1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Duyuruyu Kapat

Çözüldü Mute Savaşındaki Dört Komutan Kimlerdir?

Konu, 'İslam Tarihi ve Vakıalar' kısmında Selahaddin Eyyubi tarafından paylaşıldı.

  1. Selahaddin Eyyubi

    Selahaddin Eyyubi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

      
    Esselamun Aleyküm...
    Allah'ın izniyle ileride Mute hakkında bir kitap yazmak istiyorum.Sizden ricam bana yardımcı olmanız.Bu hususta savaş hakkında olabildiğince bilgi almak istiyorum.Mesela:
    Zeyd bin Harise,Cafer bin Ebu Talib,Abdullah bin Revaha ,Halid Bin Velid gibi komutanlar dışında büyük komutanlar hakkında bilgi var mı? Kısacası yararlı olabilecek her şey :)

    Vesselam..
  2. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Âleykum selam we rahmetullah;

    ZEYD b. HÂRİSE
    Hiç Kimse Onun Gibi Sevmedi

    Rasûlullah (s.a.v.) Mute gazvesinde Rumlarla karşılaşmak üzere yola çıkan İslâm ordusunu uğurluyordu. Ordunun üç kumandanının isimlerini açıkladı:
    “Komutanınız Zeyd b. Hârise’dir. Ona itaat ediniz... Zeyd şehid olursa, o zaman Ca’fer b. Ebû Tâlib’e itaat ediniz... Ca’fer de şehid olursa, komutanınız Abdullah b. Revâha’dır...”

    Kimdir Zeyd b. Hârise..?

    Sadece kendisi “Sevgili” lakabını taşıyan, Rasûlullah’ın bu sevgilisi kimdi..?

    Tarihçiler ve raviler şemailini şöyle tavsif ederler:
    “Kısa boylu, aşırı esmer tenli ve basık burunlu...”
    Menkıbeleri ve hayat hikayesi ise pek şanlıdır…
    * * *
    Zeyd’in babası Hârise, Ma’n oğullarından olan ailesini ziyaret etmeyi arzulayan hanımı Su’da için binek ve eşyayı hazırladı.
    Küçük çocukları Zeyd b. Hârise’yi beraberinde götüren Su’da’yı uğurlamak için kervanla birlikte yürüyen Hârise onlardan bir türlü ayrılamıyordu. Ayrılıp evine ve işine dönmek istiyor; fakat her defasında içine buruk bir hüzün ve acayip bir hasret çöküyordu.
    Fakat mesafe uzadı... Kafile gidişini hızlandırdı... Artık Hârise’nin çocuğunu ve hanımını uğurlayarak, geri dönme vakti gelmişti...
    Böylece gözünden yaşlar akarak onları uğurladı... Kervan gözden kayboluncaya dek bulunduğu yerden ayrılmayarak arkalarından baktı… Sanki kalbi yerinde duramıyordu. Sanki gidenlerle beraber kalbi de uçup gitmişti!..
    * * *
    Su’da kavmi arasında Allah’ın dilediği kadar kaldı.
    Günlerden bir gün Ma’n oğulları oymağı baskına uğradı. Düşman kabilelerden biri saldırmıştı. Ma’n oğulları yenildi. Esir düşenler arasında ergenlik çağına yaklaşmış olan küçük Zeyd de vardı...
    Anne, kocasına tek başına döndü.
    Haberi duyan Hârise baygın düştü. Değneğini omzuna atıp, yollara düştü. Beldeler dolaşıp, çöller aştı. Her gördüğü kabileye, her rastladığı kafileye ciğerparesi çocuğu Zeyd’i soruyordu. Kendini teselli ederek ve devesini sürüyor ve şu beyitleri gayri ihtiyarî söylüyordu:
    “Zeyd’e ağlıyorum, bilmem ki, şimdi ne yapar?
    Kim bilir belki ölmüştür, belki de hâlâ ümit var?
    Allah’a andolsun, bilmiyor ve sorup duruyorum:
    Benden sonra seni ovalar mı yuttu yoksa dağlar?
    Güneş doğarken bana onu hatırlatır.
    Yine onu hatırlatarak gün batar.
    Aah! Ona hasretim ne kadar uzadı, korkum ne büyük!.
    Onun hatırasını alevlendirir estikçe rüzgâr!”
    * * *

    O zamanlar kölelik sosyal bir vakıa, nerdeyse bir zorunluluk olarak kendini kabul ettirmişti.
    Hürriyetinin ve terakkisinin en parlak asırlarında Atina’da bile köle*lik vardı…
    Roma’da da kölelik vardı…
    Bütün eski dünyada olduğu gibi Arap Yarımadası’nda da kölelik vardı…
    Ma’n oğullarına baskın yapıp onlara üstün gelen kabile, aldıkları esirleri o sırada düzenlenen Ukaz Panayırı’na getirerek sattılar...
    Zeyd isimli çocuk Hakîm b. Hizâm’ın eline düştü. O da Zeyd’i satın aldıktan sonra halası Hatice’ye hediye etti…
    Hatice (r.a.), Muhammed b. Abdullah’a zevce olmuştu. Henüz va*hiy gelmemişti. Ama Muhammed (s.a.v.) peygamberlere özgü bütün sıfatları taşımaktaydı...
    Hatice de Zeyd’i, kocası olan Rasûlullah’a hediye etti. O da mem*nuniyetle kabul ederek onu âzad etti. Onun üzerine titredi ve ondan sevgisini esirgemedi.
    Hac mevsimlerinden birinde Hârise’nin oymağından bir topluluk, Zeyd’le karşılaştılar. Anne ve babasının özlemini ve acılarını anlattılar. Zeyd onlara selâmını, özlemini ve sevgisini bildirdi. Kavminin hacılarına dedi ki:
    “Babama, benim burada en yüce ve en iyi babanın yanında bulun*duğumu bildirin...”
    Zeyd’in babası, oğlunun bulunduğu yeri öğrenir öğrenmez yola düştü. Yanına kardeşini de almıştı…
    Mekke’ye geldiklerinde “el-Emin Muhammed”i sorarak buldular ve yanına vardılar. Ona şöyle dediler:
    “Ey Abdülmuttalib’in torunu!.. Ey kavminin ulusunun oğlu!.. Siz Harem-i şerif ehlisiniz. Sıkıntılı olanların sıkıntısını çözer, esirleri doyu*rursunuz. Sana oğlumuz hakkında geldik. Bize bir iyilikte bulun ve fid*yesi konusunda bize güzellikle davran...”
    Resûlullah (s.a.v.), Zeyd’in kendisine bağlılığını biliyordu. Aynı za*manda babasının da onun üzerindeki hakkını takdir ediyordu.
    Hârise’ye şöyle dedi:
    “Zeyd’i çağırın ve muhayyer bırakın. Eğer sizi tercih ederse, fid*yesiz olarak sizindir... Fakat beni tercih ederse, vallahi ben, beni ter*cih edeni fidye karşılığı verecek değilim!..”
    Böylesi bir hoşgörüyü beklemeyen Hârise’nin gözleri ışıldadı ve dedi ki: “Kuşkusuz sen bize insaf ettin, hem de çok insaf ettin.”
    Sonra Rasûlullah (s.a.v.) Zeyd’i çağırttı. Gelince sordu:
    “Bu kimseleri tanıyor musun?”
    Zeyd cevap verdi: “Evet, bu babam, bu da amcamdır...”
    Rasûlullah (s.a.v.) daha önce Hârise’ye söylediklerini tekrar etti...
    Zeyd şöyle dedi:
    “Ben sana hiç kimseyi tercih edecek değilim. Babam da sensin, amcam da sensin!..”
    Rasûlullah’ın gözlerinde şükran ve şefkat damlaları birikti. Onu Kâbe’nin biraz ilerisinde bulunan Kureyş’in toplandıkları yere götürerek, şöyle seslendi:
    “Şahit olun, Zeyd benim oğlumdur… Bana mirasçı olur, ben de ona mirasçı olurum…”
    Hârise’nin kalbi neredeyse sevinçten uçacaktı... Çünkü oğlu sa*dece hür değil, aynı zamanda Kureyş’in “es-Sadık el-Emin” diye isim*lendirdiği bir adamın, bütün Mekke’nin saygı duyduğu Hâşim oğulların*dan kutlu bir adamın oğlu olmuştu.
    Babası ve amcası gönül rahatlığıyla memleketlerine döndüler. Ço*cuklarını efendi olarak, güvenlikli ve rahat olarak bırakmışlardı. Daha önce babası “onu ovaların mı yoksa dağların mı yuttuğunu” bilmezken, artık gönlü rahattı…
    * * *
    Rasûlullah, Zeyd’i evlatlık edindi. O günden itibaren Zeyd’in adı Mekke’de Zeyd b. Muhammed olarak anılır oldu.
    Aydınlık bir günde Muhammed’e vahiy geldi:
    “Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla...
    İnsanı kan pıhtısıyla yarattı.
    Oku, kalemle yazmasını öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin kerem sahibidir...” (Alak, 1-5)
    Sonra vahyin çağrıları sürdü…
    “Ey örtüsüne sarınıp bürünen! Kalk ve uyar. Rabbini de yücelt.”
    (Müddessir, 1-3)
    “Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Bunu yapmazsan O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni koruyacaktır. Kuşkusuz Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Mâide, 67)
    Rasûlullah (s.a.v.) risalet görevini yüklenince, Zeyd ikinci müslü*man olarak dine girdi. Hatta ilk müslüman olduğunu söyleyenler de var*dır.
    Rasûlullah (s.a.v.) onu büyük bir sevgiyle sevdi. O da bu sevgiye lâ*yıktı. Benzersiz vefası, ruhunun yüceliği, vicdanının temizliği, dilinin ve elinin temizliğiyle bu sevgiyi hak etmişti.
    Bütün bunlar Zeyd b. Hârise yahut Hz. Peygamberin ona taktığı isim*le “Zeyd’ul-Hibb”in (Sevgili Zeyd'in) güzel sıfatlarından bir kısmıydı. Hz. Aişe validemiz onun hakkında şöyle diyor:
    “Rasûlullah (s.a.v.) Zeyd’i bir orduyla birlikte gönderdi mi mutla*ka onu emir tayin ederdi. Rasûlullah’tan sonra yaşasaydı, onu yerine geçi*rirdi."
    Zeyd’in Rasûlullah (s.a.v.) katındaki değeri bu denli yüceydi. Kimdi bu Zeyd? O, dediğimiz gibi, esir alınıp, köle diye satılan, sonra Rasûlul-lah'ın âzad ettiği köleydi. Kısa boylu, esmer tenli, basık burunlu adam… Kalbi pâk, ruhu hür bir insan..
    İslâm’da ve Rasûlullah’ın kalbinde yüce bir mevkie taht kurmuştu. Ne Rasûl, ne de İslâm, insanın soy yüceliğine ve yüz güzelliğine aldırış etmiyordu…
    Bu dinin çevresinde Bilâller, Süheybler, Ammârlar, Habbâblar, Üsâme'ler ve Zeydler bir araya gelmişlerdi. Hepsi de önderler olarak bu dinin etrafındaydılar.
    İslâm’ın Kitabı, bu değeri şöyle ifade ediyor:
    “Kuşkusuz sizin en üstününüz, Allah’tan en çok sakınanızdır.”
    (Hucurât, 13)
    Böylece yararlı kabiliyetlerin temiz ve güvenilir yeteneklerin önü açılmış oluyordu.
    Resûlullah (s.a.v.) halasının kızı Zeyneb’i Zeyd’e nikahladı. Anlaşıl*dığı kadarıyla Zeynep bu evliliği Resûlullah’ın ricasını kırmamak için ve hayasından dolayı kabul etmişti.
    Ne var ki evlilik hayatı tökezledi, evliliği devam ettirecek âmiller tü*kendi. Zeyd ile Zeynep ayrıldılar…
    Resûlullah (s.a.v.) sonu ayrılıkla biten bu evliliğin sorumluluğunu üstlenerek halasının kızı Zeynep ile kendi evlendi; sonra da Zeyd’e yeni bir eş buldu: Ummu Gülsüm binti Ukbe...
    Birtakım şom ağızlılar Medine’de bir söylenti çıkardılar: “Nasıl olur da Muhammed, oğlu Zeyd’in boşadığı kadını alabilir?”
    Kur’ân, evlat edinmeyle gerçek evladın farkını bildirerek onlara ce*vap verdi... Câhiliyedeki evlat edinmenin, gerçek evlat gibi kabul edil*mesi âdetini kaldırdığını ilan etti:
    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzab, 40)
    Böylece Zeyd tekrar eski ismiyle Zeyd b. Hârise diye anılmaya baş*ladı.
    * * *
    Şimdi...
    “Cumûh” savaşına çıkan şu silahlı kuvvetleri görüyor musunuz..? Bu kuvvetlerin kumandanı Zeyd b. Hârise’dir.
    “et-Taraf”, “el-Iys”, “eI-Hısmî” ve daha birçok savaşın kumandanı da yine Zeyd b. Hâriseydi.
    Daha önce Hz. Aişe’nin ağzından dinlediğimiz gibi “Peygamber (s.a.v.) Zeyd’i savaşa gönderdiği zaman onu mutlaka komutan yapardı.”
    İhtiyar Rum İmparatorluğu (Bizans), İslâm’dan rahatsız olmaya başlamıştı.. Hatta İslâm’ın zuhurunu kendi varlıkları için bir tehdit un*suru olarak görmeye başlamıştı. Özellikle de hegemonyaları altındaki Şam topraklarında... Ki bu topraklar, yeni dinin yayıldığı topraklarla sınır teşkil ediyordu.
    Bu yeni din, önüne çıkanı alıp götürüyordu…
    Böylece Şam’ı Arap Yarımadası için bir sıçrama tahtası olarak görmeye ve İslâm memleketlerine oradan nüfuz etme hesapları yap*maya başladılar.
    * * *
    Rasûlullah (s.a.v.) Rumların İslâm’ın gücünü yoklamak için giriş*tikleri ufak tefek taciz saldırılarından kasıtlarını anlamıştı. Onlara karşı harekete geçmeye ve müslümanların direnmeye azimli olduklarını gös*termeye karar verdi.
    İşte böyle...
    Hicretin sekizinci senesinin Cemâziyelevvel ayında Şam’daki “Belkâ” mevkiine vardı. O yerin sınırına vardıklarında Bizans İmparator*luğu’nun yandaşı olan civar kabilelerin güçleriyle desteklenmiş Hirakl’in ordusuyla karşılaştılar...
    İslâm ordusu da “Mûte” diye isimlendirilen yere konaklamıştı. Bun*dan dolayı gazve de bu adla anılır...
    * * *
    Rasûlullah (s.a.v.) bu gazvenin önemini ve stratejik oluşunu çok iyi bildiği için ordunun başına, gecenin ruhbanları ve gündüzün cengaver*lerinden olan üç kişi tayin etmişti.
    Üç kişi... Üçü de nefislerini Allah’a satmışlardı... Üçünün de şehâdetten başka arzusu ve tutkusu yoktu. Tek idealleri şehâdet şerbe*tini içerek Allah’ın cemaline nail olmaktı...
    Ordu kumandanlığındaki eğitim ve deneyimlerine göre bu üç kişi şunlardı:
    Zeyd b. Hârise
    Ca’fer b. Ebû Tâlib
    Abdullah b. Revâha
    Allah onlardan razı olsun ve onları da razı kılsın; sahâbenin tümün*den de razı olsun...
    Rasûlullah’ın orduyu uğurlarken de daha önceki emrini tekrarladı*ğını görüyoruz:
    “Komutanınız Zeyd b. Hârise’dir... Ona itaat ediniz...
    Zeyd şehid olursa, o zaman Ca’fer b. Ebû Tâlib’e itaat ediniz...
    Ca’fer de şehid olursa, komutanınız Abdullah b. Revâha’dır…”
    Ca’fer b. Ebû Tâlib, amcasının oğlu Rasûlullah’ın kalbine en yakın insanlardan biri olmasına rağmen...
    Şecaatine, cesaretine, nesebine ve soyuna rağmen Rasûlullah (s.a.v.), onu Zeyd’den sonra ikinci komutan yapmış, Zeyd’i öne al*mıştı...
    Burada da olduğu gibi Rasûlullah (s.a.v.) daima yeni dinin haki*katlerini yerleştiriyordu.. Bu yeni din, boş ve batıl esaslara dayanan imti*yazları ve bozuk insanî ilişkileri kaldırıyor, yerine insanın insaniyetini esas alan, olgun, yeni ilişkiler ikame ediyordu..!
    * * *
    Sanki Rasulullah (s.a.v.) ordunun komutanlarını Zeyd, Ca’fer ve Abdullah diye sıralarken, olacak muharebenin hadiselerini önceden okuyordu…
    Müslümanlar Rum ordusuna şöyle bir bakınca iki yüz bin kişilik ordu karşısında hayretler içinde kaldılar. Böyle bir şey hesapta yoktu...
    Fakat inanç savaşlarının, sayıca çokluk savaşı olduğu nerede gö*rülmüş ki…?!
    İlerlediler ve hiçbir şeye aldırmadılar... Önlerinde komutanları Zeyd vardı... Rasûlullah (s.a.v.)’in sancağını taşıyor ve şehâdeti, zaferden daha çok arzuluyordu.
    Onun hesabı öyleydi. Allah’la bir alışveriş yapmıştı. Allah, cennet karşılığında mü’minlerin canlarını satın almamış mıydı? Düşmanın okla*rına, mızraklarına, kılıçlarına aldırmaksızın Rasûlullah (s.a.v.)’in sanca*ğını yüksekte tutuyordu.
    Zeyd, ne etrafında uçuşan okları, ne de Rum askerlerini görüyordu. Onun gördüğü cennet bahçeleri ve yeşil döşekleriydi... Gözlerinin önüne bayrak gibi seriliyor, ona bugünün zifaf günü olduğunu haber veriyordu...
    Zeyd sürekli vuruşuyor, sürekli savaşıyordu... Karşısına çıkan sa*vaşçıların kafalarını hiç kaçırmıyor, hepsini düşürüyordu. “Dârü’s-se*lâm”a, sonsuzluk cennetlerine, Allah katına erişeceği büyük kapıyla arasındaki kapıları açıyor, kilitleri birer birer kırıyordu.
    Ve Zeyd maksûduna nail oldu...
    Ruhu cennete doğru olan yolculuğuna çıkmışken, cesedine se*vinçle bakıyordu. O ince, yumuşak, ipekten bir örtüye sarılmamıştı... Allah yolunda akan tertemiz kana boyanmıştı...
    Sonra mutmain olmuş bir hâlde tebessüm ederek, ikinci komutan Ca’fer’i seyre daldı. Ca’fer, toprağa bulanıp kaybolmadan önce bayrağı teslim almak üzere ok gibi fırlamıştı...




    CA’FER b. EBÛ TÂLİB
    Ondaki Gençliğe ve Güzelliğe Bakın...

    Onun takvasına, tevazusuna, ilmine ve iyilik severliğine bakın.. Onun korku nedir bilmeyen cesaretine, fakirlikten korkmayan cömertliğine bakın...
    Ondaki iffet ve temizliğe, sıdk ve emanete bakın...
    Fazilet, azamet ve güzellik çeşitlerinin en güzellerini onda bulursunuz...
    Sakın bu duruma şaşırmayın; zira sizler, yaratılış ve ahlâk bakımından Rasûlullah’a en çok benzeyen kişiyle karşı karşıyasınız...
    Evet, sizler, Allah Rasûlü’nün “Miskinlerin Babası” diye künye taktığı, “Zu’l-cenâhayn” (İki Kanatlı) diye lakaplandırdığı, “Cennet Kuşu” Ca’fer b. Ebû Tâlib’le karşı karşıyasınız...
    Hayatlarını Allah yolunda feda eden ilk İslâm mücahidlerinin ulularından biriyle karşı karşıyasınız...
    * * *
    Rasûlullah’a gelerek müslüman olmuş ve müslüman olmasıyla da ilk mü’minlerden olma şerefine ermişti...
    Aynı gün karısı Esma binti Umeys de müslüman olmuştu. Kureyş’in eziyet ve işkencelerinden paylarına düşeni almışlar; cesaret ve kararlıklarıyla İslâm tarihinde eşsiz birer örnek teşkil etmişlerdi.
    Hz. Peygamber, ashabına Habeşistan’a hicret etmelerini emredince, Ca’fer ve karısı da Habeşistan’a gitmişler, orada iki yıl kalmışlar ve bu esnada oğulları Muhammed, Abdullah ve Avf dünyaya gelmişlerdi...
    * * *
    Ca’fer, Habeşistan’da İslâm’ın ve Rasûlullah’ın sözcüsü konumundaydı... Zira Allah, ona ince bir anlayış, parlak bir zeka ve keskin bir dil ihsan etmişti...
    Şehid oluncaya kadar savaştığı “Mûte” günü, hayatının en muazzam, en müthiş ve en övgüye değer günüydü...
    Habeşistan’da Necâşi önünde yaptığı düzgün ve güzel konuşma da o gün gösterdiği kahramanlıktan aşağı kalmıyordu…
    O gün gerçekten eşsiz bir gün ve acayip bir sahne idi…
    * * *
    Zira Kureyş, müslümanlara olan kininden, düşmanlığından ve saldırganlığından hiçbir şey kaybetmemişti... Hatta müslümanların Habeşistan’da çoğalıp güçleneceği düşüncesi, onları daha da kızdırıyordu...
    Bu sebeple bir an önce onları ortadan kaldırmak istiyorlardı...
    Müslümanların Habeşistan’da rahat ve huzur içerisinde olmaları onlara ağır geliyordu...
    Bu nedenle Kureyş’in ileri gelenleri Necâşi’ye hediyelerle birlikte iki elçi gönderdiler ve müslümanların tekrar iade edilmelerini istediler...
    Bu iki elçi, o vakit henüz müslüman olmamış olan; Abdullah b. Ebû Rebîa ve Amr b. Âs idi...
    * * *
    O dönem Habeş hükümdarı olan Necâşi, iman sahibi birisiydi... Kendi anlayışına göre, sapıklık ve taassuptan uzak bir şekilde saf Hıristiyanlığı benimsemişti...
    Güzel ahlâkı ve adaleti herkesçe biliniyordu... Allah Rasûlü de bu sebeple, ashabına hicret diyarı olarak onun memleketini seçmişti...
    Necâşi’nin bu durumu, Kureyş’i endişeye düşürmüş, istediklerini elde edememek korkusuyla elçileri kıymetli ve ağır hediyelerle göndermişler, kilisenin ulularını da birlikte yollamışlardı... Elçilere de Necâşi’den önce şehrin ileri gelenlerine uğrayıp, hediyelerle onları saflarına almalarını ve daha sonra Necâşi’yi ikna etmeye onlarla birlikte gitmelerini öğütlemişlerdi... Zira bu sayede Necâşi’ye istediklerini kabul ettirmenin daha kolay olacağını düşünüyorlardı...
    Elçiler Habeşistan’a doğru yola çıktılar... Kendilerine tembih edildiği şekilde öncelikle soylulara ve din adamlarına uğrayarak hediyelerini sundular, daha sonra da Necâşi’ye hediyelerini gönderdiler...
    Ve kendilerinden emin bir şekilde, isteklerini elde edebileceklerini düşünerek beklemeye başladılar...
    Necâşi ile görüşmeleri için bir gün tayin edildi ve o günde onun huzuruna çıktılar...
    * * *
    Necâşi, tahtına oturmuştu. Bir yanında sekinet ve huzur içinde müslümanlar durmakta, diğer yanında ise sürekli olarak müslümanları itham eden ve bir an önce iadelerini isteyen Kureyş elçileri...
    İlk söz Kureyş elçilerinindi: “Ey melik...! Bu sefih insanlar senin ülkene girmişlerdir. Bunlar atalarının dininden ayrılmış, senin dinini de benimsememişlerdir... Ne senin ne de bizim bilmediğimiz yeni bir din icat etmişlerdir... Bizleri sana, bu insanların kavimlerinin ve aşiretlerinin ulularından olan babaları ve amcaları gönderdi... Onları geri istiyorlar...” dediler.
    Necâşi müslümanlara döndü ve: “Sizi kavminizden ayıran ve bize de yabancı kılan bu din nedir?” diye sordu.
    Ca’fer b. Ebû Tâlib, müslümanların sözcüsü sıfatıyla ayağa kalktı, etrafını şöyle bir süzdü ve Necâşi’ye yönelerek sözlerine başladı:
    “Ey melik.. ! Biz cahil bir kavimdik... Putlara tapar, leş yer, zina eder ve akraba ziyareti yapmazdık. İçimizden güçlü olanlar zayıfı ezerdi... Ta ki Allah Teâlâ bize kendi içimizden bir peygamber gönderdi... Nesebini, doğruluğunu, emanetini ve iffetini bildiğimiz bir Rasûl... Bizi bir tek olan Allah’a ibadete çağırdı... Bizlerden, atalarımızın taptığı putlardan yüz çevirmemizi istedi…
    Bize doğruyu söylememizi, emanete riayet etmemizi, akraba ziyaretlerini, komşularla iyi geçinmeyi emretti... Ayrıca haramlardan ve kan dökmekten sakınmamızı istedi...
    Bizleri yalandan, zinadan, yetim malı yemekten ve namuslu kadınlara iftira etmekten men etti... Biz de onu tasdik ettik ve ona iman ettik... Rabbinden getirdiği şeyler hususunda ona tâbi olduk. Allah’ın birliğine iman ettik ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmadık... Bize haram kıldıklarını haram, helâl kıldıklarını da helâl kabul ettik... Buna karşılık kavmimiz bize isyan etti... Dinimizi terk edip tekrar putlara tapmamız ve daha önceki kötülüklerimize geri dönmemiz için bize işkence ettiler...
    Bize karşı çıkıp, zulmettikleri için... Bizi dinimizden ayırmak istedikleri için onlardan ayrıldık... Ve senin yanında senin ülkende zulme uğramayız düşüncesiyle buraya geldik…”
    Ca’fer’in bu duygulu ve etkili açık konuşması karşısında Necâşi’nin kalbi yumuşadı, merhamet duyguları çoştu geldi... Ve Ca’fer’e dönerek;
    “Rasûlunuze nâzil olan şeylerden yanınızda var mı?” diye sordu.
    Ca’fer, “Evet.” dedi.
    Necâşi, “Bana oku.” dedi.
    Ca’fer Meryem sûresinden okumaya başladı. Tatlı, duygulu bir sesi vardı.
    Bu okuyuş karşısında Necâşi ve yanındaki din adamları kendilerini tutamayıp ağladılar...
    Necâşi, ağlaması sona erince Kureyş elçilerine döndü ve şöyle dedi: “Bu (Kur’ân) ve İsa’nın getirdiği (İncil) aynı kaynaktan çıkmıştır... Şimdi çekip gidin..! Vallahi kesinlikle onları size teslim etmem...”
    Allah Teâlâ mü’min kullarına yardım etmiş, onları korumuştu... Buna karşılık Kureyş ummadığı bir yenilgi ve hezimete uğramıştı...
    Fakat Amr b. Âs, kurnaz ve dâhi bir insandı... Öyle kolay kolay yenilgiyi kabul etmez, yeise düşmezdi...
    Bu olay karşısında da kafa yormuş ve kendince bir hile ve kurnazlık düşünmüştü...
    Arkadaşına: “Vallahi yarın Necâşi’ye gideceğim ve onların köklerini kurutacağım...” dedi.
    Arkadaşı: “Hayır, bunu yapma! Onlar her ne kadar bize karşı gelseler de aramızda akrabalık bağları vardır…” dedi.
    Amr ise: “Ona müslümanların İsa’yı diğer kullar gibi bir kul kabul ettiklerini söyleyeceğim!..” dedi.
    Evet, bu, müslümanları tuzağa düşürmek için iyi bir hileydi... Müslümanların İsa hakkındaki inançları, Necâşi’yi ve ruhbanları kızdıracak, müslümanları bundan dolayı reddedeceklerdi... Böylece Kureyş, istediğine nail olacaktı..!!
    Ertesi gün derhal Necâşi’nin huzuruna vardılar... Amr: “Ey melik! Bunlar İsa hakkında çok büyük bir söz söylüyorlar...” dedi.
    Bu söz üzerine ruhbanlar dikkat kesildiler... Müslümanlar bir kez daha huzura alındı ve İsa hakkında ne düşündükleri soruldu.
    Müslümanlar kendi aralarında bir müddet durumu müzakere ettiler... Ve neticesi her ne olursa olsun, bu konuda Nebîlerinin kendilerine bildirdiği gerçeği söyleme hususunda ittifak ettiler...
    Meclis yeniden toplandı ve Necâşi, Ca’fer’e dönerek şu soruyu sordu: “İsa hakkında ne diyorsunuz?”
    Ca’fer cevap olarak şöyle dedi: “Biz İsa hakkında Peygamberimizin bize bildirdiği şeyi söyleriz: O, Allah’ın kulu ve Rasûlü, Meryem’e ilka ettiği kelimesi ve O’ndan bir ruhtur...”
    Necâşi, İsa’nın da kendisi hakkında aynı şeyleri söylediğini haykırarak, söylenenleri doğruladı…
    Fakat onun bu sözleri, orada bulunan ruhbahlar arasında huzursuzluk yaratmıştı.
    Hidâyet nuruyla aydınlanmış mü’min Necâşi müslümanlara dönerek, konuşmasını sürdürdü: “Şimdi gidin, benim ülkemde emniyet ve güven içinde kalabilirsiniz. Kim size kötülük etmeye kalkarsa, cezasını bulur...”
    Daha sonra Kureyş heyetini göstererek, adamlarına şöyle emretti: “Hediyelerini geri verin; benim onların hediyelerine ihtiyacım yoktur... Vallahi, Allah bana bu mülkü ihsan ederken benden rüşvet almadı; ben şimdi bu mülkün içinde niçin rüşvet alayım?!”
    Kureyş’in iki elçisi perişan ve mağlup olarak Mekke’ye doğru yola çıktılar... Müslümanlar ise “hayırlı yurtta… hayırlı komşuyla” dedikleri ve güven içerisinde yaşayacakları Habeşistan’da kaldılar. Ta ki, Allah onlara, Rasûllerine, kardeşlerine ve yurtlarına dönme izni verinceye kadar…
    * * *
    Allah Rasûlü mü’minlerle birlikte Hayber’in fethini kutluyordu... Bu arada, Ca’fer ve beraberindekiler Habeşistan’dan döndüler…
    Onların dönmesi üzerine Allah Rasûlü'nün kalbi sevinçle doldu… Ca’fer’i kucakladı... “Hayber’in fethine mi, yoksa Ca’fer’in dönüşüne mi sevineyim, bilemiyorum...” buyurdu.
    Rasûlullah (s.a.v.) ve beraberindekiler umre yapmak için Mekke’ye gittiler... Sonra Medine’ye döndüler... Ca’fer’in, mü’min kardeşlerinin Bedir ve Uhud gazvelerindeki kahramanlıklarını işitince kalbi hayranlıkla doldu, gözleri yaşardı... Onların Allah Rasûlü'ne olan ahidlerini yerine getirmiş olmaları, Ca’fer’i duygulandırmış, imrendirmişti... Kendisi de onlar gibi olmak, Allah yolunda çarpışmak ve şehid olarak Rabbine kavuşmak istiyordu... Kalbi bu duygularla dolup taşıyordu...
    * * *
    Ufukta daha öncede sözünü ettiğimiz “Mûte” savaşı gözüküyordu... Ca’fer bu savaşta beklediği fırsatı bulmuştu... Ya Allah için büyük bir zafer kazanıp, Allah’ın dinine yardım edecek veya Allah yolunda şehit düşecekti...
    Bu sebeple, Allah Rasûlü'nden, kendisine bu savaşta yer vermesini istedi...
    Ca’fer, bunun bir gezinti veya küçük bir harp olmadığını biliyordu... Bu savaş, daha önce bir benzeriyle karşılaşmadıkları büyüklükteydi... Sayı ve teçhizat bakımından oldukça üstün olan çetin bir güçle… İmparatorluk ordusuyla karşı karşıya idiler... Ca’fer bunu bildiği hâlde bu savaşa katılmak için can atıyordu... Neticede istediğine nail oldu ve ordunun ikinci komutanı olarak bu savaşa katıldı... Ordusuyla birlikte yola çıktı...
    İki ordu korkunç bir günde karşı karşıya geldiler... Normalde iki yüz bin kişilik Rum ordusu karşısında korku ve endişeye düşmesi gereken Ca’fer, kesinlikle korkmamış, aksine iman gücü ve kuvvetiyle onlarla başa çıkabilecekleri inancını daima korumuştu...
    Savaşın kızıştığı bir andı... Zeyd b. Hârise’nin elindeki sancak neredeyse yere düşüyordu ki, Ca’fer sancağı kapıverdi. Bir yandan da şöyle haykırıyordu:
    Soğuk şaraplarıyla ve tüm güzellikleriyle,
    Cennete yakın olmak ne güzel..!
    Soysuz kâfir Rum tüm şiddetiyle saldırmakta,
    Bize düşen, onların boyunlarını uçurmaktır..!
    Şiirler okuyarak düşman saflarının arasına daldı... O sanki tek başına bir ordu gibiydi...
    Düşman dört bir yandan etrafını sarmıştı... Onu bir an önce öldürmek istiyorlardı... Öyle ki kuşatmayı yarıp dışarı çıkamıyordu... Derken sağ elini kaybetti, sancağı sol eline aldı, sol elini de kaybetti... Bu defa sancağı kollarıyla kavradı... Öylece yere düştü… Bu hâlde dahi sancağı yere bırakmamıştı... Durumu gören Abdullah b. Revâha safları yararak derhal oraya koştu ve sancağı kaptı... Sonra var gücüyle çarpışmaya devam etti..
    Ca’fer sonunda dileğine kavuşmuş, en şerefli ölümlerden biriyle ölerek şehid olmuş ve yüce Rabbine huzur içinde kavuşmuştu...
    Allah Rasûlu, Medine’de, savaşın yerini ve Ca’fer’in durumunu ashabına bildirmiş, onu Allah’a emanet ederek, onun için ağlamıştı...
    Ca’fer’in evine giderek, evlatlarını bağrına basmış, onlarla birlikte göz yaşı dökmüştü...
    Daha sonra ashabının yanına dönmüştü... Ashab Hz. Peygamber’in etrafında toplanmıştı. İslâm şairi Hasan b. Sâbit ve Ka’b b. Mâlik, Ca’fer’in kahramanlık ve cömertliğini anlatan mersiyeler söylüyorlardı...
    Şehâdeti üzerine tüm fakirler ağladılar... Zira o, “Ebu’l-mesâkîn” (miskinlerin babası) idi.
    Ey Hüreyre (r.a.) onun hakkında şöyle diyor:
    “Miskinler için en hayırlı insan Ca’fer b. Ebû Tâlib idi...”
    Evet, o, hayatında insanların en cömerti idi, vefatıyla da şehitlerin en iyisi ve en yücesi oldu...
    Abdullah b. Ömer onun hakkında şöyle diyor:
    “Mûte savaşında Ca’fer’le beraberdim... Vücudunda doksan küsur kılıç ve mızrak yarası gördüm...”
    Doksan küsur kılıç ve mızrak yarası...
    Buna rağmen, onun katilleri arzularına kavuşabildiler mi? Hayır… Onların kılıç ve mızrak darbeleri, ancak ve ancak Ca’fer’i Allah’a kavuşturmaya yarayan bir köprü oldu... O bu köprü sayesinde rahmet-i Rahmân’a kavuştu…
    O şimdi ebedî cennetlerde, nimet ve bolluk içerisindedir... Dilerseniz Allah Rasûlu’nün şu sözüne kulak verin:
    “Onu cennette gördüm.. Kan kırmızısı renginde iki kanadı vardı...”





    ABDULLAH b. REVÂHA
    Ey Nefis! Ancak Şehâdetle Ölebilirsin..!

    Birinci Akabe biatında müslüman olan on iki kişiden biri de Abdul*lah b. Revâha’dır. Böylece o, Medine’de İslâm’ın yayılıp, genişlemesinde öncülük edenlerin de başında gelmektedir. Bu şerefli insanların gayret ve çalışmaları müslümanların Medine’ye hicretlerine zemin hazırlamış*tır...
    Öyle ki, kısa zamanda neticelerini vermiş ve bir sonraki yıl -ikinci Akabe biatına katılanların sayısı yetmiş üç kişiyi bulmuştu. Revâha’nın oğlu da bu şerefli kişilerden biri olarak ikinci Akabe biatına katılmıştı...
    Hz. Peygamberin, ashabı ile birlikte Medine’ye hicretinden sonra da Abdullah b. Revâha, İslâm’ın zaferi ve Medine’de yerleşmesi için en çok çalışanlardandı... Abdullah b. Ubey’in hile ve desiselerine karşı da en uyanık olanlardandı... Abdullah b. Ubey Medine’de İslâm’ın zayıflaması ve yerleşmemesi için çalışan zeki bir insandı. Fakat Abdullah b. Revâha onun bu çalışmalarının başarıya ulaşmasını engellemişti...
    Abdullah b. Revâha yazar ve şair bir insandı... Çok güzel şiirler okurdu...
    Müslüman olduktan sonra şiirini İslâm’ın hizmetine adamıştı…
    Allah Rasûlu, onun şiirini sever ve ondan şiir okumasının isterdi. Bir gün Rasûlullah (s.a.v.), ashabıyla otururken, Abdullah b. Revâha yanına geldi... Nebî (s.a.v.) ona: “Şiir okumak istediğinde nasıl okursun?” diye sordu.
    Abdullah: “Şöyle bir düşünürüm, sonra okurum.” dedi ve okumaya başladı:
    Ey Haşim oğullarının hayırlıları..!
    Allah sizi âlemler üzerine üstün kılmıştır,
    Size denk kimse de yoktur.
    Ben sende hayrı buldum,
    Sen bu vasfınla diğerlerinden ayrılmaktasın.
    Allah seni bu güzellikler içerisinde sabit kılsın,
    Musa ve diğer yardım olunanları sabit kıldığı gibi.
    Allah Rasûlu bu şiire sevindi... Ve şöyle dedi:
    “Allah seni de sabit kılsın...”
    Allah Rasûlü kaza umresinde Kâbe’yi tavaf ederken, Abdullah b. Revâha da onunla birlikte tavaf etmekte ve bir yandan da şu şiiri oku*maktadır:
    Ey Rabbim! Sen olmasaydın biz hidâyete eremezdik,
    Hayır ve hasenatta bulunmaz, namaz da kılmazdık.
    Üzerimize sekine indir,
    Eğer kayacak olursak, ayaklarımızı hakikat üzere sabit kıl,
    Düşmanlarımızın fitne ve fesatlarından bizi uzak tut.
    Müslümanlar da onun bu güzel şiirini tekrarlıyorlardı...
    “Şairlere gelince, onlara azgınlar uyar.” (Şuara, 224) âyeti nazil olunca, Abdullah b. Revâha üzülmüştü... Fakat akabinde “Ancak ina*nanlar, iyi işler yapanlar, Allah’ı çok ananlar ve zulme uğradıktan sonra düşmanlarına üstün gelmeye çalışanlar hariç...” (Şuara, 227) âyeti nazil olduğunda yaptıklarından memnun olmuş ve sevinmişti...
    * * *
    Abdullah b. Revâha, Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye ve Hayber gibi tüm büyük savaşlara katılmış ve İslâm’ın zaferi için var gücüyle çar*pışmıştı. “Ey nefis! Ancak öldürülerek ölürsün.” sözünü âdeta vird edinmişti...
    Muşriklere karşı da şu şiiri okuyordu:
    Ey kâfirler! Onun yolundan çekilin!
    Zira onun yolu tümüyle hayırdır...
    * * *
    Ve Mûte gazvesi gelip çattı...
    Abdullah bu savaşta Zeyd ve Ca’fer’den sonra üçüncü komutandı..
    İbn Revâha, düşmana karşı durmuş, şöyle diyordu:
    Rahman olan Allah’tan mağfiretimi diliyorum
    Ciğerleri paramparça edecek bir mızrak
    Veya bir kılıç darbesiyle ölümü istiyorum
    Ta ki, cesedimi görenler,
    Ey Allah’ın irşad ettiği gazi
    Maksadına eriştin desinler
    Evet... İşte onun arzusu buydu: Bir kılıç ya da bir mızrak darbesiyle şehid olmak…
    * * *
    Ordu Mûte’ye doğru hareket etti... Müslümanlar düşman ordusuyla karşılaştıklarında önlerinde iki yüz bin kişilik dev bir ordu gördüler...
    Müslümanlardan bir kısmı, düşmanın çokluğuna ve kendi sayıları*nın azlığına bakarak: “Rasûlullah’a haber gönderelim, bu durumu bildi*relim... Ya bize yardım göndersin veya savaştan vazgeçelim.” dediler.
    Fakat Abdullah b. Revâha, ordu saflarının ortasına doğru ilerledi ve onlara şöyle seslendi:
    “Ey insanlar!..
    Vallahi, biz düşmanlarımızla sayımız, kuvvetimiz veya çokluğumuz sebebiyle savaşmıyoruz...
    Onlarla ancak Allah’ın bize ikram ettiği bu din sebebiyle savaşıyo*ruz...
    Şimdi dağılın... İki güzel şeyden biri sizi bekliyor: Zafer veya şe*hâ*det…”
    Sayıca az; fakat iman bakımından çok olan müslümanlar, bu sözler üzerine: “Vallahi, İbn Revâha doğru söylüyor.” diye haykırdılar.
    Yürekleri iman ateşiyle yanıp tutuşan bu az sayıda ki insan, iki yüz bin kişilik Rum ordusuna karşı harekete geçti...
    * * *
    Daha öncede zikrettiğimiz gibi iki ordu karşılaştı...
    Birinci komutan Zeyd b. Hârise şehid oldu...
    Yerine Ca’fer b. Ebû Tâlib geçti... O da şehid düştü...
    Sonra sancağı üçüncü komutan Abdulllah b. Revâha aldı. Savaş olanca şiddetiyle devam ediyordu...
    İbn Revâha bir asker olarak savaşırken, tereddütsüz ve pervasız bir şekilde çarpışıyordu... Ama şimdi o bir komutandı ve sorumlu olduğu bir ordu vardı...
    Bu sorumluluk hissiyle bir an tereddüt etti...
    Fakat daha sonra:

    Ey nefis! Vallahi seni cennete yerleştirmeye and içtim,
    Fakat görüyorum ki, sen ondan hoşlanmıyorsun!
    Ey nefis! Başka değil; ancak öldürülerek öleceksin!
    İşte ölüm meydanı bak nasıl kızıştı!
    Arzuladığın her şeye kavuştun.
    Sen de o ikisi gibi savaşarak ölürsen hidâyettesin!
    diyerek bu tereddüt ve çekingenliği kendinden uzaklaştırdı… “O ikisi” sözüyle Zeyd ve Ca’fer’i kastediyordu…
    Bunları söyledi ve ardından Rumların arasına daldı... Eğer kade*rinde bu savaşta şehâdet yazılı olmasaydı, o gün tüm Rumları öldürebi*lirdi..
    Ama kaderin önüne geçilemezdi... Hakkında şehâdet yazılmıştı... O da bu ilâhî kadere boyun eğerek, o gün şehâdet şerbetini içmiş ve Yüce Rabbine doğru yükselmişti...
    Bu sayede:
    Kabrime uğrayanlar:
    Ey Allah’ın yönlendirdiği gazi!
    Maksadına eriştin..!! desinler.
    Şiiriyle ifade ettiği en büyük amacına da erişmiş oluyordu.
    Evet… Ey İbn Revâha..!!
    Ey Allah’ın yönlendirdiği gazi!
    Maksadına eriştin..!!
    Savaş Şam taraflarında devam ederken, Allah Rasûlu Medine’de ashabıyla birlikte oturmakta ve müzakereler yapmaktaydı...
    Allah Rasûlu bir an sustu... Gözleri yaşlarla dolmuştu. Sonra üzgün bir şekilde ashabına baktı ve şöyle dedi:
    “Sancağı Zeyd b. Hârise aldı... savaştı... ve şehid düştü…
    Sonra Ca’fer aldı... o da savaştı... ve şehid düştü…”
    Hz. Peygamber bundan sonra bir süre sustu; ardından tekrar ko*nuşmaya başladı:
    “Sonra sancağı Abdullah b. Revâha aldı... o da savaştı... ve şehid düştü…”
    Hz. Peygamber bunları söyledikten sonra bir süre tekrar sustu... Sonra gözleri mutmain, müsterih ve özlemiş olarak şunları söyledi:
    “Onlar cennette benim yanıma yükseltildiler...”
    Ne şerefli yolculuk...
    Ne şerefli beraberlik…
    Savaşa birlikte gidiyorlar...
    Cennete birlikte giriyorlar...
    Onlar için en şerefli, en güzel övgü, Hz. Peygamberin şu sözüdür:
    “Onlar cennette benim yanıma yükseltildiler...”


    HÂLİD b. VELÎD
    Kendi Uyumayan, Kimseyi de Uyutmayan Adam

    İlginç bir insan, şaşılacak bir hayat...!
    Uhud’da müslümanlara karşı... Ömrünün geri kalanında ise, İslâm düşmanlarına karşı savaşan bir insan...
    İsterseniz gelin, onun hayatını baştan anlatalım...
    Fakat hangi baştan?
    O kendisi bile hayatının hangi noktada başladığını bilemiyor... Bildiği, hatırladığı tek şey; Allah Rasûlü’ne biat edip, teslim olduğu gün...
    Eğer elinde olsa, o günden önceki hayatını silip atacak...
    Öyleyse biz de onun hayatını anlatmaya, kalbinin, Allah korkusu ve Rasûlullah sevgisiyle dolduğu... İslâm’a ilk adımını attığı günden başlayalım…
    * * *
    Bir gün kendi nefsiyle baş başa kaldığı bir vakitte, gittikçe güçlenen yeni din hakkında düşüncelere daldı... Ve Allah’tan kendisine bir yol göstermesini diledi... O an kalbinde yakîn işaretleri belirmeye başladı...
    “Vallahi, şimdi hakikati buldum... Bu adam peygamberdir... Ne zaman, nasıl gidip de müslüman olsam..?” diye düşünmeye başladı.
    Allah Rasûlu’ne gelip müslüman oluşunu, Mekke’den Medine’ye mu’minlerle yolculuğunu onun ağzından dinleyelim.
    “Birlikte yola çıkacağım bir arkadaş aradım... Osman b. Talha’ya rastladım; durumu ona da anlattım. O da bana katılmak istedi. Birlikte yola çıktık. Yolda Amr b. Âs’a rastladık. Amr: “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.
    Biz de meseleyi ona anlattık. O kendisinin de Rasûlullah’a gidip, müslüman olmayı istediğini bildirdi ve bize katıldı. Medine’ye kadar birlikte geldik. Tarih, hicri 8. yılın Safer ayıydı.
    Allah Rasûlü’nün huzuruna vardım. Şehâdet kelimesini getirerek müslüman oldum. Allah Rasûlü bana: “Ben, seni, eninde sonunda hayrı bulacak akıl sahibi bir kişi olarak görüyordum.” dedi.
    Allah Rasûlü’ne biat ettim ve İslâm’a karşı işlemiş olduğum geçmiş günahlarımdan dolayı benim için mağfiret dilemesini istedim.
    O da bana: “İslâm, geçmişteki (İslâm’dan önceki) hataları siler.” buyurdu.
    Ben: “Ya Rasûlullah, siz yine de benim için dua edin.” dedim.
    Allah Rasûlü de: “Allah’ım! Hâlid b. Velîd’in İslâm’a karşı işlemiş olduğu geçmiş günahlarını bağışla...” diye dua etti.
    Sonra sırayla Amr b. Âs ve Osman b. Talha, Rasûlullah’ın huzurunda biat ettiler ve müslüman oldular...
    * * *
    Hâlid b. Velîd’in, İslâm’a karşı işlemiş olduğu geçmiş günahlarının affı için Allah Rasûlü’nden dua isteyişindeki incelik ve hassasiyete bakınız... Oradaki duyarlılığı, onun hayatını inceledikçe daha iyi anlayacağız…
    Güç, kuvvet ve zeka sahibi bu insan, dünyanın geçici menfaatlerini ve atalarının ilâhlarını yüz üstü bırakmış... Kendisini Allah’a ve Rasûlü’ne hizmete vakfetmişti...
    * * *
    Mûte savaşındaki üç kahramanı hatırlıyorsunuz...
    Zeyd b. Hârise, Ca’fer b. Ebû Tâlib ve Abdullah b. Revâha...
    Bu kişiler, Şam diyarında meydana gelen Mûte savaşının kahramanlarıydılar... Öyle bir savaş ki, iki yüz bin kişilik Rum ordusuna karşı verilmiş amansız bir mücadele..
    Allah Rasûlü’nün bu gazve ile ilgili olarak ashabına söylediği duygulu ve içli sözleri de hatırlıyorsunuzdur:
    “Sancağı Zeyd aldı... Savaştı ve şehid oldu...
    Sonra sancağı Ca’fer aldı... Savaştı ve o da şehid oldu.
    Sonra sancağı Abdullah b. Revâha aldı... Savaştı ve o da şehid oldu...”
    Allah Rasûlu’nün sözlerinin devamını buraya saklamıştık... İşte hadisin devamı:
    “Sonra sancağı, Allah’ın kılıçlarından bir kılıç aldı... Ve Allah onun eliyle fethi muyesser kıldı...”
    Kimdi bu kahraman?
    Bu kahraman, Hâlid b. Velîd’den başkası değildi elbette…
    Mûte savaşına bir asker olarak katılan Hâlid, İslâm ordusunu zafere ulaştıran komutan olmuştu...
    Mûte savaşında son komutan da şehid düşünce, sancağı Sâbit b. Akram aldı ve güç belâ Hâlid b. Velîd’in yanına gelerek: “Ey Ebû Suleyman! Sancağı al...!” dedi.
    Yeni müslüman olmuş olan Hâlid b. Velîd, içlerinde önceden müslüman olmuş muhacir ve ensârın bulunduğu bir orduya komutanlık etme hakkını kendinde göremiyordu...
    Aslında edep, tevazu, irfan gibi güzel meziyetlere sahip güzide bir sahâbî idi...
    Sâbit b. Akram’a: “Hayır... Hayır... Ben bu sancağı alamam... Sen bu*na benden daha layıksın... Sen hem Bedir’e katıldın, hem de benden daha yaşlısın.” dedi.
    Sâbit: “Sancağı sen al. Sen savaşı benden daha iyi biliyorsun. Ben sancağı ancak sana getirmek için aldım.” dedi. Sonra müslümanlara dönerek: “Hâlid’in komutanlığına razı mısınız?” diye sordu.
    Mu’minler de: “Evet.” dediler.
    Neticede sancak Hâlid b. Velîd’in eline geçti. O da gerek Rasûlullah’ın hayatında, gerekse onun vefatından sonra zaferden zafere koşmuş ve İslâm’ı yüceltmek için var gücüyle çalışmıştı...
    * * *
    Hâlid İslâm ordusunun başına geçmişti...
    O an müslümanlar zor durumdaydılar... Rumlar ise, çokluklarının verdiği avantajla savaşa devam ediyorlardı...
    Savaşın kaderini değiştirerek, mağlubu galip kılacak bir güce ihtiyaç vardı... Müslümanların zayiatı çoktu... Yaralı sayısı fazlaydı... Sağ kalanlar ise, bitkin vaziyetteydiler... Bu durum karşısında ne yapılabilirdi ki?!
    Ama cesur kalbin başaramayacağı şey yoktur. Hâlid’den daha cesur, daha zeki kim olabilirdi..?
    Bütün olumsuz şartlara rağmen, Hâlid b. Velîd kendisini toparladı... Savaş alanını âdeta bir şahin gibi gözetledi. Zihninde ani bir plan canlandırarak uygulamaya koydu... Savaş devam ederken askerleri guruplara ayırdı... Her guruba bir görev verdi... Sonra düşmanın ortasına daldı ve saflar arasından büyük bir gedik açtı... Bu gedikten tüm müslüman askerler sağ salim çıktılar ve kurtuldular...
    Hâlid b. Velîd, bu savaştaki başarılarından dolayı Allah Rasûlu tarafından “Seyfullah” (Allah’ın Kılıcı) lakabını aldı...
    * * *
    Kureyş’in Allah Rasûlü’yle olan ahdini bozması üzerine müslümanlar Hz. Peygamber’in komutasında Mekke’nin fethi için yola çıktılar...
    Allah Rasûlu, ordunun sağ kanadına komutan olarak Hâlid b. Velîd’i atadı...
    Uzun zaman puta tapanların ve şirkin komutanlığını yapan Hâlid, şimdi İslâm ümmetinin bir ferdi ve bir İslâm komutanı olarak sakin ve emin adımlarla Mekke’ye giriyordu...
    Hâlid’in gözünde bir an mazi canlanıverdi... Müslüman olmadan önceki günleri… Âciz putlara kurbanlar kestiği, heva ve heves peşinde koştuğu günleri... Mekke’ye girerken bunları düşündü...

    Nasıl olmuştu da bunlardan kurtulabilmişti...?
    Hangi mucizeyle müslüman olmuştu...?
    Bütün bu olanlar nasıl açıklanabilirdi...?

    Bunun bir tek izahı vardı...O da mü’minler Mekke’ye girerken tekrarladıkları şu âyet-i kerîmeydi:
    “(Bu) Allah'ın vaat ettiğidir. Allah vaadinden caymaz…” (Rum, 6)
    Hâlid başını yukarı kaldırdı... Ufku dolduran İslâm’ın sancaklarına gıptayla baktı ve kendi kendine:
    “Evet, muhakkak ki, bu Allah’ın vaadidir ve Allah vaadinden dönmez…”
    Sonra kendisini hidâyete erdirdiği için Allah’a hamd etti...
    İslâm’ı Mekke’ye, müşriklere taşıyanlardan birisi olduğu için Rabbine şükretti...
    * * *
    Hâlid b. Velîd, İslâm’a hizmet için Allah Rasûlü’nün yanında daima hazır bulunmuş, hayatını bu yola vakfetmişti...
    Bu hizmeti, Allah Rasûlü’nün vefatından sonra onun ilk halifesi Ebû Bekir’in yanında da devam etmişti...
    İslâm’a karşı riddet hareketlerini bastırmada ilk akla gelen ilk isim Ebû Suleyman, Seyfullah, Hâlid b. Velîd olmuştur...
    Ebû Bekir, mürtedlere karşı ilk savaşı bizzat kendisinin yönettiği bir orduyla gerçekleştirmişti... Hâlid’i ise daha çetin savaşlar için saklıyordu…
    * * *
    Riddet (İslâm’dan dönme) hareketleri başladığında, Ebû Bekir kendi komutasındaki bir orduyla bunlara karşı koymak istedi...
    Ashabın ileri gelenleri, bunun tehlikeli olacağını söyleyerek, yerine bir başkasını komutan olarak atamasını istediler. Fakat Ebû Bekir isteğinde ısrar etti... O, bizzat kendisinin bu işe girişerek, olayın ehemmiyetini göstermek ve müslümanları, riddet hareketine karşı harekete geçirmek istiyordu... Böylece, hem riddet edenlere göz dağı verecek, hem de müslümanların moralini yükseltecekti ki, bir daha kimse böyle bir harekete girişmeye cesaret edemesin...
    Riddet hareketleri, ilk bakışta ârızî, küçük isyanlar gibi gözükse de İslâm’a vereceği zarar göz önüne alındığında oldukça tehlikeli hareketlerdi...
    İslâm’ın güçlenmesini istemeyen Arab ve gayri Arab unsurlar, bu fitne hareketini körüklüyorlardı...
    Fitne önce Esed, Gatafan, Abes,Tay ve Zibyan kabilelerinde ortaya çıktı...
    Sonra Benî Âmir, Hevâzin, Suleym ve Benî Temim’e sıçradı... Küçük çapta çarpışmalarla başlayan, mücadele sonradan sayıları on binleri bulan büyük savaşlara dönüştü...
    Fitne hareketine Bahreyn ve Amman halklarının da katılmasıyla savaşlar daha da şiddetlendi... Müslümanların etrafı âdeta ateşle çevrilmişti...
    Ama Ebû Bekir vardı... Halife Ebû Bekir, hemen orduyu toparladı, başına geçti ve isyan hâlindeki kabileler üzerine yürüyerek, uzunca bir mücadeleden sonra bu isyanları bastırdı...
    Bu ilk zaferden sonra ordu Medine’de uzun süre kalmadı, hemen diğer isyanları bastırmak için harekete geçti...
    İrtidat hareketleri her geçen gün biraz daha artmaktaydı... Hz. Ebû Bekir, ikinci defa ordunun başına geçerek, bu isyanlara karşı koymak istedi... Fakat ashab buna karşı çıktı... Halifenin Medine’de kalmasını istiyorlardı... Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’in önüne çıkmış, atının yularına tutunmuş ve şöyle dedi:
    “Nereye ey Rasûlullah’ın Halifesi..? Sana Allah Rasûlu’nün Uhud’da tavsiye ettiği şeyi tavsiye ediyorum: “Kılıcını kınına sok ey Ebû Bekir! Kendini tehlikeye atarak bizi üzme!”
    Neticede müslümanların oy birliğiyle, Ebû Bekir Medine’de kalmaya razı oldu... Orduyu on bir guruba ayırdı... Her gruba bir komutan tayin etti... Her guruba sancağını verdikten sonra Hâlid b. Velîd’in yanına geldi ve: “Ben Allah Rasûlu’nün şöyle dediğini işittim, dedi:
    “Hâlid b. Velîd, Allah’ın ne güzel bir kulu ve ne güzel bir kardeştir... O Allah’ın kılıçlarından bir kılıçtır... O Allah’ın kâfirler ve munafıklar üzerine çektiği kılıcıdır...”
    * * *
    Hâlid b. Velîd, askerleriyle birlikte savaştan savaşa, zaferden zafere koştu...
    Ta ki o büyük savaş... Yemâme savaşı gelip çattı...
    Riddet savaşlarının en büyüğü olan Yemâme’de müslümanların karşısında, Benî Hanîfe ve diğer kabilelerden oluşan ve Müseylimetü’l- Kezzâb’ın komuta ettiği güçlü bir ordu vardı...
    Daha önce Müseylime’ye karşı bazı kuvvetler gönderilmişse de bunlar başarılı olamamışlardı...
    Sonunda Halife Hz. Ebû Bekir, Müseylime’yi durdurmak üzere Hâlid’i gönderdi…
    Müseylime, Hâlid’in yola çıktığını haber alır almaz, savaş için gerekli hazırlıklara başladı...
    Ve iki ordu karşılaştı...
    Siyer kitaplarına göz gezdirenler bu savaşın, ne derece şiddetli ve korkunç bir çarpışmayla meydana geldiğini görmekte zorluk çekmezler...
    Bir yanda koca bir orduyla Müseylime... Diğer yanda Allah’ın Kılıcı Hâlid b. Velîd’in komutasındaki İslâm askerleri…
    Hâlid, bayrak ve sancakları ordu komutanlarına teslim etti... Ve iki ordu birbirine girdi... Korkunç mu korkunç bir savaş başladı... Müslümanlardan bir kısmı, inatçı bir kasırganın devirdiği çiçekler gibi şehid düştüler...
    Hâlid b. Velîd şöyle bir etrafına baktı... Biraz düşündü... Ve aniden düşmanın zayıf noktasını kavrayıverdi..
    Müseylime’nin ordusu karşısında, İslâm ordusunun savaş isteklerinin zayıfladığını gördü ve onların iradelerini sağlamlaştıracak bir çare aramaya koyuldu... Askerlerinin arasına dalarak şöyle seslendi:
    “Ayrılın... Her kabilenin gayretini görelim...”
    Bunun üzerine muhacirler kendi sancakları altında, ensâr da kendi sancakları altında toplandı...
    “Her kabile kendi sancağı altında...”
    Böylece hezimetin hangi taraftan geldiği daha kolay görülebilecekti... Neticede hamaset duyguları kabardı... Orduya yeniden azim ve cesaret geldi...
    Hâlid ise, bir o tarafa, bir bu tarafa koşuyor, tekbir ve tehlil getirerek orduyu canlı tutmaya çalışıyordu...
    Birkaç dakika sonra savaş, müslümanların lehine dönmüştü... Müseylime’nin ordusu dağılmış ve askerleri birer, ikişer dökülmeye başlamış; binlercesi ölmüştü...
    Hâlid kendi nefsindeki hamaset duygularını âdeta bir elektrik akımı gibi askerlerine yaymış ve bu sayede savaşı kazanmıştı... Bu da onun dehâsını gösteren bir başka olaydır...

    Riddet harplerinin en tehlikelisi ve en şiddetlisi de böylece sona ermiş oldu... Müseylime öldürüldü... Askerlerinden bir çoğu da onunla birlikte öldürüldü.
    * * *
    Medine’de Halife, İslâm’a böyle bir zafer ve böyle bir kahraman bahşettiği için Allah’a hamd etti ve şükür namazı kıldı.
    Hz. Ebû Bekir zekası ve ileri görüşlülüğü ile, İslâm dünyası sınırları içerisinde fitne ve fesadın ortadan kalktığını, artık İslâm için iki büyük fitnenin kaldığını anlamıştı... Bunlar da: Irak’ta Farslılar ve Şam diyarında Rumlar idi...
    Bu her iki imparatorluk da yeni dinin sancağını taşıyan müs*lü*manlara karşı cephe almışlardı... Müslümanlarla savaşmak için vakit kolluyorlardı…
    Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Hâlid’e bir mektup yazarak Irak üzerine yürümesini emretti..
    Hâlid de orduyla birlikte Irak’a hareket etti... Savaşa başlamadan önce, Kisra’nın valilerine yazdığı bir mektupla durumu haber verdi:
    “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
    Hâlid b. Velîd’den İran’ın ileri gelenlerine... Selâm Hakk’a tâbi olanların üzerine olsun..
    Ayaklarınızı kaydırıp, mülkünüzü gideren ve tuzaklarınızı zayıflatan Allah’a hamd olsun...
    Namazımızı kılan, kıblemize yönelen ve kestiğimizi yiyen kişi müslümandır, bizim yararlandığımız haklardan o da yararlanır...
    Mektubumu aldığınızda teslim olup, zimmetime giriniz... Aksi takdirde Allah’a yemin olsun ki, üzerinize öyle bir ordu gönderirim ki, sizin hayatı sevdiğiniz kadar onlar ölümü sevmektedirler...”
    Karşı taraftan bir cevap gelmemesi üzerine Hâlid, fazla vakit kaybetmeden bâtılı yerle bir etmek için harekete geçti...
    Fazla bir mukavemetle karşılaşmadan zayıfları ve köleleri de İslâm sancağı altına alarak, zaferle yoluna devam etti... Emrindeki askerlere: “Halka dokunmayın; bırakın kendi işleriyle meşgul olsunlar... Ancak karşı çıkıp savaşan olursa, öldürün..!” dedi...
    Muzaffer ordusuyla Şam sınırına kadar geldi... Oralar müezzinlerin ezan ve fatihlerin tekbir sesleriyle çınladı...
    Şam’daki Rumlar bu tekbir seslerini duydular mı dersiniz..?
    Evet, duydular... Korkmaya başladılar. Bir anda kendi içlerinde psikolojik bir savaş başladı...
    * * *
    Irak’ta İranlılara karşı kazanılan zafer, bir anlamda Şam’da Rumlara karşı kazanılacak zaferin müjdecisi gibiydi...
    Hz. Ebû Bekir orduyu toparladı, komutan olarak da sırasıyla Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı, Amr b. Âs’ı, Yezid b. Ebû Süfyân’ı ve Muaviye b. Ebû Sufyân’ı atadı...
    Rum imparatoru, İslâm ordusunun kendi üzerine yürümekte olduğu haberini alınca, komutanlarını ve vezirlerini toplayarak, savaşa çıkmayıp, barış yapmayı teklif etti...
    Fakat komutanları ve vezirleri savaşmakta ısrar ettiler ve: “Vallahi biz Ebû Bekir’in topraklarımızı işgal etmesine müsaade etmeyiz!” dediler.
    Ve yaklaşık iki yüz bin kişilik bir orduyla savaşa hazırlandılar...
    Rumların bu hareketi Halifeye haber verildiği vakit Hz. Ebû Bekir şöyle dedi: “Vallahi onların bu kuruntularını Hâlid’le bertaraf ederim…”
    Halife, bu tür şirk ve isyan hastalıklarının devası olan Hâlid’e haber göndererek, Şam üzerine gitmekte olan ordunun başına geçmesini istedi... Bu emir üzerine Hâlid, Irak’ta Müsenna b. Hârise’yi bırakarak, askerleriyle Şam’a doğru yola çıktı... Ve orada gerek savaş alanını tesbitiyle, gerekse askeri tanzimiyle bir kez daha o büyük dehâsını ortaya koydu... Akabinde Allah’a hamd ederek, şöyle dedi:
    “Muhakkak bugün Allah’ın günlerinden büyük bir gündür... Bugün övünmeye veya azgınlığa yer yoktur… İhlasla savaşın... Amelinizle yalnızca Allah’ın rızasını isteyiniz... Gelin komutanlığı sırayla yapalım; bugün birimiz, yarın diğerimiz, öbür gün bir başkası orduya komuta etsin... Böylece hepiniz emirlik yapmış olursunuz...”
    “Muhakkak bugün Allah’ın günlerinden büyük bir gündür...”
    Ne güzel ve ne kahramanca bir başlangıç..!
    “Bugün övünmeye veya azgınlığa yer yoktur...”
    Ne kadar hassas, ne kadar ince bir anlayış..!
    Dehâ, dağıtmakla azalmaz... Büyük komutan bunu iyi biliyordu... Halife, kendisini komutanlar da dahil tüm ordunun başına başkomutan olarak atadığı hâlde o sırf orduda bir karışıklık olmasın, diğer komutanlar alınmasın diye kendisini öne çıkarmamış, mütevazı bir davranışla komutanlığın sırayla olmasını önermişti...
    Bugün bir komutan... Yarın ikinci bir komutan... Diğer gün bir başka komutan... Ve bu böyle devam edecek...
    Rum ordusu teçhizat ve sayı itibariyle korkunç bir görüntü arz ediyordu...
    Rumlar, müslümanların gittikçe güçlendiklerinin farkındaydılar... Bu sebeple, onlara ciddî bir darbe vurarak, bir daha toparlanmalarına engel olmak istiyorlardı... Hazırlıklarını da buna göre yapmışlardı... Rumların bu durumu müslümanları biraz ürkütmüştü... Fakat onlar imanları sayesinde, bu tür karanlık güçlere karşı koyabilecek güçteydiler... Yüreklerinde iman ateşi parladığı sürece hayatta hiçbir şey onları yıldıramazdı...
    Nitekim Hz. Ebû Bekir:
    “Hâlid onlara yeter... Onları Hâlid’le bertaraf edeceğim!.. demişti. Zira o askerini, ordusunu ve komutanını iyi tanıyordu...
    Öyleyse Rumlar nasıl gelirlerse gelsinlerdi... Müslümanlar için onların sayısal çokluluğunun ve kuvvetinin hiçbir anlamı yoktu...
    Hâlid orduyu guruplara ayırdı, her guruba ne yapmaları gerektiğini söyledi ve savaş için ayrıntılı bir plan hazırladı...
    Şaşılacak bir durumdu ki, savaş aynen Hâlid’in planladığı gibi cereyan etti... Adım adım, safha safha... Hatta öyle ki, kimin savaşta kaç kılıç darbesi alacağını söylese, belki o bile doğru çıkacaktı..
    Hâlid’in onlara hakkında verdiği her haber doğru çıkmıştı... Bu durum onun ne kadar usta bir savaşçı olduğunu göstermektedir...
    Savaşa başlamadan önce orduyu ve askerlerini gözden geçirmiş, Rum ordusunun gücü karşısında, askerleri arasında -özellikle de İslâm’a yeni girenlerde- bir korku ve geri çekilme belirtisi olup olmadığını kontrol etmişti... Zira Hâlid için zaferin tek yolu vardı, o da “sebat” idi... Askerler arasında meydana gelebilecek bir iki firar hareketinin orduyu sarsacağını iyi biliyordu... Bu nedenle askerlerin sebatına çok önem veriyor, silahını bırakıp kaçanlara karşı da son derece şiddetli davranıyordu...
    Yermük’te orduyu düzene koyduktan sonra ilk defa savaşa katılan mü’min kadınlara ordunun gerisine saf tutmalarını söylemiş ve onlara:
    “Kaçmaya çalışan olursa öldürün!” emrini vermişti.
    Mü’min kadınlar da o gün vazifelerini hakkıyla yerine getirmişlerdi...
    Savaşın başlangıcında Rum komutanlarından biri Hâlid’e öne çıkmasını, kendisine bir şeyler söylemek istediğini bildirdi. Hâlid de iki ordunun arasındaki boşluktan biraz öne çıktı, Rum komutan (Mâhân) Hâlid’e şöyle dedi:
    “Biz biliyoruz ki, sizi diyarımızdan çıkarıp buralara kadar getiren şey, açlık ve fakirliktir... Eğer isterseniz her birinize onar dinar para, giyecek ve yiyecek verelim, ülkenize dönün... Gelecek yıl yine aynı miktarda para, giyecek ve yiyeceği size gönderirim...”
    Bu yakışıksız sözler karşısında Hâlid ona uygun bir cevap vermek istedi ve şöyle dedi:
    “Şunu bilin ki, bizi ülkemizden çıkarıp buralara kadar getiren şey, açlık değildir. Bilakis biz kan içen bir kavimiz; duyduk ki, Rumların kanından daha lezzetli kan yokmuş. Biz de bu sebeple buraya geldik...”
    Sonra ordusunun başına döndü ve sancağı dalgalandırarak, savaşı ilan etti:
    “Allahu Ekber..!!”
    “Allah en büyüktür..!!”
    “Es cennet rüzgârı..!!”
    Eşi, benzeri görülmemiş bir savaş başladı...
    Rumlar dev gruplar hâlinde taarruza geçtiler...
    Müslümanlar zannettiklerinden daha farklı görünüyorlardı. Mü’minler o gün sebat ve kararlılıklarıyla örnek bir mücadele verdiler...
    Savaşın devam ettiği bir sırada mü’minlerden biri, Ebû Ubeyde b. Cerrâh’a yaklaştı ve şöyle dedi:
    “Ben şehid olmaya azmettim; Rasûlullah’a iletilecek bir dileğin varsa söyle...”
    Ebû Ubeyde de şöyle dedi:
    “Evet, var… Rasûlullah’a şöyle de: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizler Rabbimizin bize vaad ettiği şeyin, hak ve gerçek olduğunu gördük.”
    Bunun üzerine adam âdeta bir ok gibi savaşın ortasına fırladı... Az sonra da binlerce kılıç ve mızrak darbesi altında şehid düştü...
    İşte, İkrime b. Ebû Cehil…
    Evet... Ebû Cehil’in oğlu İkrime...
    Rumların hücumlarının arttığı ve savaşın kızıştığı bir sırada şöyle diyordu:
    “Allah beni hidâyete erdirmeden önce sık sık Rasûlullah’a karşı savaştım... Bugün Allah düşmanlarından mı korkup kaçacağım?”
    Sonra da şöyle bağırıyordu: “Kim ölüm üzerine biat eder..?!”
    Ancak müslümanlar ölüm üzerine biat edebilirlerdi... Ancak mu’minler güle oynaya ölüme gidebilirlerdi... Bu savaşta da mü’minler zaferi değil de sanki şehâdeti arıyorlardı... Allah da onların bu arzusunu kabul ediyor, onlara şehitlik rütbesini bahşediyordu...
    Yaralanıp yere düşenler açlık ve susuzluktan kıvrananlara gelince...
    Onlardan birine bir yudum su verildiğinde kendisi içmiyor, yanındaki kardeşine verilmesini istiyordu... Ona götürüldüğünde o da diğer kardeşine verilmesini talep ediyor, böylece su arada dönüp dolaşıyor; mü’minlerden her biri kardeşini kendi nefsine tercih ediyordu...
    İşte böyle... Belki birçoğu susuzluktan ölüyordu... Ama diğer kardeşini yaşatma pahasına... Bu ne şerefli, ne yüce bir ölümdür ya Rab!...
    Evet, “Yermük”, eşi benzeri görülmemiş fedâkarlıkların sergilendiği büyük bir savaştı...
    Bu büyük savaşın ibret tablolarından biri de Hâlid b. Velîd’in, emrindeki yüz kişi ile yaklaşık kırk bin kişilik Rum ordusuna karşı koyduğu andı... Hâlid o vakit, beraberindeki yüz kişiye şöyle demişti:
    “Allah’a yemin olsun ki, Rumlarda sabır ve cesaret kalmamıştır... Ümit ediyorum ki, Allah bizi onlara karşı muzaffer kılacaktır...”
    Yüz kişi..! Kırk bin kişinin arasına dalıyor..! Ve galip geliyorlar... Bunda şaşılacak ne var..!
    Onların kalpleri Allah’a imanla dolu değil midir? Ve Allah Rasûlü’ne iman etmemişler midir? Kaza ve kadere inanmıyorlar mı?
    Halifeleri Ebû Bekir Sıddîk değil midir?
    Hani şu İslâm sancağını yeryüzünde dalgalandıran, halife olduğu hâlde yetimler için süt sağan Ebû Bekir Sıddîk...
    Ve komutanları Hâlid b. Velîd değil midir?
    Allah’ın kılıcı, zayıfların koruyucusu, zalimlerin korkulu rüyası Hâlid b. Velîd...
    Evet, bütün bunlar yeterli değil midir? Sayıları az da olsa mu’minlerin galip gelmesine... ve muzaffer olmalarına...
    Öyle ise, essin zafer rüzgarları... Önüne geleni silip süpüren, aziz, muzaffer ve kahredici rüzgâr...
    * * *
    Savaşın bir anında Rum komutanlarından biri, Hâlid’in öne çıkmasını istedi, Hâlid öne çıktı... Karşı karşıya geldiklerinde Rum komutan, Hâlid’e seslendi:
    “Ey Hâlid! Sana bir şey soracağım, bana doğruyu söyle. Allah Nebînize gökten bir kılıç indirdi, Nebîniz de o kılıcı sana verdi, sen de o kılıçla önüne geleni mağlup ediyorsun, böyle bir şey var mı?”
    Hâlid: “Hayır, böyle bir şey yok...!” dedi.
    Adam: “Öyleyse niçin sana Allah’ın Kılıcı diyorlar?” dedi.
    Bunun üzerine Hâlid şu cevabı verdi:
    “Allah içimizde Peygamberini gönderdi; bir kısmımız onu tasdik etti, bir kısmımız da yalanladı...
    Ben de Allah beni hidâyete erdirinceye kadar yalanlayanlardandım. Sonra Allah beni hidâyete erdirdi ve ben de ona biat ettim...
    Allah Rasûlu beni çağırdı ve bana: “Sen Allah’ın kılıçlarından bir kılıçsın.” buyurdu. İşte “Allah’ın Kılıcı” diye adlandırılmam bu şekilde oldu.”
    Rum komutan: “Neye davet ediyorsunuz?” diye sordu. Hâlid: “Allah’ı birlemeye ve İslâm’a…” dedi.
    Rum komutan: “Bugün müslüman olan bir kişi, aynen sizin aldığınız ecir ve sevabı alabilir mi’?” diye sordu.
    Hâlid: “Evet, hem de fazlasıyla…” dedi.
    Rum komutan: “Nasıl olur, siz daha önce müslüman oldunuz..?” diyerek şaşkınlığını belirtti.
    Hâlid: “Biz Rasûlullah’la birlikte yaşadık, onun mucizelerini gördük. Dolayısıyla bizim gördüklerimizi gören, duyduklarımızı duyan birinin iman etmesi kolaydır... Ama bizden sonra iman edecek sizler, onu görmediniz, sözlerini işitmediniz. Sizin bu şekilde iman etmeniz gayba imandır. Eğer kalben bu imana erişirseniz, bu daha değerli ve daha faziletlidir…” dedi.
    Rum komutan bu sözler üzerine bir nara attı... Atını sürerek Hâlid’in yanına geldi ve:
    “Ey Hâlid bana İslâm’ı öğret...!” dedi.
    Müslüman oldu... İki rekat namaz kıldı... Müslümanların safına geçerek savaştı ve az sonra da şehid düştü...
    * * *
    Savaşın son derece kızıştığı ve müslümanların zafere adım adım yaklaştıkları bir sırada Medine’den yola çıkan bir posta, Hâlid b. Velîd’e yeni Halife Ömer b. Hattâb’ın mektubunu getirdi... Mektupta Ebû Bekir’in vefât ettiği haber veriliyor, ayrıca Hâlid’in komutanlıktan alındığı ve ordunun başına Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın atandığı bildiriliyordu... Hâlid mektubu okudu, Ebû Bekir’e Allah’tan rahmet, Ömer’e de başarı diledikten sonra, elçiden bu haberi gizli tutmasını ve savaş sona erinceye kadar da kimseye söylememesini istedi... Zira müslümanların zafere ulaşmak üzere oldukları böyle kritik bir anda bu haber İslâm ordusunda bozguna neden olabilirdi...
    Nihayet zafer saati gelip çattı... Rumlar bozguna uğradılar... Müslümanlar bir kez daha -Allah’ın yardımıyla- galip ve muzaffer oldular...
    Hâlid, Ebû Ubeyde’ye doğru ilerleyerek, komutanını selâmlayan bir asker gibi onu selâmladı... Ebû Ubeyde önce bunu şaka zannetti. Fakat az sonra gerçeği öğrendi ve Hâlid’in alnından öperek, hayranlıkla onu kutladı...
    Bu olayla ilgili olarak, tarihçilerin bir rivâyeti daha vardır. Buna göre, Halife Hz. Ömer mektubu, Ebû Ubeyde’ye gönderdi, Ebû Ubeyde de bu haberi savaş sonuna kadar sakladı... Olay nasıl olursa olsun, her iki durumda da Hâlid’in ve Ubeyde’nin sergilediği davranış takdire şâyandır...
    Hâlid’in hayatında onun ihlas, samimiyet ve doğruluğunu gösteren bundan daha güzel bir olay yoktur...
    Komutan veya asker olmak... Onun için ikisi de birdi... Aralarında bir fark görmüyordu... Asıl olan, Allah yolunda hizmet ve bu hizmetin canla başka yerine getirilmesiydi...
    Gerek Hâlid’deki, gerekse diğer müslümanlardaki bu hizmet anlayışında, ümmetin başı ve yöneticisi olan halifelerin rolü büyüktü...
    Ebû Bekir ve Ömer...
    İki eşsiz insan... Onlar hakkında dil ne söyleyebilirdi ki..?!
    Ömer ve Hâlid... Zaman zaman aralarında soğukluk olmasına karşın, Ömer’in Hâlid konusunda aldığı kararların haklılığında şüphe yoktur. Zira adaleti, verâsı ve nezahetiyle şöhret olmuş bir insan olarak Ömer’in, haksız kararlar alabileceği düşünülemez.
    Ömer, Hâlid hakkında kötü niyetli olmamıştır... Onun tek arzusu, Hâlid’in öfkesini ve kılıcını dizginlemekti...
    Hz. Ömer bu durumu, Mâlik b. Müveyr’in öldürülmesini müteâkip Halife Hz. Ebû Bekir’e açmış ve: “Hâlid’in kılıcında, sürat, hafıflik ve kızgınlık var.” demişti.
    Hz. Ebû Bekir de: “Allah’ın kâfirlere çektiği bir kılıcı ben kınayamam.” cevabını vermişti.
    Dikkat edilirse yukarıda Ömer, Hâlid için “Hâlid’in kendisinde bir hiddet var.” demiyor.... “Hâlid’in kılıcında hiddet var.” diyor... Bu da Ömer’in onun hakkında söz söylerken edep dairesinde kaldığını, hatta Hâlid’i takdir ettiğini gösterir...
    Hâlid savaş adamıydı... Beşikten mezara kadar...
    Çevresi, yetişmesi, terbiyesi, İslâm’dan önceki ve İslâm’dan sonraki hayatı... Onu korkusuz bir savaşçı yapmıştır...
    Müslüman olmadan önce mü’minlere karşı kullandığı kılıcını İslâm’a girdikten sonra biraz da o yılların acısıyla, müşriklere karşı daha şiddetli ve daha acımasız sallıyordu...
    Başta zikrettiğimiz olayı, Hâlid’in Hz. Peygamber’den ricasını hatırlıyorsunuz... Hâlid müslüman olduktan hemen sonra:
    “Ya Rasûlullah! Daha önce İslâm’a karşı işlemiş olduğum günahlardan dolayı benim için mağfıret dile…” demişti.
    İslâm daha önceki günahları silip attığı hâlde Hâlid’in içi rahat etmemiş ve Allah Rasûlu’nden kendisi için istiğfarda bulunmasını istemişti.
    Kılıç, Hâlid gibi yaman bir savaşçının elinde olunca bu kılıcı dizginlemek de kolay olmuyordu... Bu sebeple Hâlid, göreve gönderilirken zaman zaman uyarılıyordu.
    Mesela; Hz. Peygamber, kendisini bazı Arap kabilelerinin fethi için görevlendirdiğinde şöyle demişti:
    “Dikkat et, seni davetçi olarak gönderiyorum; savaşçı olarak değil.”
    Fakat Hâlid’in kılıcı, nefsine galip gelmiş ve savaşa girmişti… Bu durum Hz. Peygamber’e iletildiğinde Allah Rasûlu kıbleye dönmüş ve:
    “Allah’ım! Hâlid’in yaptığı şeylerden ötürü sana sığınırım, affet!.. “ diye dua etmişti.
    Sonra Ali’yi göndermiş; kabilelere, mallarının ve kanlarının bedelini ödemişti...
    Olayla ilgili olarak şu rivayet de nakledilir:
    “Daha sonra Hâlid bu işi, Abdullah b. Huzafe es-Sehmî’nin: “Rasûlullah, müslüman olmazlarsa onları öldürün, dedi.” sözü üzerine yaptığını beyan etmiş ve özür dilemiştir.”
    Hâlid üzerine aldığı vazifeyi en iyi şekilde yapmaya çalışırdı... Bir zamanlar hürmet ettiği eski değerlerini de aynı kararlılıkla terk etmeyi bilmiştir...
    Allah Rasûlü, kendisini “Uzza” putunu yıkmaya gönderdiği vakitte aynı azim ve kararlılıkla gitmişti.
    Tek başına âdeta bir orduyla savaşıyor gibiydi... Putun sağına, soluna ve ayaklarına kılıç darbeleri indiriyordu... Bir yandan da şöyle bağırıyordu:
    “Ey değersiz, rezil Uzza! Artık seni ululamıyorum..! Zira seni Allah alçaltmış...”
    Sonra onu ateşe verip yaktı...
    Artık Hâlid’in gözünde, şirki çağrıştıran her şey değersizdi ve Uzza putu gibi yok edilmeliydi... Ona göre, bunun da tek yolu kılıçtı... Bir de:
    “Artık seni ululamıyorum..! Zira seni Allah alçaltmış...” sözleri ve inancıydı...
    * * *
    Hâlid’in kılıcının bu derece hiddetli olmaması gerektiği konusunda Hz. Ömer’le hemfikiriz... Yine Hz. Ömer’in onun hakkında söylediği:
    “Analar, Hâlid gibisini doğurmaktan acizdir.” sözüne de yürekten katılıyoruz.
    Hâlid vefat ettiği vakit Hz. Ömer çok göz yaşı döktü... Sadece onu kaybettiği için değil; bilakis fitne sönünce komutanlığı ona bırakmak istediğinden dolayı...
    Fakat Halife Ömer bu arzusuna erişemedi... Zira Hâlid rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş, cennetteki mekanına erişmişti... Artık biraz dinlenebilirdi... Ömrü savaş ve mücadelelerle geçmiş, istirahat nedir bilmemişti...
    Şimdi o yüce ve şerefli nâşı biraz olsun uyuyabilirdi...
    Zira dost ve düşmanları onun hakkında: “Kendisi uyumayan kimseyi de uyutmayan adam” derlerdi...
    Eğer mümkün olsaydı, Allah Teâlâ’dan, ömrünü uzatmasını talep eder ve daha uzun yıllar İslâm’ın hakimiyeti ve şirkin sonu için savaşırdı..
    Allah yolunda cihad, hayatta en çok sevdiği şeydi... O şöyle diyor- du:
    “Allah yolunda cihada çıktığım bir gece, benim için, bir düğün gece- sinden veya bir oğulla müjdelenmemden daha sevimlidir.”
    Bu sebeple onun en çok korktuğu şey, yatağında ölmekti... Hayatını at sırtında kılıç sallayarak geçiren bir insan için yatağında can vermekten daha acı bir şey olamazdı...
    O Allah Rasûlu ile aynı safta çarpışmış, riddet (dinden dönme) hareketine katılanları kahretmiş, İranlılara ve Rumlara karşı üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmişti...
    Böyle bir kahraman için, yatakta can vermek elbette üzücü olurdu...
    Bu nedenle son anlarında, göz yaşları eşliğinde şöyle diyordu:
    “Birçok olaya şahit oldum… Sayısız mücadelelere girdim... Vücudumda kılıç, mızrak veya ok darbesi almadık yer kalmadı... Sonunda işte gördüğünüz üzere bir deve gibi yatağımda ölüyorum... Kahrolsun korkaklar... !”
    Bunlar ancak Hâlid gibi bir kahramanın ağzından çıkabilecek kelimelerdi...
    Son nefesini vermeden önce vasiyetini yazdırdı... Mallarını kime bıraktığını biliyor musunuz?
    Ömer b. Hattâb’a...
    Peki, terekesinin (geriye bıraktığı malların) ne olduğunu biliyor musunuz?
    Atı ve silahı...
    Evet... evet, sadece atı ve silahı... Zira bu ikisi dışında sahip olduğu başka bir malı yoktu.
    Zira o, yaşadığı sürece dünya malı ile ilgilenmemiş, ömrünü Allah yolunda cihadla geçirmişti...
    Dünya malına hiç tamah etmemişti, sadece Yermük savaşında kaybettiği “sarık” için üzülmüştü... Bunun için kendini kınayanlara da şöyle dedi: “O, başlığın içerisinde Rasûlullah’ın bir miktar saçı vardı; onu uğurlu sayar ve onunla zafer talep ederdim...”
    * * *
    Hâlid hayata gözlerini yumdu... Cism-i pâki ashabın omuzlarında kabre doğru yollandı... Annesi göz yaşları içerisinde şunları söylüyordu:
    “Sen, kavminin en hayırlılarından ve en cesurlarındandın... Sen, aslanlardan daha cesurdun... Ve dağlar arasında akıp gitmekte olan ırmaklardan daha cömerttin...”
    Bu sözleri duyan Ömer: “Doğru söyledin... Vallahi o gerçekten böyleydi...” dedi.
    Hâlid kabre konuldu... Ashab kabrin etrafında sıralanmıştı... Hiç kimseden çıt çıkmıyordu... Etrafta derin bir sessizlik vardı. Bu sessizliği Medine sokaklarından dört nala gelmekte olan bir atın kişnemesi bozdu...
    At, koşarak geldi ve Hâlid’in kabri yanında kişneyerek şaha kalktı... Sanki üzerinde binicisi varmış gibi... Sanki yeni zaferler için sefere çıkacakmış gibi... Sahibini, kahramanını selâmlıyor, onu son yolculuğuna uğurluyordu... Sonra sakinleşti, başını kaldırdı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu...
    Bu at, Hâlid’le birlikte nice savaşlara katılmış, nice zaferler kazanmıştı...
    Fakat Hâlid’den sonra bu zaferlere yenilerini ekleyecek birisi gelecek miydi..?
    “Ey muzaffer kahraman..!
    Ey karanlık gecelerin şafağı..!
    Sen ki ordularınla zaferden zafere koşardın...
    “Sabah olduğunda gece için hamd ederler” sözünle askerlerine cesaret verirdin...
    Hatta bu senin için bir darbımesel olmuştu...
    Şimdi ise yolculuğunu tamamladın...
    Ya Ebû Suleyman! Senin sabahın da hamddir...
    Ey Hâlid! Seni anmak bir mutluluktur, bir şereftir...
    Müsaade et biz de senin için, Mu’minlerin Emiri Ömer’in söylediklerini tekrarlayalım:
    “Allah sana rahmet etsin, ey Ebû Süleyman…
    Allah katında, sende olan şeyden daha hayırlısı yoktur.
    Hamd ederek yaşadı...
    Bahtiyar olarak öldü...”
  3. Selahaddin Eyyubi

    Selahaddin Eyyubi Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Allah (C.C) Razı olsun.Çok yararlı bilgiler var.İnş. Başlayacağım işi bitiririm.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş