1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Çözüldü Mücessime Ve Müşebbihe Akidesi Özellikleri Nelerdir?

Konu, 'Dinler - Mezhebler - Fırkalar ve Şahıslar' kısmında Abdulkahhar tarafından paylaşıldı.

  1. Abdulkahhar

    Abdulkahhar ملة ابراهيم Forum Yöneticisi

      
    Esselamu Aleyküm ve Rahmetullah

    Malum günümüzde Sufiler ve Cehmiyyeler tarafından Sıfatlar konusundaki görüşlerimiz yüzünden bu mezhebe nisbet ediliyoruz. Müşebbihe ve Mücessime fırkası itikadı görüşleri ve tarihi hakkında sizlerden mümkünse detaylı bilgi almak istiyorum.

    Cezakallahu hayran.
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 20 Temmuz 2016
  2. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Âleykum selam we rahmetullahi we berakatuh;

    Muşebbihe;
    Allah’ı yaratıklara veya yaratıkları Allah’a benzetme sonucunu doğuran inançları benimsemiş gruplara verilen ad.
    Sözlükte “benzetmek” anlamındaki teşbîh kökünden türeyen müşebbihe kelimesi “benzetenler” demektir. Terim olarak Allah’ı yaratıklara veya yaratıkları Allah’a benzeten yahut bu sonuçları doğurduğu ileri sürülen inançları benimseyenleri ifade eder.
    Şehristânî’nin Sıfâtiyye’nin ikinci fırkası olarak kabul ettiği Muşebbihe’nin (el-Milel, I, 103) ortaya çıkış sebeblerini şöylece özetlemek mümkündür:

    1. Teşbih inancı yahudilerden müslümanlara İsrâiliyat yoluyla intikal etmiş ve bazı hadisçiler arasında kabul görerek Muşebbihe’yi meydana getirmiştir (Ahmed Emîn, I, 335-336; İrfan Abdulhamîd, sf: 211). Hulefâ-yi Râşidîn devrinde Müslümanlığı benimsemediği halde müslüman görünen ve inançlarını Peygamber’e atfettikleri rivayetler yoluyla yaymaya çalışan hıristiyan ve Mecûsî din adamlarının faaliyetlerinin de Muşebbihe’nin ortaya çıkmasında etkili olduğu kabul edilmiştir. Uydurulan rivayetler Haşviyye içinde yer alan hadisçilerce sünneti savunmak düşüncesiyle nakledilmiştir (İbn Asâkir, neşredenin girişi, sf: 10)


    2. Cehmiyye ve Mu‘tezile’nin tenzih düşüncesinde aşırı giderek ilâhî sıfatları nefyetmesine karşı bir kısım hadisçinin ilâhî sıfatları teşbihe yol açacak şekilde ispat etmesi ve sahih olub olmadığına önem vermeden çeşitli rivayetleri delil kabul etmesinin yanı sıra nasları lafzî-zâhirî mânada yorumlaması da Muşebbihe’yi doğuran sebepler arasında zikredilir (İbn Kuteybe, sf: 45-46; İrfan Abdulhamîd, sf: 211)
    3. Aşırı Şiîler’le bazı sûfî grublarının liderlerini ifrat derecesinde yüceltmeleri ve bunlara ulûhiyyet nitelikleri nisbet etmeleri teşbih inancının yayılmasını hızlandırmıştır (Ali Sâmî en-Neşşâr, I, 639-642)

    Sünnî yazarların çoğuna göre müslümanlar arasında teşbih inancı ilk defa Şîa içinde ortaya çıkmış ve Beyân b. Sem‘ân, Hişâm b. Hakem, Hişâm b. Sâlim el-Cevâlîkī gibi Şiî kelâmcıları tarafından ileri sürülmüştür (Bağdâdî, sf: 225; Fahraddin er-Râzî, İtiķādât, s. 63). Bazı Şiî ve Mu‘tezilî müelliflerine göre ise teşbih telakkisi çelişik rivayetleri Peygamber’e atfeden Sünnîler arasında görülmüş ve Mukātil b. Süleyman başta olmak üzere genellikle Sünnî hadisçilerin teşkil ettiği Haşviyye aracılığıyla yayılmıştır (Kāsım er-Ressî, Kitâbu’l-Adl ve’t-tevĥîd, I, 105; Ebû Hâtim er-Râzî, sf: 266-267). Ehl-i hadîs grubuyla da ilişkisi bulunan Mukātil b. Suleyman’ın tarih itibariyle Hişâm b. Hakem’den önce yaşadığını dikkate alan bazı Sünnî yazarları da bu Şiî-Mu‘tezilî tezi göz ardı etmez (İrfan Abdulhamîd, sf: 212-214)

    Muşebbihe’nin, ulûhiyyete dair naslardan mânası açık bulunanları öne çıkarıp kapalı olanları bunların ışığı altında anlamak yerine aksi bir yöntemle mânası kapalı bulunan naslara lafzî anlam veren ve bu anlayışı uydurma rivayetlerle destekleyen Haşviyye kanalıyla ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Haşviyye’nin ise hem Sünnî hem Şiî hadisçilerce beslenmesi kuvvetle muhtemeldir. Ca‘fer es-Sâdık döneminde Şîa içinde görülen hadis uydurma faaliyetinin Sünnî hadisçiler arasında zemin bulması da bunu teyit etmektedir.

    Hasan-ı Basrî’nin derslerine devam edenler arasında teşbih inancını benimseyenlerin bulunduğuna ilişkin rivayetlerden başka ilk temsilcilerinin yaşadığı dönem dikkate alınarak Muşebbihe’nin II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmaya başladığı söylenebilir. Nitekim ilk temsilcileri içinde yer alan Mudar b. Muhammed, Ebû Muhammed el-Esedî, Kehmes b. Hasan el-Basrî ve Mukātil b. Suleyman gibi şahsiyetlerin 150 (767) yılı civarında vefat ettiği bilinmektedir. Her ne kadar bazı yeni araştırmalarda Mukātil b. Suleyman’ın Muşebbihe’den kabul edilemeyeceği görüşü ileri sürülmüşse de (Çelik, sf: 119) mezhebler tarihi ve kelâma dair eski ve yeni kaynaklarda bu görüş doğrulanmamakta, aksine Mukātil Muşebbihe’nin ilk temsilcileri arasında zikredilmektedir (Eş‘arî, sf: 152-153; Ali Sâmî en-Neşşâr, I, 635-638). Esasen Mukātil b. Suleyman’ın ilk bakışta teşbihi andıran te’viller yaptığının kabul edilmesi de (Çelik, s. 119) onun Müşebbihe’nin ilk temsilcileri arasında bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca Mukātil’in, Kur’an’ı tefsir etmek amacıyla Allah’ı insana benzeten tasvirleri içeren Tevrat’tan yararlandığı bilinmektedir. Kendisinden sonra teşbih içeren inançları Huşeyş b. Esrem benimseyib nakletmiş ve Muşebbihe’nin oluşmasına katkıda bulunmuştur.

    Ahmed b. Hanbel ve Dâvûd ez-Zâhirî başta olmak üzere Selef’e tâbi olduklarını söyleyen hadis âlimleri te’vile başvurmadan ulûhiyyete ilişkin naslara inanmayı gerekli görmekle birlikte Allah’ın yaratıklara benzemediğine inanmanın zorunluluğunu açık bir şekilde vurgulamış, naslarda geçen “yed” (el) ve “ısba‘” (parmak) kelimelerine sözlük anlamı verenlerin el ve parmaklarının koparılmak suretiyle cezalandırılması gerektiğini söylemişlerdir. Lugavî istimal ve aklî istidlâllere dayanılarak yapılan te’viller zannî bilgi ifade ettiğinden ilgili nasların insanlarca bilinmeyen bir anlam taşıdığını ve gerçek mânalarını Allah’ın bilgisine havale etmek gerektiğini ısrarla belirtmelerine rağmen (Şehristânî, el-Milel, I, 103-104) Selefiyye âlimlerinin bu tutumu teşbihe kapı açan bir yöntem olarak görülmüştür. Çünkü daha sonra Sıfâtiyye ve Selefiyye’ye mensub olan bazı âlimlerce Allah’a had (sınır, hacim) ve cihet (yön, mekân) nisbet edilmiştir (Osman b. Saîd ed-Dârimî, sf: 23-24). Muşebbihe Kerrâmiyye, Sâlimiyye, Hulmâniyye gibi itikadî ve sûfî fırkalarca temsil edilmiş, Şîa’nın aşırı grupları da bu mezhebin içinde mütalaa edilmiştir.

    Mezhebler tarihi literatüründe Muşebbihe’nin Hişâmiyye, Mukātiliyye, İbn Ebu’l-Azâfir’e nisbet edilen Azâfire, Cevâlîkıyye, Cevâribiyye, İbrâhimiyye, Beyâniyye, Hubbiyye, Mugīriyye, Mubeyyiza, Minhâliyye, Zurâriyye, Yûnusiyye, İbnü’ş-Şelmegānî veya Muhammed b. Ali eş-Şelmegānî’ye nisbetle anılan Şelmegāniyye, Kerrâmiyye gibi fırkalardan oluştuğu belirtilir. Bunların birçoğu Gāliyye içinde yer alan grublardır (Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî, sf: 20; Makrîzî, II, 348-349)

    İnanç konularının hepsine dair özgün fikirleri bulunmayan ve müstakil bir ekol hüviyeti taşımayan Muşebbihe, Allah’ın zâtı ve sıfatları Hakkında ileri sürülen görüşler etrafında değişik fırkalara mensub âlimlerden oluşan bir mezheb görünümündedir. Teşbih inancını benimsediği kabul edilen veya bu statüde görülen fırkalar dikkate alınarak

    Muşebbihe’ye nisbet edilen görüşleri üç ana grupta toplamak mümkündür:

    1. Allah’ın zâtını yaratıklara benzetmek.
    Buna göre Allah insan şeklinde olup sınırlı bir varlıktır; baş, yüz, göz, ağız, el, ayak ve bedeni vardır; cinsel organı ve sakalları ise yoktur. Hareket eder, aşağı iner, yukarı çıkar, gider gelir, sâlih müslümanlarla dünyada görüşür ve kucaklaşır. Bu yaklaşımı benimseyen Dâvûd el-Cevâribî, Kehmes b. Hasan et-Temîmî, Mudar b. Hâlid gibi Haşviyye mensubları Allah’ın cisim olduğunu ve tıpkı insan gibi et, kan ve kemikten ibaret bulunduğunu iddia etmiştir. Hişâm b. Hakem ve Hişâm b. Sâlim el-Cevâlîkī’ye göre ise Allah insan şeklinde olmakla birlikte et, kan ve kemikten oluşmuş değildir, O parlayan bir nurdur (Eş‘arî, sf: 209, 518, 521). Allah aynı zamanda bir yönde ve mekânda bulunan bir varlık olup yedinci kat göğün üstündeki tahtında (arş) oturur. Arşını melekler taşır ve zâtı arşla sınırlıdır. Allah’ın zâtı yaratıklarla temasta bulunabilir ve hâdis olaylara konu teşkil edebilir. Yûnusiyye, Kerrâmiyye ve Sâlimiyye mensupları bu görüştedir (Bağdâdî, sf: 227-228; Fahreaddin er-Râzî, İtiķādât, sf: 64-66)
    Selefiyye içinde Allah’ın yaratılmış varlıkların en üstündeki arşın ötesinde zâtıyla bulunduğunu ve dolayısıyla sınırlı bir varlık konumunda olduğunu kabul edenler de vardır (Osman b. Saîd ed-Dârimî, sf: 23-24). Allah’ın insan şeklinde olduğuna ve göklerin üstündeki tahtında oturduğuna inanan değişik fırkalara mensup âlimler görüşlerini Kur’an ve hadislerde Allah’tan bahseden bazı nasların (muteşâbihât) lafzî mânalarına dayandırmışlardır. Bu yaklaşım kelâmcılarca Allah’ın benzerinin bulunmadığını, dolayısıyla yaratıklara asla benzetilemeyeceğini bildiren açık anlamlı naslara aykırı bulunmuş, muteşâbih naslara lafzî mânaları dışında dilbilimsel ve aklî anlamlar verilmesi gerektiği belirtilmiş, teşbih inancı ise tevhide aykırı bulunmuştur (Mâturîdî, sf: 104-118; Kādî Abdulcebbâr, sf: 8, 663-664). Cehmiyye, Mu‘tezile ve bazı Şîa kelâmcıları, Sunnîler’in, Allah’ın âhirette müminlerce görüleceğine inandıkları gerekçesiyle O’nu sınırlı bir varlık konumuna indirgediklerini, bundan dolayı da gerçek anlamda Müşebbihe içinde yer aldıklarını ileri sürmüşlerdir (İbn Kuteybe, sf: 34; Hayyât, sf: 43, 55; Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî, sf: 20; Kādî Abdulcebbâr, sf: 8)

    2. Muşebbihe’ye nisbet edilen ikinci görüş ilâhî sıfatları ve özellikle fiilî olanlarını yaratıkların sıfat ve fiillerine benzetmektir. Buna göre Allah’ın iradesi insanın iradesi gibi hâdistir, kelâm sıfatı da zâtı dışında herhangi bir nesnede yarattığı harf ve seslerden ibarettir. Bu görüşlerinden dolayı Basra Mu‘tezilesi’nin yanı sıra Kerrâmiyye ekolü de Muşebbihe’den sayılmıştır. Bunların dışında bütün ilâhî sıfatların hâdis olduğunu ileri süren Zurâriyye ve ilâhî ilmin hâdis olduğunu iddia eden Şeytâniyye gibi Şiî fırkaları da Muşebbihe’ye dahil edilmiştir (Bağdâdî, sf: 229-230; İsferâyînî, sf: 121)
    İbn Teymiyye ve İbn Ebu’l-İz gibi Selefiyye âlimleri ilâhî sıfatları zât-ı ilâhiyyeye nisbet etmenin, özellikle kelâm sıfatının kadîm olduğuna ve Allah’ın âhiratte görüleceğine inanmanın teşbih sonucunu doğurduğunu, dolayısıyla Sünnî âlimlerinin Muşebbihe’den sayıldığını ileri süren Mu‘tezile ve Şîa kelâmcılarının bu iddialarını reddetmiştir. Zira bu iki âlime göre kesin biçimde teşbih inancına karşı olan Sünnîler’i Muşebbihe’den saymak sadece bir ithamdan ibarettir. Konuya bu açıdan yaklaşıldığı takdirde her mezhebin bir şekilde Muşebbihe’den sayılması mümkündür (Minhâcu’s-Sünne, II, 105-106, 552, 598-599; Şerĥu’l-Aķīdeti’t- Tahâviyye, sf: 60-61)
    Şîa ve Mu‘tezile’yi bu şekilde eleştiren İbn Teymiyye, kulları Hakkında en uygun olanı yapmasını (aslah) zorunlu görmenin Allah’ı insana benzetmeyi gerektirdiğini söyleyerek bu görüşü savunan Mu’tezile’yi Muşebbihe’ye nisbet etmiştir (Minhâcu’s-sunne, III, 153; VI, 396)

    3. Muşebbihe’ye atfedilen üçüncü görüş, yaratıkları Allah’a benzetip insanda ulûhiyyet niteliklerinden birinin yahut tamamının bulunduğuna veya Allah’ın ya da bir niteliğinin yahut zâtının (cûzü) insana hulûl ettiğine ve böylece O’nda bedene dönüştüğüne inanmak tarzında özetlenebilir. Bu görüşler Gāliyye içinde yer alan Sebeiyye, Beyâniyye, Mugīriyye, Mansûriyye, Hattâbiyye, Mukannaiyye, Bâtıniyye gibi aşırı fırkalarca benimsenmiştir. Allah’ın güzel insanlara hulûl ettiğini ve bundan dolayı her güzel insana secde edilmesi gerektiğini iddia eden Ebû Hulmân ed-Dımaşkī ve diğer bazı aşırı sûfî grublarca temsil edilen Hulûliyye de Muşebbihe fırkaları arasında zikredilir (Bağdâdî, sf: 225; İsferâyînî, sf: 119-120).

    Allah’ın zâtı ve sıfatlarına ilişkin nasların anlaşılması etrafında oluşmuş inanç ve görüşlerin vücut verdiği Muşebbihe’nin asıl hüviyetini belirlemekte teşbih kriterleri büyük önem taşır. Bu kriterler dikkate alındığı takdirde asıl Muşebbihe’yi birinci görüşü benimseyen grupların teşkil ettiğini söylemek gerekir. Bu fırkalar, Allah’ın insana benzeyen bir varlık olduğunu ileri sürerken görüşlerini bazı âyet ve hadislerle temellendirmeye çalışmışsa da tekfire varan şiddetli eleştirilerin konusu olmaktan kurtulamamıştır. Her şeyden önce Muşebbihe mensupları naslara yaklaşım yönteminde hata etmiştir, çünkü görüşlerini belirlerken muteşâbih naslarla istidlâlde bulunmuştur. Halbuki bunların açık ve kesin mânalı nasların ışığında anlaşılması ve dil bilimsel bilgilerin yanı sıra aklî delillere dayanılarak yorumlanması zorunludur. Ayrıca Allah’ı yaratıklara benzetmek onu yaratıklarla aynı varlık kategorisine indirgemek anlamına gelir, bu ise ulûhiyyeti temellendirmeyi imkânsız hale getirir (Kāsım er-Ressî, Kitâbu Uśûli’l-adl ve’t-tevĥîd, sf: 97-98; Kādî Abdulcebbâr, sf: 351; Şehristânî, Nihâyetu’l-iķdâm, sf: 105).

    Selefiyye âlimleri, her ne kadar ilâhî sıfatlara dair naslara “şekil ve mahiyet belirlememe” (bilâkeyf ve bilâhad) ilkesi ışığında inanmanın teşbihi gerektirmediği tezini savunmuşlarsa da (İbn Kuteybe, sf: 41-46; Şerhu’l-Aķīdeti’t-Taĥâviyye, sf: 61) eski ve yeni kelâmcılar, en azından Allah’a yön nisbet etmekten kurtulamadıkları için Muşebbihe ile bazı ortak görüşleri paylaştıklarını kabul etme durumunda kalmıştır (İbn Kuteybe, neşredenin dipnotu, s. 39; Fahreddin er-Râzî, Esâsü’t-taķdîs, s. 10-11). Ru’yetullah inancını benimsemelerinden ötürü bütün Sünnîler’in Muşebbihe’den sayılması gerektiği iddiası isabetsiz olub âhirat âlemini dünya şartlarına benzetme hatasından kaynaklanmıştır. Muşebbihe’ye atfedilen ikinci görüş daha çok farklı sıfat teorilerini kabul eden ekollerin birbirini teşbihe düşmekle suçlamasına dayanmaktadır. Muhalif mezhebi ilzam etme gayreti de içeren ikinci görüşün teşbihle irtibatı ise hudûs felsefesiyle alâkalıdır. Muşebbihe’nin üçüncü görüşü genellikle İslâm dışına çıktığı kabul edilen Gāliyye fırkalarınca temsil edildiğinden ve sadece insanın Allah’a benzetilmesi gibi dinî temeli bulunmayan bir inanca dayandığından teşbih problemiyle değil daha çok şirk ve yaratılmışı tanrılaştırma problemiyle ilgili görünmektedir.

    Muşebbihe’nin eleştirisine dair çeşitli eserler kaleme alınmıştır. Hâdî-İlelhak Yahyâ b. Huseyin’in er-Red alâ ehli’z-zeyġ mine’l-muşebbihîn (Kahire 1971, Resâ'ilu’l-adl ve’t-tevhîd’in II. cildi içinde), Kāsım er-Ressî’nin Kitâbu’l-Adl ve’t-tevĥîd ve nefyu’t-teşbîh anillâhi’l-vâĥidi’l-ĥamîd, İbn Kuteybe’nin er-Red ale’l-Muşebbihe, Ca‘fer b. Mubeşşir’in Kitâbu’t-Tevĥîd alâ eśnâfi’l-Muşebbihe ve’l-Cehmiyye ve’r-Râfiża, Câhiz’in er-Red ale’l-Muşebbihe, Ebû Ca‘fer el-İskâfî’nin er-Red ale’l-Muşebbihe (İbnu’n-Nedîm, sf: 86, 208, 210, 213) adlı eserleri bunlar arasında yer alır.




    Mucessime;
    Allah'ı cisim olarak düşünenleri veya O'na cîsmanî özellikler nisbet edenleri ifade eden bir terim.
    Sözlükte "gövdesi büyük olmak" anlamındaki cesâme kökünden isim olan cism "insan, hayvan vb.nin maddî varlığını oluşturan şey, ceset, beden" demektir. Aynı kökten türeyen teesîm "bir şeyi cisim olarak düşünmek, onun üç boyutlu olduğunu kabul etmek" mânasına gelir. (Lisânu'l-'Amb, "esm", "csd" md.leri; Kamus Tercümesi, IV, 218) Buna göre mucessime tecsîm görüşünü benimseyen grup veya kişileri ifade eder.

    Allah'ın sadece zihinde değil gerçekte de mevcut olduğunu belirtmek ve insan aklının soyut bir varlığı tasavvurdaki aczi karşısında zihinde bir fikir uyandırmak üzere Allah'a istiva arş üzerinde karar kılma, nüzul yukarıdan aşağıya inme gibi fiillerle yed, vech, ayn (el, yüz, göz) gibi organlar nisbet eden naslar sebebiyle ilk dönemlerden itibaren ulûhiyyet konusunda çeşitli anlayışlar ortaya çıkmıştır. İlâhî sıfatları, inkâra götürecek şekilde te'vile tâbi tutan Muattıla'ya karşılık O'na cismanî nitelikler izafe eden Mucessime de aşırı bir grub olarak zuhur etmiştir. Bu anlayışın doğmasının sebepleri arasında nasları hakikat-mecaz ayırımına gitmeksizin zahirine göre yorumlama, koyu bir antropomorfik anlayışa dayalı ulûhiyyet fikrine sahib bulunan Yahudiliğin tesirinde kalma ve Kur'an'ın tevhid ilkesini aklî bakımdan yeterince temellen-dirememe şeklinde üç ana faktörden söz etmek mümkündür. (M. Ramazan Abdullah, sf: 511-512)

    Mustakil bir fırkayı belirtmekten ziyade çeşitli gruplar içinde teesîme dayalı anlayışları kabul edenleri niteleyen mücessime, bazı kelâm ve mezhepler tarihi kaynaklarında "muşebbibe" terimiyle eş anlamlı gibi kullanılın ıştır. Meselâ Mâturîdî, Allah'ı cisim olarak ananlardan söz ederken mucessime yerine müşebbihe demeyi tercih etmiş (Kitâbu't-Tevhîd, sf: 159, 187) aynı şekilde Âmidî tecsîmle ilgili gördüğü bütün şahıs ve grubları "Muşebbihe" başlığı altında incelemiştir. (Ebkâru'l-efkâr, III, 92-94) Abdulkâhir el-Bağdâdî, itikadî konulan şahsî telakkilerine göre yorumlayan fırkalar arasında saydığı Mucessime'yi (el-Fark, sf: 361) aynı başlık altında incelemiş Şehristânîde benzer bir yol takip etmiştir. (el-Milel, 1,5, 92-99) Buna karşılık Eş'arî teesîm telakkisini benimseyenleri "Mucessime" başlığı altında ele almıştır. (Makâlâtu'l-lslâmiyyîn, 1, 281 vd.) Esasen Allah'a bazı cismanî özellikler nisbet etmekle O'nu yaratılmışlara benzetmek arasında mantıkî bir irtibat bulunmakla birlikte müşebbihe teriminin daha kapsamlı olduğunu belirtmek gerekir. Mucessime'nin en belirgin özelliği Allah'ın cismanî niteliklere sahib olduğunu söylemesi veya O'na en, boy vederinlik gibi cismanî vasıflar izafe etmesidir.

    Kaynaklarda tecsîm anlayışının genellikle Şia'dan çıktığı belirtilmektedir. Son dönemlerde yapılan araştırmalarda tecsîme dayalı fikirleri ilkin ortaya atan kişinin Abdullah b. Sebe olduğu ileri sürülmüştür. Abdullah b. Sebe, Ali (r.anh)'nin ilâhlığmı iddia ederken dolaylı biçimde Allah'a cismaniyet nisbet etmiştir. (Bağdadî, sf: 225) Mucessime'nin Şia'dan çıkan en önemli temsilcisi Hişâm b. Hakem'dir. Cisim terimini var olan her şey için kullanan Hişâm Allah'ı da genişliği, derinliği ve uzunluğu bulunan bir cisim şeklinde düşünmüştür. Ona göre Allah rengi, kokusu ve dokunma özellikleri bulunan bir varlık olup hareket eder, durur, oturur ve kalkar. Ebu'l-Huzeyl el-Allâf, Hişâm'ın Ebû kubeys dağının Allah'tan daha büyük olduğunu söylediğini belirtir. İbnu'r-Râvendî de Allah'ın bazı yönleriyle yarattığı cisimlere benzediğini iddia etmiştir. (Eş'arî, sf:, 281) Şiî kökenli Hişâm b. Salim el-Cevâlîki, Allah'ın insan şeklinde sonlu ve sınırlı bir nur mahiyeti taşıdığını, insan gibi beş duyuya ve organlara sahib bulunduğunu ileri sürmüş, daha başka antropomorfik tasvirler de yapmıştır. (Eş'arî, i, a.g.e., I, 283; Bağdadî, sf: 227-228) Mezhebler tarihi kaynaklarında değişik tecsîm anlayışlarını benimseyen bir çok aşırı Şiî fırkadan söz edilmiştir. Bunların içinde Allah'ı nurdan bir insan suretinde tasvir edib yüzü dışında bütün organlarının zeval bulacağını söyleyen Beyâniyye'yi, yüzünün harflere benzediğini iddia eden Mugiriyye'yi, kendisinin rabbine benzediğini ve rabbin eliyle başını meshettiğini iddia eden Mansûriyye'yi, ayrıca hulul anlayışını benimseyen fırkaları zikretmek gerekir. (Bağdadî, sf: 226; İsferâyînî, sf: 119-120)

    Tecsimi çağrıştıran görüşleri kabul eden kimselerin Haşviyye arasından çıktığı da belirtilmektedir. Dönemlere ve bölgelere göre farklılık arzettiği için Haşviyye telakkisinin sınırlarını belirlemek güçtür. Ancak bunların dinî konularda akıl yürütmeyi reddedip nasların zahirine bağlı kaldıkları, bu sebeble haberî sıfatları olduğu gibi benimserken tecsîm ve teşbihe saptıkları kabul edilmektedir. Bir kısmı ehl-i hadîs içinden çıkan ve Mucessime temsilcileri olarak da sayılan bu gruba mensup Mudar b. Muhammed el-Kûfı, Kehmes b. Hasan el-Basrî, Ahmed b. Atâ el-Huceymî, Allah ile karşılaşıp tokalaşmanın mümkün olduğunu, ileri derecede ihlâs ve riyazet sayesinde müslümanlann dünyada ve âhiratte O'nunla kucaklaşabileceklerini iddia etmişlerdir. (Şehristânî, I, 93) Mezhebî kimliğiyle ilgili farklı rivayetler bulunan Mukâtil b. Suleyman da makâlât kitablarında Mucessime mensubu diye tanıtılır. Mukâtil, arşı maddî bir mekân olarak tanımlayıp Allah'ın onun üzerine oturduğunu söylemiş, Allah'ı eti ve kanı olan bir cisim biçiminde tasvir etmişti. (Suheyr Muhammed Muhtar, sf: 124-125) Mucessime içinde değerlendirilen önemli bir şahsiyet de Muhammed b. Kerrâm ve ona nisbetle anılan Kerramiyye fırkasıdır. İbn Kerrâm zatıyla kâim olan her şeyin cisim diye bilindiğini, bu mânada Allah için de cisim denilebileceğini söylemiştir. Fakat bu anlayışın sadece terminoloji açısından yanlış olduğunu söylemek gerekir. Muhammed b. Kerrâm, ilgili âyeti yorumlarken Allah'ın arşa temas ettiğini ve arşın O'nun mekânı olduğunu, Allah için hareket etme, halden hale geçme (tahavvul) ve inişin (nuzul) imkân dahilinde bulunduğunu iddia etmiştir. Şehristânî'nin kaydettiğine göre Kerrâmiyye fırkalarının çoğu Allah için cisim ifadesini kullanmış, ancak O'nun sonlu olup olmadığı konusunda aralarında ihtilâf çıkmıştır. (el-Milel, I, 100-101)

    Kelâm âlimleri, haberî sıfatları naslardaki ulûhiyyet anlayışı çerçevesinde ve dil kurallarına uygun biçimde te'vile tâbi tutmuş, Allah'a doğrudan cisim isnadında bulunan yahut haberî sıfatları zahirî haliyle benimseyib sonuçta tecsîme düşen grubları eleştirmiştir. Allah cisim olmadığı gibi cismanî özellikler de taşımaz. Çünkü cisim birleşik olub mekânda yer tutar. Varlığı için cüzlerin ve parçaların bir araya gelmesine muhtaç olmak, varlığını sürdürmek için mekânda veya boşlukta yer tutmak gibi yaratılmışlık özelliklerini kâinatın yaratıcısına nisbet etmek ulûhiyyet anlayışıyla bağdaşmaz.


    Muşebbihe ve Mucessime

    Bunlar Allahu Teâlâ’nın zatını ve sıfatlarını insana benzetib O’nun (hâşâ) cismi olduğunu iddia ettiklerinden, kendilerine “benzetenler” anlamına gelen “Muşebbihe” ve cisim isnad edenler manasına gelen “Mucessime” isimleri verilmiştir. Bu grubun en bariz davetçileri Muhammed b. el-Kerram, Mukatil b. Suleyman el-Belhi, Hişam b. el-Hakem, Hişam b. Salim el-Cevaliki ve Davud el-Cevaribi’dir.

    [ Muhammed b. Kerram, Sicistan’da doğmuş ve hicri iki yüz elli beş tarihinde Kudüs’te ölmüştür. İsmi Muhammed b. Kerram b. Arak b. Huzafe es-Sicistani’dir. Lakabı Ebu Abdullah’dır. Sapık Kerramiye Fırkası’nın kurucusu ve imamıdır. Sicistan’da doğmuş sonra Mekke’ye gidip orada beş sene kaldıktan sonra Nişabur’a dönmüş, oranın valisi Tahir b. Abdullah onu hapsetmiştir. Daha sonra Şam’a gitmiş ve tekrar Nişabur’a dönmüştür. Bu defa Tahir’in oğlu Muhammed b. Tahir onu hapsetmiştir. Sonra hicretin iki yüz elli birinci yılında Kudüs’e sürgün edilmiş ve orada ölmüştür. En meşhur eseri “Kabir Azabı” isimli eseridir. (Hayreddin ez-Zirikli VII, 14, Şehristani’nin “el-Milel ve’n-Nihal” isimli eseri, I, 124, Beyrut Daru’l-Marife baskısı, Abdulkahir Bağdadî’nin “el-Farku Beyne’l-Firâk” isimli eseri, IV, 215, İmam Eş’ari’nin “Mekalatu’l-İslamiyyin” isimli eseri, I, 281, Beyrut, Mektebe el-Asriyye baskısı)

    Mukatil b. Suleyman el-Belhi: Hicri 150 de Basra’da vefat etmiştir. İsmi Mukatil b. Suleyman b. Beşir el-Ezdi el-Belhi’dir. Künyesi Ebu’l-Hasen’dir. Aslen Afganistan’ın Belh Şehri’ndendir. Sonra Basra’ya gelmiş oradan Bağdat’a gitmiş ve hadis rivayet etmiştir. Daha sonra Basra’ya dönüp orada vefat etmiştir. Kur’ân’ı Tefsîr edenlerdendir. Hadiste güvenilmeyen biridir. Hadisi metruktur (alınmaz). Eserlerinden bazıları şunlardır: et-Tefsîru’l-Kebir, Nevadiru’t-Tefsîr, er-Reddu ale’l-Kaderiyye, Muteşâbihu’l-Kur’an, en-Nasihu ve’l-Mensuh, el-Kırâât, el-Vucuhu ve’n-Nezair. Tefsîrinde yalanlar uydurulub, kendisine isnat edildiği söylenmiştir. (Hayreddin ez-Zirikli, VII, 281.)


    Hişam b. el-Hakem: Kufe’de doğmuş hicretin 190. yılında orada ölmüştür. İsmi Hişam b. el-Hakem eş-Şeybani el-Kufi, künyesi Ebu Muhammed’dir. İlm-i kelâmcı ve munâzaracı biridir. Zamanında Şii İmamiye Fırkası’nın şeyhidir. Kufe’de doğmuş Vasıt’ta yetişmiş, Bağdat’ta yaşamış ve orada Yahya b. Halid el-Bermeki’nin yanından ayrılmayan özel adamlarından biri olmuştur. Yahya’nın konuşma ve görüş belirtme meclislerinde değerlendirici görevini yürütmüştür. Eserlerinden en meşhurları şunlardır: İmame, Kader, Şeyh ve’l-Gulam, Dilalatun ala Hudusi’l-Eşya, er-Reddu ala el-Muzetile ve’z-Zenadika ve Men Kale bi İmameti’l-Mefduli ve Hişami’l-Cevalik ve Şeytanit-Taka, Hişam Şii İmamiye Mezhebi’nden olmasına rağmen, aynı mezhebe mensub olan âlimler onu, peygamberlerin günah işlemelerini caiz gördüğünden tekfir etmişlerdir. (Hayreddin ez-Zirikli, VIII, 85, Abdulkahir Bağdadi’nin “el-Farku beyne’l-Firâk” isimli eseri, 67) ]

    Muhammed b. Kerram kendisine tabi olanları, taptığı Allah’ın cismi olduğuna iman etmeye davet etmiştir. Muhammed b. el-Kerram’a göre, hâşâ Allah boyutları
    (hududu) belli olan bir cisimdir. Alt tarafından, Arş’la temas ettiği noktadan sonu vardır. Allah Arş’a temas etmektedir. Arş, O’nun yeridir. Allah’ta önce olmayan, sonradan ortaya çıkan şeyler oluşmuştur. Yani (hâşâ) Allah yaratılanlara mahal olmuştur. Mesela ona göre “Allah’ın sözleri, iradesi, görülen ve işitilenleri algılaması, kâinatın üst bölümü ile teması, O’nda sonradan meydana gelen şeylerdir. Bunlara göre, önce Allah’ta bazı şeyler oluşur, ondan sonra kâinattaki cisimler ve nitelikler O’ndan meydana gelir. (Abdulkahir Bağdadi'nin “el-Farku Beyne’l-Firak” isimli eseri, 215, Şehristani’nin “el-Milel ve’n-Nihal” isimli eseri, I, 124. Eş’ari’nin “Makalatu’l-İslamiyyin” isimli eseri, I, 281-283)

    Hişam b. el-Hakem ise “Allah’ın boyutları ve sonu bulunan bir cisim olduğunu, O’nun uzun, geniş ve derin olduğunu, boyunun, eni kadar; eninin ise, derinliği kadar olduğunu” iddia etmiştir. Yine Hişam, “Allah’ın yayılıp yükselen bir nar olduğunu, eritilmiş saf gümüş suyu gibi parladığını, her yönünden yuvarlak bir inci gibi olduğunu, rengi, tadı, kokusu bulunduğunu, kendisine dokunulacağını, renginin, tadı; tadının, kokusu; kokusunun, dokunulması gibi olduğunu, Allah varken hiçbir mekânın olmadığını, hareket etmesi üzerine orada yer meydana geldiğini, Allah’ın o yerde bulunduğunu, onun da Arş olduğunu” söylemiştir. Hişam’ın, “Allah’ın kendi karışı ile yedi karış olduğunu” söylediği de rivayet edilmiştir. (Abdulkahir Bağdadi’nin “el-Farku beyne’l-Firâk” isimli eseri, 65; İmam Eş’ari’nin “Makalatu’l-İslamiyyin” isimli eseri, I, 281-283.)

    Hişam b. Salim el-Cevalikî, Şii İmamiye Mezhebi’ndendir. Fakat aşırı gitmiş ve şunları iddia etmiştir: “Allah, insan şeklindedir. Fakat etten, kandan oluşmamıştır. O, yayılıp yükselen bir nurdur. Onun da insanın duyu organları gibi, beş duyu organı vardır. Ayrıca Allah’ın eli, bacağı, gözü, burnu ve ağzı vardır. Vücudunun yarısından yukarısının içi boştur, aşağısının ise içi doludur. Başında siyah kâkulû vardır. (İmamı Eş’ari’nin “Mekalatu’l-İslamiyyin” isimli eseri, I, 283; Abdulkahir Bağdadi’nin “el-Farku beyne’l-Firak” isimli eseri 68-69)

    Davud el-Cevâribî, görüşlerini bir önceki Hişam el-Cevaliki’den almış ve şöyle demiştir: “Allah cisimdir. O, et, kan ve kemikten oluşan, insan suretinde bir cüsse, bir bedendir. O’nun; el, bacak, dil, baş, göz gibi organları vardır. Bununla beraber o başkalarına benzemez, başkaları da ona benzemezler. Allah’ın ağzından itibaren göğsüne kadar içi boş, diğer bölümünün içi doludur.” (İmami Eş’ari’nin “Mekalatu’l-İslamiyyin” isimli eseri, I, 283)

    Buhari’nin Şeyhi Naim İbni Hammad şöyle dedi:
    “Allah’ı yarattığına benzeten kişi kafir olur. Allah’ın kendisini ve Rasulullah’ın Allah’ı vasfettiği şeyleri inkar eden kişi de kafir olmuş olur.” (Er-Ravda en-Nediyye, sf: 22; İthaf il Kainat, sf: 6)

    Ahmed b. Hanbel:
    “Allah, Kur’an-da kendini vasfettiği, sahih sünnette bildirdiği şeklin dışında vasfedilemez.” (Er-Rad en-Nediyye, sf: 22)




  3. Abdulkahhar

    Abdulkahhar ملة ابراهيم Forum Yöneticisi

    Bekledigime değdi abi.T ek solukta okudum.
    Allah Subhane ve Teala seni ve ehlini cennetine alsin.
    Cezakallahu hayran.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş