Yüce Allah’ın rahmetine muhtaç Allah’ın kulu Abdullah Yusuf Azzam’ın vasiyetidir.

Kahraman Komutan Celaleddin Hakkani’nin evinde ve 12 Şaban 1406 (20 Nisan 1986) Pazartesi günü ikindi vaktinde şu sözleri yazıyorum:

Hamd yalnız Allah’ındır. O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, mağfiretini isteriz. Nefislerimizin şerlerinden Allah’a sığınırız. O, her kime hidayet verirse onu saptıracak yoktur. Her kimi saptırırsa, ona da hidayet verecek yoktur. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir. O’nun ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve Rasulü’dür.

Allah’ım! Senin kolay kıldığından başka kolay yoktur ve Sen dileyecek olursan zoru da kolaylaştırırsın.

Bugünden kolaylık gününe kadar cihadın nihaî şer’î hükümlerini ifade eden muhkem ayetleriyle Tevbe Suresi bütün kalbimi acılarla doldurmakta, ruhumu kederlerle parçalamaktadır. Çünkü biz Tevbe Suresi’ni okuduğumuzda, hepimizin Allah (c.c.) yolunda savaşa karşı kusurlu olduğumuzu görüyoruz.

Kendisinden önce nazil olmuş, cihad ile ilgili yaklaşık 120 veya 140 ayeti nesh eder. “Kılıç ayeti”Allah yolunda savaş ayetlerini oyuncak edinmek isteyen veya bu muhkem ayetleri te’vil ile veyahut da delâleti kesin, sübutu kesin zahirinden başka, yorumlara çekmeye cesaret gösteren herkese kesin bir cevaptır. Kılıç ayeti ise: “Onlar sizinle topluca nasıl savaşıyorlarsa, siz de onlarla öylece savaşınız ve biliniz ki Allah takva sahipleriyle beraberdir” ayetleriyle:“Haram aylar çıktıktan sonra, müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz. Onları yakalayınız, onları muhasara altına alınız. Her yol başını onlara karşı tutunuz. Şayet tevbe eder; namazı kılar, zekâtı verirlerse o zaman onları serbest bırakınız. Şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahimdir.” (Tevbe, 5)

Allah yolunda savaşa çıkmamak konusunda nefse gerekçeler bulmak, nefsin kendisini uyuşturacak bir takını gerekçeler bularak Allah yolunda savaşmayıp evinde oturmaya razı olması bir oyun, bir oyuncak edinmektir. Daha doğrusu Allah’ın dini ile oynamak, onu oyuncak edinmek demektir. Bizler Kur’an nassıyla bu gibi kimselerden de yüz çevirmekle emrolunmuş bulunuyoruz: “Dinlerini oyun ve eğlence edinmiş, dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bir kenara bırakın…” Cihad için gerekli hazırlıkları yapmaksızın, geleceğe dair umutları gerekçe göstermek, zirvelere ulaşmayı ve oralara yükselmeyi arzulayan küçük nefislerin yapacağı işlerdendir.

“Nefisler büyük olduğu takdirde. O takdirde cesetler o muradı gerçekleştirmek için yorulur.”

Mescid-i Haram’da hizmette bulunmak ve onu imar etmek dahi Allah yanında cihad etmekle kıyas edilemez. “Sizler hacılara su vermeyi, Mescid-i Haranı‘ı imar etmeyi Allah’a ve âhiret gününe iman edip Allah’ın yolunda cihad eden kimselerin işiyle bir mi saydınız? Allah katında bunlar eşit değildir. Allah zalimler topluluğunu hakka iletmez. İman eden, hicret eden, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerin dereceleri Allah katında en üstündür.

İşte kurtulanlar onlardır. Rabbleri onlara kendi tarafından bir rıza, bir rahmet, bir müjde verir. Onlara, içinde ebedî nimetler bulunan cennetleri müjdeler. Orada ebedî kalırlar. Allah’ın katında büyük bir ecir vardır” (Tevbe, 19–22) ayetleri Müslim’in Sahih’inde belirtildiğine göre ashab-ı kiramın imandan sonra hangi amelin daha fazîletli olduğu konusunda ihtilaf etmesi üzerine nazil olmuştur. Onlardan birisi Mescid-i Haram’ı imar edilmesi, diğeri hacılara su verilmesi, üçüncüsü de Allah yolunda cihad edilmesidir, demesi üzerine inmiştir.

Bu ayet-i kerimeler, Allah yolunda cihadın Mescid-i Haram’ın imar edilmesinden daha büyük bir iş olduğu meselesinde açık birer nasstır. Özellikle nüzul sebebi, bu mesele hakkında ashab-ı kiramın ihtilaf etmeleri olmuştur.

Nüzul sebebinin şekline misal tahsis edilmesi veya te’vil edilmesi de caiz değildir. Çünkü bu ayetlerin manaları nass olarak kesindir. Hudey İbn İyaz’a şu beyitleri yazıp gönderen Abdullah İbn el-Mübarek’e Allah rahmet eylesin;

„Ey Haremeyn’de ibadet eden kişi, bizleri görsen keşke!

O zaman ibadetle oynadığını kendin görürsün.

Akıttığı yaşlarla, ey yanaklarını süsleyen kişi!

Bizim boyunlarımızı kanlarımız süslüyor.“

Fakih ve muhaddis Abdullah İbn Mübarek’in söylediklerini gördünüz. Müslümanların kutsal ve saygı gösterilmesi gereken değerlerinin ayaklar altına alındığı, namusların payımal edildiği, Allah’ın dininin kökünden yeryüzünden silinmek istendiği bir zamanda böyle bir ibadeti o, Allah’ın dinini oyuncak edinmek olarak görmektedir.

Evet, yeryüzünde Müslümanlar boğazlanırken buna ses çıkarmayıp sadece “la havle” ve “innâ lillah” deyip uzaktan uzağa bizi bu gibi kimselerin problemlerine yaklaştırmaya bir adım dahi itmeden bunları yapmamız, gerçekten Allah’ın diniyle oynamaktır. Bizi aldatan nefsimizin uzayıp giden duygularının bizleri gıdıklamasından başka bir şey değildir.

Müslüman erkek nasıl yerinde durabilir? Nasıl rahat edebilir? Müslüman kadınlar saldırgan düşmanın elinde olunca…

Ben “Müslüman Topraklarını Savunmak Farz-ı Aynlardan da Önemlidir!” adlı eserimde yazdığım gibi, benden daha önce, Şeyhulislam İbn Teymiye’nin kaydettiği şu görüşü paylaşıyorum: “Din ve dünyayı ifsat eden saldırgan düşmanı bertaraf etmek kadar, imandan sonra kuvvetli hiçbir farz yoktur.” Yani ben Allahu âlem bugün için, Allah yolunda savaşmayı terk eden kimse ile namazı, orucu ve zekâtı terk eden kimse arasında hiçbir fark görmüyorum. Şu anda bütün yeryüzü halkının hep birlikte, önce âlemlerin Rabb‘i huzurunda sonra da tarihin önünde büyük bir sorumlulukla karşı karşıya oldukları görüşündeyim. İster davet, ister teklif, ister eğitim ve ister başka bir şey olsun, hiçbir şeyin cihadı terk etmenin sorumluluğundan kurtaramayacağı görüşündeyim. Ben bugün yeryüzünde her Müslümanın boynunda Allah yolunda savaşmak, yani cihadı terk etmek sorumluluğunu taşıdığı kanaatindeyim. Her Müslüman, silah taşımamanın günahını yüklenmektedir.

Bu konuda kendini mazur gösterecek herhangi bir dayanağı olmaksızın elinde tüfek bulunmadan Allah Teala’ya kavuşan herkesin Allah’la günahkâr olarak karşılaşacağını görüyorum. Çünkü o, savaşı terk etmiş bulunmaktadır. Şu anda savaşmak ise farz-ı ayndır. Yeryüzünde bulunan bütün Müslümanlara farz-ı ayndır. Allah’ın mazur gördüğü kimseler müstesna. Farzı terk etmek ise günahtır. Çünkü farz; işleyenin sevap aldığı, terk edenin ise hesaba çekildiği işlerdir.
Ben şu kanaatteyim: Cihadı terk etmeleri sebebiyle Allah huzurunda bağışlanabilecekler Allahu âlem şunlardır: Kör, topal, hasta, erkek, kadın ve çocuklar arasında mustaz‘af olup cihad için bir çare bulamayan, yani savaşın fiilen cereyan ettiği yere gidemeyen ve buraya giden yolları bilemeyen kimselerdir.

Savaş ister Filistin’de, ister Afganistan’da, isterse kâfirlerin çiğnediği ve pislikleriyle kirlettiği herhangi bir bölgede olsun. Savaşmayı terk ettikleri için tüm Müslümanlar günahkârdır.

Ben bugün Allah yolunda savaşmak ve savaşa çıkmak için, hiçbir kimsenin izin yetkisi olmadığı görüşündeyim. Babanın çocuğuna izin vermesi, kocanın hanımına izin vermesi, borçlunun alacaklısına izin vermesi, hocanın öğrencisine izin vermesi, âmirin memuruna izin vermesi gerekmez.

Bütün tarih dönemlerinde, ümmetin bütün âlimlerinin icmaı budur. Böyle bir durumda “çocuk babasının izni olmadan, hanım kocasının izni olmadan savaşa çıkar.” Bu konu ile ilgili olarak kim mugalâta yapmaya çalışırsa haksızlık etmiş, zulmetmiş, Allah’tan kendisine gelmiş bir hidayet olmaksızın hevasına tabi olmuş demektir. Üstü kapalı hiç bir tarafı olmayan, sulandırılmasına imkân bulunmayan ve hiç bir kimsenin bunu oyuncak edinmesine veya te’vil etmesine imkân bırakılmayan gayet açık ve net bir meseledir…

Mü‘minlerin emirinden üç hususta cihad için izin istenmez:

1. Emir, cihadı çalışmaz hale getirirse

2. Eğer izin istemek maksadın gerçekleştirilmesine fırsat vermeyecekse

3. Onun daha önceden beri cihadı men ettiği biliniyor ise.

Kanaatime göre bugün Müslümanlar Afganistan’da dökülen her kandan, payimal edilen her namustan mesuldürler. Allahu âlem kusurları sebebiyle, dökülen bu kanlarda suç ortağıdırlar. Çünkü onlar bu Müslümanlara kendilerini koruyacak silahı sağlayabilirlerdi.

Onları tedavi edecek doktorları gönderebilirler. Yemek yiyebilecekleri malları satın alabilirler. Hendek kazmalarına imkân sağlayacak kazı aletlerini satın almalarını sağlayabilirler.
Dusuki Haşiyesinde (cild II, s. 11–112) şöyle denilmekledir: “Her kim fazla yiyeceğe sahip olur ve bununla birlikte aç kimseyi görür, ölünceye kadar da o yemeği ona vermeksizin bırakırsa, eğer yemeği bulunan kişi kendi zannınca ölmeyeceği kanaatinde ise yakın akrabaları ile birlikte onun diyetini öder. Eğer kasten vermemiş ise, bu konuda mezhepte iki rivayet vardır. Birincisine göre kendi has malından onun diyetini öder, ikinci rivayete göre ise katil olduğundan dolayı ona kısas uygulanır.”


Şehevî arzular uğruna harcanan, heva ve lüks uğrunda dökülen mal ve servet sahiplerini nasıl bir hesap ve ceza beklemektedir?


Artık ey Müslümanlar! Sizin hayatınız cihaddır. Hedefiniz cihaddır. Var oluşunuz, akıbetiniz cihad ile alâkalıdır.

Ey davetliler! Sizler silahlarınızı omuzlamadıkça, tağutların mülkünü, kâfir ve zalimlerin mülkünü darmadağın etmedikçe sizin hiçbir değeriniz yoktur!

Cihadsız, savaşsız, kansız, sakatsız, Allah’ın dininin muzaffer olacağını zanneden kimseler bu dinin tabiatını idrak edemeyen kimselerdir. Onlar vehme kapılmışlardır. Davetçilerin, heybeti ve davetin şevketi Müslümanların izzeti savaşsız olamaz. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:

“Allah düşmanlarınızın kalplerinden sizin heybetinizi çekip alacak, Allah kalplerinize vehn bırakacaktır.” Vehn nedir, ey Allah’ın Rasulü? diye soran ashaba: “Dünya sevgisi ve ölüm tiksintisidir”, diye buyurur. Başka bir rivayette ise: “Savaş tiksintisidir” diye cevap vermiştir.“Sen Allah yolunda savaş (kimse seninle savaşmazsa) yalnızca sen savaşla mükellefsin. Mü‘minleri de savaşa teşvik et, olur ki Allah kâfirlerin gücünü bertaraf eder. Allah daha güçlü, cezası daha çetin olandır.”

Savaş olmadığı takdirde şirk her tarafı kuşatacak ve egemen olacaktır. “Fitne yeryüzünden kalkıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar, kâfirlerle savaşın.” Fitne ise şirktir.

Yeryüzünün felah bulmasının biricik teminatı cihaddır. “Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı, yeryüzü fesad bulurdu.” İslam’ın ibadetlerinin ve ibadet evlerinin kurulmasının biricik teminatı, yine cihaddır: “Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla bertaraf etmeyecek olsaydı; manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adının çokça zikredildiği mescidler harap olur, giderdi.”

Ey İslam davetçileri! Ölüm tutkunu olunuz ki size hayat bağışlansın. Sakın emeller sizleri aldatmasın, aldatıcılar Allah ile sizleri aldatmasın. Okuduğunuz kitaplar, devam ettiğiniz nafileler, sakın sizi aldatmasın, büyük işlerden yana sizleri rahatlatan basit işlerle uğraşmaya kalkışmayın.“Siz silahsız olanın kendinizin olmasını istersiniz…” Cihad konusunda hiç kimseye itaat etmeyiniz. Cihada çağırmak konusunda, bir komutanın iznine itibar etmeyiniz. Cihad sizin davetinizin direğidir. Dininizin kalesidir. Şeriatınızın kalkanıdır.

Ey İslam âlimleri! Şu Rabb‘ine dönen nesle komutan olmak için öne geçiniz. Bundan geri dönmeyiniz, dünyaya meyletmeyiniz. Tağutların sofralarından uzak durunuz. Çünkü bu sofralar kalpleri karartır. Kalpleri öldürür. Sizleri bu hayırlı nesilden uzak tutar. Onların kalpleriyle aranızda engel teşkil eder. Ey Müslümanlar! Uykunuz çok uzun sürdü. Bağiler, azgınlar sizin topraklarınızın her tarafına üşüştüler. Şairin şu beyitleri ne anlamlıdır:

„Zillet içinde uzundur uyuduğumuz, Nerede aslanca haykırışlar,

Azgınlar çetesi kartal kesildi, Bizse, zincirlere vurulmuş köleyiz,

Kölenin zincire boyun bükmesidir, hor, hakir, Yoksa demirin ona vurulması değildir.

Ne zaman bu zincirlere kıyam edeceğiz? Ne zaman kıyam edeceğiz bu zincirlere?“

Müslüman kadınlar! Sakın rahat ve lüks düşkünü olmayınız. Çünkü rahat ve lüks cihadın düşmanıdır. Çünkü rahat ve lüks beşerin ruhunu telef eder. Temel ihtiyaçlarınızdan fazla şeylerden uzak durunuz. Zaruri şeylerle yetininiz. Çocuklarınızı ağır şartlara, yiğitliğe, kahramanlığa ve cihada alıştırınız. Bu esaslar üzere eğitiniz. Evleriniz aslan inlerini andırsın.

Tağutlar tarafından boğazlansın diye, yeyip semiren tavukların kümesi olmasın. Çocukların kalbine cihad sevgisini, cihad tohumlarını ekiniz. Yiğitlerin meydanlarında at koşturmak, savaş alanlarında at koşturmak arzularını, aşkını yerleştiriniz. Müslümanların problemlerini yaşayınız. Haftada en az bir gün mücahidlerin, muhacirlerin hayatlarına benzeyen bir gününüz olsun. O gün kuru bir ekmek ve buna bir kaç damlayı geçmeyen azıcık çayı katık yapın.

Ey İslam yavruları! Bombaların nağmeleri, topların gürültüleri, uçakların uğultuları, tank sesleri, eğitiminizin nağmeleri olsun. Dünyanın rahat ve huzuru içerisinde yaşayan, lüks hayat süren ve mideleri şişkin kimselerin nağmeleri ve yatakları sizin büyüyüp gelişeceğiniz yerler olmamalıdır.

Ve sen ey Müslüman hanım! Sana anlatmak istediklerim çok, pek çoktur. Muhammed’in annesi! Allah sana, bana ve Müslümanlara yaptığın hizmetlerin karşılığını en güzel şekilde versin. Uzun süre benim sıkıntılarıma benimle birlikte katlandın. Acı tatlı hayat şerbetini benimle birlikte yudumladın. Bu mübarek yolculuğa koyulmakla benim en büyük yardımcım oldun. Cihad alanındaki faaliyetlerime senin yardımın çok büyüktür. 1969 yılında iki küçük kızımız ve bir oğlumuzunun olduğu sırada evin bütün yükünü omuzlarına bıraktım. Ve sen mutfağı ve buna benzer yan hizmetleri bulunmayan çamurdan tek bir oda içerisinde yaşadın. Yük ağırlaştığı, aile sayımız çoğaldığı, çocuklar büyüdüğü, tanıdıklarımızın artıp misafirlerimizin çoğaldığı bir sırada da evi omuzlarına terk ettim. Ve sen önce Allah için, sonra benim için aza da çoğa da katlandın. Bana yaptığın bu hizmetlerin karşılığını benim yerime Allah sana en güzel şekilde versin. Allah ve sonra da senin evden uzun süren ayrılığıma katlanman olmasaydı, ben tek başıma bu ağır yükü taşıyamazdım. Senin dünya hayatına rağbet etmediğini gördüm. Seni öyle tanıdım. Senin gözünde ve hayatında maddenin en ufak bir ağırlığı olmadı. Sıkıntı çektiğimiz zamanlarda el darlığından şikâyet etmedin. Allah’ın nispeten bize dünyalık verdiği zamanlarda da azmadın. Kendini lükse kaptırmadın. Dünya senin kalbinde yer etmedi. Çoğu zaman dünya senin elinin altındaydı.

Cihad hayatı en lezzetli hayattır. Sıkıntılara, darlığa sabır ve tahammül, nimet ve lüks içerisinde kalmaktan daha güzeldir. Zühd’ten ayrılma. Allah seni sevecektir. İnsanların elinde bulunana rağbet etme, insanlar da seni sevecektir. Kur’an ömrün zevki, hayatın en güzel arkadaşıdır. Namaz kılmak ve nafile oruç tutmak, seher vakitlerinde istiğfar etmek kalbe bir incelik verir, ibadete lezzet katar. Hoş, hanım arkadaşlarınla oturup kalkıp dünya imkânlarından çokça yararlanmayıp dünya ehlinden ve dünya gösterişinden uzak durmak kalplere rahat ve huzur verir. Allah’tan dilerim ki, dünya hayatında bizi bir arada bulundurduğu gibi Firdevs’le de bizi bir araya getirsin.

Size gelince oğullarım, sizler ancak az bir süre benimle birlikte olabildiniz. Sizin terbiyenizle ancak çok az bir süre ilgilenebildim. Evet, sizinle ilgilenemedim. Ancak, ne yapabilirim ki, Müslümanların başına gelen bu musibetler, süt emziren anneye yavrusunu unutturdu. İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı dehşetli haller, küçücük çocukların bile perçemlerini ağartacak durumdadır. Allah’a yemin ederim tavuğun civcivleriyle yaşadığı gibi kafesimin içerisinde sizinle yaşamaya tahammül edemedim.

Hizmet ve sıkıntı ateşi, Müslümanların kalplerini yakarken ben serinkanlılıkla hayal süremezdim. Müslümanların başına gelen haller herkesin kalbini veya azıcık aklı bulunan herkesi ıstıraptan paramparça ederken uzun süre sizinle kalamadım.

Türlü nimetler içerisinde sizin aranızda önüme bir kap konulup bir başka kabın kaldırılır vaziyette etlerin ve çeşitli tatlıların doldurduğu tabaklara el uzatarak yaşayamadım. Bu insafa sığmazdı. Allah’a yemin ederim, hayatım boyunca elbise, yiyecek veya mesken olsun, her şeyin lüksünden nefret ettim. Elimden geldiğince sizlere zahidlerin makamına yükseltmeye ve refah içerisinde yaşayan kimselerin bataklıklarından daha yukarıya çıkarmaya gayret ettim.

Size selef akidesini, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini tavsiye ediyorum. Ona sarılınız, Sakın aşırılıklara kaçmayınız. Kur’an-ı Kerim’i okuyunuz, ezberleyiniz. Dilinizi muhafaza ediniz. Çok namaz kılınız. Çok oruç tutunuz. Hoş ve güzel şekilde arkadaşlık ediniz. Fakat şunu biliniz ki, hareketin emirinin sizi cihaddan men edecek veyahut kahramanlık alanlarından, binicilik meydanlarından sizleri uzaklaştıran ve davet etmek noktasında koymayı, sizleri süslemeye, sizi cihaddan engellemeye yetkisi yoktur. Allah yolunda cihad etmek için hiç kimseden izin almayınız. Atıcılığı ve biniciliği öğreniniz, devam ediniz. Bununla birlikle atıcılık yapmanız, binicilik yapmanızdan daha sevimlidir.

Yavrularım! Annenize itaat etmenizi, kız kardeşlerinize (Um Hasan ve Um Yahya’ya) saygı göstermenizi tavsiye ediyorum. Şer’î ve faydalı ilimlerle uğraşmanızı tavsiye ediyorum. Büyük kardeşiniz Muhammed’e itaat ediniz. Ona saygı gösteriniz. Birbirinizi seviniz. Büyükanneniz ve büyükbabanıza iyi davranınız. Onlara çokça ikram ediniz. İki halanız Faiz’in ve Muhammed’in annelerine de iyilik yapınız. Çünkü Allah’tan sonra onların benim üzerimde çok hakları vardır. Akrabalarınıza iyi davranınız, ailelerinize iyilik yapınız. Bizimle arkadaşlığı olan kimselere arkadaşlık haklarını yerine getiriniz.

(Bundan sonra gelen üç cümlede merhum Abdullah Azzam, sovyetler birliğine karşı yürütülen Afgan cihadındaki cihad hiziplerine ve komutanlarına önem verilmesini tavsiye etmektedir. Bu komutanlardan bazıları Abdullah Azzam’ın şehadetinden sonra cihad çizgisini terkedip tağutlarla masaya oturmuşlardır.

Kafaları karıştırmamak için bu cümleleri aktarmayı uygun görmedik. Önemli olan Allah yolunda cihad eden mücahidlere önem vermektir. İsteyenler Abdullah Azzam’ın ‘‘Tevbe Suresi’nin Gölgesinde Cihad Dersleri‘‘ adlı eserinde yer alan vasiyyetine bakabilir.)

Allah’ım! Seni bütün eksikliklerinden tenzih ederim. Sana hamd ederim. Senden başka hiçbir ilâh olmadığına şahitlik ederim. Senden mağfiret ister ve Sana tevbe ederim.