üniversitelilerin olası bir iç savaş sonucu zaten kötü olan ülke ekonomisinin iyice uçuruma yuvarlanacağını bile bile alkış tutması pek mantıklı olmasa gerek. Üstelik 1970 senesinde 21 milyar dolar olan dış borç dokuz senede 71 milyar dolar olmuş iken… Uluslar arası para fonuna esir olan Türkiye, parasının sekiz kat değer kaybetmesi de üzücü olan diğer bir husustur.

    * * *

    1983 seçimlerini Turgut Özal’ın genel başkanlığında ANAP kazanır. Özal döneminde yaşananları incelediğimizde ileride yaşanacak olan 28 Şubat’ın tohumlarının bu dönem atıldığını görürüz. Bu dönem kendilerini önder ilan edenlerin söz hakkını azaltırken Özal ve kadrosunun hakimiyetini artırır. Öyle ki bu hakimiyet orduya müdahele edebilecek kadar güçlenir. Türkiye tarihinde ilk kez bir Genel Kurmay Başkanı isteklerini iktidara kabul ettiremez. Bunu kendine yediremeyen kurmay istifa eder. Ayrıca bu dönemde askerin bilimsel ve teknolojik açıdan sivillerden geri kalması, 28 Şubat sürecinde darbenin doğrudan yapılmamasının temel sebebidir. Özal’ın el attığı tek kurum ordu değildir elbet.

    Devlete yönelik ağır eleştirilerde bulunan Özal, ‘’Devlet millet içindir’’ sloganıyla bir tartışma ortamı oluşturur. Kendilerini önder ilan edenlerin karizmasını kaybettiği bu anda Özal zehirlenerek vefat eder. Böyle bir fırsatı kaçırmak istemeyen Süleyman Demirel ‘’Ben devleti kurtarmaya geldim’’ diyerek Çankaya’ya oturur. ‘’Dün dündür, bugün bugündür’’ sloganı ile anılan Demirel’in bu dönemde takındığı tavırlar çok çelişkilidir. Örneğin; 28 Mayıs 1990 tarihinde yaptığı konuşma ile Genel Kurmay Başkanlığının bağımsız olmaması gerektiğini savunurken, 14 ocak 1993 tarihinde Genel Kurmay Başkanlığının Milli Savunma Bakanlığına bağlanma isteğini başbakan olarak reddeder.

    Bu dönemde bir süredir otoritesini kaybeden MGK ve ordu devreye girer. Ülkenin bütün faaliyetlerine el atan MGK o dönemin gazete manşetlerine de konuk olur. Fakat MGK ve ordunun tam anlamıyla müdahele edebilmesi için bir gerekçe lazımdır. İrtica bu anlamda onların işine yarar. Ufacık bir irtica (!) kıvılcımı medyanın yardımıyla yangına dönüşüverir. Başbakanlıkta iftar yemeği, Sincan’daki Kudüs gecesi, tarikatların ortaya çıkması bunlardan bazılarıdır. Bir de unutmadan o dönem büyük yankı uyandıran Kalkancı tarikatının rezilliğini göstermek için hazırlanan komplo var. Fadime Şahin ve Müslüm Gündüz’ün bedenen yer aldığı bu oyunun yazarı Seyhan Soyludur.

    Yıllar sonra Seyhan Soylu’nun gazeteci Nuriye Akman’a yaptığı itirafla zaten bilinen gerçekler gün yüzüne çıkar. (10) fakat o dönem olan olmuştur. Geriye sadece darbeyi yapmak kalır. Ki Türkiye’nin bu kısa tarihinde en çok alıştığı şey şüphesiz darbelerdir. Neredeyse on yılda bir darbe yaşayan Türkiye bir darbeye daha maruz kalacağının bilincindedir. Nihayet 28 şubat 1997 tarihinde darbe Türkiye’nin kapısını çalar. Bu darbe çiçeği burnunda iktidar olan Refah Partisi’ne yönelik olur. Sadece bir sene iktidar yüzü gören bu partiye yapılan darbenin de meşru gerekçeleri vardır. Az öncede okuduğumuz üzere bu gerekçeler zaten hazırdır. Halbuki bu savunma yersiz ve yetersizdir. Aklı başında olan her insan bu darbenin yalız Refah Partisi’ne olmadığını, seyirci konsülünde olan ‘’önderlerin’’ koltuklarına kavuşma isteği ile yapılmış olduğunu görür.

    * * *

    Zaman geçiyor, 2003’e geliyor takvimler. Bir parti daha geçiyor iktidara. Adalet ve Kalkınma Partisi Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde siyaset meydanına atılıyor. Bir dönem Necmettin Erbakan’ın sağ kolu konumunda olan Erdoğan’ın nasıl bir politika izleyeceği haliyle merak konusu oluyor. Zaman içinde hayal kırıklığına uğrayanlarda oluyor içine umut doğanlar da… Fakat ne gariptir ki tartışma konusu olan hep AKP’nin politikaları oluyor.

    Kimse kaybettiğimiz değerleri kaleme almıyor.
    Ak parti hükümetinin kazandırdıkları (!) herkesçe malum. Politikalar bir yana dursun, halkın üzerindeki Ak parti gölgesi gitmek bilmiyor. İktidar ne yana yüzünü dönse halkta yüzünü o tarafa çeviriyor. Hükümet filistinin hakkını savununca halk birden Filistin aşığı oluyor. İyi güzel de, Filistin’i savunanların aklına neden hiç Afganistan gelmiyor? Sanırım İslam kardeşliği kavramı sadece Filistin’de işliyor. Daha sonra yıllarca yolu tıkanan başı kapalı öğrencilere üniversite kapısı açılıyor. Üniversiteler kapalı kızlarla doluyor. Müslüman kesim bu hadiseye sevinirken, kimse 2006 yılında serbest edilen kız-erkek münasebetini önemsemiyor. Sokakta, mağazada hatta üniversite de dahi serbest kılınan zina, bir gün gelir benim çocuğumu da ele geçirir mi diye kimse sorgulamıyor. Başı kapatmakla hakiki Müslüman olacağını sananlar ülke menfaatleri uğruna kendini feda ediyor.

    Erkek-kız fark etmeden elini uzatıyor, gülümsüyor. Kaybediyoruz içten içe. Maddi olarak çok yol kat etmiş olabiliriz peki maneviyat olarak ne haldeyiz? 80’lerin 90’ların devrimci halkı neden yok şimdi? Devrime artık ne gerek var mı diyoruz yoksa? Gayri Müslim ile ılımlı Müslüman ifadelerinin arasını bir uçurum kadar açan bizler ne zaman fark edeceğiz koyun gibi güdüldüğümüzü? Devrimin meclis yolu ile olacağına inandılar bazıları.

    İnanmakla kalmadılar, inandırdılar. Aman halkım dediler, siz bekleyin devrim yakındır! Devrim aşkı ile yanıp tutuşan halkı hep siyasi itfaiyeler söndürmedi mi? Böyle tükendik biz. Neler kazandık neler kaybettik diye sorgulamadık hiçbir zaman. Dışarıdan bakınca fazlasıyla kazandık, evet. Hızlı trenlerimiz oldu, kapalı üniversiteliler, namaz kılan memurlar. Belki de yeniden cami olacak Ayasofya. Ama kapanması zor yaralar açıldı içimizde. Mesele Ayasofya’nın müze olmasında değil.

    Mesele Madonnna konserine katılan 50.000 kişinin üçte birinin dahi Ayasofya’ya namaz için gitmemesidir. Asıl sorun; Bir bilete servet yatıranların konu zekata, sadakaya gelince elini cebine atmamasıdır. Ne fark eder ki yüzlerce cami yapılması, iftar sofralarının kurulması. Şuurla namaz kılan hakkıyla oruç tutan olmadıkça.Ne fark eder ki kürtajın yasaklanması zina ortalıkta tur attıkça. Siyasi liderlerimizin Kuranı ezbere okuması neyi değiştirir, okuduğumuza göre yaşamadıkça…



    Ümmü Erva



    KAYNAKLAR: 1) Armstong-210 2) Put Adam-320 3) Armstong-226 5) Armstong-227 6) Cumhuriyetin Tarihi, Ahmet Cemil Ertunç-376 7) Neziroğlu, ‘’Çok Partili Türk Siyasi Hayatında Askeri Müdaheleler 1946-1997’’-1243 8) Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi-414 9) Çaha, ‘’1980 sonrası Türkiye’sinde Sivil Toplum Arayışları -883 10) Zaman, 28 Şubat 2002
  2. Ebu & Dücane

    Ebu & Dücane Misafir

    atatürk vefat etmedi.öldü.yazının tamamını okumadım ama girişi gören kaçacak gibi.
  3. ümmü erva

    ümmü erva Islam-TR Üyesi Kullanıcı


    ikisi de ruhun bedenden ayrılmasını ifade etmiyor mu?
  4. Ebu & Dücane

    Ebu & Dücane Misafir

    birisi uyku halinde ayrılma (vefat),diğer,diğeri ölüm halinde ruhun bedenden ayrılması.Kendisine saygı duyulan kişilerin ölümü vefat olarak anılır,bilinmeyenler için ölüm kullanılır,nefret edilenler için de daha başka ifadeler kullanılmaktadır ama bu insan sıfatına ait bir şey değildir.Vefat edenler için ruhun azap görmemesi arzu edildiği için bu kelimeyi kullanmak alışkanlık olmuştur.

    (Allah, öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerin de, uykuları esnasında ruhlarını alır(vefat). Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Elbette, düşünenler için, bunda, alınacak ibretler vardır) [Zümer 42]
  5. ümmü erva

    ümmü erva Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    bu açıdan düşünmemiştim Allah razı olsun uyarınız için. ama ben bu yazıyı bu site için değil bir dergi için yazmıştım. haliyle biraz etik bir dil kullanmamı istediler. yine de burada değiştireyim inşaALLAH.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş