RIZIK İLE İMTİHAN


Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki kendisine dokunan bir darlıktan sonra ona rahmetimi zden tattırsak, mutlaka şöyle der: "Bu benim (hakkım)dır. Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülsem bile, şüphesiz benim için O'nun yanında iyilik vardır." Andolsun biz, o kafirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız." (Fussilet: 41/50)

Muhammed b. Abdulvehh ab, İbn Abbas ve diğer müfessirlerden bu ve daha başka ayetler hakkında gerçekten gönüllere şifa verecek manada yeterli bilgi sunulmuştur.

Mücahid (r.a.) bunu:

"Benim çalışmamın karşılığıdır veya ben bunu hak ettim, demesidir" şeklinde açıklamıştır.

Bu anlattıkları şeylerde bir ihtilaf yoktur. Sadece farklı manalarda n ibaret bulunmakt adır.

İmad b. Kesir (r.a.):

"İnsana bir zarar dokunduğu zaman, bize dua eder; sonra biz ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: "Bu, bana ancak bilgi(m)den dolayı verildi." Bilakis bu bir fitne (imtihan) dir. Fakat onların çoğu bilmezler ." (Zümer: 39/49)

ayetinin manasıyla ilgili olarak şöyle der:

"Bu ayet, insanın zarar gördüğü, sıkıntıya düştüğü anda Allah'a yakardığını, O'na yönelip dua ettiğini haber veriyor. Daha sonra bu insan eline bir nimet geçmesi durumunda ise azıp sapıtarak bunun için şöyle diyor:

"Bu, bir bilgi sebebiyle bana verildi." Yani bu şeye layık olduğumu Allah'ın bilmesi nedeniyle verildi. Eğer benim Allah katında bir yerim ve nasibim olmasaydı bu bana verilmezd i der. Halbuki Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Aksine o bir fitnedir" Yani durum adamın ileri sürdüğü gibi değildir. Aksine biz bu nimetleri ona, sırf kendisini bunlar sebebiyle imtihan etmek için verdik. Adam buna göre itaat mı edecek yoksa karşı mı çıkarak isyanda mı bulunacak?

Kaldı ki biz zaten bunu ezeli ilmimizde bilmektey iz. Biz bunun bir fitne, yani imtihan olduğunu biliyoruz . "Fakat bir çokları bilmezler ." İşte bunun için de söylediklerini söyler, iddia ettikleri ni iddia ederler. Kendileri nden öncekiler de böyle söylemişlerdi. Yani daha önce geçen ümmetlerden bir çokları da bu tür sözler söylediler, bu türden iddialar ileri sürdüler. Fakat elde ettikleri hiçbir şey onları kurtarama dı. Onların sözlerinin bir anlamı olmadığı gibi, bir araya gelmeleri nin, mal toplamala rının da kendileri ne bir faydası yoktur. Dolayısıyla kazançları da onlara bir yarar getirmez.

Nitekim Allah (c.c), Kuran'dan haber vererek buyuruyor ki:

"Gerçekte Karun, Musa'nın kavminden di; ancak onlara karşı azgınlık etti. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, onların anahtarla rı (nı taşımak) dahi güçlü bir topluluğa ağır gelirdi. Hani kavmi ona şöyle demişti: "Şımarma! Çünkü Allah, şımaranları sevmez. Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozguncul uk arama. Çünkü Allah, bozguncul uk yapanları sevmez." Dedi ki: "Bu, bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir." Bilmez mi ki, gerçekten Allah kendisind en önceki nesillerd en kuvvet bakımından kendinden daha güçlü ve topladıkları mal sayısı daha çok olan kimseleri helak etmiştir. Suçlulardan kendi günahları sorulmaz." (Kasas: 28/76-78)

"Ve biz azap görecek de değiliz." (Şuara: 26/138)

Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadiste ise Rasululla h (s.a.v.) şöyle buyurur:

"İsrailoğullarında; biri alaca, biri kel, biri kör üç kişi vardı. Allah onları imtihan etmek istedi ve onlara bir melek gönderdi.

Melek alaca olanına geldi ve ona:

"Olmasını istediğin, en çok hoşuna giden dilek nedir?" diye sordu. O da:

"Güzel renk, güzel ten ve insanları benden iğrendiren şu hastalığın üzerimden kalkmasıdır." dedi.

Melek onu sıvazladı, hastalığı gitti, kendisine güzel renk, güzel ten verildi ve ona tekrar soruldu:

"En çok sevdiğin mal nedir."

"Deve veya sığırdır." dedi. (Ravi, hangisi olduğunda şüphe etmiştir.)

Kendisine çok doğurgan bir deve verildi. Melek, ona:

"Allah bu malını bereketli kılsın." dedi.

Sonra kel olana gitti. Ona da:

"Olmasını istediğin en çok hoşuna giden dilek nedir?" diye sordu. O da:

"Güzel saç ve insanları benden iğrendiren bu hastalığın üzerimden kalkmasıdır." dedi.

Melek onu sıvazladı, hastalığı gitti ve kendisine güzel saç verildi. Sonra melek tekrar sordu:

"En çok sevdiğin mal nedir?"

"Sığır veya devedir" dedi. Kendisine çok doğurgan bir inek verildi. Melek:

"Allah bu malını bereketli kılsın" dedi.

Sonra kör olana gitti. Ona da aynısını sordu. O:

"Allah'ın gözlerimi açmasıdır, insanları görmek istiyorum ." dedi.

Melek onu sıvazladı, gözleri açıldı. Sonra ona:

"En çok sevdiğin mal nedir?" diye sordu. O:

"Davardır" dedi.

Kendisine çok doğurgan bir koyun verildi. İlk ikisi çoğaldı, üçüncüsü üredi, birinin vadi dolusu devesi, diğerinin vadi dolusu sığırı, öbürünün vadi dolusu davarı oldu.

Sonra melek, alaca olan adama tıpkı onun iyileşmezden önceki kılığında göründü ve:

"Fakir bir kimseyim, yolucuyum . Yoluma devam edecek hiçbir şeyim kalmadı. Önce Allah, sonra sen yardım etmezsen, gideceğim yere varamam. Sana şu güzel rengi, şu güzel teni ve şu malı ihsan edenin hakkı için bana bir tek deve ver de üzerinde yoluma devam edeyim." dedi. Adam:

"Olmaz, bu malda pek çok hakkı olan var (hangisine vereyim) dedi. Melek ona:

"Ben seni, sanki bir yerden tanıyor gibiyim. Sen insanların iğrendiği alaca tenli ve fakir bir kimse değil miydin? Sonradan Allah sana bu nimetleri ihsan etti." dedi. Adam:

"Ben bu malı atalarım ve şan şerefim sayesinde elde ettim." dedi. Bunun üzerine Melek:

"Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni tekrar ilk bulunduğun hale çevirsin." dedi.

Sonra kel olanına gitti ve tıpkı onun iyileşmezden önceki kılığında göründü. Ona da aynı şeyi söyledi, aynı cevabı alınca:

"Eğer yalan söylüyorsan Allah seni tekrar ilk bulunduğun hale çevirsin." dedi. Sonra kör olanına gitti, tıpkı onun iyileşmezden önceki kılığında göründü ve:

"Fakir bir yolucuyum, yoluma devem edecek hiçbir şeyim kalmadı. Önce Allah, sonra sen yardım etmezsen gideceğim yere varamam. Sana gözlerini iade edenin hakkı için bana bir koyun ver de yoluma devam edeyim." dedi. Adam:

"Ben de kör bir kimse idim. Allah gözlerimi bana tekrar ihsan etti. İşte malımın hepsi önünde, istediğin kadarını al, istediğini bırak. Yemin ederim ki, bugün Allah için aldığın hiçbir şeye mani olmayacağım." dedi.

Bunun üzerine Melek:

"Malın sana kalsın. Bu sadece bir imtihandı. Allah senden razı oldu, diğer ikisine ise gazab etti." deyip gitti." (Buhari Eyman: 8, Enbiya: 51, Müslim Zühd: 10. 68)

Bu gerçekten önemli bir hadistir ve bunda ibret alınacak şeyler vardır. Hadisteki ilk iki kişi, Allah'ın nimetleri ni inkar ettiler, Allah'ın kendileri ne verdiği hiçbir nimeti ikrar etmeyip, nimeti kendileri ne verene nisbet etmediler ve bu konuda Allah'ın üzerlerindeki haklarını yerine getirmedi ler. Dolayısıyla her ikisi de Allah'ın gazab ve cezasını hakettile r. Kör olanına gelince, Allah'ın nimetini inkar etmedi, itirafta bulundu, bu nimeti kendisine ikram eden Allah'ı tanıdı ve nimetleri ona nisbet etti. Verdiği nimetler sebebiyle Allah'ın kendisi üzerindeki hakkını yerine getirdi. Verilen nimetleri n şükrünü yerine getirerek Allah'ın rızasını kazandı. Şükrün her üç rüknünü de yerine getirdi. Çünkü şükür ancak bu üçü yerine getirilme kle sağlanır. Bu da verilen nimeti ikrar, nimeti verene nisbet ve gerekli yerlere harcamaktır.

Allame İbnul Kayyım, "Medaricus salikin" adlı eserinde şöyle der:

"Şükrün aslı, nimeti ikram edenin inamını itirafta bulunarak şükretmektir. Bunu da nimeti verene karşı en içten bir şekilde eğilerek yerine getirmekt ir. O'na karşı zelil olduğunu, O'nu sevdiğini belirtmel idir. Kim de nimeti tanımaz, aksine cahilce hareket ederek buna şükretmezse, yada nimeti bilir de, nimeti vereni tanımaz ve takdir etmez, ona şükretmezse veya nimeti ve nimeti vereni tanır da inkar ederse, bu kimse böylece küfre girmiş, nankör olmuş olur.

Kim de nimeti ve bunu vereni bilir, bunu ikrar eder ve inkar da etmez, ancak nimeti verene karşı huzu içinde bulunmaz, onu sevmez, onunla razı olmaz ve ondan gelene rıza göstermezse, yine şükretmiş olmaz.

Bir kimse de nimeti bilir, nimeti vereni de tanır, aynı zamanda bunu ikrar ederse bu nimeti verene karşı huzu içinde eğilirse, onu sever, onunla razı olur ve ondan gelene rıza gösterirse, bu nimeti de Allah'ın istediği ve itaat edilmesin i istediği yerlerde kullanırsa, işte bu kimse nimete şükretmiş olur.

Şükür için mutlaka bunun gönülden olması, uygulamad a gösterilmesi gerekir. Bu ise, nimeti verene doğru meyletmek, O'nu sevmek ve önünde eğilmeyi bilmekled ir."