1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Saîd Bin Âmir (r.a)

Konu, 'Sahabeler Tarihi - Ashab-ı Kiram' kısmında Ebu Bekir tarafından paylaşıldı.

  1. Ebu Bekir

    Ebu Bekir Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Saîd bin Âmir hazretleri, Yermük savaşından sonra Abbâs bin Ganem'den boşalan Humus vâliliğine ta'yîn edildi. Vâli olmayı pek istemiyordu, ancak Hz. Ömer'in emrine itâ'at ederek Humus'a geldi. Vâliliği zamanında çok dikkatli ve âdil hareket eden Hz. Saîd, son derece fakir bir hayat yaşadı.



    Herkes bu hayatına şaşırıp, hayret ediyordu. Hz. Ömer, Şam'a teşrif ettiği zaman oradan Humus'a geçti. Humus'ta fakirlerin bir listesinin çıkarılmasını isteyen Hz. Ömer, fakirlerin içerisinde Saîd bin Âmir hazretlerinin ismini görünce çok şaşırdı. Listeyi hazırlayanlara sordu:



    - Saîd bin Âmir'i niçin listeye yazdınız?



    - Vâlimiz fakirdir, devamlı "Rüşvet alan da veren de Cehennemdedir" hadîs-i şerîfini okur ve en küçük bir hediyeyi dahî kabûl etmez.



    Hz. Ömer, Saîd bin Âmir'e bin dirhem tahsis etti. Hz. Saîd, bin dirhem ile hanımına geldi ve dedi ki:



    - Hz. Ömer bize şu gördüğün bin dirhemi göndermiş.



    - Ondan bir miktar parayla yiyecek ve katık alıp, kalanını saklayalım, ileride lâzım olur.



    Saîd hazretleri hanımına şöyle dedi:



    - Ben bundan çok daha iyisini sana söyleyeyim mi? Biz bu malı çok iyi bir şekilde kullanacak, işletecek bir kimseye ortaklığa verelim. Onun kâr ve gelirinden de yeriz.



    Hanımı, razı oldu:



    - Peki, öyle olsun.



    Saîd bin Âmir hazretleri bu parayla yiyecekler, iki deve, iki köle satın aldı. Köleleri azâd ederek hürriyetine kavuşturdu. Aldıklarını Humus'taki fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Kendine çok az birşey dışında birşey kalmadı. Bir müddet sonra hanımı kendisine dedi ki:



    - Malı ortaklığa verdiğin kimseden paranın kârını al ve onunla şunları şunları satın al.



    Saîd hazretleri sustu. Ertesi gün evine döndüğü zaman istedikleri şey olmayınca hanımı aynı istekleri yine tekrarladı. Saîd hazretleri yine sustu. Birgün sonra hanımı hâlleri ve sözleri ile Hz. Saîd'i çok üzdü. Saîd hazretleri ertesi gün eve hiç gelmedi. Akrabalarından birisi hanımına gelerek dedi ki:



    - Sana ne oluyor ki kocana eziyet ediyorsun. O malının tamamını fakirlere dağıttı.



    Kadın üzüldü ve ağladı. Sonra Saîd hazretleri geldi ve şöyle buyurdu:



    - Allahü teâlânın râzı olduğu birşey, dünya ve dünyanın içindeki her şeyden daha kıymetlidir. Eğer Allahü teâlânın râzı olduğu iyilik, hayırlardan birisi gökyüzüne lâmba gibi asılsaydı, onun nûru, yeryüzünü aydınlatır ve onun parlaklığı yanında güneş sönük kalırdı.



    İşte seni bu iyilikler için terkeder, senden ayrılırım. Fakat senin için bu hayırları ve iyilikleri terkedemem. Her hal üzere hayır ve hasenat yaparım...



    Fakirlik ve sıkıntı içinde olduğu hâlde, parayı kendisi için harcamadığını soranlara şöyle buyurdu:



    - Resûl aleyhisselâmdan işittim buyurdular ki:



    Ümmetimin fakirleri zenginlerinden beşyüz sene önce Cennete girerler. Zenginlerden biri kendini onların arasına atar ve Cennete girmek ister. Melek onun elini tutar, fakirler arasından çıkarır ve, "bekle, henüz senin Cennete girme zamanın gelmedi" der. Beşyüz sene onu kıyâmetin kızgın sıcağında hesap yerinde tutarlar. Malının hesâbını verir, sonra Cennete girer.



    Hz. Ömer zamanında, Humus vâlisi olan, Saîd bin Âmir, Müslüman, gayrı müslim herkes tarafından çok sevilirdi.



    Hz. Ömer, Saîd bin Âmir hazretlerinin, herkes tarafından çok sevilen bir kimse olduğunu öğrenince Humuslulardan bir cemâ'ata sordu:



    - Peki vâlinin hiç kusuru yok mudur?



    Onlar da ba'zı kusurları olduğunu söyleyip dört tanesini zikrettiler. Bunun üzerine Hz. Ömer, Saîd hazretlerini hemen Medîne-i Münevvereye çağırdı ve aralarında şu konuşma geçti:



    - Yâ Saîd, senin ba'zı kusurların varmış. Bunların aslı nedir?



    - Bunlar neymiş, ya Ömer?



    - Vazîfene sabah namazından hemen sonra değil, kuşluk vakti geliyormuşsun. Geceleri insanlar içerisine hiç çıkmaz, görünmezmişsin. Haftada bir gün evine çekilir hiç kimseyi kabûl etmezmişsin. Eshâb-ı kirâmdan, Hubeyb hazretlerinin şehîd edildiği söylenince bayılıyor, kendinden geçiyormuşsun.



    Bunun üzerine Hz. Saîd, şu cevâbı verdi:



    - Yâ Emir-el mü'minin! Anlatılanlar doğru. Şimdi bunları sana izâh edeyim:



    1- Vazîfeme ancak kuşluk vakti, gelebiliyorum. Çünkü hanımım hastadır. Evde bütün hizmetleri kendim yapıyorum. Hamur yoğurur, ondan ekmek yapar, pişirir, abdest alır öyle çıkarım. Geç kalışım bundandır.



    2- Geceleri insanların içerisinde görünmeyişimin sebebi; gündüzleri halkın hizmetleriyle meşgul olurum. Geceleri de Allahü teâlâya hizmet ve kulluk için ayırdım. Böylece gündüzleri yaptığım işlerin, verdiğim hükümlerin muhâsebesini yapar, yanlış kararlarım varsa düzeltirim.



    3- Haftada bir gün evime çekilip hiç kimse ile görüşmememin sebebi, başka giyecek elbisem olmadığından, yıkadığım elbiselerim kuruyuncaya kadar kimseyi kabûl edemiyorum.



    4- Hubeyb hazretlerinin şehâdetini hatırlayınca bayılmamın sebebi anlatılacak şey değildir. Çünkü Mekke müşrikleri Hubeyb hazretlerini asarlarken yanlarında idim. Belki mâni olabilirdim, fakat o zaman henüz îmân etmemiştim. Seyirci kaldım. Onun gösterdiği cesâret ve celâdeti hatırladıkça, ne kadar kuvvetli bir îmâna sahip olduğunu daha iyi anlıyorum. Niçin mâni olmadım diye üzüntümden bayılıyorum.



    Bunun üzerine Hz. Ömer:



    - Yâ Saîd, Allahü teâlânın korkusu seni ne kadar yüceltmiş, millete faydalı hâle getirmiş, dedi ve gözyaşı döküp ağladı.



    Sonra, Saîd bin Âmir Hz. Ömer'den ricâ etti:



    - Yâ Ömer, bundan sonra beni vâlilikten affet.



    Hz. Ömer bunu kabûl etmeyip yine vâli olarak bırakmıştır.



    Hz. Saîd bin Âmir, İslâmın koruması ve emniyeti altında bulunan gayrı müslimlere karşı yumuşak davranır ve çok ilgi gösterirdi.



    Şam'daki zimmîler onun bu yüksek tavrından çok memnun idiler. Bir defa Hz. Ömer, onun zimmîler tarafından çok sevildiğini haber aldı ve oradakilere sordu:



    - Neden ahâli bu kadar ona muhabbet gösteriyorlar?



    - O, halkın dert ortağıdır da ondan.



    Hz.Ömer bu duruma sevindi ve memnuniyetini belli etti.



    Saîd bin Âmir, muhâcir olan Eshâb-ı kirâmdan olup, Hayber'in fethinden önce Müslüman oldu. 641yılında Rakka'da vefât etti.
  2. Abdullah Yusuf

    Abdullah Yusuf İyi Bilinen Üye Site Emektarı Kullanıcı

    SAÎD b. ÂMİR

    Yırtık Elbiseler İçindeki Büyüklük

    Hangimiz bu ismi tanıyor ve daha önce duymuş?
    Büyük bir ihtimalle -hepimiz değilsek bile -çoğumuz bu şahsı şim*diye kadar duymamışızdır. Ve şimdi soralım Saîd b. Âmir kim diye? Evet, şimdi öğreneceğiz Saîd’i!..
    * * *

    Her ne kadar onun bu titrek isminde sahâbenin büyüklerinin isim*lerine bir yakınlık olmasa da o sahâbenin büyüklerinden biridir.
    Kuşkusuz, o takva ehlinin gizli kalmış büyüklerindendir.
    Bütün toplantı ve savaşlarda onun Allah Resulü’nü yakından izledi*ğini dile getirmek, belki fazla söz ve bir tekrardan ibaret olacaktır. Ve zaten bu tüm müslümanların düsturuydu. Mü’min olana, gerek savaşta gerek barışta Peygambere muhalefet yaraşmazdı.
    Hayber’in fethinden az önce müslüman olmuştu. Saîd, İslâm’la ku*caklaştığı ve Resûlullah’a biat yaptığı andan itibaren hayatını, varlığını ve geleceğini tümüyle İslâm’a adamıştı.
    İtaat, zühd, alçakgönüllülük ve yücelik… İşte tüm bu büyük fazilet*ler dost ve kardeş olarak bu temiz ve pâk insanda bulunmaktaydı.
    Onun büyüklüğünü iyi kavrayabilmek için herhangi bir şeyi kaçır*mamak, uyanık davranmak gerekir. Kalabalık içinde Saîd’e gözümüz iliştiğinde, göz onda durmak için bir sebep görmez, başka tarafa geçer.
    Gözümüz onu alelâde bir fert olarak görür; dağınık ve tozlu... Ne giyiminde, ne dış görünümünde, onu diğer yoksul müslümanlardan ayıran bir özellik taşımaz Saîd.
    Giyim kuşamından ve dış görünümünden, onun hakikî yapısına delil aradığımızda hiçbir şey bulamayız. Bu insanın büyüklüğünün süs ve şâşaadan daha öte bir şey olduğunu fark ederiz.
    Çünkü bu eski elbiselerin ve sadeliğin gerisinde büyük bir değer yatmaktadır.
    Sedefte gizlenmiş inci var ya... İşte öyle.
    * * *

    Mü’minlerin Emiri Ömer b. Hattab, Muaviye’yi Şam valiliğinden uzaklaştırınca, etrafını yoklayarak, onun yerine göreve getirebileceği birilerini araştırdı.
    Ömer’in vali ve yardımcılarını seçmedeki üslubu, tümüyle dikkat, vakar ve mahzurları göz önüne getiren bir üsluptu. O inanıyordu ki, şayet herhangi bir valisi bir yerde hata işleyecek olsa, bunu Allah iki kişiden sorardı: İlk olarak Ömer’den, ikinci olarak da hata sahibinden.
    Kişileri atamadaki ve vali seçimindeki ölçüsü, gayet hassas ve son derece basiretli idi.
    Şam, dönemin büyük medeniyet merkezi idi. Oradaki hayat, çeşitli medeniyetlerin izlerini taşırdı. Ticaret için de önemli bir merkezdi. Geniş bir bolluk vardı. İşte bu ve buna benzer nedenlerden ötürü de fesad diyarıydı. Ömer’in düşüncesine göre de, buraya ancak fesatçı şeytanla*rın, takvasının önünde duramayıp kaçtıkları bir veli uygun düşerdi. Zahid, abid, itaatkâr ve günahından tövbe edip dönmesini bilen biri.
    Ömer aniden bağırdı:
    “Tamam buldum onu. Bana Saîd b. Âmir gerek.”
    Daha sonra Saîd, Ömer’e gelir. Ömer, ona Humus valiliğini teklif eder. Fakat Saîd özür beyan ederek:
    “Beni fitneye salmayın ey Mü’minlerin Emiri!” deyince Ömer bağı*rır:
    “Allah’a yemin olsun ki, seni bırakmam! Emanetinizi ve hilafetinizi boynuma yıkıp, beni bir başıma terk edemezsiniz.”
    Saîd o anda ikna olmuştu. Ömer’in sözleri ikna için yeterli gelmişti.
    Evet... Emanet ve hilafeti Ömer’in üstüne atıp, tek başına bırak*maları adalet değildi. Ve şayet Saîd b. Âmir gibileri de sorumluluktan kaçınacak olursa, Ömer tayin edeceği kimseleri nereden bulacaktı?
    Saîd, Humus’a doğru yola çıktı. Yanında henüz yeni evlendiği ha*nımı vardı. Ömer kendisine biraz da mal vermişti.
    Humus’a yerleştikleri zaman zevcesi, Ömer’in verdiklerinden bir miktar harcamak istedi, Saîd’e yeni elbise ve eşya almasını söyledi. Ge*risini de biriktirmek niyetindeydi.
    Saîd ona: “Bunlardan daha iyisini sana söyleyeyim mi?” dedi ve ekledi:
    “Bak, biz ticareti geniş ve pazarı kazançlı bir memleketteyiz. Gel, bu elimizdekilerle bizim hesabımıza ticaret yapacak, malımızı artıracak bi*rine bunları verelim.”
    Hanımı: “Ya iflas edecek olursa” dedi.
    Saîd: “Ben kefil olurum.” dedi.
    Hanımı: “İyi öyleyse.” dedi.
    Saîd çarşıya çıktı. Sade bir hayata gerekecek kadar eşya alıp, malı*nın kalanını yoksul ve ihtiyaç sahiplerine dağıttı.
    Günler geçiyor, hanımı da zaman zaman ticarî kazançlarının ne du*rumda olduğunu soruyordu.
    Saîd de: “Başarılı bir ticaret, kazanç durmadan artıyor.” diye cevaplıyordu.
    Bir gün kadın aynı soruyu Saîd’in bir yakınının yanında sorduğunda meselenin iç yüzünü bilen adam önce gülümsedi, sonra da kahkahayı bastı. Bu gülüş, kadını şüphelendirdi ve açıklama yapması için ısrar etti. Adam da kadına:
    “Çok zaman oldu, onun hepsini tasadduk edeli.’ dedi.
    Bunun üzerine kadıncağız hıçkırarak ağlamaya başladı. Bu maldan doğru dürüst bir fayda görmeyişi onu üzmüştü. Üstelik istediklerini alamamış, elinde de bir şey kalmamıştı.
    Saîd, hanımına şöyle bir baktı. Akan gözyaşları ona daha bir güzel*lik katmıştı.
    Fitneye sürükleyen bu manzara, nefsinde zaafa sebep olmadan önce o basiretini cennete yöneltmiş, orada daha önce cennete gitmiş dostlarını görmüştü. Şöyle dedi:
    “Benim benden önce Rab’lerine kavuşmuş arkadaşlarım var. Ben kesinlikle onların yollarından sapmak istemem. Tüm dünya içindekilerle benim olsa da…”
    Hanımının, güzelliğiyle kendisini kandırmasından korktuğu anda ona ve aynı zamanda kendi nefsine şöyle sesleniyordu:
    “Biliyorsun ki, cennette ceylan gözlü hûrîler, iyi huylu güzeller var. Onlardan bir teki bile yeryüzüne inse, her tarafı aydınlığa boğar, nuru güneş ve ayınkini yok eder. Kuşkusuz seni onlara feda etmek, onları sana feda etmekten daha uygun düşecektir.”
    Sözünü başladığı gibi bitirmişti; sakin, güleç ve rahat. Hanımı sa*kinleşmiş ve anlamıştı ki, Saîd’in yolundan gitmekten ve Saîd’in sözünü ettiği zühd ve takvadan daha iyisi yoktu.
    * * *

    Humus o zamanlar “İkinci Kûfe” diye nitelendiriliyordu. Bunun se*bebi de ahalisinin aşırılıkları ve valilere karşı muhalefetleri idi.
    Irak bu aşırılıkta öncelik sahibi idi. Humus da bu konuda ona ben*zemesinden bu ismi alıyordu.
    Humus’un belirttiğimiz bu aşırılıklarına rağmen Allah, onların kalp*lerini bu salih kuluna, Saîd’e yöneltmişti. Onlar onu seviyor ve itaat edi*yorlardı.
    Ömer bir defasında: “Şam ahalisi seni seviyor.” demişti. Saîd de:
    “Çünkü ben onlara yardımcı ve destek oluyorum.” diye cevap ver*mişti. Her ne kadar Humusluların Saîd’e sevgileri varsa da yine de or*tada bazı şikayet ve rahatsızlıkların olması kaçınılmazdı... En azından Humus’un Kûfe ile başabaş yarıştığını ispatlaması gerekirdi.
    Bir gün Mü’minlerin Emiri Ömer (r.a.), Humus’u ziyaret eder ve kalabalık bir topluluk içinde onlara “Saîd hakkında ne dersiniz’?” diye sorar.
    Başlarlar ondan şikayetçi olmaya... Aslında bunlar, bir adamın bü*yüklüğünü ortaya çıkaran şikayetlerdi...
    Ömer şikayetçi guruptan şikayetlerini tek tek söylemesini istedi. Gurup adına konuşacak kişi doğruldu ve: “Ondan dört hususta şikayet*çiyiz.” dedi ve ekledi:
    “Gün iyice ilerlemeden yanımıza gelmiyor.
    Geceleri işlerimizi görmüyor.
    Ayda iki gün hiç yanımıza çıkmıyor, o günlerde kendisini hiç göre-miyoruz.
    Diğeri de, gerçi kendisinin bu konuda elinde bir şey yok; ama bizi rahatsız ediyor. O da şu, kendisini zaman zaman baygınlık tutuyor.”
    Adam oturdu.
    Ömer (r.a.) bir müddet başını öne eğip sustu. Sonra Allah’a yöne*lerek: “Ey Allah’ım biliyorsun ki, Saîd senin en iyi kullarındandır. Ya Rabbi! Bu konuda ferasetimi yanlış çıkarma.” diye sessizce yalvardı.
    Saîd’i, kendini savunması için çağırdı. Saîd de cevaplamaya baş*ladı.
    “Onlar, benim, gün epey ilerledikten sonra yanlarına çıktığımı söylüyorlar. Vallahi nedenini söylemek içimden gelmiyordu. Madem istiyorlar söyleyeyim: Ailemin hizmetçisi yok. Onun için hamurumu kendim yoğurup, mayalanmaya bırakıyorum. Sonra da ekmeğimi pişiri*yorum. Daha sonra da abdest alıp yanlarına çıkıyorum.”
    Ömer’in yüzü güldü ve Allah’a hamd etti. “Ya ikincisi?” dedi.
    Saîd konuşmasını sürdürdü:
    “Geceleri kimseyle ilgilenmediğimi söylüyorlar. Vallahi bunun se*bebini de söylemekten hoşlanmıyordum. Ben gündüzü onlara, geceyi Rabbi’me ayırdım.
    Ayda iki gün yanlarına çıkmayışıma gelince; benim çamaşırlarımı yıkayacak hizmetçim yok; fazla çamaşırım da yok. Ben çamaşırımı yıkı*yor, sonra da kurusun diye bir müddet bekliyorum ve ancak ertesi gün yanlarına çıkabiliyorum.
    Bir de zaman zaman beni baygınlığın tuttuğunu söylüyorlar. Ben ensârdan Hubeyb’in Mekke’de şehid düşürülüşüne şahit oldum. Vücu*dunu lime lime etmişti Kureyş. Onu bir deveye bindirmişlerdi. Sordular ona: “İster misin şimdi Muhammed senin yerinde olsun, sen de kurtul, rahata kavuş?” O şu cevabı vermişti: “Yemin olsun ki, Allah Resûlüne bir diken bile dokunacak olsa, ben ailem ve çocuklarım beraber dünya afiyeti ve nimeti içinde olmayı istemem... Her ne zaman bu manzara gözümün önüne gelirse, ki ben o sırada bir müşriktim, o gün Hubeyb’e yardım etmeyişimi hatırlarım. İşte o zaman Allah’ın azabından duydu*ğum korkudan dolayı beni bir titreme alıyor ve kendimden geçiyorum.”
    Saîd sözlerini bitirmişti. Vera gözyaşlarıyla ıslanmış dudaklarından dökülen sözlerdi bunlar...
    Ömer kendine ve neşesine hakim olamamış: “Ferasetimi yanıltma*yan Rabbime şükürler olsun!” diye bağırmıştı. Saîd’i kucakladı ve parla*yan o yüce alnından öptü.
    * * *

    Böylesi bir saadete kim ulaşmıştı ki? Allah Resûlü gibi bir öğreticiyi Kur’ân gibi bir nuru ve İslâm gibi bir mektebi kim nerede bulmuştu ki?
    Fakat böyle bir hareket fazla miktarda olsaydı, acaba yeryüzü bunu kaldırabilir miydi?
    Şayet böyle olsaydı, yer yeryüzü olmaktan çıkar, Firdevs cennetine dönerdi. Vaad edilen Firdevs’e...
    Firdevs’in zamanı gelmediğine göre, böyle şerefli ve yüce hayat ya*şayanlar daima az ve nadir olacaktır.
    İşte Saîd b. Âmir de onlardan biridir.
    İşi ve vazifesi kadar maaşı ve geliri de çoktu Saîd’in.
    Fakat o, bundan kendine ve ailesine yeteri kadarını alır, gerisini yoksullara dağıtırdı.
    “Elindekilerle aile ve akrabana biraz bolca harca.” demişlerdi bir defasında kendisine. O ise onlara: “Neden aileme ve akrabama?! Hayır, yemin olsun ki, ben Allah’ın rızasını akrabalığa karşılık satamam.” diye cevap vermişti.
    Kendisine her ne zaman “Kendine, aile efradına günlük harcamala*rını biraz artır; hayatın güzelliklerinden istifade et.” Denilse, o devamlı şu büyük sözlerle karşılık verirdi:
    “Ben Hz. Peygamberin şu sözünü işittikten sonra benden öncekile*rin (sahâbenin) yolundan ayrılamam. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:
    Allah insanları hesap için toplar. O sırada mü’minlerin yoksul*ları güvercinler gibi seke seke gelirler. Onlara:“Durun! Hesap var.” denilir. Onlar da: “Hesaba çekileceğimiz hiçbir şeyimiz yok ki!” der*ler. O zaman Allah: “Kullarım doğru söylüyor.” der ve onlar herkes*ten önce cennete girerler.”
    * * *

    Saîd Hicretin 20. yılında Rabbine kavuştu… Her şeyiyle tertemiz ve pâk olduğu bir dönemde.
    Artık o dostlarına kavuşmuştu; gözü nurlu, gönlü rahat, yükü hafif olarak. Ne yanında, ne ardında, ne sırtında ağırlık verecek bir dünya yükü ve eşyası vardı.
    Yanında sadece verâ, zühd, takva, büyük bir kişilik, büyük bir ya*şantı ve mizanda ağırlığı olan; fakat sırta ağırlığı olmayan faziletler ge*tirmişti.
    * * *

    Selâm olsun Saîd b. Âmir’e!..
    Selâm olsun ona hayatında ve âhiretinde!..
    Selâm, yine selâm yaşayışına ve anısına!..
    Selâm olsun tüm iyilere, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) ashabına!..


    60 Seçkin Sahabe / Beka Yay./Halid Muhammed Halid
  3. uKaB

    uKaB Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Peygamberimizin risalet ummanından feyiz alarak yetişen ve o eşsiz zattan hidayet nurları dererek insanlığa yol gösteren yıldız sahabiler, bulundukları devirde ve gittikleri her yerde beşerin rahatı ve huzuru için çalışmış, iki dünya saadetinin kazanılması için çok üstün bir gayret sarf etmişlerdir.

    Peygamberimizin ders halkasında yetişerek mükemmel bir insan olan ve tam örnek bir şahsiyete bürünen sahabilerden birisi de, Hz. Sâid bin Âmir’dir (r.a.). Hz. Sâid, risalet güneşinden feyiz almaya Hayber’in fethinden önce başlamıştı; imanın tatlı pınarlarından âb-ı hayat suyunu kana kana içmeye başlayınca Mekke’de duramadı, hicret ederek saadet kervanına karıştı. Bütün varlığıyla İslam’a sarılarak Peygamberimizin nurlu dersine devam etti. Sefer sırasında, cihat meydanlarında bir kahraman oldu.

    Hz. Sâid kudretli bir kumandandı. Yermuk Muharebesi’nde Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), Halife Hz. Ömer’den (r.a.) yardım isteyince, Hz. Ömer bin kişiye bedel dört sahabi gönderdi. Bunlardan birisi de Hz. Sâid bir Âmir’di. Bizans’a karşı yapılan Yermuk Muharebesi’nde Hz. Sâid üstün fedakârlıklar gösterdi.

    Hz. Sâid aynı zamanda ferasetli bir idareci, basiret sahibi, kabiliyetli ve adaletli bir siyaset dehası ve diplomat idi. Zira Peygamber iksirinden ilham alan bu şahsiyetler kısa zamanda üstün vasıflara sahip oluyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Bedevi bir kavim ve ümmi bir muhite, hayat-ı içtimaiyeden hali ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medeni ve malumatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil, şarktan garba kadar cihanpesendane [bütün dünyanın takdirini kazanarak] idare eden ve sahabe namıyla dünyada namdar olan cemaat-i meşhure”yi yetiştirmişti.[1]

    Peygamberimizin Suffe Ashâbı’ndan olan bu mübarek zatı Hz. Ömer, Humus valiliğine tayin etti. Kısa zamanda halk tarafından sayılan ve sevilen Hz. Sâid, her yönüyle mükemmel bir idarecilik yapıyordu. Halkın derdini dinliyor, kimsesizleri himaye ediyordu. Gayrimüslimler bile onun idareciliğinden memnundular. Millet tarafından valinin çok sevildiğini haber alan Hz. Ömer, Humuslulara bunun sebebini sorduğu zaman, “Valimiz halkın dert ortağıdır.” cevabını aldı.

    Hz. Ömer, Şam’a gittiği sırada şehrin kuzey tarafında bulunan Humus’a uğradı. Oraya tayin ettiği güzide valisi Hz. Sâid’i görecekti. Valiyle bir müddet görüştükten sonra, onun idareciliği hakkında halkın da fikrini alacaktı. Halifenin şehre geldiğini duyan halk toplanmıştı. Hz. Ömer ileri gelenlere, “Ey Humuslular, valinizi nasıl buldunuz? Memnun musunuz? Hakkında bir şikâyetiniz var mı?” diye sordu.

    Halk, umumi olarak memnun olduklarını söyledikten sonra, hikmetini anlamadıkları bazı hâllerden dolayı da şikâyetlerini dile getirdiler. Hz. Ömer’in ısrarı üzerine, “Sabahleyin vazifesine erken değil de, kuşluk vakti geliyor!” dediler.

    Hz. Ömer, halkın şikâyet ettiği daha büyük bir kusur arıyordu: “Bundan daha büyük bir suçu var mı?”

    “Gece olunca bizden hiç kimseyi kabul etmiyor. Ayda bir gün eve kapanıyor, halkın içine çıkmıyor. Bazı zamanlar baygın düşüyor, ölüm tehlikesi geçiriyor!”

    Hz. Ömer, Humusluları dinledikten sonra, vali Hz. Sâid bin Âmir’i çağırttı. İsnat edilen bu kusurların sebebini sormak istiyordu.

    Biraz sonra vali geldi. Ömer (r.a.), halkın huzurunda, şikâyetleri teker teker sordu. Bu arada, “Allah’ım, Sâid bin Âmir hakkındaki hüsn-ü zannımda beni hataya düşürme!” diye de dua ediyordu.

    Şikâyetler sıralanırken Hz. Sâid gayet sakindi. Hz. Ömer’in sözü bittikten sonra, şikâyet mevzuu olan meselelerin hikmetini şöyle açıkladı:

    “Yâ Ömer, aslında ben bunları söylemeyi istemiyorum, ama şikâyete sebep olduğu için ifade edeceğim: Mesaiye biraz geç gidişimin sebebi, evde hizmetçim yoktur. Ev işlerinin çoğunu kendim görüyorum. Sabahleyin erkenden hamur yoğuruyor, ekmeği yapıyorum, çocukların kahvaltısını yaptırdıktan sonra abdest alıp çıkıyorum. (Bazı kaynaklarda hanımının hasta olduğu kaydedilmektedir.)

    “Geceleri kimseyi kabul etmiyorum; çünkü gündüzleri halkın işi ve derdi için, geceyi de Hak için ayırıyorum.

    “Ayda bir gün halkın içine çıkmayışıma gelince: Hizmetçim olmadığı için elbisemi kendim yıkıyorum. Başka değişik bir elbisem de yoktur. Yıkadıktan sonra onun kurumasını bekliyorum. Kuruduktan sonra giyiyor, halkın içine ondan sonra çıkıyorum.

    “Bazı günler baygınlık geçirmem ise… Mekkeliler Hubeyb’i astıkları gün ben de oradaydım. Müşrikler onu bir ağaca bağladılar, sonra da şu teklifte bulundular: ‘Senin yerine Muhammed’i asmamızı ister misin?!’ O hâlindeyken Hubeyb, ‘Ben çoluk çocuğumun içinde rahatça oturayım da Muhammed’in (a.s.m.) ayağına bir diken batsın ha; vallahi buna dahi razı olmam!’ dedikten sonra ‘Yâ Muhammed!’ diye bağırdı. Sonra da şehit ettiler. Hubeyb’in bu fedakârlığını hatırladığım zaman, ona yardım edemeyişim de aklıma geliyor. Çünkü onu asmalarına mâni olabilirdim. Ne yazık ki, ben o zaman müşriktim! Bu günahımdan dolayı Allah’ın ebediyen beni affetmeyeceğini sanıyorum. İşte o zaman üzerime baygınlık geliyor, kendimden geçiyorum...”

    Takva ve zühdün zirvesinde bulunan valisini dikkatle dinleyen Hz. Ömer, ellerini açtı, “Allah’ım, iyi niyetimde beni yanıltmadın, Sana şükürler olsun!” dedi.[2]Başta halife olmak üzere, dinleyenler gözyaşlarını tutamıyorlardı.

    Peygamberimizin güzide sahabileri, yokluk ânında maddi sıkıntıya göğüs gerdikleri gibi, varlık günlerinde de kanaatten şaşmazlardı.

    Dünya servetine aldanmayan zatlardan birisi de Hz. Sâid’di. Hz. Sâid, Humus’ta vali yken, Hz. Ömer, Humus halkından, şehirde bulunan fakirleri tespit etmesini istedi. Fakirler tespit edildi ve bir grup Humuslu, listeyi Hz. Ömer’e verdiler. Listenin başında “Sâid bin Âmir” ismini gören Hz. Ömer şaşakaldı. İsim benzerliği olabileceği ihtimaliyle, “Sâid bin Âmir kimdir?” diye sordu. “Ey müminlerin emîri, o, bizim valimizdir!” dediler. Halifenin hayreti daha da arttı. “Valiniz fakir ha!” deyince, “Evet.” cevabını aldı. Tekrar sordu: “Valiniz nasıl fakir oluyor? Geliri nasıl, geçimini nereden temin ediyor?” Heyet cevap verdi: “Yâ Ömer, o, yanında bir şey tutmaz ki, eline geçeni fakir fukaraya dağıtır...” Hz. Ömer’in gözlerinden yaşlar damlıyordu…

    Hz. Ömer, valisini sıkıntılı durumdan kurtarmak için bin dinar hazırlayarak bir elçiyle gönderdi. Elçiye de, “Benden selam söyle. ‘Bu parayı müminlerin emîri gönderdi.’ de ve ihtiyaçlarına harcamasını söyle!” diye tembih etti.

    Elçi Humus’a vardı. Emaneti valiye takdim etti. Keseyi açıp da içinde para olduğunu gören Hz. Sâid, “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn.” dedi. Sanki başına bir musibet gelmişti… Valinin bu sözünü hanımı da duymuştu. Elçi gittikten sonra, “Hayrola, Hz. Ömer’e bir şey mi oldu yoksa?!” diye sordu. Hz. Sâid, “Daha büyük!” dedi ve ekledi: “Dünya bana geliyor, fitne üzerime geldi!” Hanımı, parayı istediği yere harcamasını söyleyince, Hz. Sâid paraları bir keseye koyarak evin bir köşesine bıraktı. Sonra sabaha kadar zikir ve ibadetle meşgul oldu. Sabah olunca da parayı bütün Müslüman askerlere dağıttı.

    Hanımı paraların hepsini dağıttığını görünce Hz. Sâid’e, “N’olurdu, birazını kendine bıraksaydın da ihtiyaçlarımıza sarf etseydik!” dedi. Ahiret meyvelerini dünyada yemeye gönlü razı olmayan yüce sahabi, hanımına şöyle dedi:

    “Ben Resûlullah’tan işittim. Şöyle buyuruyordu: ‘Eğer cennet kadınlarından birisi yeryüzüne bakacak olsa dünyayı misk kokusu kaplardı.’ Vallahi ben cennetin ebedî nimetlerini dünyada fâni bir surette yemem! Ayrıca Resûlullah, fakir Muhacirlerin, zenginlerden 70 sene önce cennete gireceğini haber vermişti.”

    Hicret’in 20. senesinde, Humus’ta 40 yaşında vefat eden Hz. Sâid bin Âmir oraya defnedildi.[3]

    Allah ondan razı olsun!
  4. Strangers

    Strangers Şam Bir Sabır Kalesi Oldu... Kullanıcı

    Kalplerin yumuşaması için Güncel :(
  5. şehadetsevdalısı65

    şehadetsevdalısı65 Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    Cezakullah hayır eği beni en çok etkileyen sahabelerden biri
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş