SORU :
Cevab:


XVII. yüzyılda Osmanlılarda dinî ve içtimaî hareket başlatan vâizler zumresi ve bu harekete verilen ad.

IV. Murad. Sultan İbrahim ve IV. Mehmed devirlerinde ortaya çıkmış olan Kadızâdeliler hareketi, adını IV. Murad döneminin vaizlerinden Kadızâde Mehmed Efendi'den (ö. 1045/1635) almıştır. Mehmed Efendi ile dönemin tanınmış Halveti şeyhlerinden Abdulmecid Sivâsî arasında önce fikrî seviyede başlayan tartışmalar, sosyal ve dinî hayat yanında devletin ana kurumlarını da etkisi altına alacak gelişmelere zemin hazırlamıştır.

Kadızâde Mehmed Efendi ve onun takibcileri, Peygamber döneminden sonra ortaya çıkan birtakım âdet ve uygulamaları bid'at olarak nitelemiş ve şiddetle reddetmiştir. Dolayısıyla Kadızâdeliler hareketinin amacı, İslâm'ı Kur'ân-ı Kerîm ve Rasûl-u Ekram'in sünneti dışındaki bid'at sayılan unsurlardan arındırmak ve bu anlayışı devletin bütün kademelerine yaymak olarak nitelendirilebilir. Tarihte bu tür hareketlerin genellikle bunalımlı sosyal ve siyasal şartlarda ortaya çıkmış olması gibi Kadızâdeliler hareketi de Osmanlı Devleti'nin XVII. yüzyılda içinde bulunduğu karışıklıklar, merkezî idaredeki zaaflar, artan ekonomik bozukluklar, Avrupa ve İran ile olan sürekli savaşlar ve toprak kaybı, yoğun nüfus hareketleri ve çıkan isyanlar gibi bir istikrarsızlık ortamı içerisinde doğup gelişme imkânı bulmuştur.

Kadızâdeliler'in fikrî seviyedeki lideri İbn Teymiyye mektebinden etkilenen Birgivî Mehmed Efendi'dir (ö. 981/1573). Onun en önemli eserlerinden Türkçe bir ilmihal kitabı olan Risâle-i Birgivî (Vasiyetname) Kadızâdeliler arasında yaygın biçimde okunmuştur. Birgivî'nin Arapça yazdığı et-Tarîkatu'l- Muhammediyye ise dinî, ahlâkî ve tasavvufi konulan kapsayan ve üzerine çeşitli şerhler yazılan meşhur bir eserdir. Birgivî'de görülen İbn Teymiyye'nin etkisi Kadızâde Mehmed Efendi'nin eserlerinde de dikkat çeker. Mehmed Efendi'nin, İbn Teymiyye'nin es-Siyûsetu'ş-şer'iyye u ışlâhi'r-râcî ve'r-rafiyye adlı kitabının genişletilmiş Türkçe tercümesi olan Tâcü'r-resâil ve min-hâcu'l 'vesâil'ı hazırlamış olması bu tesiri açıkça gösterir. Ancak fikrî seviyede başlayan bu hareket ilerleyen safhalarında Kadızâdeliler'in tarikat ehline ve devlete karşı tavırlarıyla nitelik değiştirmiştir.

Mehmed Efendi 990'da (1582) Balıkesir'de doğdu, babası kadı olduğu için Kadızâde lakabıyla anıldı. Gençliğinde Balıkesir'de bir müddet Birgivî'nin talebelerinden ders okudu, ardından İstanbul'a geldi ve tahsilini burada tamamladı. Kısa bir süre sonra İstanbul'da Tercüman Tekkesi şeyhi ve Halveti tarikatına mensup olan Ömer Efendi'ye intisap etti. Fakat tasavvufun mizacına ve fikirlerine uymadığı gerekçesiyle bu yolu bırakarak önce Fâtih Camii'nde, daha sonra 1041'de (1631-32) tayin edildiği Ayasofya Camii'nde ders ve vaaz vermeye başladı, şöhreti kısa sürede yayıldı. Kâtib Çelebi 1038'de (1628-29) Kadızâde'nin Fâtih Camii'ndeki vaazlarını dinlediğini belirtir.

Kadızâde Mehmed Efendi ile Abdülmecid Sivâsî arasında cereyan eden tartışmaların konuları Kadızâdeliler hareketinin odak noktasını teşkil eder. Bu konular üç kategoride toplanabilir.

1. Tasavvufî düşünce ve uygulamalarla ilgili meseleler.

Sûfîlerin semâ ve devranının caiz olub olmadığı, zikir ve mûsiki konuları.

2. Dinî inanışlar ve ibadetlerle ilgili meseleler.

Aklî ilimleri (matematik, felsefe gibi) okumanın câiz olup olmadığı; Hızır'ın hayatta bulunup bulunmadığı; ezan, mevlid ve Kur'ân-ı Kerîm'in makamla okunmasının câiz olub olmadığı; Muhammed (s.a.v.) ve sahabeye isimleri geçtiği zaman "sallallâhu aleyhi ve sellem" (tasliye) ve "radıyallâhu anh" (tarziye) demenin meşru olup olmadığı; Rasûl-u Ekram'in anne ve babasının imanla vefat edip etmediği; Firavun'un imanla ölüp ölmediği; Muhyiddin İbnu'l-Arabî'nin kâfir sayılıp sayılmayacağı; Huseyin (r.anh)'in şehâdetine sebep olan Yezîd'e lânet edilip edilemeyeceği; Peygamber zamanından sonra ortaya çıkan bid'atları terketmenin şart olup olmadığı; kâbir ziyaretinin câiz olup olmadığı; Regaib, Berat ve Kadir gibi mubârak gecelerde cemaatle nafile namaz kılınıp kılınamayacağı ve emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-munker konusu.

3. İçtimaî ve siyasî hayatla ilgili meseleler.

Tütün ve kahve gibi keyif verici maddelerin kullanılmasının haram olup olmadığı; rüşvet almanın mahiyeti ve hükmü, namazlardan sonra musâfahanın, inhinanın (el etek öpme, selâm verirken eğilme) caiz olup olmadığı.

Mehmed Efendi semâ ve devran, aklî ilimlerin tahsili, ezan, mevlid ve Kur'an'ın makamla okunması, tasliye ve tarziye, türbe ve kabir ziyareti, cemaatle nafile namaz kılınması, tütün ve kahve içilmesi, musâfaha ve inhina konusunda olumsuz bir tavır almış, bunların tamamını bid'at ve haram saymıştır. Ayrıca Hızır'ın hayatta olmadığını, Resûl-i Ekrem'in ebeveyninin ve İbnu'l-Arabî'nin kâfir olduğunu, Firavun'un imanının geçersizliğini, devlet katında yapılan bazı işler karşılığında alınan paranın rüşvet değil ücret olduğunu, Yezîd'e lanet gerektiğini ileri sürmüştür. Abdulmecid, Sivâsî ise söz konusu meselelerde genel olarak aksi yönde görüş belirtmiştir.

Hareketin ilk kıvılcımları tartışma seviyesinde önce camilerde ve padişah meclislerinde meydana çıktı. Meselâ Kadızâde ile Sivâsî arasında, "Eşyanın teşbihi hâl ile mi yoksa kal ile midir?" tartışması vaaz kürsüsünden padişah huzuruna kadar taşınmıştı. Bazı konularda Kadızâde'nin padişah ve devlet adamları üzerinde etkili oiduğu görülür. 1043 Saferinde (Ağustos 1633) İstanbul'da Cibali'de çıkan büyük yangın sonrasında Kadızâde'nin telkiniyle İV. Murad İstanbul'daki bütün kahvehaneleri yıktırmış, tütün yasağına uymayan çok sayıda kişiyi katlettirmiştir. Diğer taraftan IV. Murad'ın siyasî düzeni bozmamaları kaydıyla sûfîlerin faaliyetlerine karşı çıkmadığı ve Kadızâdeliler ile Sivâsî taraftarları arasında bir denge politikası izlediği dikkati çeker. Kendisinden önceki birçok padişah gibi IV. Murad'ın da tarikatlarla yakın ilgisi vardı. Ayrıca padişahın Sivâsî'ye, kendisine bağlı dervişlere müdahale edilmeyeceğine dair teminat verdiğini Naîmâ kaydeder. (Târih, V, 111, 163)

Kadızâde Mehmed Efendi'nin vefatından sonra onun taraftarları olan bir kısım kürsü vaizleri de şer'an haram olduğu kesin delillerle sabit olmayan bazı şeylerin haramlığını iddiaya devam ettiler ve bunları yapanları küfürle suçladılar; cemaatle nafile namaz kılanlara, makamla salavat getirip na't-ı şerif okuyanlara, tasavvuf ehlinin semâ ve devranına şiddetle karşı çıktılar. Saraydaki baltacılar, bostancılar ve kapıcılardan bazılarını da etkileri altına alıp onlar vasıtasıyla kızlar ağası ile valide sultana kadar ulaştılar ve siyasî güç sahibi oldular. Hareketin bu ikinci safhası. Sultan İbrahim'in hükümdarlığının son yılları ile henüz yedi yaşında tahta çıkan IV. Mehmed'in saltanatının ilk yıllarına rastlar.
Tarihçi Naîmâ'ya göre Kadızâdeliler sadece Halvetîler, Mevleviler ve diğer tarikatlara mensub olan dervişleri değil onların tekkelerine giden halkı da küfürle suçluyorlardı.

Bu dönemde Kadızâdeliler'in liderliğini, Mehmed Efendi'nin yanında yetişerek Ayasofya Camii vaizliğine kadar yükselmiş olan Üstüvânî Mehmed Efendi üstlendi. Saray çevresinde helvacılar, bostancılar, Enderûn-ı Humâyun hademesinin okur yazar kısmı onun derslerine devam ediyordu. Padişahın hocası Reyhan Ağa'nın himayesiyle Has Oda'da padişaha vaazlar veren ve "padişah şeyhi" olarak şöhret kazanan Üstüvânî Mehmed Efendi ve çevresindeki vaizler zümresi sarayda büyük nüfuz elde ettiler. Hatta Üstüvânî ve bazı ileri gelen vaizlerin birtakım menfaatler karşılığı saraydaki tayin ve azillerde etkili oldukları devrin kaynaklarında belirtilir. (Târih, V, 222-224)

Kadızâdeliler, bir yandan da tasavvuf ehline karşı sert tavırlarını sürdürerek cami kürsülerinden halkı tahrik ediyorlardı. Öte yandan hareketin ikinci safhasında sûfîlerin lideri olan Abdulahad Nuri, Abdulmecid Sivâsî'nin yeğeni ve halifesi olup KadızâdeliIer'in fikirlerini tenkid etmek için yazdığı eserlerin yanı sıra bazı dostlarını da Kadızâdeliler'e karşı olmaları için teşvik etmekteydi. Bu kişilerden biri de Birgivî Mehmed Efendi'nin et-Tarikatu'l-Muhammediyye'sini, içinde mevzu hadisler bulunduğu gerekçesiyle eleştiren ve Suleymaniye Camii'nde ders veren, Kürd Molla lakabıyla tanınmış Mehmed Efendi'dir. et-Tarikatu'l-Muhammediyye'yi tenkit eden diğer kişi ise Mehmed Ağa Camii imamı, Tatar İmam lakabıyla tanınan Kefevî Huseyin Efendi'dir. Huseyin Efendi, Birgivî'nin kitabındaki mevzu hadisleri tesbit edib esere tenkid mahiyetinde bir şerh yazdı. Ancak her iki müellif de Kadızâdeliler'in itirazı ve şikâyeti üzerine takibata uğrayarak kendilerini savunmak zorunda kaldı. Bunlardan Kürd Molla İstanbul'dan ayrılırken Tatar İmam halkın huzurunda Kadızâdeliler'i tartışmaya davet etti. Ancak Kadızâdeli vaizlerden hiçbiri davete karşılık vermedi. Bu hadiselerden sonra Kadızâdeliler saraydaki nufuzlarını kullanarak padişahın hocası Reyhan Ağa'ya başvurdular.
IV. Mehmed'in emriyle Şeyhulislâm Bahâî Mehmed Efendi 1063 Saferinde (Ocak 1653) ulemâ meclisini topladı. Yapılan muzakereler sonucunda et-Tarikatu'l-Muhammediyye'ye yazılan reddiyelerin geçersiz olduğu konusunda fikir birliğine varıldı.
Fikir tartışmalarında fazla başarılı olamayan Kadızâdeliler bazı olaylara sebebiyet verdiler. İlk olarak 1061'de (1651) Sadrazam Melek Ahmed Paşa'dan bir buyruldu alıp Demirkapı yakınlarındaki Halveti Tekkesi'ni basarak devran eden dervişleri dağıtmışlardı. Daha sonra bir muddet sükûnet sağlandıysa da bu defa Üstüvânî Mehmed Efendi'nin liderliğinde Şeyhulislâm Bahâî Mehmed Efendi'den semâ ve devranın haram olduğuna dair bir fetva aldılar. Üstüvânî, Abdulmecid Sivâsî'nin halifelerinden Abdülkerim Çelebi'ye gönderdiği mektupta semâ ve devranın menedilmesinin vâcib olduğunu, Abdulkerim Çelebi'nin tekkesini basıp kendisini ve takipçilerini öldüreceklerini, bu tekkenin temelini kazıp toprağını denize dökmedikçe orada namaz kılmanın caiz olmadığını bildirdi. Abdulkerim Çelebi mektupla birlikte Bahâî Mehmed Efendi'ye başvurdu. Şeyhulislâm, Üstüvânî'yi çağirttıysa da Üstüvânî bu davete gitmeyerek sadrazamın himayesine sığındı, o da affı için reîsu'l kuttâbı gönderdi.

Kadızâdeliler'in saraydaki nüfuzu, hamilerinin çoğunun katledildiği Çınar Vak'ası'na (1066/1656 Vak'a-i Vakvakiyye) kadar sürdü. Naîmâ'ya göre Çınar Vak'ası'ndan sonra sadrazamlığa getirilen Boynueğri Mehmed Paşa, tayin işlerinde ulemâ ve vaizlere danışmaya karşı çıkıp bunları bizzat kendisi yapmaya başlamış, bundan muteessir olan Kadızâdeliler de Venedik donanmasının Çanakkale Boğazı'nı abluka altına almasını fırsat bilerek bu durumun zulmün, rüşvetin artmasından, bid'atiann çoğalmasından, vezirle müftünün tarikat ehlini himayesinden kaynaklandığı yolunda vaazlarla halkı tahrike başladılar. (Târih, VI, 225)
Ardından Köprülü Mehmed Paşa'nın sadâretinin sekizinci günü Fâtih Camii'nde müezzinler cuma namazı sırasında na't-ı şerif okurken Kadızâdeliler bunlara engel olmak için harekete geçtiler, fakat bu teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlandı. Daha sonra Kadızâdeliler toplanarak İstanbul'da bulunan bütün tekkeleri yıkmaya, rastladıkları dervişlere "tecdîd-i îman" teklif edip kabul etmeyenleri öldürmeye, hep birlikte padişaha gidip bid'atları kaldırmak için izin istemeye, selâtin camilerinde tek minare kalacak şekilde diğer minareleri yıkmaya karar verdiler. Ertesi gün ellerinde taşlar ve sopalarla taraftarlarını toplayarak Fâtih Camii'nde bir araya geldiler. Sadrazamın adam gönderip isyancılara nasihat etmesi fayda vermedi. Köprülü Mehmed Paşa devrin tanınmış âlimlerini toplayıp Kadızâdeliler hakkındaki görüşlerini sordu. Meclisin kararını padişaha sunan sadrazam, padişahtan Kadızâdeliler'in katli için ferman aldı. Ancak bu ceza sürgüne çevrilerek hareketin liderleri olan Üstüvânî, Türk Ahmed ve Divane Mustafa Kıbrıs'a sürüldü, böylece hareketin ikinci safhası sona erdi.

Hareket esas itibariyle İstanbul'da ortaya çıkıp yayılmıştır. Anadolu'da ise sadece 1065 (1655) ve 1066 yıllarında üç defa Bitlis'te bulunan Evliya Çelebi'nin Bitlis'te Kadızâdeliler fırkasından geçinen bir kişiden bahsetmesi dışında örneklere rastlanmamaktadır. 1656'da hareketin yatıştırılmasının ardından vaiz Vanî Mehmed Efendi döneminde üçüncü safha başladı. Van'da doğan Mehmed Efendi medrese eğitiminden sonra Erzurum'a gitti. Verdiği vaazlarla kısa zamanda şöhreti yayıldı. Bu arada 1069 (1659) yılında Erzurum valisi tayin edilen Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa ile arasında doğan yakınlık. Fâzıl Ahmed Paşa'nın 1072'de (1661) sadrazam olması ve Vanî Mehmed Efendi'yi Edirne'ye davet etmesiyle güçlendi. 1074'te (1663) İstanbul'a gelen Vanî, Sultan Selim Camii'nde vaaz vermeye başladı. IV. Mehmed'in himayesiyle önce padişahın, ardından Şehzade Mustafa'nın hocası oldu. Padişah ve sadrazamın üzerindeki etkisiyle saraydaki nüfuzu artan Vanî Mehmed Efendi sûfflere karşı tavır aldı. 1077'de (1666) Mevievîler'in yaptığı semâ ve Halvetî dervişlerinin Kadızâdeliler tarafından "tahta tepmek" olarak adlandırılan âyinleri onun etkisiyle padişahtarafından yasaklandı. 1081'de (1670) yine sultanın çıkardığı bir fermanla meyhaneler yıktırıldı. Vanî Mehmed Efendi'nin karşı çıktığı diğer bir uygulama olan kabir ziyareti de 1078 (1667) yılında padişahın emriyle yasaklandı. Hatta Osmanlı maliyesinde birçok örfî vergi bid'at olduğu gerekçesiyle kaldırıldığı gibi diğer vergilerin Kütüb-i şer'iyyeye göre toplanması emredildi. (Barkan, s. 351-352) Mehmed Efendinin takibçileriyle mutasavvıf Niyâzî-i Mısrî'nin taraftarları arasında 1103te (1692) Bursa Ulucamii'nde Kadir gecesi cemaatle namaz kılınırken meydana gelen bir hadise, Kadızâdeliler hareketinin tesirlerinin Vanî Mehmed Efendi'nin vefatından (1096/1685) sonra da sürdüğünü gösterir.

Kadızâdeliler, İbn Teymiyye'nin ve onun mektebine mensub olan Birgivî'nin fikirlerinden etkilenmekle birlikte tartıştıkları konular genellikle düzenli ve sistemli bir programa dayanmayıp halk arasında yaygın olan inanç ve düşüncelere tepki mahiyetindeydi. Bu meselelerin çoğu ve bid'at konusu aslında yeni bir durum olmayıp daha önce İslâm âlimleri arasında tartışılmış ve çeşitli eserlerde genişçe işlenmiştir. Kadızâdeliler, yaşadıkları dönemde tenkid ettikleri meselelere tasfiyeci bir tutumla yaklaşıp bütün bid'atları gerekirse şiddet kullanarak ortadan kaldırmayı amaçlamışlardı. Ancak emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-munker prensibini zorla uygulamaya çalışmaları devlet düzenine tehdit teşkil edince siyasî otorite buna izin vermemiştir. Bu Selefiyyeci hareketin benzerlerine Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinde değişik zamanlarda rastlamak mümkündür. (TDV İslam Ans.)



ŞEYH MUHAMMED NAZMİ'NİN, KÂTİP ÇELEBİ'Yİ TENKİDİ ÜZERİNE BİR MÜLAHAZA

1- Eşyanın hakikatlerinden bahseden akli ve riyazi (matematik) ilimierin tahsilinin meşru' olup olmadığı,
2- Hızır (as)'ın hayatta olup olmadığı,
3- Ezan ve na't-ı nebei, mevlüt, Kur'an ve sair şeyleri makamla ve güzel sesle okunmanın caiz olup olmadığı,
4- Tarikat erbabının "devran" ve "sema" yapmalarının meşru' olup olmadığı,
5- Cum'a hutbesi okunurken ve vaaz esnasında adları geçtiğinde ta'zim makamında Peygamber' e tasliye (sav) ve ashaba tarziye (ra) yapmanın icap edip etmediği,
6- Sigara, kahve ve keyif verici şeylerin haram olup olmadığı,
7- Hz. Peygamber'in ebeyveninin imanla ölüp ölmedikleri,
8- Firavun'un mü'min olarak öldüğünü söyleyen ibn Arabi haklı olup olmadığı,
9- İbn Arabi' nin kafir sayılıp sayılamayacağı,
10- Hz. Hüseyin'in şehid edilmesine sebep olan Yezid'e lanet edilip edilemeyeceği,
1l- Hz. Peygamber'in vefatından sonra ortaya çıkan bid'atlerin, örf, adet ve geleneklerin terkinin şart olup olmadığı,
12- Kabirve türbe ziyaretinin caiz olup olmadığı,
13- Cemaatle nafile Regaib, Berat ve Kadir gecesi namazlarının kılınıp kılınamayacağı,
14- (İnhina) Büyüklere ayağa kalkmanın, el etek öpmenin, selam alırken eğilmenin doğru olup olmadığı, 15- Emr bi'l-ma'rOf nehy ani'l-münker'in her konuda mutlak manada vacip olup olmadığı,
16- Rüşvetle iş gördürülüp gördürülemeyeceği,
17- Din, şeriat ve millet kelimeleri aynı manalara gelmekle birlikte, bazen mü- teradif olarak da kullanıldığına göre, Muhammed ümmetinden birinin, İbrahim ümmetindenim demesinin caiz olup olmadığı,
18- Eşyanın tesbihi hal ile mi, kal ile mi olduğu,
19- Denizde avianan her hayvanın yenilip yenilemeyeceği,
20- Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in Dedesinin kılıcı ile öldürülüp öldürülmediği meselesi,

21- Namazlardan özellikle cum'a ve bayram namazlarından sonra müsafaha yapmanın bid'at olup olmadığı
(Katip Çelebi, Fezleke, II, 183; Naima, VI, 2718; Mehmed murad, Tarih-i Ebu'l-Fôruk, Matbaa-i Amidi, !st., 1329, VII, 58-59; Uzunçarşılı, lll, 357; Yurdaydın, a.g.e., s. 126-127; Ocak. a.g.m., sz. 217; Arslan A. Turan Imam Birgivi, Hayatı Eserieri ve Arapça Tedrisatındaki Yeri, Seha Neşriyat, !st., 1992, s. 72-73; Türer, Osman Türk Mutasavvıf ve Şairi Muhammed Nazmmi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., No: 957, Ankara, 1988, s. 23; Kara, Mustafa Niyazi-i Mısri, TDV Yay., Ankara., 1994, s. 5-6. Bu konuların daha geniş değerlendirmesi ve mahiyetleri hakkında bk. Katip Çelebi, Mizônü'l-Hak, s. 5-109. 19 ve 20. maddeler hakıkndaki tartışmalar için bk. Nazmi, s. 177 vd.)

İlk defa Kadızade Mehmed tarafından tartışma konusu olarak ortaya atılanı (Naima, Vı, 2716, Ocak, a.g.m., s. 217) bu meselelerde Kadızade müsbet ilimierin tahsilinin gerekli olmadığı, Hızır (as)'ın hayatta olmadığı, ezan ve na't-ı nebevl, mevlüt, Kur'an ve sair şeyleri makamla ve güzel sesle okumanın caiz olmadığı, tarikat erbabının "devran" ve "sema" yapmalarının meşru' olmadığı, sigara, kahve keyif verici şeylerin haram olduğu, cemaatle nafile Regaib, Berat ve Kadir gecesi namazı kılmanın caiz olmadığı, eşyanın tesbihinin kal ile değil, hal ile olduğu, denizde avlanan her hayvanın yenilebileceği gibi husususları dile getirmiş, örf, adet ve gelenekleri dikkate almayıp, hissiyatı da işe karıştırarak itidalden uzak, müfrlt bir tavır takınmıştır. Katip Çelebi'rıin ifadesiyle, "ihtilaflı soruları ahmakların ayağını bağlayacak köstekler gibi kullanmıştır" (Katip Çelebi, Mizônü'l-Hak, s. 112) Abdulmedd Sivas! ise bunlar ve benzeri meselelerde Kadızade'ye mukabil cevaplar verirken ölçü olarak genelde akla uygunluk ve dinin özüne aykırı olmamayı benimsemiştir diyebiliriz. (Uzunçarşılı, III, 357, Yurdaydın, a.g.e., s. 127; a. mlf. 'Türkiye'nin Dini Tarihine Umumi Bir Bakış", AÜIFD, c. IX, Ankara 1961, s. 118; Ocak, a.g.m., s. 217; Arslan a.g.e., s. 73, Türer, a.g.e., s. 23-24.)
Abdulmecid Sivas! ve Kadızade Mehmed ile aynı dönemde yaşayan Katip Çelebi
(Asıl adı Mustafa olan ve 1017 /1609'da Istanbul'da doğan Katip Çelebi, halk tarafından bu isimle, divan kalemine mensup olanlarca da Hacı Halife diye anılmıştır. II. Mustafa ve IV. Murad zamanlarını yaşamış, memleketin buhranlı dönemlerini görmüştür. Doğu Anadolu seferlerine iştirak etmiş, Erzurum muhasarasında bulunmuştur. Hastalığı yüzünden Bağdat seferine katılamamıştır. Bir taraftan ilim tahsili görüp diğer taraftan muhtelif memuriyetlerde bulunmuştur. Daha sonra kendisini tamamen ilme vermiştir. Fezleke, Muhammediye Şerhi, Takvimü 't-Tevôrih (Fezleke'nin fihristi makamında ve Türkçe yazılmıştır), Sellemü'l-Vüsu/, Tuhfetü'l-Ahyôr, Keşfu'z-Zünun, Cihannümô, Levômiü'n-Nur, DistUru'/-Amel, Recmü'l-Racfm, Tuhfetü'l-Kibôr ve son eseri olan Mizônü'l-Hak olmak üzere muhtelif sahalarda kaleme alınmış bir çok eseri vardır. Bk. Katip Çelebi, Mfzônü'l-Hak, s.llO vd.) , taassubun halkı birbirine düşürecek ve adeta iç harbe sevkedecek kadar şiddetlendiği ve körüklendiği bu devirde sözkonusu tartışmaları "Mizanü'l-Hak jl İhtiyari'l-Ahak" adlı eserinde birer birer ele alarak onların boşluğunu, lüzumsuzluğu
nu, hem nakil hem de akıl yoluyla göstermeye ve bu tartışmayı önlemeye çalışmıştır. Taassubun her türlüsüyle mücadele eden ve mutaassıpları insafa davet eden Katip Çelebi, müsamahayı, tarafsız kalmayı tavsiye ve müdafaa ettiği gibi, halkı taassup derdine düşürmenin ve onları böyle boş şeylerle meşgul etmenin doğru olmadığını hatıriatmakta ve "Bundan önce nicesine itidal semtinin sınırına giden yolu gösterdim. Şimdi de onları bu köşkten kurtarmak için bu risaleyi kaleme aldım. " (Katip Çelebi, Mizanü'l-Hak, s.ll2 - 113) demek suretiyle bizzat kendisi eserini bu bağlamda ele aldığını ifade etmektedir. Eserin uyandırdığı alaka dolayısıyla zamanın Şeyhülislamı Abdunahim Efendi (ö. 1066/1656)'nin, "Bu risalede müslümanlar arasında bir ayırma, yahut uz- /aştırma ve amme-i itidal yoluna irşad mı vardır? Bu hususta şeyhulislamın fikri nedir?" şeklinde sorulan soruya, "Allah müellifine en güzel mükafatı versin, bu risalede halkın ahvali için uz/aştırma, irşad ve itidal vardır" (Bu fetvanın aslı, Mizanü'/-Hak'ın Süleymaniye Kütüphanesi, Bağdatlı Vehbi Efendi Kitapları, No: ı 747 /760'da bulunan nüshasınını bvarak'ının sayfa kenarında yeralmaktadır. (Gökyay, Orhan Şaik, "Ka tip Çelebi, Hayatı,Şahsiyeti-Eserleri", Kâtip Çelebi, Hayatı ve Eserleri Hakkında !nceleme/er, TTK Basımevi, Ankara, ı99ı, s. 88, ı numaralı dipnottan naklen.) şeklinde fetva vermesi de eserde bu çabanın ortaya konulduğunu te'yid etmektedir. Orhan Şaik Gökyay'a göre aslında Katip Çelebi'nin başta Mizan olmak üzere bütün eserleri tetkik edildiğinde, O'nun genelde müsamahakar ve tarafsız bir tutum sergilediği söylenebilir. Nitekim vakur tabiatı, hicivden hoşlanmadığı gibi - mesela Nef'i'nin Siham-ı Kaza'sından bahsederken, onun IV. Murad'ın kılıcı ile öldürüldüğünü söyledikten sonra, baştanbaşa hicivden ibaret olan bu eserin, Rom zurafası indinde muteber olduğunu, çünkü onların şom tabiatiarına uyduğunu söylemiştir. Buna mukabil Mizanü'l-hak'da Tağanni bahsini anlatırken Kınalı-zade Ali Efendi'nin Ahlak-ı 'A/Qf adlı eseri hakkında, başka hiç bir eser için yapmadığı şekilde şu ifadeleri kullanmıştır (Gökyay, a.g.m., s. 13-14.): "Gerçekleri araştırıp bulan ulu Türk bilgini Kınalızade Ali Efendi merhum Ahlak-ı 'A/Qf adlı kitabında bu konuyu ele alarak yazdı ve şarkı söylemek bahsi üzerinde etraflıca durdu. Gerçek ardında olan mü min kardeşler o kitabı, can muskası edinip, dualar ve zikirler yerine okumanın üzerine düşmek gerek. Ta ki din ve dünyanın önemli olan konularını bilip gereğince iş tutalar. Zira hikmet ve şerf'atın arasını bulmuş mubarak bir kitaptır ve yazarı dünyaya bir gelenlerdendir. " (Katip Çelebi, Mizdnü'/-Hak, s. ı8ı9.)

İçtimai' ve fikri meselelere cesur bir tenkid zihniyetiyle yaklaştığı Mizan ul-Hak /f İhtiyari'l-Ahak'da Osmanlı medreselerinin XVII. yüzyılda düştüğü skolastik zihniyete ve taassuba hücumun kuwetli bir mümessili olarak görülen (Ülken, Hilmi Ziya, "Katip Çelebi ve Fikir Hayatımız", Kô.tip Çelebi, Hayatı ve Eserleri Hakkında incelemeler, TTK Basımevi, Ankara, 1991, s. 182) Katip Çelebi, aynı eserinde Hz. Adem'den beri halkın fırka fırka olduğunu, her fırkanın da bir türlü mezhebi ve bir türlü meşrebi bulunduğunu söylemekte, bundan dolayı fikir ihtilaflarını tab u karşılamak icabettiği hususunda tenbi'hte bulunmakta (Katip Çelebi, Mizanü'I-Hak, s. 12-13), özellikle Abdülmecld Sivas! ve Kadızade Mehmed arasındaki münakaşaların nihayet nasıl hislerine mağlub olmak yüzünden düşmanlığa çevri!diğini, sırf fikir sahasında başlıyan bu münakaşaların sonunda her iki alitrıin mensupları arasında düşmanlığa sebep olduğunu anlatmaktadır. (Katip Çelebi, Mizanü'I-Hak, s. 108-109) Bu gibi hadiselerin fikir taassubunun götürdüğü kötü neticeleri göstermeye yaradığını söyleyen Katip Çelebi tartışılan konulardan tasavvuf ehli ile ulema taraftarları içinde noksan akıllıların bu tartışmaları sürdürdüğünden bahsetmekte ve neticede kürsülerde birbirine taş atıp, laf sokuşturarak, tartışmayı fiili mücadele haline dönüştürüp, İstanbul halkını ikiye bölerek hadiseler çıkardıkları için, idare tarafından terbiye edilmelerini istemekte, "Dünyanın düzeni, bütün halkın çizgiden dışarz çıkmamasıy!a yürür gider"(Katip Çelebi, Mizanü'I-Hak, s. 12-13) demektedir. Katip Çelebi, iki taraf arasındaki bu taassup yangınından bahsederken, aslında Kadızade Mehmed'in kendi hacası olduğunu (Katip Çelebi kendi ifade ettiğine göre, Istanbul'da Kadı-zade'nin derslerine devam etmiş, düzgün ve müessir bir lisana sahip olduğu gibi sözleri de, halkı ilme ve cehilden kurtulmağa teşvik yolunda olduğundan onun kuwetli tesiri altında kalmıştır. Daha önce gördüğü ilimleri onunla müzakere etmiş. Hüsrev Paşa ile tekrar sefere çıkıncaya kadar, onun va'zını ve derslerini dirılemiştir. Seferden döndüğünde de yine onun derslerine devam etmiş, kendisinden, tefsir, "lhya-i Ulı1middfn", "Şerhi Mevakıf", "Dürerü'l-Hükkam" ve "Tarikat-ı Muhammediye" okumuştur. Bk. Katip Çelebi, Mfzô.- nü'I-Hak, s. 110 vd) ve O'nun memlekette görülen bozulmalara karşı ileri sürdüğü çözümlere yönelik teşvik ve telkinlerinden etkilenip derslerini takip ettiğini söylediği halde (Katip Çelebi, Fezleke, II, 182) O'nun derslerinin ekseriya sathi'ce basit olduğunu, şer'! ilimler dışında kalan ilimlerde uğraşmadığından (Muallim Cevdet, Kadı-zade'nin bu tavrıyla alakalı olarak şöyle bir değerlendirme yapmaktadır: "Ne fennf, ne şer'i derslerin hepsini tamamen görmek mecburiyeti yoktur. Kadızade gibi zamanında parlak bir hatib, zeki bir müderris riyazf, tabit dersler görmeden yetişiyor. Neticede fenlere aşina olanlara düşman diğer bir muallim, edebiyat ve fıkıh dairesine mahsus. Demek ki tekmı1 derslerden icazet almak zarfiri değil. Isteyen filan mühim dersi ihmal edebilir. Yoksa şimdiki tat! müesseselerde olduğu gibi tedrisatın bir nevi, behemahal görilirnek lazım değil." Muallim Cevdet, Mekteb ve Medrese, haz.: Erdoğan Erüz, Çınar, Yay., !st., 1978, s. 85.), bu sahalara karşı menfi tavır takındığını, bu tür konularla ilgili iba.relere rastladığında, "yazar felsefilik yapmış" deyip, felsefe ve mantıkla uğraşanların ehl-i imandan olmadığına dair sözler söylediğini, zarif ve arif bir kimse olmakla beraber va'zlarında da başkalarını kötülemekten kaçınmadığını, münakaşa mevzularını "muhalefet et tanınırsın" anlayışınca kendini tanıtmak için ortaya attığını, ahmakların da bu taassubu körüklediklerini (Katip Çelebi, Mizanü'I-Hak, s. lll, a. mlf., Fez/eke, Il, 183) söylemek suretiyle objektif bir değerlendirmede bulunmaktadır. Katip Çelebi Abdülmedd Sivasl'nin kısa biyografisini de verdiği bu eserinde O'nun hakkında Kadı-zade Mehmed için kullandığı ifadeler gibi yerici herhangi bir ifade kullanmamaktadır. Katip Çelebi'nin Kadızade'yi de katarak Abdülmecid Sivasi'ye yönelttiği tenkidleri ise aşağıda görüleceği gibi bizzat kendi ifadeleri olmayıp, bazılarının değerlendirmelerini nakilden ibarettir. Buna rağmen, Muhammed Nazmi (ö. 1112/1701) (Muhammed Nazrnf 1032/1622 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Küçük yaştan itibaren düzenli bir eğitim görmüş, genç yaşta ilim tahsiline başlamış, Kur'an-ı Kerim, hadis, tefsir, Arabça ve Farsça gibi ilimleri tahsil etmiştir. Gençlik yıllarında tasawufa karşı ilgi duymaya ve onunla alakadar olmaya başlamıştır. O, önceleri Mevleviyye tarikatı ile alakadar olmuş, fakat, Şeyhzade Derviş Mehmed'in yaptığı tasviye üzerine, Abdülmecid Sivasi'nin halifesi ve aynı zamanda yeğeni olan Şeyh Abdülahad Nuri (ö. 1061/1651)'ye intisab etmiş ve O'nun müridi olmuştur. Şeyhinin vefatı üzerine, bir başka şeyhe intisab etmemiş, ancak seyr ü sü!Cıkda, Şeyhinin şeyhi Abdulmecid Sivi'ı si'nin ruhaniyetine tabi olmuştur. Sülukunu tamamladıktan sonra Yavaşça Mehmed Ağa tekkesine şeyh ve tekkede bulunan camiye vaiz olarak tayin edilmiştir. İstanbul'un değişik camilerinde vaiz olarak görev yapan Nazmi, Orduy'ı Hümaylın şeyhliğine getirilmiş ve ordu ile beraber Uyvar kalesinin fethi için çıkılan sefere iştirak etmiştir. Hediyyetu'l-lhvan, Mi'yar-ı tarikatıllahi, Sırr-ı Ma'nevi (Mesnevi'nin I. cildinin Türkçe manzum tercümesi), Divan, Mev'iza-i Mücadele adlı eserlerin de müellifi olan Nazmi 1112/1701 tarihinde vefat etmiştir. Geniş bilgi için : Türer, Osman, Türk Mutasavvıf ve Şairi Muhammed Nazmi, s. 31 vd.) , Hediyetü'I-İhvan adlı eserinde bu tartışmaları aktarırken (Nazmi, 177-183) Katip Çelebi'den de bahsetmekte, Abdülmecid Sivasl'nin şöhret ve menfaat temin etmek için bu yola girdiğine dair Katip Çelebi'nin aktardığı hususları onun kendi sözüymüş gibi değerlendirip tenkid etmekte ve hakkında şunları söylemektedir: "Atlı Mukabelesi hulefasından, ne mezhebde ve ne meşrebde idüğü ma'lum değil, mu'acib ve mütekebbir, haddin bilmez, biedeb, zu'munca red ve kabUl sahibi Katip Çelebi nam kimesne, Mizanu'l-Hakk, nam risale-i batılasının mebhasü'l-hddi ve'/-işrfnde Sivasf Efendi ve Kadı-zade Efendi iki fazı/ şeyhler idiler. Birbirine muhalefet ile istişar bulub, ma'lum-ı padişahf oldular ve bu bahane ile maslahatların görüb, Dünyadan kam aldılar." deyu tahrir itmişdir.
Bu adam gayetu'l-gaye, seyyidu'-zann, hatta medhe seza bir kimseyi medh itse, der-'akab zemm ider. Ve bir adamı zemm itse, 'ale'/-fer medh ider. Ke-ennehu ifrat ve tefrft beyninde, hadd-i evsat ihtiyar idüb, hakk ve ad/ üzere redd ve kabulü ola. Cümleden: Sinin-i kesfre, kamil ve mükemmilde kitab ve sünnet ile amil ve riyazat ve mücehedat-ı şakka ile kamil, ıslah-ı nefs itmiş, halen menakıbını tahrir itdiğümüz, kutbu'l-ôjak ve senedü'/-uşşak, camiü'/-ilmeyn, mecma'u'1 bahrayn Sivasi Efendi hakkında, cenab-ı Hakk'dan havf ve haşyet ve cenab-ı Rasulu/- lah'dan haya ve dehşet itmeyüb, "Dünyadan kam aldı." dimek, ne cesaret ve ne cür'etdir?" "Men amile su'e yücze bihf" (Kim bir kötülük yaparsa, o kötülükle cezalandırılır.) Bu ame/-i su'ün cezası, -Allahü a'lemü- su'-i hatimedir. Habfs ne kadar cesurdur ki, İbn Hacer ve İmam-ı Süyutf ve müftf's-sekaleyn Kemal Paşa-zade ve Bahayf Efendiler gibi muhakkık ve müdekkik fazı/ları, risa/e-i bdtı/asında cehle nisbet itmesi, agreb ve a'cebdir. Sivasf Efendi, belki, Kadızade'nin nam ve ni- şanı yok iken, kendiler dahf sa'adet ile Sivas'da iken, sft ve sadayı kemalatı 'alem-gfr ve Sultan Mehmed-i sa/is, mülakat/arı ile kesb-i şeref-i kesfr itmek ricasıyla İstanbul'a da'vet ve hususan Sultan Ahmed Merhum, bina ey/ediği cami'-i şerffe va'iz ve nasih ta 'yfn buyurduklarında, meşhur-ı havas ve 'ava m ve makbul-i cümle-i enam idiler. Kadı-zade, merhum Sultan Murad-ı Rabi'de şöhret-şi'ar ve cümle biyninde vak'-ı vakar bulmuş idi. Anamuhalefet ile iştihara ne hacet? Ve ma-sivaya bi'l-Külliye fena virüb, "Ve 'ala'illahi fe-tevekkülü" (" ... Ancak Allah 'a güvenip dayanın .. "Maide, 5/23.) ayet-i kerimesine tamam masadak olan, halkın edna ve ekall-i dünyasına rağbet mi ider? Arife, tahrfr itdiğimiz menokıb-ı şerffe ve keramat-ı münifelerinden nev'an merôtib-i aifleri ma'/um olur. Tatvf/e hacet yokdur. " (Nazml, s. 182-183) Bu metinde özellikle iki husus dikkat çekiyor. Bunlardan biri Katip Çelebi'nin Abdülmec!d Sivasi'nin şahsı hakkında kullandığı ifadeler, diğeri de İbn Hacer, İmam-ı Suyuti, Kemal Paşazade ve Bahayi Efendi'yi cehle nisbet etmesi. Şimdi kısaca bu iki hususu tetkik edip Muhammed Nazmi'nin bu tenkidlerinde haklı olup olmadığını tesbite çalışalım:

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Katip Çelebi'nin eseri dikkatle incelendiğinde bu iki şahsın birbirine muhalefet ile şöhret kazanıp, padişahın ma'lumu oldukları ve bu bahane ile maslahatlarını görüb, dünyadan kam aldıkiarına dair yazdıklarının aslında kendi değerlendirmeleri değil bazılarının kanaatleri olduğu görülmektedir. (Katip Çelebi, Mfzdnü '/-Hak, s.lOS-109.) Ancak Muhammed Nazırlı bu yazılanları Katip Çelebi söylemiş gibi değerlendirmekte ve tenkid etmektedir. Eğer vakıa Muhammed Nazml'nin anlattığı gibi ise o zaman Abdülmecid Sivasi ile ilgili etüdümüzde (Gündoğdu a.g.t) de görüleceği üzere, onun gibi bir şahsiyet hakkında kullandığı bu ifadelerden dolayı Katip Çelebi'nin haksız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yok eğer değilse o zaman Muhammed Nazrrlı'nin Katip Çelebi'nin naklettiklerinden hareketle bu sözleri ona nisbet edip, onun şahsını hedef alarak ağır itharnlarda bulunmasına, kendi tarikatına mensub kimselere başkaları tarafından dil uzatılınasına asla tahammül edememesinin neticesi olan mutaassıbane davranış nazarıyla bakmak gerekir. Şimdi de fbn Hacer, İmam-ı SüyQtf, Kemal Paşa-zade ve Bahôyf Efendi hakkında söylediği sözlerden dolayı Muhammed Nazhi tarafından tenkid edilen Katip Çelebi'nin aslında onlar hakkında neler söylediğine kısaca göz atalım. Katip Çelebi Hızır'ın hayatta olup olmadığına dair tartışmalara değinirken ağır riyaz~tlar sayesinde bazı mutasawıfların alem-i eşbahda ervah ile seyr ettikleri kanaatine iştirak etmekte ancak kendi tabiriyle bazı kazip müddailerin, onların ruhani mülakat ve muamelerini gerçekte vaki imiş gibi göstermelerini reddetmekte ve İbn Hacer'in Hızır'ı ashaptan saydığım söyleyeniere şöyle karşılık vermektedir: "İbn Hacer Askalanf (ö. 852/1448)'nin fsabe'de Hızır'ı ashaptan diye yazması onun cismanf hayatına delalet etmez mi?" denilirse; "İbn Hacer Mısır'da kadı ve muhaddis, büyük mevki sahibi bir kimse idi. Şafii fıkhında kitabı ve şiirlerini toplayan ve divainı (Divan-ı Hutb, Bu/ak, 1301) vardır. Ekseri eserleri, hadfs rivayetinde olup, (Fethu'l-Bari, el-Kavlu'l-müseded Haydarabdd, 1319, Buluğu'/-Meram, Kahire, 1330, Nuhbetu'l-Fiker Kalküte, 1862 vs.) elli cilt kadardır. Bu konuda pek çok kitaplar düzenlenmiştir. Muhaddise düşen, eserlerde ve haberlerde bulduğu merviyyatı yazmaktır. Adı geçen Hafız bilgisinin hükmünü yürütmüş ve rivayet hakkını yerine getirmiştir. Lakin rivayet/er, akla uygun olur, başka bir haldir, merviyyat ile olmaz. İbn Hacer'in yazdığı şüphe kaldırır rivayetler/e (zanniyat), şüphe götürmeyen işlerin (yakıniyyat) karşısına çıkmak bilgisizliktir, bu karşı tarafınkini i/zam eylemez. (Katip Çelebi, Mizôanü'I-Hak, s.17.)

Görüldüğü gibi Katip Çelebi burada İbn Hacer'in Hızır'ın hayatta oludğuna dair kanaat belirtmediğini, onun hayatta olup olmadığına dair rivayetleri naklederken bunların farklılığına işaret ettiğini belirtmekte, buradan hareketle onun naklettiği rivayetlerin sıhhatini araştırmadan Hızır'ın hayatta olduguna işaret eden rivayetlere tutunmanın doğru olmadığına dikkat çekmektedir. Gerçekten de ibn Hacer Askalani'nin İsabe'de Hızır'ı ashap saydığına dair rivayet eğer Muhammed Nazmi ve mensub olduğu meşrebin tutunduğu bir delil ise bunun doğru olmadığı eser tetkik edildiğinde görülecektir. Nitekim İbn Hacer bu eserinde, Hızır'ın hayatta olduğuna dair kendine ait bir kanaat sunmamakta, Hızır'ın nesebi, nebi olup olmadığı, yaşının ne kadar olduğu, hayatının Peygamber'e kadar uzanıp uzanmadığı, ondan sonra da hayatını sürdürüp sürdürmediği konusunda ihtilaf olduğundan bahsetmekte, onun ömrünün uzunluğu ve hala yaşadığı hakkında eski alimlerden bir çok rivayete rastlamışsa da sahabeye dahil olduğuna dair herhangi bir görüş işitmediğini söylemektedir. (el-Askalanf, İmam Hafız Ahmed b. Ali b. Hacer, e/-lsôbe fi Temyfzi's-Sahôbe, Neşr: eş-Şeyh Adil Ahmed Abdülmevcild-Aii Muhammed Muawaz, Daru'I-Kütübi'l-limiyye, Beyrut 1995, III, 246.) Buradan hareketle Katip Çelebi'nin bu görüşlerinde tenkide medar bir hususun olmadığı ortaya çıkmaktadır. Zira Katip Çelebi, İbn Hacer'i değil, onun aktardığı rivayetlerin sıhhatini sorgulamakta ve bu şüphe götüren rivayetlerle şüphe götürmeyen işlerin (!) karşısına çıkmanın bilgisizlik olduğunu, bu delillerin başkasını ilzam edemeyeceğini söylemektedir. Muhammed Nazml'nin tenkidinin gerekçesi ise muhtemelen Katip Çelebi'nin cahil olarak gördüğü şahsiyetlerin görüşlerinin kendi meşrebine delil teşkil etmesinden, Katip Çelebi'nin de bu rivayetleri şüpheli bulmasından kaynaklanmış olabilir. Öyle görünüyor ki, Muhammed Nazmi, Hızır'ın cismani hayatta varlığının devam ettiğine dair kendi kanaatleri ile İbn Hacer'in görüşleri paralellik arzettiğinden dolayı Katip Çelebi'nin yorumuna iştirak etmemekte ve onu herhalde bu sebepten dolayı tenkid etmektedir. Bu tavır Hızır'ın hayatta olmadığını savunan Kadızade Mehmed'e mukabil, Abdülmecid Sivasl'nin Hızır'ın bu alemle irtibatının devam ettiğini savunmasıyla (Hızır ile Arafat'ta ve Mina'da karşılaştığını söyleyen Sivasi'ye göre onun varlığı ruhani alemle kayıtlı değildir ve bu alemle irtibatı ve alış-verişi devam etmektedir. Bk. Abdülmedd Sivas!, Tejsir-i Sure-i Fatiha, Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, 300/2, vr. 47b-49a.) da alakalı olabilir. Bu arada İbn Hacer'in tasavvufa intisaplı olmasının (İbn Hacer Kahire'de Berkukiye Tekkesi'nde bir müddet kalarak tasavvlıfa intisap etmiştir. Bkz. Sakallı, Talat, Hadis Tartışmaları (lbn Hacer-Bedrüddfn Ayni), TDV Yayınları, Ankara, 1996, s. 16) da Muhammed Nazmi'nin onu savunurken dikkat ettiği bir husus olarak düşünülebilir. Katip Çelebi Mizan'da Bahay! Efendi (ö. 1064/1653)'den ise iki yerde bahsetmektedir. Bunlardan birisi tütün konusu, diğeri de güneşin batıdan doğmasının hey'et kaidesine uygulanıp uygulanamayacağı hususundaki tartışmaların geçtiği yerdir. Şimdi onun bu hususları nasıl dile getirdiğine bakalım.
Katip Çelebi tütünün lehinde ve aleyhinde bulunanların görüşlerini sıralarken şunları söylemektedir:
"Tütünün ortaya çıkması yakın zamanlarda olduğundan fıkıh kitaplarında geçmiş ve anılmış değildir. Öyle olunca "eşyada asıl olan mubah sayılmak" koidesine göre mubah ve helaldir derler. Eskiden şeyhülislamlar masiahat gereği rnekruh olduğuna, kimi kenar rnüftüleri de haram olduğuna fetva verdiler. Sonra Bahdyf Efendi, kendisinin de tiryaki oluşunu bir yana bırakıp en uygunu nedir, ona bakarak, mübah sayılmasının asıl olduğu deliline dayanarak he/al olduğuna fetva verdi. Çünkü fetvanın yolu Müçtehid-i mutlaktan rivayet/e fetva vermektir. Ve rivayet olmayınca onu bir temele bağlamak gerekir. Çok kullanmak dolayısıyla tütüne arız olan haller onu mübah saymak mevkiinde komazsa da haram veya rnekruh olduğu yolunda fetva vermekte bir sakınca görünür ve tütünün çok içilmesi dolayısıyla, onu mübah saydırocak arızasına itibar olunmamak lazım geldi. O sakınca nedir denilirse halkın haram veya rnekruh kullanmakta direnmesinden doğacak vebal sakıncasıdır. Öyle ise helal olduğu yolunda fetva vermekte, tiryakisine şefkat ve halkı vebalden korumak maslahatı vardır, onun için mübah sayılması yeğ görüldü. Çünkü müslümanların çoğu buna düşkün olup, ne olursa olsun içmekten kalmadılar. Hiç bir yoldan yasaklamak ve bıraktırmak kabil olmayıp bütün dünyaya yayılmıştır. Bu türlü işlerde şerf'atin caiz gördüğü ne ise hdkim ve müfti ona bakarak hüküm ve fetva vermek gerektirdi ki yoldan saptırmak lazım gelmesin. Çünkü haram veya rnekruhtur diye hükmolunan bir işe direnmek, mübahtır diye fetva verilmesi, hakkında hüküm verilen bir işteki ısrar gibi değildir. Birincisi salt vebaldir, ikincisinde vebal yoktur. Ve hakimin de iki kötüden daha hafif olanı seçip, onu şeriatça bir temele dayandırarak hüküm vermesi, onu günahkar kılmaz, belki bir mu'mini vebalden kurtardığı için sevab işlemiş olur ve ecrini görür. Merhum Bahayf Efendi sağ duyu ve doğru düşünce sahibi kimse idi, eğer yolunca tahsil görüp keyfe düşkün olmasaydı, Türkler arasında bir gelenlerden olurdu. Lakin fennitamam görmüş değildi. Olsa o/sa.tanıklara dayanarak sonuca varmak gücüne malik olduğundan yaratılışında bulunan kuvvetle her yerde maharet gösterirdi. Halkın töresini, adet/erin bilen arif bir kişi idi. Bu konuda, halkın haline bakıp, merhamet eyledi. Merhum Abdurrahim Efendi'den sonra onun benzeri bir müfti gelmedi. Menzili firdevs ola. "
(Kâtip Çelebi, Mfzanw'/-Hak, s. 36-37.) Bu ifadelerden hareketle Katip Çelebi'nin tütün hakkındaki kanaatinden dolayı Bahayl Efendi'yi yerdiğini söylemek mümkün görünmemektedir. Kaldı ki, o bu tavrından dolayı Bahayl Efendi'yi haklı da görmektedir. Şu halde Muhammed Nazml'nin bu değerlendirmelerden hareketle Bahayi Efendi'yi savunma konumuna girip Katip Çelebi'yi tenkid ettiği düşünülemez. Zira Muhammed Nazmi de Katip Çelebi gibi tütün içmenin sağlık açısından zararlı olduğunu düşünmekte ve onu kullanmayı kerih karşılamaktadır. (Nazmi, s. 270) Muhammed Nazml'nin Katip Çelebi'yi tenkidi, olsa olsa tütün kullanmanın haram olup olmadığına dair kendi kanaatiyle ilgili değil, belki tütünün tıbben zararlı olduğunu söylemek yerine tiryakilerin haline bırakıp ona göre fetva veren ve kendisine de tütün kullanan Bahayi Efendi'yi keyfe düşkün diye yadırgayan ifadelerden dolayı olabilir. Katip Çelebi güneşin batıdan doğmasının hey'et kaidesine uygulanıp uygulanamayacağı hususundaki tartışmaları anlatırken yine Bahayi Efendi'den şu şekilde bahsetmektedir:
"Riyazat dersleriyle uğraştığım sırada hatıra gelen üç meseleyi fıkıh meseleleri biçimine koyarak Şeyhülislam Bahdy! Efendi'den fetva istemiştim. Ses çıkarmadığı için bunları açıklayan bir risale yazdıktan sonra gördüm ki, üç sorunun birine meğer cevap yazmış/ar. Kendi el yazısıyla fetva emini Şeyhzade Efendi (ö. 966/1558)'den çıkan bu karşılık, yan!ışın yaniışı olduğu için risalenin sonunda olduğu gibi verilerek, 'Bu yanlışlık karşılığın düzeltilmesi' diye bir ek yaEılmıştı. İsteyen yazdığım risaleyi görüp bilsin"
(Katip Çelebi, Mizanü'l-Hak, s. 11·12)

Katip Çelebi Ris6.le-i İlhdmu'l Mukaddes Mine'l-Feyzi'l-Akdes adlı eserinde güneşin aynı cihetten doğup ve batması meselesinde Bahayl'nin fetvasına temasla fetva emininden aldığı fetva suretini aynen vermekte ve burada Bahayl'den bahsederken "bu fende fazı! zannolunan merhum Şeyhülislam Bahayl Efendi" ve "bu cevapta habt ve ifsat vardır. Bu hüküm ademi vukuf ve cehilden sadır olmuştur." şeklinde ifadeler kullanmaktadır. (Şehsuvaroğlu Bedi N., "Katip Çelebi'nin Ilmi Zihniyeti", Katip Çelebi, Hayatı ve Eserleri Hakkında Incelemeler, TIK Basımevi, Ankara, 1991, s. 147)
Katip Çelebi bu ifadeleriyle zamanın Şeyhülislamını zımnen değil açıktan açığa cehl ile itharn etmekten sakınmamaktadır. Şurası şayan-ı dikkattir ki, Bahayf hakkında Katip Çelebi'nin asırlar önce verdiği bu hükme asırlar sonra İlmiye Salnamesi de iştirak etmektedir.
(Şehsuaroğlu, s. 147.)
Anlaşılan o ki, Katip Çelebi dini ilimlerin her meselede doğru hüküm vermeye muktedir olamayacağını; ancak müsbet ilimlerden faydalanarak bunun mümkün olabileceğini dolayısıyla ifade etmektedir. Fakat O, Bahayf Efendi'nin müsbet ilimlerde yetkin olmadığını dile getirirken hakikaten değerli olan şairlik tarafına ve kıymetli Divan'ına asla temas etmediği halde "ilmen yüksek bir zat değildi" diyebilmektedir. (Şehsuaroğlu, s. 148.)
Katip Çelebi Hz. Peygamber'in anne ve babasının imanla ölüp ölmediklerine dair hükmü değerlendirirken Suyutl ve Kemal Paşazade' den bahsetmekte ve şunları söylemektedir: "İmam Kurtibi Tezkire'de rivayetleri nakledip, gerçeği araştırmak, toplamak ve incelemek yolunu umursamayan kimi hadis bilginleri, Suyutf gibi, sırf naklolunan rivayetlerin dış yüzünü yazdı lar. Onların risaleleri hakikati araştırmaktan uzak olup, nakl ile başkalarına uymanın üzerine dayandı. Kimi de ifrat ve taassup erbabından olup, yazdığı risaleye bakmadı ve söylediği sözü kulağı işitmedi. Nazar yolundan dışarıda ve doğrunun semtinden uzak bir yanıltmaç ortaya sürdü ve ehli katında itibar ve itidal mevkiinden uzak düştü. Nicesi de hüsnü zanna ve edebe riayet dolayısıyla bir iki boş söz nakleyledi ve işin gerçeğine ulaşmayı murad etmedi. Merhum Kemal Paşa-zade gibi hepsinin düşüncesine göre eserleri bir yönden, bir sebepten hali kalmadı diye yazdı. " (Katip Çelebi, Mizanü'l-Hak, s. 51-52)

Katip Çelebi aslında eserinde Kemal Paşa-zade' den bahsederken onun cehlini ortaya koyacak ifadeler kullanmaktan ziyade "Osmanlı devletinde Kemal Paşa-zade merhum ile bunlar kanunların çoğunu yüce şeriate uygun olarak tatbik edip, mertebe ve mansıp/ardaki bozukluğu düzelterek devlet işlerine gereği gibi düzen vermişlerdir. " (Katip Çelebi, Mizanu'l-Hak, s. 51-52) gibi taltlf edici beyanlarda bulunmaktadır. Buna rağmen Muhammed Nazml'nin Katip Çelebi'yi tenkidi muhtemelen onun Kemal Paşazade hakkında; "sırf naklolunan rivayetlerin dış yüzünü yazdı" şeklindeki ifadesinden kaynaklanmış olabilir. Reşat Öngören'in tesbitlerine göre Kemal Paşa-zade önceleri "devran" ve "sema"ın aleyhinde fetvalar vermiş (Kemal Paşazade'nin bu konudaki değerlendirmeleri hakkında daha geniş bilgi için bkz. Öngören, Reşat, XVI. Asırda Anadolu'da Tasavvuf, (Basılmamış Doktora tezi), İst. 1996, s. 288 vd), fakat daha sonra bu görüşlerinden vazgeçmiştir. Fakat buna rağmen bazı mutasawıfların aşırılıklarını tenkid etmekten de geri durmamıştır. Ona göre; "Bir kısım dervişler devranı ibadet ve zikir adabından çıkarıp, eğlence haline getirmektedir/er. Bunu bilinçli olarak yapanlara mani olmak gerekir. Ayrıca riya, gösteriş ve insanlara kendisini beğendirmek için sema' edenler haram işlemektedirler. Bu gibi kimselerin de hapis dahil bütün imkanlar kullanılarak menedilmesi gerekir. " (Öngören, Reşat, XVI. Asırda Anadolu'da Tasavvuf, (Basılmamış Doktora tezi), İst. 1996, s. 294 vd)
Buradan da ortaya çıkıyor ki, Muhammed Nazmi, Kemal Paşazade'nin Sema' ve Devran hakkındaki kanaatlerine itiraz etmemektedir. Zira hem kendisi hem de mensub olduğu şeyhler Kemal Paşazade'nin sonraki görüşlerine paralel görüşler ileri sürdükten sonra sema'ın umumen tevdz ve umCımen men olunmaması gerektiğine işaret etmektedirler. (Mesela Abdülmecfd Siviisi'nin bu konudaki görüşleri için bkz. Abdülmecfd Sivas!, Miskalu'/-Ku/Ob, İst. Üniv. Merkez Ktp. Türkçe Yazmalar No: 2311, vr. 55a)
Bu durumda Muhammed Nazmi'nin tesbit edemediğimiz başka gerekçeler yanında sema'ı ve devran'ı savunmasından dolayı Kemal Paşa-zade'ye karşı hamiyetperverlik gösterip, Katip Çelebi'yi tenkid etmiş olacağı düşünülebilir. Muhammed Nazmi'nin eserinin bu bahisle ilgili kısmının sayfa kenarına, kim olduğu belli olmayan bir zat tarafından yazılan yazıda, Katip Çelebi'ye karşı tutumundan dolayı Muhammed Nazmi'ye hak verilmekle birlikte, Katip Çelebi'yi de bu konuda mazur görmek gerektiği şu ifadelerle dile getirilmiştir: "Katip Çelebi'nin Mizanü'l-Hakk adlı risalesinde yazdıkları batıldır. Ancak ma'zurdur. Zira, "Tadmayan bilmez." kabllindendir. Aslında o zahiri ilimlerde bilgili birisidir ancak, Hadi ismine mazhar olmadığından manevi zevklerden nasiblenememiştir, zaten bunu inkar edenlerdendir. Bu zevk/e Cenab-ı Allah onu zevklendirmeyi takdir etmemiştir. Zahiri ilimlerdeki bilgisi fazla olduğundan, kendince ileri sürdüğü delillerini doğruymuş gibi yazmıştır. Ve sahip olduğu zahiri ilimler kendisine perde olmuş, ma'nevi zevklerden mahrum kalmıştır. Bundan dolayı söyledikleri ma'zurdur. ZatenKatip Çelebi'nin tahslli Kadızade'dendir. Kadı-zade ise bilindiği gibi sufiler taifesini inkar edenlerdendir. " (Nazmi, s. 183 - üç numaralı dipnot)
Kanaatimize göre Muhammed N azmi de muhtemelen bu noktada tahammülsüz kalmakta ve Katip Çelebi'yi tenkid etmektedir. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi Muhammed Nazml bu değerlendirmeleri ile aslında Sivas! Kadizade tartışmalarında ilgili konu hakkında kendi kanaatlerini destekleyen görüş sahiplerini müdafaa etmekle kendi görüşlerinin mesnedini de sağ lamlaştırmaya çalışmaktadır. Bu açıdan onun takındığı bu tavır, Sivasi-Kadı-ade tartışmalarının bir uzantısı hissini vermekte, bu da tarafgirliğin sonucu olan taassuba hissiyatın da karışması halinde önü alınamayacak vuku'unun her zaman için imkan dahilinde olduğunu göstermektedir. Netice olarak, Osman Türer'in de bu konudaki değerlendirmelerine55 iştirakle diyebiliriz ki, Muhammed Nazmi ithamlarında her ne kadar kendisini haklı göstermeye çalışan birtakım sebepler ileri sürüyorsa da onun gibi tasawufl yaşantının içerisinde olan bir şeyhin Katip Çelebi gibi bir zamanlar tasavvufa intisap edip, daha sonra mizacına uymadığı için tasavvuf yolunu bırakan ve bazı meşhur kimselerde olduğu gibi, kıymeti, hayatından çok sonraları anlaşılmış bulunan bir kimseyi, hem kendi meşayih silsilesine mensup bir zatın aleyhinde sözler sarfetmesinden, hem de o zatın görüşlerine paralel görüşleri olan kimseleri cehle nisbet etmesinden dolayı ağır bir dille itharn etmiş olmasını, doğrudan doğruya kendi tuttuğu tasavvuf yolunu ve bağlandığı şeyhini müdafaa sadedinde, ancak müsamahasız ifadeler olarak değerlendirmek gerekir. Katip Çelebi'nin yanlışlarını tesbit ettiği alimleri bu yanlış larından hareketle cahil olarak nitelendirmesinin de huzursuzluğun doğmasına vesile olabileceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu arada o devirde tekke ile medrese mensupları arasında, bu tür karşılıklı ağır itharniara sık sık rastlandığı da unutulmamalıdır. (Türer, Türk Mutasavvıf ve Şairi Muhammed Nazmi, s. 27)



Osman Egin: Balıkesirli Abdulaziz Mecdi Tolun hayatı ve şahsiyeti
,[​IMG]