1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Çözüldü "neye Inanacağımı Bilmiyorum?" Diyen Tasavvufcunun, Selefilere Saldırısı?

Konu, 'Dinler - Mezhebler - Fırkalar ve Şahıslar' kısmında hunermend tarafından paylaşıldı.

  1. hunermend

    hunermend Üyeliği İptal Edildi Banned Kullanıcı

      
    ben tasavucçu tarikatçı bir gelenekten geliyorum ama bazı yanlış uygulamalrı beni gerçeği araştırmaya yöneltti bende neyin yanlış neyin doğru olduğunu araştırmak üzere bu siteye üye oldum tarikatçılar hakkında burada gördüklerim ayetlerle desteklendiği için inanıyorum fakat bizim ehli sünnet ehli arkadaşlarımız ise vehabilerin apaçık yanılgıda oluklarını şu szölerle ve ayetlere destekliyorlar lütfen yardım edin bana ben işin içinden çıkamıyorum:
    ehhabi ve selefi tayfası yüzyıllardır Peygamberden ve Velilerden himmet ve yardım istemenin, onları aracı etmenin şirk olduğunu savunurlar, bütün tarikat ehline kafir derler, oysaki kendilerinin de kabul ettiği birinci kaynak olan Kur'an-ı Kerim onları apaçık yalanlamaktadır;

    38-Süleyman kendi adamlarına dönerek: "Ey Heyet kendileri teslimiyyet gösterip bana gelmeden önce, o kadının tahtını bana kim getirir?" dedi. 39-Cinlerden bir ifrit: "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Ve gerçekten bunu yapmaya hem gücüm, hem de güvenim var." dedi. 40-Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat ise: "Ben onu sana gözünü kırpmadan önce getiririm." dedi. Derken onu yanında duruyor görünce: "Bu, Rabbimin bir lutfudur; beni imtihan için ki, şükredecek miyim, yoksa nankörlük mü edeceğim. Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder, her kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki, Rabbim herşeyden müstağnidir, büyük ihsan sahibidir" dedi.
    Neml Süresi

    - Hz. Süleyman acaba Allah dururken neden tahtı başkalarından istemiş? yoksa haşa bir Peygamber Allaha şirkmi koşmuş?(vehhabilere göre şirk koşmuş) Elbetteki hayır, Hz Süleyman'ın Allahı, imanı , dini vehhabi ve selefi'lerden daha iyi bildiğini çocuklar bile bilir.

    64-Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı
    Nisa Süresi

    - Vehhabi ve selefi tayfası mürşid önünde tövbenin şirk olğunu söylerler (Tasavvuf ehli Peygamberi Allahın rasulü olduğu için sever, Evliya'yıda Peygamberin varisi oluğu için severler); Hakiki tarikat ehli hiç bir zaman bir Veli'yi Peygamber yerine koymaz, tasavvuftaki mürşid önünde tevbe yukarıdaki ayette geçen tevbenin bir benzeridir. Bu durumda Peygamberin sahabeye aracı olmasıda şirk'midir sizce? Cebrail'in Peygamber'e aracı olmasıda şirk'midir sizce? yoksa bu ayetleri tarikatcı'larmı Kur-an'a eklemiş? Elbetteki hayır, Peygamber efendimiz diri ikende vefatından sonrada (ki ayet diri ve ölü diye belirtmemiş, o zaman her iki durumuda kapsar, eğer sadece diri iken geçerli denirse bu Allahın Peygamber'den sonrakilere adaletsizlik yaptığını gösterirki bu Allah'ın şanına yakışmaz) ümmeti için aracı olmaktadır.

    89-“Onlara Allah tarafından yanlarında bulunanı (Tevrat’ı) tasdik edici bir kitap (Kur'ân) gelince -ki daha önce (o gönderilecek peygamberi vesile yaparak) inkâr edenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bildikleri (o peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Bu yüzden Allah’ın lâneti kâfirler üzerinedir.”
    Bakara Süresi

    - Şefaat şirk diyen, ölüden yardım isteyene kafir diyen, ölünün kimseye faydası olmaz diyen vehhabi ve selefi tayfasına tokat gibi bir ayet daha, vefat edenin ölü olduğu gibi doğmamış kişide ölüdür, Allah Teala yahudilerin ahir zaman Peygamberini vesile ederek yardım istediklerini söylüyor ve Allah yardım istedikleri için değil, O Peygamber gelince ona iman etmedikleri için onları kınıyor.

    Dikkat edilirse vehhabi ve selefilerin iddialarını çürütmek için sadece Kur-an'ı Kerimden örnek verdik, ayetler gayet açık yani Muhkem'dir niyeti bozukların ayetleri istediği gibi tevil etmeleri bu gerçeği değiştirmez. Hadislerden ve Alimlerin sözlerinden bahsedecek olsaydık daha yüzlerce kanıt çıkardı.Umarız vehhabi ve selefi'lere kanan kardeşlerimiz düşünür.

  2. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin


    İlk paragrafta tasavvuf, tarikat kökenli olduğunu söylemene rağmen, sitemizdeki tasavvuftaki şirk ve bid'at içerikli reddiye yazılarımızın Kur'an kaynaklı olduğundan ötürü kabul ettiğini, inandığını söylemene rağmen; İkinci paragraftaki yazında tasavvufu ehl-i sunnet diye vasfederken, selefi ve vahabi diye nitelendirdiklerini ise yanlışlarını kendilerinden alıntılama yapmadan hatalı gördüğün gibi , Kur'an ve sunnetle amel etmesine rağmen kendilerine "tayfa" diyerek nitelendirmeni ise, 'tiskinç' olarak karşılıyorum.

    Sofilerin arasında dünyaya gelmekten dolayı , kendisini taasub ile bulunduğu dramını savunmak zorunda hissetmemelisin.
    Şimdi tasavvufcuların, şeytanın süslü göstererek saptırmaları ve batıl tevilleri ile haktan ayrılmasına sebeb olan kuşkularına geçelim:



    Daha şirkin neler olub olmadığını bilmeyen bir cahile ne kadar faydalı olabileceğimizi Allah (c.c.) bilir. Suleyman (a.s.) olsun, Muhammed (s.a.v.) olsun bütün peygamberler, ashabından, havarilerinden veya kavminden birşeyleri yapmasını istemiş olabilir. Bunun haricinde zor durumda olan bir kişi, kendisine yardım edebilecek ve insanların yapabileceği bir işte yardım etmesini istemesi câizdir. Misâlen, uçuruma yuvarlanmış veya denizde boğulan bir kişi, kıyıda bulunan mahlukattan (insanlardan) yardım istemesi meşrûdur. Bunun câiz olmayan şekli ise, mesela denizin ortasında fırtınaya tutulan kişinin, fırtınanın dinmesi için kıyıdakilerden veya kendi zannınca salih kul diye bildiği gavs veya şeyhlerinden yardım istemesi , kendini kurtarmasını dilemesi apaçık şirk olub, Kurayş muşriklerinin bile yapmadığı zulûmattandır.
    Sizi karada ve denizde gezdirip dolaştıran O'dur. Hatta gemilerde bulunduğunuz ve o gemiler, içindekilerle beraber hoş bir esinti ile akıp gittikleri ve tam keyiflendikleri sırada o gemilere şiddetli bir fırtına gelir çatar ve her taraftan onlara dalgalar gelmeye başlar. Bütünüyle kuşatılıb artık bittiklerini sanırlar. İşte o vakit dini sadece Allah'a has kılarak : "Eğer bizi buradan kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden olacağız." derler” (Yunus 22)

    Suleyman (a.s.)'ın, tahtın getirilmesini istemesi hadisesi ise şöyledir :

    "Kitabtan ilmi olan kimse ise, "Gözünü açıb kapamadan, ben onu sana getiririm" dedi. (Suleyman) onu (Melike'nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, "Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lutfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir." (Neml surasi, 40. ayet)

    Bu ayeti açıklama olarak ehl-i sunnet kaynaklarından, İbn Kesir tefsirine bakıyoruz :
    "İbn Abbâs bu kimsenin, Suleyman (a.s.)'ın kâtibi Âsaf oldğunu söyler. Muhammed îbn İshâk'ın Yezid ibn Rûmân'dan rivayetine göre; bu, Âsaf ibn Berhiyâ'dır. Sıddîk birisi olup İsm-i A'zam'ı bilirmiş. Katâde der ki: Mu'min bir insan olup, adı Âsaf idi.

    Ehl-i Sunnet Âlimlerine Göre; Taht Nasıl geldi :

    Abdullah b. Şeddad dedi ki: Suleyman (a.s): "Kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?" dediğinde Belkıs bir fersahlık uzaklıkta bulunuyordu, tahtını ise Sebe'de bırakmış, tahtı kırmızı yakut ve mucevherat ile süslenmiş, gümüş ve altından yapılmıştı. Tahtı o sırada üzerinde yedi kilit bulunan, içice yedi odanın içinde bulunuyordu, onu korumak için de muhafızlar görevlendirmişti.

    «Gözünü açıb kapamadan ben, onu sana getiririm. (Gözünü kaldır ve güç yetirebildiğin kadarıyla gözünün uzanabildiği yere kadar bak. Sen gözünü daha kendine çevirmeden tahtı yanında hazır bulacaksın.)»
    Vehb îbn Munebbih burayı şöyle açıklıyor:
    Gözünü açıb uzaklara bak. Gözlerin, ulaşabileceği en uzak yere ulaşmadan ben onu sana getireceğim. Anlattıklarına göre; o kişi Suleyman'a, istenilen tahtın bulunduğu Yemen tarafına bakmasını söylemiş, sonra kalkıp abdest alarak Allah Teâlâ'ya duâ etmiş.


    İbn Atiyye der ki: İnsanların çoğunluğunun kabul ettiği görüş şudur:
    Bu kişi Âsaf b. Berhiyâ adında, İsrailoğullarına mensub salih bir kişi idi. Rivayete göre iki rekat namaz kıldıktan sonra Suleyman (a.s)'a şöyle demiştir; Ey Allah'ın peygamberi, uzağa doğru bir bak, o da Yemen'e doğru baktı ve tahtı önünde buldu. Suleyman daha gözünü kırpmadan taht yanında idi.

    Mucâhid, onun duasında; 'ey Celâl ve İkram sahibi (olan Allah)', dediğini nakleder.
    Zuhrî'nin naklettiğine göre ise: 'Ey ilâhımız, ey her şeyin tek olan ilâhı. Senden başka ilâh yok. Onun tahtını bana getir' demiş, taht hemen önünde belirivermiş.


    Mucâhid, Saîd ibn Cubeyr, Muhammed İbn İshâk, Zuheyr îbn Muhammed ve başkaları şöyle diyor:
    O, Allah Teâlâ'ya duâ edip Belkîs'ın tahtını getirmesini istediğinde, —ki taht Yemen'de, Hz. Suleyman ise Beyt-i Makdis'te idiler— taht kaybolup yere batmış, sonra Suleyman (a.s.)ın önünde ortaya çıkıvermiştir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki:
    Suleyman nasıl taşındığını anlayamadan Belkîs'ın tahtının taşınıp önüne getiriliverdiğini görmüştür. (Suleyman (a.s.) orada olmasına rağmen nasıl taşındığını anlayamamasına rağmen, topal şeyhleri bile uçuranlar binlerce yıl sonrasından gördüklerini iddia edebilmekteler.)


    Mufessirler, bu zatın "Kitabtan bildiği ilmin" ne olduğu hakkında da çeşitli rivayetler zikretmişlerdir. Bazılarına göre bu ilimden maksat, Allanın bir ismidir, onunla kendisine dua edildiğinde duayı kabul eder. Ancak bu ismin hangi isim olduğu bilinmemektedir.
    Yüce Allah'ın kendisi anılarak istenileni verdiği, kendisi anılarak dua edildiğinde duayı kabui ettiği, yüce Allah'ın ism-i A'zam'ını biliyordu. Âişe (r.anha) dedi ki:
    Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Asaf b. Berhiya'nin kendisini anarak dua ettiği Allah'ın ism-i Â'zam'ıdır, Ya Hayyu, Ya Kayyum idi." (Taberi, XIX, 163, 164)

    Mucahid, "Kendisine ilim verilen zat"ın, Allah'ın "Zulcela-i Vel İkram" isimleriyle dua ettiğini söylemiş Zuhrî ise: "Yâ İlahenâ Ve İlahe Kulli Şey'in İlahen Vahiden Lâ İlahe İlla Ente İ'tinî Bi Arşihâ" "Ey İlahımız ve herşeyin tek ilahı olan Ali ahım. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sen o kadının tahtını bana getir." diye dua ettiği nakledilmiştir. Hemen taht onun önüne getirildi.

    el-Kuşeyrî (Tasavvuf ehlinden) dedi ki: Bu görüşü Vehb, Malik'ten de rivayet etmiştir.
    Şöyle de denilmiştir: Belkıs'ın tahtı havada getirilmiştir, bu da Mucahid'in görüşüdür.
    Suleyman ile taht arasında da, Kufe ile Hire arası kadar bir mesafe vardı. Malik dedi ki: Belkıs Yemen'de, Suleyman (a.s)'da Şam'da bulunuyordu.
    Tefsirlerde kaydedildiğine göre Belkis'ın tahtı içinde bulunduğu yeri deldi, sonra da Suleyman'ın önünde bitiverdi. Abdullah b. Şeddad dedi ki: Taht yerdeki bir tünelden çıktı. Bunların hangisinin olduğunu en iyi bilen Allah'tır.

    Ayet'i kerimede geçen "Gözünü açıb kapamadan getireceğim." ifadesini, Said b. Cubeyr ve Ma'mar, göz görecek kadar bir mesafede bulunan bir kimsenin, sana gelmesinden önce ben onu sana getireceğim." şeklinde izah etmişledir.

    Ayetten Çıkarılan Sonuç :

    1- "Kitabtan ilmi olan zat" ayetiyle, tahtı getiren zatın, Allah'ın kitabı (muharref olmamış zamanki Tevrat) ilmine sahib olduğu Allah (c.c.) bildirmekte, tahtı getirerek, Suleyman (a.s.)ın yapmadığı bir iş ki, Hıdır ve Musa (a.s.) kıssasındaki gibi, Musa (a.s.)'da bulunmayan bir ilim sebebiyle Hıdır (a.s.) ile buluşması buyrulmuştu.

    2- İlim sahibi zat, tahtın gelmesi için Allah (c.c.) ismi azamıyla dua ediyor ve taht kendi yanında beliriyor. Kitabdan kendisine ilim verilmiş zat, tahtı getirmek için merdivenlerden inip, korumaları etkisiz hale getirip, anahtarları alıp, kilitleri açıb, tonlarca ağırlıktaki tahtı sırtına alıp gelmemiştir.

    3- Kitabdan kendisine ilim verilmiş zatın bir ruhu bir kalbi olduğundan , Suleyman (a.s.)ın yanından hiç ayrılmamıştır, bir daha dışardan gelmemiştir.

    4- Suleyman (a.s.) insanların Allah katında en değerlisi olduğu halde, Allah (c.c.)nin kendisine ruzgarı vesile kılmasıyla ancak gündüz bir aylık, gece bir aylık mesafeye gidebilirken, Tayy-i mekan ışınlanma safsatasına inananların uçurdukları kişiler, Peygamberleri sollayarak, 6 aylık, 1 senelik mesafeleri anında ışınlanarak Türkiye'de iken Kabe'de, Çeçenya'da, Pakistan'da, Almanya'da bulunabilmektedirler.

    5- Ehl-i sunnet (Kur'an ve sunnetle amel eden) kaynaklarında , Belkıs'ın tahtının nasıl geldiği aşikardır, delilleriyle görmüş olduk. Buna rağmen delilsizce ışınlanıp gitti getirdi diyerek, Tayy-i mekan safsatasını uydurmaya çalışmak, sapkın cahillikten başka birşey değildir.




    Hâla tasavvufun karşısındakileri, kendilerin olmayanları “falan tayfası” diyerek yaftalama ile edebsizlik duvarına toslayan cahil kardeşim, acaba buraya yapıştırdığın ayetin neden nuzul olduğunu ve hangi kafirlerden bahsettiğini neden araştırma gereği duymazsın?

    İlk önce ayeti eksiltmeden ortaya koyalım:
    Biz hangi peygamberi gönderdikse, sırf Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Rasul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı avfedici, merhametli bulurlardı.” (Nisa 64)

    Bu âyet-i kerimenin munafıklar hakkında nazil olduğu rivayeti yanında Ebu Bekr el-Esam’ın şöyle bir sebeb daha zikreder:
    Bir kısım munafık, Peygamber (s.a.v.)'e bir hile yapmak üzere aralarında anlaştılar ve yapacakları hileyi plânladılar, sonra da plânladıkları bu hileyi gerçekleştirmek üzere Efendimiz (s.a.v.)'in yanına girdiler. Hemen Cibrîl gelib o munafıkların plânladıkları hileyi haber verdi de Rasulullah (s.a.v.):
    "Bir kısım insanlar yapamıyacakları, ulaşamıyacaklan bir şeyi isteyerek, arzu ederek yanımıza girdiler. Kalksınlar Allah'tan mağfiret dilesinler ki ben de onlar için istiğfarda bulunayım." buyurdu.
    Kalkmadılar. "Kalkmıyacak mısınız?" diye tekrar sordu, yine kalkıb Allah'tan mağfiret dilemediler.
    Peygamber (s.a.v.): "Ey filân kalk, ey filân kalk." diye onlardan 12 kişiyi saydı.
    Kalktılar ve: "Senin söylediğini yapmaya gerçekten karar verib azmetmiştik. Kendimize zulmettiğimizden dolayı Allah'a tevbe ediyoruz, sen de bizim için istiğfarda bulunuver." dediler.
    Peygamber (s.a.v.): "Şimdi mi? Çıkın; ben işin başında sizin için istiğfar etmeye şimdikinden daha yakındım, Allah da mağfiret dilemeyi kabule daha yakın idi (ama kalkıp mağfiret dilemediniz). Şimdi yanımızdan çıkın." buyurdular.

    Ehli sünnet muhaliflerinin bu ayetin peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabrine gelip günahlarının bağışlanması konusunda ondan istiğfar ve şefaat talebinde bulunmaya delâlet ettiğine istidlâl etmelerine gelince bu batıl bir istidlâldir, sakat bir anlayışa ve tevhid gerçeğinden uzaklaşmaya delâlet eden fasid / yanlış bir görüştür.
    Ashab-ı kiram (radıyallahu anhum) bu ayetten böyle bir yanlış anlayışa kapılmadılar. Bu sebeple onların istiğfar talebiyle Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabrine geldiklerine dair hiçbir şey nakledilmedi. Halbuki onların nefislerine zulmetmeleri kesinlikle Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in vefatından sonra da vaki olmuştur. Bu da ehl-i sünnet muhaliflerinin anlayışlarının yanlış ve reddedilen bir anlayış olduğunu gösterir.

    Nisa suresi 64. ayeti alimler şöyle izah etmişlerdir:
    İbn Cerir et-Taberî bu ayetin tefsirinde şunları söyledi:
    "Bununla Allah Teala şunu kastediyor: Eğer bu iki ayette nitelikleri sıralanan munafıklar -ki onlar Allah ve Rasûlunun hükmüne çağırıldıkları zaman bundan tamamen yüz çevirirler- mahkemeleşmelerinde Tağuta başvurarak, Allah'ın Kitabından ve Rasûlunün sünnetinden uzaklaşarak, büyük bir günah işlemek suretiyle nefislerine zulmettikleri zaman sana gelirlerse ey Muhammed; senin hükmünü bırakıp hükmüne razı bir vaziyette Tağuta geldikleri, böylece yapacaklarını yaptıkları zaman tevbekar olarak sana gelirlerse, günahlarından dolayı Allah'ın kendilerini affetmesini ve günahlarını örtmesini isterlerse, Allah'ın Rasûlüde onlar için Allah'tan böyle bir şey isterse... İşte "Allah'tan bağışlanma dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi" ayetinin anlamı budur." (Tefsiru't-Taberi, c. IV, s: 157)

    Şam'ın alimi Muhammed Cemaleddin el-Kâsımî bu âyetin tefsirinde şöyle dedi:
    "Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman..." bu zulum büyük bir zulumdür. Çünkü onlar kendilerini azaba, sana itaati terkedib Tağut'un mahkemesine başvurarak munafıklık azabına attılar. Nifaktan tevbe ederek, işledikleri günahları terk ederek "sana gelseler"de bundan dolayı "Allah'tan tevbe etseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi" yani bağışlanmaları için Allah'a dua etseydi, Rasûlun istiğfarı kendi istiğfarlarının kabulü için vesile olurdu ve "Allah'ı ziyadesiyle affedici" yani tevbelerini kabul edici ve "esirgeyici bulurlardı." yani tevbenin kabulünün arkasından onlara rahmetiyle muamelede bulunurdu." (Tefsiru'l-Kasımi Mehasinu,t-Tevil, c.V, s:272)

    Âlim, mufessir ve fıkıhçı Abdurrahman b. Nasır es-Sa'di bu ayetin tefsirinde şunları söyledi:
    "Allah'tan tevbe etseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi" yani bağışlanmaları için Allah'a dua etseydi, Rasûlun istiğfarı kendi istiğfarlarının kabulu için vesile olurdu ve "Allah'ı ziyadesiyle affedici" yani tevbelerini kabul edici ve "esirgeyici bulurlardı." yani tevbenin kabulünün arkasından onlara rahmetiyle muamele ederdi. Peygambere bu şekilde bir geliş onun hayatına mahsus bir olaydır. Çünkü ayetin gelişi buna delâlet ediyor. Çünkü Peygamberin istiğfar etmesi ancak onun hayatında olur. Ölümünden sonra ise ondan hiçbir şey istenmez. Hatta bu şirktir." (Tefsiru'l-Kerimi'r- Rahman, fi Tefsiri Kelami'l-Mennan, Nisa suresi, 64. ayet)

    Şeyhulislam İbn Teymiyye bu ayetle istidlal edenler hakkında şunları söyledi:
    Ölümünden sonra ondan istiğfar taleb ettiğimiz zaman, ondan istiğfar taleb eden sahabiler konumunda oluruz, diyorlar ve bu sözleriyle sahabilerin, güzel bir şekilde onlara tabi olanların ve diğer müslümanların icmaına muhalefet ediyorlar. Çünkü onlardan hiçbiri peygamber'in ölümünden sonra kendisine şefaatçi olmasını istememiş, ondan hiçbir şey istememiş ve müslümanların muctehid alimlerinden de hiç kimse de kitaplarında böyle bir şey zikretmemiştir..."

    İbn Teymiyye, Allah'tan başkasından isteme konusunda bazı bid'at türlerini sıraladıktan sonra şöyle dedi:
    "Bu, İslam dininde bilinmesi zorunlu, mutavatir olarak nakledilen ve müslümanların icmaı ile sabit olan şeylerdendir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ummetine bunu meşru kılmamıştır. Aynı şekilde ondan önceki peygamberler de böyle bir şeyi meşru kılmamışlardır. Hatta ehl-i kitabın yanında da peygamberlerden nakledilmiş böyle bir bilgi yoktur. Nitekim müslümanların elinde de Peygamberlerinden bununla ilgili bir rivayet yoktur. Bunu Peygamberlerinin ashabından, ve onları en güzel şekilde izleyenlerden de hiç kimse yapmamıştır. Müslümanların önderlerinden, dört mezheb imamından ve diğer muctehid imamlardan da hiç kimse bunu hoş karşılamamıştır. Muctehid imamlardan hiç kimse, ne hac menasikinde ne de diğer ibadetlerde herhangi bir kimsenin Peygamber'den kabri başında kendisi için şefaat etmesini istemesinin veya ümmeti için dua etmesini istemesinin veya ümmetinin başına gelen dünyevi ve dini musibetleri şikayet etmesinin müstehap olduğunu zikretmemiştir." (Kaidetu'n Celiletun fi-t-Tevessul ve-l Vesile, s: 24 - 28)


    "Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Nisa 17)

    Günümüzde başta tevbe etmeyi Menzil’e gidinceye kadar tehir eden Sofilerin vermesi gereken cevab;

    1- Evvela suçluların avf’ı dilemesi için kendisine gelmeleri zikredilen Peygamberin Allah (c.c.) tarafından gönderildiği ayetin başında bildirilmekle birlikte, avfında Allah’tan dilemesi istenmektedir. Acaba tasavvufun tevbe alanlarını da Allah mı gönderdi de vahy almaya devam etmektedirler? Ayrıca ayette avfın Allah’tan dilenmesi buyurulmuşken; “sizler gunahkar kullarsınız, Allah’tan bir şey isteyemezsiniz, sizler şeyhinizden isteyin , onlar da Allah’tan ister, böylece daha çabuk kabul olunur” itikadına sahib tasavvufta ise böyle bir şey mumkun görülmemektedir.
    2- Ayetin nuzulundaki gibi Menzil şeyhinden avf dilemeyenler, Rasulullah’tan avf dilemeyenler gibi munafıklar mıdır?

    3- Kendi uygulamalarının bir örneğini hangi sahabe yapmıştır?

    4- Rasulullah (s.a.v.), kendisine gelen âma sahabeyle birlikte dua ediyor gözleri açılıyordu? Menzil şeyhinden böyle bir Kerâmet zûhur olduğunu, görüb duydunuz mu?


    İftira ve edebsiz iftira ve ithamlar, sofinin klavyesinden saçılmaya devam ediyor. Önce eksiltmekle kalmayıb parantez içleriyle eklediğin ayetin tam halini görelim;
    Yanlarındakini tasdik etmek üzere onlara Allah katından bir kitab gelince, daha önceleri inanmayanlara karşı onunla yardım isteyip durdukları halde, o tanıdıkları kendilerine gelince, bu sefer kendileri onu inkâr ettiler. İşte bundan dolayı Allah'ın laneti kâfirleredir.” (Bakara 89)

    Bir grub insan bu ayetin tefsirinde İbn Abbas (r.anhuma) aleyhinde yalan uyduran bir ravinin rivayetiyle delil getirdi. Bu yalancının rivayetine göre güya Hayber yahudileri Gatafan'la savaşlarında sabahleyin erkenden yola çıkıyorlar ve şu dua ile Allah'a yalvarıyorlardı:
    "Allah’ım, ahir zamanda bize göndereceğini vadettiğin ummi Peygamber hakkı için senden onlara karşı bize zafer nasib etmeni istiyoruz"
    (Beyhâki, Delailu'n-Nubuvve, C: II, s. 76; Hakim, Mustedrak, C. II, s: 263'te tahriç eti.)

    Her ikiside bunu Abdulmelik b. Harun b. Antera'den, o babasından, o da dedesi Said b. Cubeyr'den, o da İbn Abbas'tan nakletti. Hakim dedi ki: "Ğarîb bir rivayet olduğu halde tefsir konusunda bunun tahricine zaruret sebeb oldu."
    Zehebî, Telhis'inde buna bir düzeltme yaptı ve dedi ki: "Buna bir zaruret yoktu, çünkü Abdulmelik metruk (yani rivayeti kabul edilmeyen) ve itibarsız bir kişidir."
    Hakim'in kendisi de "Medhal", C: I, s: 180'de bu kişiyi yalancılıkla itham etmiş ve şöyle demiştir: "Babasından mevzu (uydurma) hadisler rivayet etti."
    Buhârî "Kitabu'd-Duafai’s-Sağîr" no: 218'de onun hadisinin munker olduğunu söylemiştir.
    el-Cûzcân "Ahvalu'r-Ricâl" no: 77'de onun için "Kezzab" ve "Deccal" demiştir.
    İbn Şahin "Tarihu Esmai'd-Duafa ve'l-Kezzabin" no: 418'de "kezzab" (çok yalancı)dır demiştir.

    Onlar diyorlar ki: İhtiyaçlarımızda ve sıkıntılarımızda Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessule biz, yahudilerden, daha layığız. Bu, batıl ve reddedilecek bir sözdür. Selef alimleri de bunu reddetmişlerdir:
    Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye şöyle demiştir:
    Allah Teala'nın "Daha önce kafirlere karşı zafer isterlerken" ayetine gelince, yahudiler muşriklere şöyle diyorlardı:
    Bu Peygamber gönderilecek, biz onunla birlikte size karşı savaşacağız ve sizi öldüreceğiz. Onlar ne Peygamberin zatıyla Allah'a yemin ediyorlardı, ne de onunla tevessul edip bir şey istiyorlardı. Sadece şöyle söylüyorlardı: Allah’ım, bu ummi peygamberi biz gönder, ona tabi olalım ve şunlara karşı onunla birlikte savaşalım.
    Tefsircilerden sabit olan nakil budur. Kur'an buna delâlet eder. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Daha önce kafirlere karşı zafer isterlerken" Ayette geçen ve mastarı "istiftah" olan fiilin anlamı fetih ve zafer taleb etmek demektir. Peygamberle fetih ve zafer istemek, peygamberin gönderilmesi ve onunla birlikte muşriklere karşı savaşmaları demektir. Böylece onunla zafere ulaşacaklardır. Bu onların Peygamberle yemin etmeleriyle ve onunla tevessul edib istemeleriyle olacak bir iş değildir. Durum böyle de olmamıştır. Bilakis Allah Teala, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'i gönderdiği zaman, O'na inananlara ve onunla birlikte muhalifine karşı cihad edenlere zafer nasib etmiştir.
    Bazı mufessirlerin zikrettiği, yahudilerin Peygamberle yemin ettikleri veya onunla tevessul edib dua ettikleri şeklindeki rivayete gelince bu rivayet kendisine muhalif çok sayıdaki rivayet sebebiyle kabul görmeyen şaz bir rivayettir..."

    ***

    Şefaati inkâr eden dediğin gibi kâfirdir, ama bahsettiğin selefi ve vahabiler şefaatı inkar etmez. Tasavvufcu ile ehl-i sunnetin şefaat inancı arasındaki fark;
    sofi “Şefaat ya Rasulallah” diye peygamberden şefaat isterken,
    Ehl-i sunnet ise “Ya Rabbi, Rasulullah’ın şefaatini bana nasib eyle” diyerek, şefaatte tek yetkili merciinin Allah olduğunu vurgular ve Allahın diledikleri ancak şefaata nail olacaklarına iman ederler ki doğrusu da budur. Zaten tasavvufcuların peygamberden istedikleri şefaat şekli, hiçbir sahabenin duasında bulunmamaktadır.
    Ölüden yardım istemek ise Kurayş muşriklerinin adetlerindendir. Sahabe peygamberin kabrinden dahi yardım istememiştir. Ömer (r.anh)ın kıtlık yılında yağmur duası için Rasulullahın (s.a.v.) kabrine değil de, Peygamberin diri olan amcası Abbas (r.anh) ile birlikte, el açarak Allah’tan yardım istemesi meşhur ve meşrû vesilelerdendir.

    İlgili Konular :

    Caiz ve Şirk Olan Tevessul, İstiğase Ve Şefaat
    https://www.islam-tr.net/konu/caiz-ve-sirk-olan-tevessul-istigase-ve-sefaat.7356/

    "ŞEFAAT YA RASULULLAH" SÖZÜNDEKİ SAKINCA
    www.islam-tr.net/konu/sefaat-ya-rasulullah-sozundeki-sakinca-ezan-duasindaki-dogru-ve-yanlislar-soruya-cevap.7975/
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş