1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Çözüldü Selefilik Ve Sufilik !

Konu, 'Dinler - Mezhebler - Fırkalar ve Şahıslar' kısmında التوحيد tarafından paylaşıldı.

  1. التوحيد

    التوحيد Üyeliği İptal Edildi Banned

      
    Selamun aleykum kardeşler

    Benim acizane bir sorum olacak. Lütfen yersiz, anlamsız, mantıksız en önemlisi de ilmi olmayan çıkışlarda bulunmadan meseleyi aramızda müzakere edelim.

    Meramımın daha iyi anlaşılabilmesi için soruyu biraz geniş ele alacağım.

    Şimdi, Meşhur müfessir İbn Kesir El-Bidaye ve'n Nihaye de İmam Gazali'nin biyografisini anlatırken şöyle diyor; " Bu süre zarfında İhyaı Ulumuddin adlı kitabını yazdı. Bu, cidden hayret verici, takdire şayan bir kitaptır. Şeri ilimlerin birçoğunu kapsamına alır. Tasavvufa ve kalbi amellere dair latif olan meseleler ise adeta bir karışım halindedir." ve devamında işte zayıf hadislerin de çok olduğunu vs yazar.

    Hadis İlminde otorite olarak kabul ettiğimiz İbn Hacer keza aynı şekilde İmam Gazali'den ibretle bahseder. Keza İbn Teymiyye'nin külliyatının 10. cildinde tasavvuf hakkında uzun uzun bahsettiğini hatta birçok sufi için "seyyid-üt taife" dediğini bana bir kardeşim izah etmişti ancak bunun doğruluğunu bilmiyorum varsa bilen lütfen aktarsın.

    Meselemiz İmam Gazali değil yukarıda ve daha birçok muteber Alimlerin "tasavvuf" hakkındaki görüşleridir. Kendilerini selefi diye niteleyen kardeşler sufilik hakkında kulaktan dolma bilgilerle ve günümüz mevcut
    sufilerin bozuk, yozlaşma ve sapık halleri üzerinden onları alabildiğine eleştirirken aynı gerekçeyle sufilerde selefileri sapıklıkla itham etmektedirler. Kimse hakikati araştırma peşinde değil.
    İbn Teymiyye'nin bir tek eserini dahi okumadan onu acımasızca eleştiren sufiler gibi
    bizlerde acaba günümüz sapık sufilere bakarak "batın" dediğimiz bazı hakikatleri
    onlar gibi önyargılı ve cahilce eleştiriyor muyuz?

    Yozlaşmış bir Selefilik hariciliği ihya ederken, yozlaşmış bir Sufilik de mürcieliği meşrulaştırmaktadır. Yozlaşmış Selefilik derken bugün bu ad altında bir sürü gruplara ayrılmış ve hatta birbirlerini itham edenlerin varlığından bahsediyorum.

    Şimdi soru şu acaba;

    Selefiliğin de sufiliğin de aslı haktır! Bozulmuş kısmını atarak orta yolu tutmak gerekir ve
    bizim her zamankinden daha çok sufiliğin nefis terbiyesine ve selefiliğin sadeliğine ihtiyacımız var. Bu iki söylem hakikati ifade ediyor mu?

    Şimdi biri çıkarda

    " yahu zaten istiğfar, havf, reca, zikir, dua, nafile namaz ve oruç, tasadduk, gönlün mümkün olduğu kadar Allah'la beraber olması ve dünya sevgisinin esiri olmaması, ibadetlerin mümkün olduğu kadar ihsan mertebesinde yapılması, kısaca, hayatın Allah için yaşanması gibi İslamî unsurlar zaten İslamda vardır"

    derse bende derim ki evet doğrudur lakin bozulmamış ve sapmamış Sufilik bunu sistemleştirmiştir ve kimse kusura bakmasın Selefi denen kardeşlerin ihmal ettikleri bir konudur. Yani sufiliğe karşı çıkalım derken birçok kardeşimiz bu konuyu ihmal etmektedirler. Keza Sufi meşrepli kimselerde bunlara ağırlık vererek Selefiliğin açılımı olan " sadelik, yorum ve detaya girmeden nassları anlamak zira detayda sapma ve tahrif söz konusudur" terk etmişlerdir.

    Yani Selefilik de Sufilik gibi asıl mecrasından çıkmış mıdır ?
    Birisi hurafe peşinde koşarken diğeri de zahir adı altında, yorumsuz salt bilgi ile ve nassların özüne vakıf olmaktan uzak bir şekilde var olmaya çalışarak, batın dediğimiz dikkat lütfen batinilik demiyorum, batın dediğimiz ve İslamın da emrettiği insanın içsel, manevi yönünü ihmal mı etmiştir ?
    Bu durumda her ikisini ihya etmek daha doğru bir tutum değil midir?
    Günümüzde bu anlamda kendilerini hem selefe hem de sufiliğe nisbet edenler var mıdır ?

    Hasan El-Benna'nın "Biz hem sufiyiz hem de selefiyiz!" sözü acaba bu gerçeği mi ifade ediyor.

    Biraz uzun oldu hakkınızı helal edin. Umarım bunun üzerinden hakkımda yanlış bir kanaat hasıl olmaz. Bunlar sadece sesli olarak aklımdan geçen şeylerdir. Konuya vakıf kardeşlerin saygı çerçevesinde katkılarını bekliyorum inş.
  2. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Bu konuda çeşitli alimlerin , ilk zamanın "bazı" sufilerin, sonraki dönemin günümüze kadar gelen uzantısı olan sufilerden şirk ve küfür üzerine oldukça farklılıkları olduğu, bunlardan veri olduğu hakkında yazıları/düşünceleri bulunmaktadır.

    Bu konuda daha önce aktardığım yazılardan örnekleri incelersek ;

    Şehid Seyyid Kutub'dan Cihad ayetleri Tefsiri ve çok Nadir Olan Gerçek Tasavvuf Yorumu


    54- Ey muminler, içinizden kim dininden dönerse bilsin ki, yakında Al!ah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler, bunlar müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu Allah'ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.

    55- Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren rukua varan muminlerdir.

    56- kim Allah'ı, Peygamberi ve muminleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın tarafını tutanların grubudur.

    İman eden kimselerden dinden dönenlere burada, bu şekilde ve bu bağlamda yöneltilen tehdit, yahudiler ve hristiyanlarla dostluk ile İslâm'dan dönmek arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Daha önce, onları dost edinen bir kimsenin, müslüman toplumdan kopup, onlardan biri haline geleceğinin belirtilmiş olması da bunu doğruluyor: "Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur." Buna göre, ayetlerin akışı içerisinde ikinci çağrı, birinci çağrıyı vurgulamakta ve kesinleştirmektedir. Yine aynı şekilde üçüncü çağrıda da aynı olguya değiniliyor. Burada kafirler ile ehl-i kitap aynı kategoriye sokularak, onlarla dost olunması yasaklanıyor. Ehl-i kitabla dostluk, kafirlerle dostlukla aynı bağlamda değerlendiriliyor. İslâm'ın ehl-i kitab ile kafirleri onlara karşı yapılması gereken muamele bakımından farklı değerlendirmesinin, dostluk meselesiyle bir ilintisi yoktur. Ehl-i kitab ile kafirler arasındaki söz konusu farklılık, dostluk bağlamında değil, daha başka meselelerdedir.

    "Ey müminler, içinizden kim dininden dönerse bilsin ki yakında Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler, bunlar müminlere karşı alçakgönüllü, kafirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu Allah'ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir."

    Allah'ın mumin grubu seçmesi, yeryüzünde Allah'ın dininin yürürlüğe koyulması bağlamında "takdir-i ilahi"nin gerçekleşmesine vesile olmaları, insanların yaşamlarında Allah'ın otoritesini egemen kılmaları, tavır ve düzenleri O'nun sistemine göre belirlemeleri, her meselede, her sorunda O'nun şeriatını uygulamaları ve de bu sistem bu şeriat sayesinde yeryüzünde kurtuluşu, iyiliği, temizliği ve gelişmeyi sağlamaları içindir. Bunları gerçekleştirmek üzere muminlerin seçilmiş olması, Allah'ın bir lütfu, bir bağışıdır. Bir kişi bu lütfu reddeder ve kendini bundan yoksun kılmayı dilerse, -her kim olursa olsun Allah'ın ne ona ne de bir başkasına ihtiyacı olmadığını unutmamalıdır. Allah kendilerinin bu yüce lütfa layık olduklarını bilen kullarını, elbette ki seçecektir.

    Ayet-i Kerime'nin burada çizdiği seçkin topluluğun bu tablosu, karakteristik özellikleri son derece belirgin, çizgileri de oldukça güçlü bir tablodur. Parlak ve çekici olduğu kadar, kalplere de son derece sempatik gelmektedir.

    " ..Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler."

    Karşılıklı sevgi ve hoşnutluk, onlarla Rableri arasındaki bağı oluşturmaktadır. İşte bu topluluğu şefkatli Rablerine bağlayan bu akıcı, yumuşak, aydınlık yüce ve tatlı duygudur.

    Yüce Allah'ın, kullarından birini sevmesi; O'nu, kendisine vasfettiği biçimde tanıyan, sıfatlarıyla birlikte bilen, bir de bu sıfatların melodisini; duygusunda, benliğinde, bilincinde ve varlığında hissedenden başka hiçbir idrakin değerini ölçmediği bir şeydir. Evet, bu lütfun gerçek değerini, onu bağışlayanın hakikatını bilen takdir edebilir.
    Kimdir Allah?
    Bu dehşet verici evrenin yaratıcısı kimdir?
    Küçücük bir bedene sahip olduğu halde koca evrenin bir özeti sayılan insanı kim yaratmıştır?
    Bu yüceliğe, bu güce ve bu birliğe sahip olan kimdir?
    Kimdir tek başına egemen olan? Kimdir O ve sevgisinden lütfettiği kul kimdir?
    Evet, bunları kavrayan üstün, ulu, daima diri, öncesiz ve sonrasız ilk ve son, açık ve gizli olan Allah'ın yarattığı bu kula bağışladığı nimetin değerini de bilir.

    Kulun Rabbini sevmesi de ancak tadına varan birinin algılayabileceği bir nimettir. Yüce Allah'ın kullarından herhangi birine yönelik sevgisi, olağanüstü ve büyük bir olgudur. İnsanı bürüyen bol bir lütuf olduğu gibi, yüce Allah'ın kuluna doğru yolu göstermesi, kendini sevdirmesi ve hiçbir sevgide eşi ve benzeri bulunmayan bu güzel ve eşsiz lezzeti tattırması da, olağanüstü ve büyük bir nimet, insanı bürüyen bol bir lütuftur.

    Yüce Allah'ın kullarından herhangi birine yönelik sevgisi, ifadenin vasfedemeyeceği bir olay olunca; kullarından birinin O'na yönelik sevgisi de zaman zaman sevenlerin sözlerinde örneklerini görmekle beraber, ifade ve tasvir edebilmesi son derece güç bir olaydır. İşte gerçek tasavvuf adamlarının yükseldiği kapı burasıdır. -Ancak bunlar da, tasavvuf kisvesine bürünen ve uzun tarihlerinden bilinen bu,topluluğun içinde son derece azdırlar- Rabia el-Adeviye'nin şu beyitleri hâlâ o eşsiz sevginin gerçek tadını duygularıma taşımaktadır!

    Sen tatlı ol da, koca hayat acılarla dolsun,

    Yeter ki sen hoşnut ol da, isterse tüm yaratıklar dargın olsun.

    Seninle aramız iyi olduktan sonra

    Alemler bozuk olsa ne çıkar.

    Senin sevgin olduktan sonra, gerisi boştur.

    Çünkü toprağın üstünde olan herşey topraktır.


    Ulu Allah'tan, kullarından birine ve bu kuldan, nimetleri veren, lütuf sahibi Allah'a yönelik bu sevgi, varlık alemini bürüyüp koca evrene yayılıyor. Her canlının, herşeyin özüne işliyor. Hava ve gölge gibi varlık alemini seven, sevilen şu kul da somutlaşan insan varlığını bürüyor adeta.

    İşte İslâm düşüncesi, müminle Rabbini, bu harikulade ve sevimli bağla birbirine bağlamaktadır. Bir kereye özgü geçici bir duygu değildir bu. Aksine bu sağlam yapılı düşüncede yer alan bir öz, bir gerçek ve bir öğedir.

    "İman edip salih ameller işleyenlere, Rahman; onlara bir sevgi kılacaktır." (Meryem Suresi, 96)

    "...Kuşkusuz Rabbim merhametlidir, sevendir." (Hud Suresi, 90) "

    "O, bağışlayandır, sevendir" (Buruç Suresi, 14)

    "Eğer kullarım sana benden sorarlarsa, onlara de ki; ben kendilerine yakınım, bana dua edenin duasını, dua edince kabul ederim." (Bakara Suresi, 186)

    "...Muminler en çok Allah'ı severler." (Bakara Suresi, 165)

    "De ki; Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah sizi sevsin." (Al-i İmran Suresi, 31) Benzeri ayetler çoktur.

    Bütün bunları gördükleri halde, "İslâm düşüncesi, kuru ve katı bir düşüncedir. Allah ile insan arasındaki ilişkiyi, baskı, zor, azap, ceza, kabalık ve kopukluk şeklinde tasvir etmektedir. İsa-Mesih'i Allah'ın ve tanrısal unsurlardan biri kabul eden ve böylece sentezle Allah ile insanı birbirine bağlayan düşünce gibi değildir" diyenlere şaşmamak elde değildir.

    Kuşkusuz İslâm düşüncesinde, ilahlığın gerçeği ile kulluğun gerçeğinin başkalığına ilişkin netlik, Allah ile kul arasındaki sevimli yumuşaklığı kurutmaz. Bu, adalete dayalı bir ilişki olduğu gibi merhamete dayalı bir ilişkidir. Bu şefkate dayalı ilişkidir, soyutlanmaya dayalı olduğu gibi. Ve o sevgi ilişkisidir, Allah'ı tenzih etmeye dayalı bir ilişki olduğu gibi.

    İşte bu, insan bünyesinin alemlerin Rabb'iyle ilişkisinde ihtiyaç duyduğu, herşeyi kapsayan eksiksiz bir düşüncedir.

    Bu dine inanmış seçkin müminler topluluğunun sıfatları sıralanırken, şu olağanüstü ifade yer almaktadır!

    "Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler."

    Bu ifade, ağır yükün altında bükülen mümin gönlün ihtiyaç duyduğu bir hava estiriyor. Artık, mumin nimetleri veren yüce Allah tarafından seçildiğini, kendisine lütfedildiğini ve Rabbine yaklaştırıldığını anlıyor.

    Ardından ayetin akışı, muminlerin, karakteristik özelliklerinden geri kalanlarını, sunmaya devam ediyor:

    "...Bunlar muminlere karşı alçak gönüllüdürler."

    Bu itaatkarlıktan, uysallık ve yumuşaklıktan kaynaklanan bir sıfattır. Buna göre mümin bir diğer mümine karşı, son derece alçak gönüllüdür. Ona karşı serkeş değildir. Hiçbir zaman zorluk çıkarmaz. Son derece rahat ve uysaldır. Kolaylaştırıcıdır, kardeşinin ihtiyacını karşılamaya büyük özen gösterir. Oldukça hoşgörülü ve şefkatlidir. Müminlere karşı alçak gönüllü olmanın anlamı budur.

    Müminlere karşı alçak gönüllü olmada bir alçaklık, bir aşağılanmışlık söz konusu değildir. Bu kardeşliktir. Engellerin ortadan kalkması, zorlukların bertaraf edilmesidir. Gönül gönüle karışır, artık başkasına karşı serkeşlik ve ayrılık duygularına yer kalmamıştır.

    Kişiyi inatçı, isyancı ve kardeşine karşı cimri kılan, toplumdan uzak durmanın ve bağları koparmanın doğurduğu bireyselliktir. Ancak gönlünü mümin topluluğun gönülleriyle birleştirince artık, kendisini engelleyen ve isyan oluşturmasına neden olan duygulardan kurtulur. Onlar hakkında başka bir duygu yer edebilir mi ki gönlünde?

    Allah için kardeş olup bir araya gelmişler. Allah onları seviyor, onlar da Allah'ı. Bu yüce sevgi aralarında yayılmış, onu paylaşmışlardır.

    "...Kafirlere karşı onurlu davranırlar."

    Kafirlere karşı dirençli, yüz vermez ve üstün bir konumdadırlar. Bu özelliklerinin burada ayrı bir yeri vardır. Bu üstünlük kişisel onurdan kaynaklanmıyor. İnsanın kendi üstünlüğünü sağlama amacına da yönelik değildir. Aksine bu, inancın onurudur. Kafirlere karşı, altında birleştikleri sancağın üstünlüğüdür. Bu üstünlük, sahip oldukları inancın tamamen iyilik olduğuna olan güvenlerinden kaynaklanmaktadır. Görevlerinin, sahip oldukları iyiliğe! başkalarının boyun eğmesini sağlamak olduğunu biliyorlar. Başkalarının kendilerine boyun eğmesini sağlamak ya da kendilerinin başkalarına ve sapık inançlarına boyun eğmesine meydan vermek değildir. Sonra bu üstünlük; Allah'ın dininin ihtirasların dinine, Allah'ın gücünün onların gücüne ve Allah'ın hizbinin cahiliye hiziplerine galip geleceğine olan sonsuz güvenlerinden kaynaklanmaktadır. O halde yol boyunca kimi çarpışmalardan bozguna uğramış olsalar bile, her zaman üstündürler.

    "...Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler."

    Allah'ın sistemini yeryüzüne yerleştirmek, insanlar üzerinde Allah'ın otoritesini duyurmak ve insanlar adına iyilik, doğruluk ve gelişme sağlamak için, O'nun şeriatını hayata egemen kılmak uğruna yapılan Allah yolunda cihad; onlar aracılığıyla yeryüzünde dilediğini gerçekleştirmek için, yüce Allah'ın seçtiği mümin topluluğun sıfatıdır.

    Onlar Allah yolunda cihad ederler. Kendileri, ulusları, ülkeleri ve ırkları uğruna değil, Allah yolunda, O'nun sistemini gerçekleştirmek, O'nun otoritesini yerleştirmek, O'nun şeriatını uygulamak ve bu yolla tüm insanlık adına iyiliği gerçekleştirmek için... Bu işte kendileri için birşey yok. Kendilerine bir pay da çıkarmazlar. Herşey tamamen Allah için ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O'nun yolunda yapılmaktadır.

    Onlar Allah yolunda cihad ederler, bu yüzden kınayanın kınamasından korkmazlar. Hem sonra insanların kınamasından nasıl korkarlar ki; onlar, insanların Rabbinin sevgisini garantilemişlerdir. Allah'ın kanununa uydukları ve O'nun sistemini hayata egemen kıldıklarına göre, insanların alışkanlıklarını, ulusal geleneklerini ve cahiliyenin genel geçer törelerini dikkate alırlar mı hiç?
    Hayat ölçülerini ve hükümlerini insanların arzularına dayandıranlar, yardım ve desteği insanlardan bekleyenler, insanların yergisinden çekinirler. Ancak insanların arzularına, ihtiras ve değer yargılarına hakim olması için Allah'ın terazisine, kriter ve değerlerine başvuranları, gücünü ve onurunu Allah'ın gücünden ve O'nun verdiği onurdan alanları, insanların ne söyledikleri ve ne yaptıkları hiç ilgilendirmez. Bu insanların durumu ne olursa olsun, realiteleri ne olursa olsun. Bu insanların uygarlıkları, bilim ve kültürleri ne düzeyde olursa olsun, durum değişmeyecektir.

    Biz insanların söylediklerini, yaptıklarını, sahip oldukları üzerinde uzlaşma sağladıkları şeyleri, pratik hayatlarında edindikleri değer ve ölçüleri, her zaman göz önünde bulundururuz. Çünkü biz; ölçü, kriter ve değerlendirme konusunda baş vuracağımız temelden habersiz ya da yanılgı içindeyiz. Bunun Allah'ın sistemi, şeriatı ve hükmü olduğundan haberimiz yok. Oysa sadece O gerçektir. Ona karşıt olan herşey de batıldır, boştur. İsterse milyarların geleneği olsun, onlarca asır boyunca gelip geçen ulusların üzerinde birleştikleri birşey olsun.

    Sırf şu anda mevcuttur, realite budur, milyonlarca insan tarafından benimsemektedir. Ona göre yaşamakta ve hayatları için bir temel edinmektedir diye, hiçbir kurum, gelenek ve görenek ya da değer yargısı bir anlam ifade etmez. Bu ölçüyü, İslâm düşüncesi kabul etmez. Herhangi bir durumun, gelenek ve göreneğin veya değer yargısının bir anlam ifade etmesi için, Allah'ın sisteminden bir temele dayanması gerekmektedir. Değer ve ölçülerin alındığı tek kaynak budur.

    Bu yüzden, mümin topluluk, Allah yolunda cihad ederken kınayanların kınamasından korkmaz. Bu, seçkin müminlerin karakteristik özellikleridir.

    Sonra, Allah tarafından seçilmeleri, O'nunla seçkin muminler arasındaki karşılıklı sevgi, onların özellikleri ve ünvanları haline getirdiği bu karakteristik çizgiler, onların gönlünde yer eden Allah'a güven duygusu, cihada girişirken O'nun yol göstericiliğine göre hareket etmeleri... Evet tüm bunlar Allah'ın lütfudur.

    "Bu Allah'ın bağışıdır, onu dilediğine verir."

    Bu lütfundan ve sınırsız bilgisinden verir. Yüce Allah'ın ilminden ve takdirinden dilediği için seçtiği bu bağıştan daha bol ne olabilir ki?

    Yüce Allah, iman sıfatına uygun düşen tek dostluk yönünü de müminlere göstererek, dost olacakları kimseleri açıklamaktadır:

    "Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren, rukua varan müminlerdir."

    Ayet bu şekilde kesin ifadelidir. Bir demogojiye ve tevile imkan bırakmamaktadır. İslâmî hareketin ya da İslâm düşüncesinin cıvıklaştırılmasına fırsat vermemektedir.

    Gerçekte işin böyle olması zorunludur da. Çünkü sorun -dediğimiz gibi özünde inanç sorunudur, bu inanca göre hareket etme sorunudur. Dostluğun bütünüyle Allah'a özgü olması için, mutlak anlamda O'na güvenilmesi için, "din" olarak İslâm'ın benimsenmesi için, sorunun müslüman saf ile İslâm'ı din edinmeyen, onu hayat düzeni olarak benimsemeyen, diğer sıfatların ayrılığı sorunu olarak algılanması için ve İslâmî hareket, ciddiyet ve düzen bulunması için. Biricik önderlikten ve yegane sancaktan başka kimsenin dostluğu söz konusu değildir. Mumin topluluktan başkasıyla yardımlaşma mümkün değildir. Çünkü İslâm'ın hayat düzeninde işbirliği, inançtan kaynaklanmaktadır.

    İslâm'ın sırf isimden ibaret olmaması, bir arma ve sembol olarak kalmaması, dille söylenen bir kelimeden, nesilden nesile geçen bir kültür mirasından ya da herhangi bir bölgede oturanlara özgü bir sıfattan ibaret olmaması için, ayetin akışı müminlerin belli başlı karakteristik özelliklerini açıklamaktadır:

    "...Namaz kılan, zekat veren, rukua varan müminler.."

    Onların belirgin sıfatlarından biri namaz kılmaktır. -Sırf eda etmek değil namaz kılmaktan, eksiksiz eda edilmesi kastedilmektedir. Bu şekilde kılmaktan, yüce Allah'ın şu ayette belirlediği sonuçlar doğmaktadır:

    "Kuşkusuz namaz, insanı kötülükten ve çirkin şeyleri yapmaktan alıkoyar." (Ankebut Suresi, 45)

    Kıldığı namaz kişiyi kötülükten ve çirkin şeyleri yapmaktan alıkoymuyorsa bu, namaz dosdoğru kılınmamış demektir. Çünkü şayet Allah'ın söylediği şekilde kılınmış olsaydı, kuşkusuz onu bunlardan alıkoyardı.

    Bir diğer sıfatları da zekat vermektir. Yani gönül hoşnutluğu ve isteğiyle Allah'ın emrine itaat etmek ve O'na yaklaşmak amacıyla malın hakkını vermektir. Kuşkusuz zekat yalnızca mâli bir vergi değildir. O, aynı zamanda ibrettir de. Ya da ibadettir. Bu da bir tarzda değişik hedefleri gözeten İslâm düzeninin belirgin bir özelliğidir. Bir hedefi gerçekleştirirken, birkaç hedefi göz ardı eden yeryüzü düzenlerinin hiçbiri böyle değildir.

    Toplumun durumunu düzeltmek için, uygar anlamda ve malın vergisini toplamak veya devlet adına, ya da halk adına yahut herhangi bir yeryüzü mercii adına zenginlerden alıp fakirlere vermek yeterli değildir. Bu haliyle sadece bir tek hedef gerçekleştirilmiş olur; ihtiyaç sahiplerine mal ulaştırmak.

    Zekat ise; ismi ve anlamı, amacını belirlemektir. Herşeyden önce zekat, temizlik ve gelişmedir. Allah'a yönelik bir kulluk şekli olmakla ve beraberinde fakir kardeşlerine karşı insana güzel duygular ilham ettirmekle, vicdan temizliğini sağlamaktadır. Allah için açılan bir kulluk olmasından dolayı, bu eylemi gerçekleştirende ahirette güzel bir mükafat alma ümidini doğurmaktadır. Bereketle ve bereketli ekonomik düzenle, malının dünya hayatında artacağını ummasını sağladığı gibi. Sonra, zekatı alan fakirlerin gönüllerinde güzel duygular uyandırır. Zenginlerin mallarında kendileri için bir hak belirlemekle yüce Allah'ın, kendilerine lütfettiğini anlarlar. Artık zengin kardeşlerine karşı kin ve çekemezlik duygularına kapılamazlar. -Bununla beraber İslâm düzeninde zenginlerin helal yollarla mal kazandığını, maldan paylarına düşeni toplarken hiç kimseye haksızlık etmediklerini de hatırlatalım. Son olarak bu hoşnut, iyi, güzel atmosferde; zekat, temizlik ve gelişme atmosferinde malî bir vergiyi de yerine getirmiş oluyor.

    Zekat vermek, müminlerin hayatî işlerde Allah'ın şeriatına uyduklarını gösteren en belirgin özelliklerinden biridir. Bu, aynı zamanda her işlerinde, yüce Allah'ın otoritesini kabul ettiklerini de göstermektedir. İşte İslâm budur.

    "...Rukua varan muminler.."

    Bu onların karakteristik durumudur. Sanki sürekli olarak asıl durumları budur. Bu nedenle, "namaz kılanlar" sıfatıyla yekinilmemektedir. Bu yeni özellik, daha genel ve daha kapsayıcı bir özelliktir. Çünkü bu gönüllerde sürekli durumları buymuş gibi bir düşünce uyandırıyor. Onların en belirgin özellikleri ve onunla tanındıkları bu özelliktir.

    Bu tür münasebetlerle, Kur'an'ın ifade tarzının uyandırdığı ilhamlar, ne kadar da etkileyicidir.

    Yüce Allah, kendisine güvenmelerine, O'na sığınmalarına, sırasıyla yalnızca O'na, peygamberine ve müminlere dost olmalarına ve tamamen Allah için oluşmuş saffın dışında tüm saflardan bütünüyle ayrılmalarına karşılık, müminlere yardım ve galibiyet vaad etmektedir.

    "Kim Allah'ı, peygamberi ve müminleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın tarafını tutanların grubudur."

    Bu galibiyet sözü, imandan kaynaklanan bir kuralın açıklanmasından sonra yer almaktadır. Bu kural Allah'a, peygamberine ve müminlere yönelik dostluktur. Ayrıca bu, yahudi ve hristiyanları dost edinmemeye, bunun müslüman saftan ayrılıp yahudi ve hristiyanların safına katılmak olduğuna, aynı zamanda dinden dönmek anlamına geldiğine ilişkin bir uyarıdır.

    Burada Kur'an'ın genel bir yaklaşımı göze çarpmaktadır. Yüce Allah, sadece İslâm daha iyidir diye teslim olmalarını istemektedir müslümanlardan. İleride galip geleceği, yeryüzüne egemen olacağı için değil. Bunlar zamanı gelince gerçekleşecek sonuçlardır. Sadece yüce Allah'ın, bu dini yerleştirmesine ilişkin takdirini gerçekleştirmek için meydana gelirler, insanları bu dine girmeye teşvik etmek için değil. Müslümanların galip gelmelerinde kendileri için herhangi birşey söz konusu değildir. Ne benlikleri ne de kişilikleri için bir pay çıkarmazlar. Bu, sadece onların eliyle gerçekleşen Allah'ın kaderidir. Bunu, akideleri için bahşetmiştir yüce Allah, şahıslardan dolayı değil. Elbette bu uğurda sarf ettikleri çabanın mükafatını alacaklardır. Bu dinin yeryüzüne yerleşmesinin ve bu yerleşmeden dolayı yeryüzünün ıslah olmasının doğurduğu sonuçların sevabını alacaklardır.

    Aynı şekilde yüce Allah, kalplerini sağlamlaştırmak, onları karşılarına çıkan red engellerden kurtarmak için, müslümanlara galibiyet vaad etmektedir. -Bunlar çoğu zaman son derece çürük engellerdir- Sonuçtan emin olunca, sıkıntıları aşma ve zorlukları atlama konusunda kalpleri daha bir güçlenir. Allah'ın müslüman ümmete vaadettiği galibiyetin, kendi elleriyle gerçekleşmesini isterler. Böylece bu uğurda yaptıkları cihadın, Allah'ın dinini yeryüzüne yerleştirmenin ve bu yerleştirmenin doğurduğu sonuçların mükafatını hakketmiş olurlar.

    Bu ayetin burada yer alması, o günkü müslüman kitlenin durumunu ve Allah'ın taraftarlarının oluşturduğu grubun galip geleceğine ilişkin kuralın hatırlatılması gibi müjdelere ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Bunu da sûrenin bu bölümünün indiriliş tarihine ilişkin tercih ettiğimiz görüşten anlıyoruz.

    Sonuçta zaman ve mekanla bir ilişkisi bulunmayan şu kuralı öğrenmiş oluyoruz. Bu kuralın, Allah'ın değişmez yasalarından biri olmasıyla güven duyuyoruz. Kimi çarpışmalarda ve bazı konumlarda mümin topluluk bozguna uğramış olsa da, durum değişmeyecektir. Hiçbir zaman değişmeyen yasa; Allah'ın hizbini (taraftarlarını) oluşturanların galip olacaklarıdır. Kuşkusuz Allah'ın kesin vaadi, yolun kimi aşamalarında beliren durumlardan daha doğrudur. Allah'ı, peygamberi ve müminleri dost edinmek, yolun sonunda Allah'ın vaadinin yerine gelmesine bir araç konumundadır.

    Sonra... Kur'an'ın sunuş tarzı, müminleri inançlarına karşı çıkan Kitap Ehli ve müşriklerin dostluğundan alıkoymak ve bu imana dayalı kuralı, vicdanlarına, duygu ve akıllarına yerleştirmek için, İslâm düşüncesinde ve İslâmî harekette, bu kuralın önemine işaret eden çeşitli yöntemlere başvurmuştu.

    Birinci çağrıda; doğrudan yasaklama ve yüce Allah'ın katından bir fetih veya olayla münafıkları ortaya çıkarması şeklindeki korkutma yöntemine başvurmuştu. İkinci çağrıda; Allah'ın, peygamberinin ve müminlerin düşmanlarını dost edinmek suretiyle dinden dönmekten (irtidat) sakındırma ve Allah tarafından sevilen ve Allah'ı sevenlerin oluşturduğu seçkinler topluluğundan olmalarını teşvik etmek ve Allah'ın her zaman galip hizbine yardım vaad etme yöntemlerine başvurmuştu.

    Şimdi ise; Kur'an-ı Kerim'in bu derste yeralan, müminlere yönelik üçüncü çağrıyla; gönüllerine, düşmanlarının eğlence ve alaya aldıkları dinlerini, ibadetlerini ve namazlarını koruma duygusunu serptiğini görüyoruz. Dostluklarından alıkoyma noktasında Ehli Kitap ile diğer kafirleri de bir tuttuğunu, bunu Allah'tan korkmaya bağladığını görüyoruz. Bu arada bu çağrıya kulak vermeyi, iman sıfatıyla irtibatlandırdığını, kafirlerin ve Ehli Kitab'ın marifetlerini kınadığını, onları akıl etmezler olarak nitelediğini görüyoruz:

    (Seyyid Kutub; Fi Zilal il Kur'an, Maide Suresi 54- 55- 56 Tefsiri)





    Yusuf el Karadavi


    Tasavvufun İç Yüzü

    Soru:

    Sofilik ve tasavvufun iç yüzü, hakkikatı nedir? Tasavvufun islam'daki yeri nedir? Duyuyoruz ki sofilerden bazıları ilmiyle, ameliyle İslam'a hizmet etmektedir. Bununla beraber sofilerin diğer bir kısmının da İslamı bid'at ve dalaletlerle yıktığını duyuyoruz, bunlarla öbürlerinin arasındaki fark nedir?


    Cevap:

    Tasavvuf bir çalışma metodudur. Hemen hemen bütün dinlerde bulunur. Daha çok ruhani tarafa dalmayı esas alıp bu konularla fazla ilgilenmekten ibarettir.
    Bu şekil bir çalışma diğer bir çok dinlerde bulunur.
    Hintliler'de bu şekil bir çalışma vardır. Hindistan'da fakir insanlar güya kendilerine göre ruhlarını terbiye edip terakki (yükselme) amacıyla kendilerine türlü eziyetler ediyorlar. Hıristiyanlıkta da bu tür çalışma vardır. Rahiplik sisteminde ise daha çoktur.
    Fârisilerde ruhu yüceltmek için Maniy mezhebi vardır. Yunanlılar da bu amaçla Revakiler mezhebi ortaya çıkmıştır. Daha birçok memleketlerde de insanların fiziki yapılarına verdikleri önemi ruhi yapılarına da vermeleri gerektiği konusunda bir sürü çekişmeler yaşanmıştır.
    Ama İslam gelir gelmez ruh ile beden, akıl ile vücut hayatlarını eşit bir şekilde ölçüye koymuştur.
    İslam'ın tasavvur ettiği manada insan: Beden, akıl, ve ruhtur. O halde bu cüzlerden her birinin hakkını vermek müslümanın görevidir.
    Zira Peygamberimiz (sav) ashabı arasında bu cüzlerden birine daha fazla önem verenleri ikaz etmiştir.
    Nitekim devamlı oruç tutup hiç yemiyen, devamlı ibadet edip hiç uyumayan ailevi ilişkilerini tamamen askıya alan Abdullah bin Amr İbni As'ın haberi Peygamberimiz'e ulaşınca Peygamber (sav) kendisine şöyle buyurmuştur:
    "Ey Abdullah, şüphesiz gözlerinin, ailenin ve vücudunun senin üzerinde hakkı vardır, o halde her hak sahibine hakkını ver."
    Aynı şekilde sahabelerden bir kısmı, Peygamber (sav)'in hanımlarına onun ibadetinden sorduktan sonra sanki azımsayarak birbirlerine şöyle dediler: "Rasulullah (sav) nerde biz nerde. Zira onun geçmiş ve gelecek bütün günahları affedilmiştir." Bunun üzerine içlerinden bir tanesi; "Ben bundan sonra devamlı oruç tutacağım. Bir günümü dahi yiyerek geçirmeyeceğini." Diğeri, "Ben de geceleri hep ibaretle geçireceğim, kesinlikle uyumayacağım." Bir başkası da, "Ben de kadınlardan kaçınacağım, kesinlikle evlenmeyeceğim" diyerek belli ibadetlere nezrettiler.
    Onların bu sözleri Peygamber (sav)e ulaşınca, onları derhal toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Dikkat edin, içinizde Allah'ı en çok bileniniz, ondan en çok korkanınız benim. Buna rağmen ben gecenin bir kısmında kalkıp ibadet ediyor, diğer bir kısmında da uyuyorum. Bazen oruç tutuyor, bazen yiyorum, hem ben kadınlarla da evleniyorum. O halde kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir."
    İşte İslam'ın hayat ölçüsü bu noktadan hareketle başlamış ve her cüze kendi hakkını vermiştir. Ancak tasavvufçular insanların madde ve akla ehemmiyet verdikleri sırada kendilerini göstermişlerdir. İnsanların maddeyi önemsemeleri de fetihlerin yaygınlaşması neticesinde bazı insanların zenginleşmesi ve insanların iktisadi hayatlarının güllük gülüstanlık olması neticesinde ortaya çıkmıştır. Maddeye aşırı derecede ağırlık veren insanlar her şeyi akıllarıyla halletmeye başladılar. Bunun neticesinde iman adeta felsefeye, kelam ilmine ve münakaşaya dönüşmüş gibi bir hal ortaya çıktı. Bunlar da ruhu doyurmuyorlardı. Hatta Fıkıh ilmi bile sanki azalarla yapılan ve insanın dış yüzüne ait kalple alakası bulunmayan, ibadetlerin zahiri görünümüyle ilgilenen bir ilimden ibaret olmaya yüz tutmuştu.
    İşte tam bu sırada tasavvufçular bu boşluğu doldurmak ve ne fıkıhçıların ne de kelamcıların beceremediği bu işi becermek istediler. İnsanların dıştan önce iç yüzlerini temizlemeyi, kendilerini nefislerinin hastalıklarından kurtarmayı amaç edindiler. Kalp amellerine öncelik tanıyan ruhi ve ahlaki terbiye ile meşgul oldular, var güçleriyle parlak düşünceleriyle ruh ve ahlaki yapılarını temizlemeye yönelten tasavvufçular ortaya çıktı. Hatta bazı sofiler, "Tasavvuf ahlaktır, kim ahlakını artırırsa tasavvufunu artırmış olur", demişlerdir.
    İlk sofiler kitap ve sünnete bağlı, Allah'ın belirlediği sınırlar önünde duran düşüncede ve sülükte bidat ve uydurukları kaldırıp atan insanlardır.
    Tasavvuf önderlerinin eliyle bir çok insan İslama girmiş bir çok insan, hatta sayılmayacak sayıda günahkar tevbe etmiştir. Onlar ancak taassup ve kendini beğenenlerin inkar edebileceği, Ruhi marifet ve tecrübeler servetini geride bırakmışlardır.
    Ne var ki tasavvufçulardan da bir çoğu bu konuda çok aşırı giderek işi aslından ve doğru yolundan çıkarttılar. Öyle ki bazılarının İslami olmayan sözler söyledikleri herkesçe bilinmektedir. Mesela, hakikat ve şeriat mefhumlarını ortaya atmaları gibi... Buna göre mahluka da kim şeriat gözüyle bakarsa onlara zulmetmiş olur. Kim hakikat gözüyle bakarsa onları mazur görür. Tasavvufçuların bazılarına göre vicdanlar ve gönüller hükmün kaynağını oluşturabilmektedir. Yani kişi bir hükmü çıkartmak için kalbine ve vicdanına danışabilir. Yine bunların bazıları hadisçilerin, "bana filanca şahıs falanca şahıstan aktardı" dedikleri gibi, "bana Rabbimden aktarıldı" veya şöyle derler: "Siz ilminizi ölülerden alıyorsunuz, bizse ilmimizi hiç ölmeyen diriden (Allah'tan) alıyoruz" yani kendilerine göre direkt semadan vahiy almaktadırlar.
    Bu taşkınlığın bir çeşididir. Yine buna benzer bir başka çeşidi de, terbiye yönüyle müridin şahsiyetini yok sayacak şekilde taşkınlık yapmaktır. Onların şu sözleri buna örnektir: "Şeyhinin huzurunda mürid, gasilin önündeki ölü gibi olmalıdır. Kim şeyhine "Niçin?" derse felah bulamaz, kim itiraz ederse dergahtan kovulur."
    Bu tür hareketler müslüman çocuklarının bir çoğunun azimlerini katletmekte ve onlara olumsuz teslimiyet ruhunu oluşturmaktadır. Mesela onların: "Kullarına dilediğini yapıyor. Mülkünü sahibine bırak, yaratılanı yaratanla başbaşa bırak" vs. sözleri buna örnektir.
    Yani böyle demekle tüm değişimin fesat, zulüm ve diktatörlüğün önünde elpençe durulması gerektiğini ifade etmektedirler. Bu düşüncede öbürleri gibi sofilerin sayesinde ortaya çıkan bir uyduruktan ibarettir.

    Fakat şunu ifade edelim ki, ehli sünnet ve selef ulemasının çoğu, tasavvuf ilimlerini kitap ve sünnetle tashih ederek onlarla bağdaşmayanları ortaya koymuşlardır. Özellikle selef ulemasının araştırmacıları bu konu üzerinde uyarıda bulunmuşlardır. Mesela İbni Kayyim gibi bir alimin, ne ifrata ne de tefride kaçmadan tasavvuf ilimlerini itidal içerisinde kitap ve sünnet terazisiyle tarttığını görüyoruz. Bu ölçü dahilinde tasavvuf konularını içeren değerli bir eser yazmıştır. Bu eserin adı "Midracussalikin İlame-nazilissairin"dır. Bu eser Hanbeli mezhebine mensub Şeyhülislam İsmail el-Harevi'nin "Menazilussairin ila mekamati iyyake nebudu ve iyyake nestein" adlı kitapçığının şerhi (açıklamasıdır.) Bahsettiğimiz kitap üç ciltten ibaret olup konuları tamamen kitap ve sünnet ışığı altında işlenmiştir. Biz bu kitabı rahatlıkla okuyup istifade edebiliriz.
    Meselenin özü şudur: Her insanın söyledikleri doğru olacak, diye bir şey yok, söylediklerinin bazıları alınıp bazıları terkedilebilir. Hüküm hatadan masum olan, kitab ve sünnetten ibaret olan nastadır.
    Dolayısıyla biz; tasavvufçuların, Allah (cc)'a itaat etmek insanların birbirlerini sevmeleri, nefsin kusurlarını, şeytanın tuzaklarını ve bunların ilacını öğrenmek ve kalpleri yumuşatacak ahireti hatırlatacak metodlarına önem vermek gibi aydınlatıcı taraflarını alabiliriz.
    Biz kendimize lazım olan çoğu ilimleri onların kötü ve aşırı taraflarından sakınarak, kitap ve sünnet terazisiyle tartan bazı tasavvufçulardan (İmam Gazali gibi) öğrenebiliriz. Tabii bunu yapabilmek için ilim ve marifet ehli olmak lazım, yoksa herkesin bu işe gücü yetmez.

    Allah (cc) muvaffak etsin. 612

    Tasavvuf

    Soru

    Biz, kültür ve meşrepleri değişik olan insanlar biraraya gelerek oturmuş bazı dini konularda tartışıyorduk. Bu sırada laf lafı açarak konuşma bizi tamamen görüş farklılığı içinde olduğumuz bir konuya getirdi.
    İhtilaf içinde olduğumuz konu tasavvuf onun kitapları tarikatları fikri ve terbiyevi metotlarıdır.
    Kimimiz tasavvufu tamamen silip atarak onu esas İslam'ın zıddı kabul ederken kimimiz de tasavvufun marifet zevk ve suluk bakımından islam'ın özüne ulaştıran tek yol olduğuna itibar ederek onu kayıtsız şartsız kabul etti.
    Her birimizin düşünce yolunu çizen kültür yapısı değişik olduğu için hiç birimiz bu konuda ortak ve kesin bir görüşe varamadık.
    Bu yüzden bizim sizden istediğimiz tasavvufun çerçevesini doğuşunu amacını, seçkin ve ayıp taraflarını açık ve net bir şekilde açıklamanızdır ki, biz de bu sayede lehine ve aleyhine hiç bir taassuba kapılmadan bir delile dayanarak tasavvuf konusunda tavrımızı belirleyelim.

    Allah istediğiniz her konuda sizleri muvaffak etsin ve ilimlerinizle müslümanları faydalandırsın. 613

    Cevap

    Biz bundan önceki fetvamızda bu konuyu arz etmiştik. Ancak gerek övenlerin gerekse yerenlerin ifrat içinde olmaları; bu nedenle meselenin hakikatini ortaya koyamamaları sebebiyle, ehemmiyetine binaen konuya bir defa daha dönmemize bir mani yoktur. Zaten yukarıda bahsettiğim nedenlerden ötürü konu biraz daha açıklamaya muhtaçtır.
    Tasavvufa bilinçli bir şekilde yönelmek isteyenlerin yolunu biraz daha aydınlatmamızda bir beis görmüyorum.
    Sahabe ve onların terbiyesi altında yetişen tabiin devrinde müslumanlar, İslam'ın tümünü kendi ölçüsünde eşit bir şekilde ifrata tefrite kaçmadan gerektiği kadar detay ve derinliğe dalarak hem öğreniyor, hem de öğretiyorlardı. Onlar bir tarafı diğer taraf üzerine tercih etmiyor. Hepsine eşit ölçüde değer veriyorlardı. Bedenin batınıyla (iç yüzüyle) ilgilenirken dış yüzünden gafil kalmıyor, dış yüzüyle ilgilenirken de, iç yüzünden gafil kalmıyorlardı. Bilakis onlar, akıl, ruh ve bedenle toptan ilgileniyor, aynı ehemmiyeti gösteriyorlardı. Toplumu fertle beraber değerlendiriyor, dünya ve ahiret maslahatlarını daima gözetiyorlardı. Fıkıhçıların: "Kulların maslahatları hem dünyada hem de ahirettedir" sözlerinin en güzel örneği idiler. Ama dahili veya harici nedenlerle hayat gelişip zor şartlarla karşılaşılınca İslam toplumunda kimileri (Kelamcılar gibi) tüm maksadlarını akıl tarafına sığdırdı. Kimileri de, mesela fıkıhçılar gibi, büyük bir ağırlıkla zahiri amellerle ilgilendi. Bu arada kimilerini de dünyanın değersiz hayat ve madde sevgisi meşgul ederek onları madde ve geçim derdine boğdu. Örneğin zengin yöneticiler ve onların kafilesinde yürüyen dünyanın diğer talipleri gibi. Bu sırada tasavvufçular ortaya çıkarak çok önemli ve ihmal edilen, ne fıkıhçıların ne de kelamcıların dolduramadıkları boşluğu doldurmak ve insanlığı dünyanın eşya ve süslerinden kurtarmak için İslam hayatında ruh ve nefis taraflarını ilgilendiren tasavvuf mefhumunu gündeme getirdiler.
    Selef uleması yukarda belirttiğimiz gibi İslam'ı bir bütün olarak kabul ediyor, dini oluşturan İslam iman ve ihsan mefhumlarını eşit ölçüde yaşıyorlardı. Daha sonra fıkıhçılar İslam'ın zahiri hükümlerini öğrenmekle tanındılar ve yalnızca bu tarafla ilgilendiler. Kelamcılarda itikadi konular ve bu konuların etrafında ihtisas yaptılar. Hal böyle iken geride yalnızca ihsan mefhumu kalmıştı, tasavvufçularda gelip biz de ihsan konusunda ihtisas sahibiyiz dediler. Tasavvuf insanı her şeyden çekip yaratılışın son gayesine ulaştırmaya çalışmaktadır. O gayede nefisle mücadele ve lüks hayatı terketmek yoluyla insanı, Allah'ın gazabından ahiretin azabından kurtarıp şeriatın edebiyle edeplemek ve ona Allah'a saygıyı öğretmektir. Sonraları tasavvuf alimlerinden nefis terbiyecilerinden bazıları Allah'tan (korkmak ve korkutmak) tarafında çalışmıştır. Örneğin Hasan-i Basri Hazretleri gibi daha sonra bu mefhum yerini yavaş yavaş, hubbi ilahi (Allah'ı sevmek) adı altında yeni bir unsur almıştır. Bu unsur Rabiatu'l Adviyye (ö. hic. 180)'nin şiirinde, Ebu Süleyman ed Derani (ö. hic. 210)'nin Zinnu'l Mısri (ö: Hic. 245)'nin, Ebu Yezid el-Bestami ve diğer tasavvufçuların sözlerinde görülmektedir. Bu alimler Allah'a itaati ve farzları yerine getirmeyi ne cehennem azabı korkusuyla ne de cennet isteğiyle yapmadıklarını bilakis Allah'ı sevdikleri ve ona yaklaşmak istedikleri için yaptıklarını serahaten (açıkça) söylüyorlardı.
    Hatta bu konuda Rabia'nın şu sözü, şöhret kazanmıştır: "Onların hepsi ateş korkusundan ibadet ediyorlar, ondan kurtulmayı büyük bir pay görüyorlar, veya cennet bahçelerine girip nimetlerden nasiplerini almak ve selsebil adındaki cennet çeşmesinden içebilmek amacıyla ibadet ediyorlar. Benimse cennet ve cehennemde payım yoktur, çünkü ben sevgimin yerine geçecek bir şey aramıyorum
    ."
    Daha sonra tasavvuf ruhi ve ahlaki terbiye olmaktan çıkıp İslam'ın temel prensiblerinden tamamen uzak garip kavramlara sahne olan bir felsefe halini almıştır. Bunun en bariz örneği, hulul ve vahdetü'l vücud mefhumunu savunmaktır. (Hulul ve vahdetü'l vücud, Allah'ın kainattaki tüm eşyanın suretine girmesi ve onda zuhur etmesi anlamında bir kavramdır, dileyen konuyu akaid ve kelam ilmine ait kitaplardan detayıyla öğrenebilir). Evet tasavvuf aldatıcının aldatmasına uğrayıp, ben Allahım diyen Hallacı Mansur'un eliyle epeyi bir değişiliğe uğramıştır ve bu söz yaratıcının (Allah'ın) yaratılanın suretine hulul ettiğini söyleyen bir mezhebin görüşüne göre söylenmiştir.
    Hıristiyanlar da Mesih (İsa a.s.) hakkında böyle söylemişlerdi. Hallac'ın bu değişimi tüm fıkıhçıların gazabını kazanmasına neden oldu ve hicretin 309. senesinde katledildi tasavvufçuların bir çoğu kendilerinin Hallac'ın düşüncesinden uzak olduğunu söylemektedirler.
    Daha soma "vahdeti vücud" felsefesinin bu değişiminin Muhyiddin Arabi'nin kendi mezhebi üzerine telif ettiği eserlerden anlaşıldığına göre, daha da arttığını görüyoruz. Muhyiddini Arabi (ö. Hic. 638) ve onun gibi, Allah'tan başka hiç bir varlığın olmadığını kainatta ikiliğin düşünülemiyeceğini iddia edenlere göre tasavvuf tamamen değişmiştir. Bunlara göre yaratan ve yaratılan Rab ve merbub olayı ortadan kalkmıştır.
    Ahlakın direği olan mesuliyeti tamamen ortadan kaldırıp iyilerle kötüler, muvahidlerle putperestler arasını eşit kabul eden bu felsefeye göre, her şey hakkın (Allah'ın) ekranıdır.

    İbni Arabi bu amaçla şöyle demiştir:
    "Andolsun ki benim kalbim her şekli kabul eder hale geldi. Benim kalbim rahiplere manastır, geyiklere mera (otlama yeridir) putlara ev, Kabe'ye örtü, Tevrat ve Kuran mushaflarının kabıdır."
    Gerçekte bu mezhep viraneler mezhebinden ibarettir.
    Bu tasavvufi akımların ardından insanlar, tasavvuf konusunda farklı görüşleri taşımaya başladılar. Kimisi onların lehinde taassuba dalmış, onların daima iyiliklerini dile getirmiştir. Her konuda onların düşünceleri doğrultusunda kendini yönlendirerek hata bile olsa, onları himaye etmiştir. Hatta onların hata ile hükmedebileceklerini hiç bir zaman düşünmemiştir. Kimisi de tasavvufçuların aleyhinde bir taassuba kapılmış ve her konuda onları kötüleyerek, tasavvufun İslam'la alakası olmadığını hatta Hıristiyanlık, Hinduizm, Budizm ve diğer dinlerden alınıp İslam'a sokulduğunu iddia etmiştir.

    Ama insafın gereği şunu söylememiz lazımdır ki; tasavvufun İslam'da inkar edilmiyecek kökü, kimseye gizli kalmıyacak derecede genel prensiplerini içeren özü vardır. Biz bu hakikati Kur'an'da, sünnette, Efendimizin ashabının sade hayatlarında müşahade ediyoruz. Örneğin Hz. Ömer (ra), Hz. Ali (ra), Selmani Farisi (ra), Ebu Zer Gıfari (ra) ve daha birçok sahabi.
    Kur'an ve sünneti okuyan herkes, bu iki kaynağın birçok kere dünya hayatının fitne ve süslerinden sakındırıp tüm arzuları Allah'a ve ahirete yönlendirdiğini, kalpleri cennete ve içinde olan Allah'ın rızasına, O'nun yüce cemaline bakmaya teşvik için tahrik ettiğini, cehennem ve içinde olan maddi ve manevi azaptan korkuttuğunu müşahade edecektir. Bununla birlikte Allah'ın kullarını sevdiğini ifade eden ayetlere de rastlayacaktır. Örneğin Allahu Teala'nın şu sözleri: "O, onları seviyor onlar da onu seviyor." "İman edenler Allah'ı herşeyden daha çok seviyorlar." "Allah ihsan sahiplerini sever." "Allah sabredenleri sever." "Şüphesiz Allah, onun yolunda tek bir sıra olarak kurşunla dökülmüş bina gibi sağlamca savaşanları sever." Bütün bunlarla birlikte Kur'an ve birçok hadiste, Züht, tevekkül, tevbe, şükür, yakın, (tam teslimiyyet) takva, murakabe (yaptıklarını kontrol etmek) ve benzeri dini değerlerin varlığım görecektir. Bu değerlerle ilgili açıklanılan, yorumlan kendi aralarındaki düzenleme ve fazilet sıralamalarını tasavvufçuların haricinde kimsenin gerektiği kadar yapmadığını görüyoruz.
    İşte bu yüzden tasavvufçular, ümmetin taifeleri içinde nefsin ayıplarını daha iyi tanıyor, kalb hastalıklarını şeytanın tuzaklarını daha güzel biliyorlar. Aynı şekilde tasavvufçular suluk (tarikatte ilerleme) ve saliklerin (ilerleyenlerin) hallerine ve onları terbiye edilme metoduna daha çok yardımcı oluyorlar. Bu sayede nice isyankarlar onların yol göstermesiyle tevbe etmiş, nice kafirler de müslüman olmuştur. Fakat tasavvuf ilk devirde dini ibadetlerde ahlakı terbiye etmek ve ibadetleri yalnızca Allah'a yapmak amacını taşıyordu. İbnu'l Kayyim'inde dediği gibi, kıvamı kişinin iradesi altında idi. Ama daha sonra İslami ahlakın ilmi olmaktan çıkmış bir marifet nazariyesine dönüşmüş, nefsi temizleme yolundan yürüyerek keşif ve feyzi ilahi olmaya koşmuştur. Daha sonra da bildiğimiz değişiklikler meydana gelmiştir.
    Bu yüzden yabancı etkenlerden bazı şeylerin tasavvufa sızdığını inkar etmek, kişiyi ifrat ve tefritin ortası olan İslam'da itidal vasfından çıkartıp rahiplerin uğradığı katılık gibi katılığa, Budistlerin uğradığı aşırılık gibi aşırılığa götüren mukaberet (büyüklük taslamak)tan ibaret olur.

    Sofilerin yanında meydana gelen değişim görüntülerinin bazıları şöyledir:
    1- İyiyi kötüden, doğruyu yalnıştan ayırabilecek bir seviyede şahsi zevk, vicdan veya ilhamın varlığına itibar etmek, hatta bu konuda tasavvufçuların bazıları daha da aşırı giderek, hadis ulemasının, "Falan hadisçi filancadan, o da Resulullah'tan bize aktarmıştır" sözlerine karşılık, "Kalbim bana Rabbim'den aktarmıştır" gibi sözler sarfetmelerine sebep olmuştur..
    2- Şeriat ile hakikati birbirinden ayırmaları ve şu sözleri: "Kim mahlukata şeriat gözüyle bakarsa onlara zulmetmiş olur, kim de hakikat gözüyle bakarsa onları mazur görür." Bu söze göre ne kafirle harbedilir ne de inkar eden yadırganabilir.
    3- Kur'an ve sünnetin metoduna uymayan bir tarzda dünya işini aşırı bir biçimde hakir görmeleri. "Ey Rabbimiz bize dünyada da ahirette de iyilik ver." "Ey Allahım kurtuluşumun bağlı olduğu dinimi güzelleştir. (Yani kurtulmamın temelini oluşturan dini konularda beni başarılı kıl) İçinde yaşadığım dünyamı da iyileştir (yani geçimimi güzelleştir)." Onların bu tutumu sahabenin metoduna da muhaliftir. Nitekim sahabenin tutulan ve diğer sahabilerce benimsenen şu sözü bu metodu ifade etmektedir. "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış."
    4- Müslümanların genelini etkisi altına alan ve onlara, "insan belli bir yolda yürütülendir, seçenek hakkı yoktur" fikrini aşılayan, "yapılan yıkımlara karşı durmanın, batılla savaşmanın hiçbir faidesi yoktur," fikrinin temeli olan ve tasavvufçuların bir çoğunda bulunan iradesizlik ve zorunluluk fikri... Bu fikre göre Allah (cc) kullarını dilediği doğrultuda götürür kulların seçenek hakları yoktur. Hatta bu fikre binaen aralarında şu söz meşhur olmuştur: "Mülkünü sahibine, yarattığını halikine bırak." Bu fikir müslümanların bir çoğunda hezimet ve sürünmek ruhunun galip olmasına sebep olmaktadır.
    5- Suluk ve düşünce terbiyesiyle müridin şahsiyetini inkar, itiraz bir yanda dursun, onun münakaşasını bile yapmayacak. Yok demek bir tarafta kalsın, "niçin" bile diyemeyecek derecede hiçe saymak. Bu fikre dayanarak şu kelimeleri sarf etmektedir ler: "Şeyhinin huzurunda mürid yıkayıcının önündeki ölü gibi olmalıdır" "Şeyhine "niçin?" diyen felah bulamaz."
    Son zamanlarda bu tür fikirler yaygınlaşmış ve samimi olmalarına rağmen birçok müslüman da bu fikirleri kabul etmiştir. Bu yüzden müslüman ülkelerde yeniden İslami kalkınma hamlesinin sabahı yaklaşınca, birçok kültürlü insan bu olumsuz fikirlerin İslam olduğunu zannederek İslam'ın asıl evrensel hükümlerini bilmedikleri için ondan yüz çevirmiş çok azı geri dönmüştür.
    Hem burada şunu da eklemeliyiz ki, ifrat ve tefritten uzak olan ve itidal içindeki ilk sofiler haktan uzaklaşmanın ve değişimin çok tehlikeli olduğunu belirterek, şeriatın yanılmaz ve sarsılmaz prensiplerine bağlı kalmanın gerekliliğini vurgulamışlardır.
    İbnu'l Kayyim, değişime uğrayan bu sofilerin şeyhlerinden bu konuda birçok sözler nakletmektedir. Bunların arasında bu taifenin şeyhlerinden ve büyüklerinden olan Cüneydi Bağdadi de vardır (ö. hic. 297). Mesela Cüneydi Bağdadi şöyle diyor: "Mahrukata bütün tarikatlar kapalıdır. Ancak Resulullah (sav)'ın izlerini takip edenler hariç." Başka bir sözünde: "Kim Kuran ezberlemiyor, hadis yazmıyorsa bu yolda imam olamaz, çünkü bizim ilmimiz kitap ve sünnete bağlıdır."
    Ebu Hafs şöyle der: "Kim hal ve hareketini kitap ve sünnetle tartmaz kötülüklerini yermezse divani ricalden (meşayihten) sayılmaz."
    Ebu Süleyman Ed-Derani der ki: "Bazen günlerce kalbime kavmin başına gelen nükteler düşmektedir. Ama ben bunları yalnız iki adil şahitle kabul ediyorum. O şahitlerde Allah'ın kitabı, Resulü'nun sünnetidir."
    Ebu Yezid el-Bestami der ki: "Kendisine havada uçacak kadar keramet verilen bir adam görseniz onun Allah'ın emir ve yasaklarına karşı tutumuna, sınırları korumasına, ve şeriatı harfiyyen yaşamasına bakmadan kerametlerine aldanmayın."
    Umuyorum tasavvufçular hakkında yapılan yorumların en adaletlisi bir soru üzerine İbni Teymiye'nin verdiği cevaptır. Onun cevabı arasında şu cümleler yeralmıştı: "Onların tarikatları konusunda insanlar çekişmişlerdir. Bir taife sofilik ve tasavvufu kötülemiş ve şöyle demiştir: "Onlar sünnetin dışına çıkan bidat ehlidirler." İmamlardan bir taifenin onları kötüleme konusunda malum sözler sarfettikleri, kelam ve fıkıh ulemasından da bu taifenin görüşünü paylaşanlar olduğu nakledilmiştir. Başka bir taifede onları övme noktasmda ileri gitmiş ve onların peygamberlerden sonra mahlukatın en faziletlileri olduklarını iddia etmişlerdir. Ama her iki tarafta kötüdür."
    Doğru olan şudur: Tasavvuf alimleri de diğer alimler gibi Allah'a itaat için içtihat etmektedirler. Dolayısıyla içlerinden kimileri içtihadına göre ilerlemiş ve hakikate yaklaşmıştır. Kimileri de yine cennet ehlinden olmakla birlikte iktisatta kalmıştır. Her iki sınıfla da içtihad edip hata yapan günah işleyip tevbe eden veya etmeyen insanlar olabilir.
    Bunlara intisab edenlerden de nefsine zulmeden, Rabbine isyan edenler vardır. Nitekim kendilerine bidat ve zındık ehlinden intisab eden taifeler vardır. Fakat araştırmacılara göre bu tür insanlar tasavvufçulardan değillerdir. Mesela Hallacı Mansur'u tarikatının efendisi Cüneydi Bağdadi gibi bu tarikatın birçok meşayihi, yadırgamış ve onu tarikattan çıkarmıştır.
    Allah (cc) herşeyi daha iyi bilendir
    (Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar)
  3. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Aynı manada, İbn Teymiyye'ninde zamanında gerçek mutasavvıflardan Abdulkadir Ceylani ve Cuneyd-i Bağdadi'yi insanlara kazandırdığı edeb, ahlak, zuhd, tevazu vb gibi özelliklerden dolayı övmüş; fakat yine kendini tasavvufa nisbet etmesine rağmen; şirk üzere olan hem Hallacı Mansur'a sapık demekte hem de İbn Arabi'ye Şeyhi Ekfer demektedir.


    HALLAC'IN ÖLDÜRÜLMESİ

    [​IMG]


    Bayezid-i Bestami ve başkalarından halık-mahlûk birliğiyle, arada bir farkın olmayışıyla ilgili sözler aktarıp da bu hususta onları mazur görenler diyorlar ki:
    Kişinin mahbubuna yönelik sevgisi ileri düzeye varıp kişiyi tamamen kuşatınca, ayrıca adamın da kalbi zayıfsa, duyduğu sevgisinden dolayı mahbubunda kaybolur. Mahbubunun varlığıyla kendi varlığını yitirir. Sürekli andığı sevgilisinden dolayı kendisini unutur. Derken hiç olmamış gibi yok olur, hep varmış gibi de baki olur. Anlatıldığına göre, bir adam kendisini suya atar. Sevgilisi de arkasından kendisini atar. Adam:
    Ben kendimi attım; sen niçin atladın? deyince, sevgilisi şöyle der:
    Kendimi sende kaybettim ve seni ben sandım
    .”
    İşte bunun benzeri haller, kişinin rab ile kul, emredilen ile yasaklanan arasındaki farkı algılayamamasına, bilgi ya da hakkın bilincinde olmamasına neden olurlar. Hatta sonunda, şununla şunun farkını dahi bilmezler. Neticede mazur sayılırlar. Dolayısıyla bu gibi kimselerin sözlerinde bir gerçeklik aranmaz.

    Ama tasavvuf ehlinden olduklarını iddia eden bir taife, bunu gerçek gibi algılıyor ve gerçek tevhidin bu olduğunu söylüyor.“Menazilu’s Sairin” yazarı ve İbn-i Arif gibiler bu kanaattedir. Öte yandan İbni Arabi et-Tai gibiler de genel varlık birliğinin bir gerçeklik olduğunu savunurlar.
    Bir gruba göre Hallac da bunlardan biridir. Daha sonra Hallac’ın durumuyla ilgili iki görüş belirmiştir:
    Birinci görüş: Hallac, böyle bir yokluğun girdabına düştü. Bu yüzden o, iç dünyası itibariyle mazurdur. Fakat zahire göre öldürülmesi vaciptir. Diyorlar ki:
    Onu öldürenler mucahid, o da şehiddir. Bir şeyhin şöyle dediğini anlatırlar:
    Hallac tökezledi. Eğer onun zamanında olsaydım, elinden tutardım.”
    Bunlara göre Hallac’ın durumu, aşk ateşine yanan, yokluk girdabına düşen birinin durumudur.

    İkinci görüş:
    Bunlar, fena ehlinin rububiyet tevhidine ilişkin anlayışlarını doğru bulan kimselerdir. Diyorlar ki:
    Asıl gaye budur. Ve şunu ekliyorlar:
    Hallac, hakikatin ve tevhidin son noktasına gelmişti.
    Sonra bu gruplar onun öldürülmesi hakkında da iki farklı görüş ileri sürmüşler:

    Cevab:
    Birincisi:
    "Hallac haksız yere öldürüldü. Onu öldürmek caiz değildi..." Bu görüşte olanlar, Hallac’ın öldürülmesinden dolayı şeriata ve şeriat ehline düşmandırlar. Bu yüzden fakihlere ve ilim ehline düşman olanlar da var. Hallac’ın katilleridir bunlar, diyorlar...
    Bu bakımdan şöyle diyenlere benziyorlar:
    Bizim bir şeriatımız var, bir hakikatımız var, şeriattan farklı...
    Bu sözü söyleyenler, Allah’ın kelâmında, Rasulullah’ın (s.a.v.) sözlerinde ve sair insanların konuşmalarında “şeriat” kavramıyla ne kastedildiğinin bilincinde değildirler. Yine Allah kelâmında, Rasulullah’ın (s.a.v.) sözlerinde ve sair insanların konuşmalarında hakikat, hak, zevk, vecd ve tevhid kavramlarının hangi anlamlarda kullanıldığını bilmiyorlar. Hatta bunların içinde şeriatın, kadı’nın verdiği hüküm olduğunu sananlar bile var.
    Bazıları alim ve adil kadı ile cahil ve zalim kadıyı dahi birbirinden ayırmaz. Hakimin verdiği hüküm ne olursa olsun, ona şeriat adını verirler. Oysa, bir işte, hakimin verdiği hükme muhalif ve Allah ve Rasulu’nün sevdiği bir hakikat olabilir.
    Nitekim peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
    “Bana gelerek birbirinizden davacı oluyorsunuz. Kiminiz, kiminize göre kendi kanıtını daha etkili ortaya koyabilir. Ben ancak dinlediklerime göre hüküm veririm. Kardeşinin hakkından olmak üzere kimin lehine bir hüküm verirsem, onu almasın. Aksi taktirde, bu verdiğim hüküm onun için bir ateş parçası olur.” (Buhari, Şehadat, 27; Muslim, el-Akdiye, 4; Tirmizi, Ahkam, 11; Ebu Davud, Akdiye, 7)
    Çünkü hakim, dinlediği belgelere ve ikrarlara göre hüküm verir. Karşı tarafın açıklayamadığı kanıtları olabilir. v.s.
    Dolayısıyla şeriat, aynı zamanda batıni bir olgudur. Kadı’nın verdiği hüküm, zahiri bir uygulamadır. Birçok şeyin iç yüzü, insanlara görünen dış yüzünden farklı olabilir. Buna Musa ve Hızır kıssasını örnek verebiliriz. Çünkü Hızır’ın yaptığı maslahata uygundu ve o, Allah’ın kendisine emrettiği şeriattı. Allah’ın şeriatına muhalif uygulamalar değildi. Fakat Musa, iç yüzünü bilmediği için, görünürde bu, onun için caiz olmayan bir davranıştı. Fakat Hızır, ona bu işlerin iç yüzünü anlatınca, ona hak verdi, onu onayladı. Çünkü Hızır’ın yaptığı şeriata aykırı değildi.
    Bu bağlamda:
    Bir şey, iç yüzü itibariyle dış yüzünden farklı olabilir, denildiğinde, bu sahih bir değerlendirme olur. Ancak iç yüzün hakikat, dış yüzünse şeriat olarak isimlendirilmesi, tamamen ıstılahi bir isimlendirmedir.
    Bazı insanlar, hakikatı mutlak olarak batıni olgu, şeriatı da zahir olgu olarak algılarlar. Aynı şekilde İslâm kavramı iman kavramıyla birlikte zikredildiğinde, bununla zahiri ameller, iman kavramıyla da kalpteki inanç kastedilir. Nitekim Cibril hadisinde de buna işaret edilmiştir. Bu bağlamda “İslâm hükümleri (yasaları) ve iman hakikatleri” denilirse, bu, doğru bir niteleme olur. Ancak bu kavramlardan hangisi yalnız başına kullanılırsa, diğerinin anlamını da kapsamış olur.

    Dolayısıyla batıni hakikatı içermeyen bir şeriatın bağlısı gerçek mu’min olmadığı gibi, yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gönderdiği şeriata uygun olmayan bir hakikatin bağlısı da bırakın Allah’ın muttaki velisi olmasını, müslüman bile değildir.
    Bazen “şeriat” kavramıyla fakihlerin içtihad yaparak çıkardıkları hükümler, “hakikat” kavramıyla da mutasavvıfların kalpleriyle algıladıkları manevi haz kastedilir. Hiç kuşkusuz, bu gruplara mensup müctehidler, bazen doğruyu bulurlar, bazen de yanılırlar. Ama hiçbirinin bilinçli olarak Rasulullah’a (s.a.v.) muhalefet etmeyi amaçladığı söylenemez. Şayet her iki grubun içtihadı örtüşürse, ne ala! Aksi taktirde, bu gruplardan biri, diğerini taklit etmek zorunda değildir. Ancak uymayı kaçınılmaz kılan şer'i bir kanıt getirilmesi başka.
    Bazı insanlar, Hallac’ın, mutasavvıfların meşrebi olan zevksel hakikate aykırı olarak fıkhi içtihatla öldürüldüğünü ifade ediyorlar. Bu, birçok insanın zannıdır; ancak doğru değildir. Hallac, küfründen dolayı öldürülmüştür ve bu hususta fıkıhçılarla mutasavvıflar arasında görüş birliği oluşmuştur.
    Örneğin Hallac, Kur’an’dan daha iyi bir kitap getirerek ona karşı çıkabileceğini iddia etmişti. Ayrıca hac ziyaretini kaçıran bir kimsenin, bir ev yaparak onu tavaf edebileceğini ve güç yetirdiği miktarda sadaka vererek hac yükümlülüğünü yerine getireceğini iddia etmişti. Bunun gibi daha birçok şey söylemişti ki, bunların tümü, Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şehadet getiren alimiyle, abidiyle, fakihiyle, dervişiyle ve mutasavvıfıyla bütün müslümanların ittifakiyle öldürülmüştür.

    Bazıları diyorlar ki:
    Hallac öldürüldü, çünkü açıklanmaması gereken tevhid ve hakikat sırrını açığa vurdu. Oysa bu ancak seçkin, özel insanlara (havas) söylenecek sırlardandır. Böyle bir sırrın gizlenmesi ve açıklanmaması gerekir.”
    Bu hususta bir de şiir inşad etmişler:
    Sırrı ifşa edenin cezası ölümdür
    Kim olursa ve intikamı alınmaz
    Sırrı ifşa ettiler, bu yüzden kanları mübah oldu
    Mübah görenlerin kanı böyle mübah olur.
    Bunların sözü aslında şöyle demeye geliyor: Hıristiyanların İsa (a.s.) ile ilgili görüşleri haktır. Bu aynı zamanda onun dışındaki nebi ve veliler için de geçerlidir. Fakat bunu açıkça söylemek mümkün değildir. Çünkü şeriat sahibi buna izin vermemiştir. “Menazilu’s Sairin” yazarının ve başkalarının sözlerinden bunu anlamak mümkündür. Aşağıdaki şiirde tevhid anlayışını şöyle dile getiriyor:
    Hiç kimse bir olanı birleyemez.
    Çünkü onu birleyenler inkârcıdır.
    Onun sıfatından söz edenin tevhidi
    Çıplaktır ve bir olan bunu iptal etmiştir.
    Onun kendisini birlemesi tevhididir.
    Ama onun sıfatlarını sırlayanın sıfatlarının sonu yoktur.
    Bu görüşte olanların demek istedikleri şudur:
    “Birleyen birin kendisidir. Kulun dilinde tevhidi söyleyen hakkın kendisidir. Kendisinden başkası O’nu birleyemez. Birleyen yine kendisidir.”
    Bu arada Firavun’un:
    Ben sizin en yüce Rabbinizim (Naziat, 24) sözü ile Hallac’ın:
    Ben Hakkım. Subhani (Kendimi tenzih ederim)sözünü birbirinden ayırıyorlar. Çünkü Firavun bunu söylerken kendini muşahede ediyordu ve bu sözü kendisi ile ilgili olarak söyledi. Fena ehli olanlar ise, kendilerini kaybetmişlerdir. Onların dilinden konuşan bir başkasıdır.
    Son kuşak mutasavvıfların çoğu bu yanlışa düşmüştür. Bu yüzden Cuneyd-i Bağdadi -Allah ona rahmet etsin-, kendisine Tevhid’le ilgili bir soru sorulduğunda, bu anlayışı reddeder tarzda şu cevabı vermiştir:
    “Tevhid; kadim (ezeli-öncesiz) olan ile muhdes (sonradan olma) olanı birbirinden ayırmaktır.”
    Böylece Tasavvufun önderi -Seyyidu’t Taife- Cuneyd-i Bağdadi, Tevhidin, ancak öncesiz-ezeli rab ile sonradan olma kulu birbirinden ayrı tutmakla gerçekleşebileceğini vurguluyor. Kadim ile sonradan olmayı bir ve aynı gören anlayışın tevhid olmadığını ifade ediyor.
    Bunlar özel ve kayıtlı Birlikçi (vahdet-i vücud), hululcu (tanrının insana hulul etmesi) taifedir.
    Genel ve mutlak hulul ve birliğe inanlar ise şunu söylüyorlar:
    O, bizzat her yerdedir. Ya da O, mahlûkatın varlığının kendisidir.”
    Başka yerlerde bu görüşe ilişkin düşüncelerimizi geniş bir şekilde sunma imkânını bulmuştuk.
    Şunu demek istiyoruz:
    Hallac, bu tasniflerin hiçbirine dahil değildi. Bilakis, bütün müslüman grupların ittifakiyle küfrü ve öldürülmeyi gerektiren sözler söylüyordu. Ki biz birçok yerde onun bu tür sözlerine yer vermiştik. Nitekim [B]Cuneyd, Ömer b. Osman el-Mekki ve Ebu Yakub en-Nehrcuri[/B] gibi şeyhlerin birçoğu da onun görüşlerini inkâr edip onu yermişlerdi.
    Hallac’ın durumunu ve söylediklerinin gerçek anlamını kavrayamayanlar -mutlak veya muayyen hulula inananlar dışında-, bunun Hallac’ın sözü olduğunu sanıyorlar ve ondan kaçınıyorlar. Nitekim Hallac’ın da içinde yer aldığı İbni Seb’in taifesi zalim adamlardan oluşuyordu. Tasavvuf şeyhlerinin büyük çoğunluğu ve ilim ehli nazarında Hallac salih meşayihten biri değildi, bilakis zındık biriydi. Zahidliğininse çeşitli sebepleri vardı. Bunları detaylı olarak anlatmak uzun zaman alacaktır. Ayrıca o, rububiyet tevhidinde fena makamına ermiş biri de değildi. Tam tersine, sihir eğitimini almış bir büyücüydü. Hizmetinde birçok şeytan vardı. v.s. Başka yerlerde bunlar uzun uzadıya anlatılmıştır.

    Şeyhulislam İbn Teymiyye ; mecmuu'l Fetava Cilt : 8

    https://www.islam-tr.net/tevhid/29731-hallacin-oldurulmesi.html
  4. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Kardeşim , bu konuda inan hatalı düşünüyorsun. Veya bazı muslumanlarda olan hatayı genel olarak görme yanılgısına düşüyorsun. Birbirlerinin kitap okuma meselesi de böyledir. Zaten böyle olmasa, bugün kendini selefe nisbet eden muslumanların geçmişine dönsek , pek çoğunu bir dergah kapsısında, tasavvufi zikir halkasında yada sofi cemaatleri peşinde takılmış halde görürüz. Bunlardaki sapkınlık, hurafe ve normal bir akla bile tezat gelen şirk mevzularından dolayı aklına takılan soru işaretleri sebebiyle, ya bir musluman vesilesi, ya da Allah (c.c.) hidayet etmiş ve o bataklıktan kurtulmuştur. Selef veya tevhid akidesinden sonra sofiliğe tersinden dalan çok nadir olduğundan böyle misaller vermek doğru olmaz. Çünkü tasvavufun selefe ve tevhid akidesine bakışı bellidir. İsmail ağa cemaatinin merkezi olan Fatih, Çarşamba semtinde 20 ye yakın kitabcıda İbn teymiyye, Seyyid Kutub, mevdudu kitablarının okunmasını bırakın, satılması yasaktır.

    Namazın batıni yönü diye bir yönü nerden buldunuz? Namazda Huşu zaten bilinen bir bilgidir ve Muvahhidlerin , selefilerin huşuyu bilmemeleri yada Huşu ile namaz kılmamaları diye bir şey olamaz. Asıl, bugün tasavvufta Huşuyu bulmak imkansızdır. Çünkü tasavvuf ; Namazda bile Şeyhine Rabıta yapmayı emrederek, muridin, Allah(c.c.) yerine şeyhinin Alnından çıkan(!) nura Huşuyla bakarak ağzından kalbe ve tüm vucuduna yayıldığını tahayyul etmektedir. Halbuki Muvahhidin namazdaki huşusu böyle değil, aksine okuduğu ayetlerin manasını tefekkur ile, namazdaki haraket ve rukunların neyi ifade ettiğini bilerek, Rabbin huzurunda olma şuuruyla el pençe boyun bükerek huşulu bir halde namaz kılması olarak uygulayacaktır.
    Geçmişte muvahhidlerin övdüğü gerçek tasavvuf büyükleri (Cuneyd-i Bağdadi, Abdulkadir Ceylani vb) gibi, Şeyh İbn teymiyye, İbn kayyim , seyyid Kutub'un da Huşu ile namaz kılabildiğine inanmamak nasıl düşünülebilir.
    Tabi ki kendini muvahhidliğe, selefiliğe nisbet ettiği halde yozlaşmış bulunanlar, "selef"iliğin isminden faydalanıp istismar edenler bulunacaktır. Her kaliteli, itibarlı isim/ürün vs zamanla kopyaları, taklidleri, fırsatçıları bulunacaktır. Bize düşen görev, bunlara karşı tavır alıp, suistimale mani olmaktır.
  5. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Yetkili Kişi Site Admin

    Yahya bin Muaz şöyle dedi :
    “İnsanların üç sınıf kimseden kaçının gafil Alimler, yağcı fakirler, cahil sofiler !”

    Yahya bin Yahya şöyle derdi:
    "Hariciler bana sofilerden daha sevimlidir"

    AbdulMelik bin Ziyad anlatıyor:
    "İmam Malik ile birlikte oturuyorduk. O’na memleketimizin iki sofisinin durumunu anlattım. O’na dedim ki:
    " Sofi denilen bu kimseler, en güzel yemeni elbiseleri giyiyorlar ve şöyle yapıyorlar "
    İmam Malik: "Vay be! Onlar müslüman mıdırlar? dedi ve öyle güldü ki, etrafındakiler şöyle dediler:
    " Biz onun böyle güldüğünü hiç görmemiştik."

    Yunus bin Abdullah anlatıyor : Şafii şöyle derdi:
    "Eğer bir adam günün ilk saatlerinde tasavvufa girerse, öğlen olmadan ahmaklaşır."

    İmam Şafii şöyle der:
    "Sofilerle kırk gün beraber olan kimsenin aklı bir daha ebedi olarak ona geri dönmez."
    Başka bir ifadesinde : "Hiçbir akıllı kimse yoktur ki sabahleyin tasavvufa girsin de, ikindi namazının vakti girdiğinde aklını yitirmiş olmasın.”
    Ve yine şöyle der: "Yanına geldiklerinde abid görünen, yanlız kaldıklarında “aç kurtlara” dönenleri bırakın."

    Asım şöyle derdi:
    "Bizler hala sofileri ahmak olarak biliriz . Ama onlar konuşmaktan hep gizlenirler."

    (İbnul Cevzi ; Teblis İblis -Şeytanın Hileleri- Sayfa: 531 - 532, Kahraman yayınları)

    Son düzenleme: 28 Haziran 2014
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş