ŞEYH EBU MUHAMMED EL-MAKDİSİ Bu tağutların küfrü bir çok yöndendir. Bunların küfürlerinin se-beplerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Tevhid Şehadeti İki Asıl Rükundan Oluşur ve Bun-lardan Biri Olmadan Diğeri Tek Başına Fayda Sağlamaz.
Şehadetin kabulü ve sıhhati için bu iki rükun gereklidir. Bu rükunlardan ilki nefydir. Yani “La İlahe” lafzı. İkinci rükun ise isbattır ki bu ise “İllallah” lafzının manasıdır. Allah’ın (Subhanehu ve Teala) bize bildirdiği gibi: “Tağutu inkar ve Allah’a iman”. Allahu Teala şöyle buyurur:
“O halde kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (2 Baka-ra/256)
Kim bu ruknü birleştirmez ve ikisini birden yerine getirmez ise kopmayan sağlam bir kulpa yapışmamış demektir. Kim de kopmayan sağlam bir kulpa yapışmamışsa helak olanlar ile birlik-te helak olacaktır. Çünkü bu ruknü birleştirmemesi durumunda kişi muvahhidlerden değil bilakis müşrik veya kafirlerden sayılır.
Allah’a hüküm koymada ortak koşan bu hakimlerin, Allah’a iman ettiklerini doğrulasak bile; bu, onların Tevhid dairesine girmelerine yetmez. Çünkü onlarda Allah’ın (Subhanehu ve Teala), ehemmiyetine binaen iman ruknünden daha önce zikrettiği tağutu inkar ruknü bulunmamaktadır.
Tağutları inkar etmeden Allah’a iman etmeleri, Kureyş’in kendi tağutlarını inkar etmeden Allah’a iman etmeleri gibidir. Bi-lindiği gibi bu iman Kureyş’e fayda etmemiş, kanlarını ve malla-rını korumamıştır. Ta ki tağutlarından uzaklaşıp onları inkar edinceye kadar. Onların apaçık şirk ile içiçe olan imanları onlara ne dünyada ne de ahirette fayda sağlamamıştır. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurur:
“Onların çoğu ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.” (12 Yusuf/106)
Şirk; imanı bozan hallerdendir ve amelleri de boşa çıkarır. Allahu Teala şöyle buyurur:
“Andolsun ki (bilfarz) Allah’a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.” (39 Zümer/65)
Bilindiği üzere günümüz hakimleri (yöneticileri) doğu ve batı tağutlarını inkar etmiyor ve onlardan uzaklaşmıyorlar. Bilakis bunlar, o tağutlara iman ediyorlar. Husûmet ve kargaşa gibi so-runlarını Birleşmiş Milletler heyetiyle ve onların küfür kanunla-rından razı olarak neticelendiriyor ve işlerini bu minvalde yürü-tüyorlar.
Aynı şekilde Arap tağutlarının oluşturdukları paktlar ve diğer kafir devletlerle, Birleşmiş Milletler çatısı altında yaptıkları işbir-liği anlaşmaları; onların bu kafirlerin dostları ve köleleri olmala-rındandır. Onlardan sakınmadıkları gibi onlara karşı hiçbir yar-dımı da esirgemezler. Dolayısıyla onlar içine düşmüş oldukları şirkten uzaklaşmamışlardır ki müslüman olarak kabul edilsinler.
Arap tağutlarının durumları, gözlerinde (bulanık görmeleri-ne sebep olan) kül olanlar için şüpheli olsa da, batı ve doğunun Hristiyan, Budist, Komünist, Hindu ve benzeri tağutlarının du-rumları ancak tamamen kör olanlar için kapalı olabilir. Bununla beraber Arap tağutları diğer tağutların kardeşleri ve sevgilileridir. Onları inkar etmedikleri gibi bilakis aralarında kardeşlik ve sevgi olup Birleşmiş Milletler adı altında birbirleriyle bağlar kurarlar. Herhangi bir anlaşamamazlık durumunda Lahey’deki küfür mah-kemesine hükmolunmak için başvururlar.
Dolayısıyla bu tağutlar için, Tevhid’in ikinci ruknü olan Al-lah’a imanı yerine getirdiklerini, zorlama ile kabul etsek de Müs-lüman olmaları için gereken; Tevhid’in birinci ruknü olan tağutu inkarı yerine getirmemektedirler. Bunlara ilave olarak şunu da söylememiz gerekir ki aslen bunlar, bizzat kendileri tağutturlar. Çünkü Allah’tan başka kendilerine ibadet edilmek, Allah kendile-rine izin vermediği halde insanlar için kanunlar ortaya koymakta ve insanları, ortaya koydukları bu kanunlara uymaya gerek zor-lama gerekse başka yöntemler ile davet etmektedirler.
2- Allah’ın Dini ve Şeriatı İle İstihza (Alay) Etmeleri
Bunlar Allah’ın dini ile alay eden her türlü gazete, radyo, te-levizyon ve diğer basın yayın organlarına ruhsat verirler. Ayrıca bu basın yayın organlarını, kanun ve askerleri ile de koruma altı-na alırlar. Allahu Teala şöyle buyurur:
“De ki; Allah ile, O’nun ayetleri ile ve O’nun peygamberleri ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin. Çünkü siz iman ettikten sonra, tekrar kafir oldunuz.” (9 Tevbe/65-66)
Bu ayetler; Müslüman olan, namaz kılan, oruç tutan, zekat veren ve Müslümanlarla beraber en önemli gazvelere çıkan kişiler hakkında nazil oldu. Bununla beraber Allah Azze ve Celle onları ağızlarından çıkan ve Kur’an-ı Kerim hafızları hakkında söyledik-leri bu alaycı sözleri nedeni ile tekfir etti.
Bu tağutlar ise öyle rezil insanlardır ki Allah’ın dinine yüceli-ği ve izzeti yakıştıramadıkları gibi, bu dini alçaklara oyun ve alay konusu yapıp, hiç kıymet vermemektedirler.
Ve bütün bunlardan daha önemlisi; dini, kendi alçak kanun-ları ve yasalarının seviyesine indirip, ona itiraz edip, emir ve ya-saklarının yürürlükte kalıp kalmaması ile alakalı olarak, Laikler, Hristiyanlar ve inkarcılarla istişare edip işbirliği yapıyorlar. Bun-dan daha büyük bir istihza ve hafife alma olabilir mi?


3- Doğu ve Batı Müşrikleri İle Olan Dostlukları ve Muvahhidlere Karşı Onları Desteklemeleri Yönüyle Küfre Girmeleri.
Bu tağutlar, kendi aralarında çeşitli güvenlik anlaşmaları ya-parak, radikal ve terörist olarak nitelendirdikleri muvahhidler hakkında istihbarat bilgi alışverişi yaparlar. Ve hatta bazı durum-larda bu muvahhid ve mücahidleri, talep eden diğer tağuti hükü-metlere teslim ederler. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinme-yin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar (birbirlerinin tarafı-nı tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar; onlardandır. Şüp-hesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.” (5 Maide/51)
Bu nedenle Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab, İslam’ı bo-zan hallerden sekizincisi hakkın şöyle der: “Sekizinci Madde: Muvahhidlere karşı, müşriklere destek ve yardımcı olmak küfür-dür.”
Şeyh Süleyman bin Abdullah, “Hükm Muvalat Ehli’l-İşrak” isimli risalesinde; “Münafıkların kitap ehlinden inkar eden dostları-na; ‘Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşur-sanız, mutlaka yardım ederiz’ dediklerini görmedin mi? Allah onların yalancı olduklarına şahitlik eder” (59 Haşr/11) ayeti hakkında şöyle söyler:
“Bu ayetler, İslam’ını açıklayan ve bu açıklamalarının kendi-lerinden kabul edildiği ve kendilerine Müslüman muamelesi yapı-lan insanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü Müslümanlar zahire göre hükmetmek ile emrolunmuşlardır. Ancak bu insanlar, muvahhidlere karşı kendilerine yardım edeceklerine dair Yahudi-lerle ittifak ettiklerinde, Allahu Teala bu ittifaklarından dolayı on-ları birbirlerinin kardeşi ilan etti ve tekfir etti. Bu ittifak; onların ehl-i kitap ile yaptıkları kardeşlik ittifakı idi. Bununla beraber Allahu Teala bu münafıkların, Yahudiler ile yaptıkları ve Yahudi-lere vaadettikleri yardım konusunda da yalancı olduklarını bil-dirmektedir.”
Bütün bunlardan sonra, doğu ve batı kanunlarının ibadet edicileri olan müşrikler ile yardımlaşma ittifakı yapan ve muvahhidlere karşı savaşıp onları ülkelerinin hükümetlerine tes-lim edenlerin durumu ne olur? Şüphe yok ki günümüz tağutları tekfir konusunda ayette bahsi geçen münafıklardan daha evladır-lar.
4- Allah’ın Dinine Bedel Olarak, Demokrasiyi Din Olarak İstemeleri Sebebi İle Küfre Girmeleri.
Allahu Teala şöyle buyurur:
“Allah nezdinde hak din İslam’dır.” (3 Al-i İmran/19)
İslam; Allahu Teala’nın, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile gönderdiği hak dindir. Demokrasi ise Yunanlıların be-lirlediği ve ortaya koydukları bir dindir.
Dolayısıyla demokrasi; şüphesiz ki Allah’ın dininden olma-yan bir batıldır. Allahu Teala şöyle buyurur:
“Artık Haktan ayrıldıktan sonra, sapıklıktan başka ne kalır.” (10 Yunus/32)
Bu topluluk (tağut yöneticiler), demokrasiyi açıkça, ısrarla ve kötü görmeksizin bilakis övünçle ve mutluluk ile kabul ediyor-lar. Onlar için, tercih ettikleri tek şey İslam değil; demokrasidir.
Demokrasi ve İslam birlikte olmaz. Çünkü Allah (Subhanehu ve Teala) halis İslam’dan başkasını kullarından kabul etmeyecek-tir. İslam, yasa ve hükümleri yalnızca Allahu Teala tarafından be-lirlenen dindir. Demokrasi ise şirk ve küfür dinidir ki kanun ve hükümlerini Allahu Teala değil insanlar (halklar) belirler. Allah (Subhanehu ve Teala) kişinin İslam ve küfrü veya şirk ve Tevhid’i birbiri ile birleştirmesinden razı olmadığını ve bunu kişiden kabul etmeyeceğini belirtmiştir.
Bilakis bütün dinler reddedilip onlardan uzaklaşılmadıkça, kişinin Tevhid’i ve İslam’ı sahih olmaz, kendisinden kabul olun-maz. Allah (Subhanehu ve Teala) Yusuf (Aleyhisselam) için şöyle bu-yurmaktadır:
“Şüphesiz ben Allah’a iman etmeyen bir kavmin dininden uzaklaştım. Onlar ahireti inkar edenlerin ta kendileridir. Ata-larım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a her-hangi bir şey ortak koşmak bize yaraşmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şük-retmezler.” (12 Yusuf/37-38)
Müslim’in rivayet ettiği sahih bir hadiste Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: “Kim ‘La İlahe İllallah’ der ve Allah’tan başka ibadet edilen her şeyi inkar ederse malı ve canı haramdır. Hesabı ise Allah’a aittir.”
Yine Müslim’deki başka bir rivayette ise şöyle geçer: “Kim Al-lah’ı bir tanır...”
Dinler sadece Hristiyanlık ve Yahudilikten ibaret değildir. Bi-lakis, Komünizm ve Demokrasi gibi kafir topraklarından çıkan tüm inanç ve mezhepler de birer dindir. Allah’ın, kişinin İslam’ını kabul etmesi için bu kişinin tüm bu batıl din ve inanışlardan uzaklaşması gerekir.
Allah’ın hükümlerinde, bir kişinin hem Müslüman hem de Hristiyan veya Yahudi olması caiz değildir. Aynı şekilde kişinin hem Müslüman ve hem de Demokrat olması Allah’ın razı olmadı-ğı ve kabul etmediği bir şeydir. Çünkü İslam; Allah’ın dini, de-mokrasi ise küfür dinidir. Allahu Teala şöyle buyurur:
“Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (3 Al-i İmran/85)
İslam ile birlikte demokrasi dini kabul edildiğinde durum bu ise bir de İslam dinine ve İslam dininin tüm hükümlerine karşı yüz çevirip, demokrasi dinine geçen ve demokrasi dininin tüm hükümlerini kabul edenlerin hali nedir?
5- Kendi Nefislerini ve Allah’ın Dışında Rabler Edindikleri Şeyleri, Allah’a Eş Tutmaları Açısından Küf-re Girmeleri.
Bu tağutlar için, Allah’ın dini dışında edindikleri kendi batıl dinleri, Allah’ın dininden daha önemlidir. Allah’ın hükümleri, kendi batıl dinleri yanında geçersizdir ve bu hükümleri hakir gö-rürler. Ayrıca kim Allah’ın hükümlerini hakir görür, yüz çevirir, muhalefet eder veya alay ederse bu kişiyi kendilerinin dostları olarak kabul ederler. Bu kişileri, “İnanç hürriyeti ve insan hakla-rı” adı altında, kanunları ile korurlar. Oysa ki bu kişinin Allah’ın dinindeki hükmü mürteddir. Ancak kim bu tağutların kanunları-na muhalefet eder, düsturlarına karşı çıkar veya Allahu Teala dı-şında edindikleri rablerinden yüz çevirirse, eziyet edilir, hapse atılır ve bir çok zulümler ile karşı karşıya bırakılır. Bunun örnek-leri çoktur. Allah’a, dine ve peygambere sövüldüğünde bu hükü-metlerin yerel mahkemeleri, Allah’a, dine ve peygambere söven bu kişiyi yargılar. Böyle bir kişiye bu mahkemelerin vereceği ceza iki veya üç ayı geçmez. Oysa biri, yöneticilerden veya bakanlardan olan, değişik ilah ve rablerinden birine sövse direk olarak mesele devlet güvenlik mahkemelerine intikal eder ve bu kişi için en az üç seneye kadar hapis cezası verilir.
Onlar kendi nefislerini ve Allah’tan başka edindikleri rableri Allahu Teala ile bir tutmuyorlar. Bilakis haddi aşıyorlar ve Al-lah’tan daha fazla bu ilah ve rablerini yüceltiyorlar. Önceki müş-riklerin şirki; kendi ilahlarını Allahu Teala kadar sevmeleri, yasa, hüküm ve ibadet konularında onları Allah’a (Subhanehu ve Teala) denk görmeleri şeklindeydi. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle bu-yurur:
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk ilahlar edinirler. Onları Allah’ı sever gibi severler.” (2 Bakara/165)
Yine Allahu Teala müşriklerin şöyle diyeceklerini belirtmek-tedir:
“Vallahi biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi alemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.” (26 Şuara/97-98)
Günümüzün müşrikleri ise aşırılığa ve isyana kaçarak, kendi ilahlarını ve rablerini, Allahu Teala’dan daha fazla yüceltmekte-dirler. Allahu Teala ise onların bu yaptıklarından münezzehtir.
Burada bahsettiklerimiz hakkında, bu tağutların kanunlarını ve olan biteni bilen hiçbir insan bize muhalefet etmez. Özellikle aşağıdaki sebepler de incelendikten sonra, günümüz hakimleri ve kanun koyucularının bizzat kendilerinin tağut ve Allah’tan başka kendilerine ibadet edilen birer ilah olduğu anlaşılacaktır inşaallah.
6- Allah Azze ve Celle İle Beraber Yasa Koymaları Yönünden Küfürleri
Bu, asrımızda en yaygın ve revaçta olan bir şirktir. Bu tağutlar, diğer insanları da bu yasalarını ve kanunlarını sevmeye ve bu kanunlar ile muhakeme olunmaya davet ve teşvik etmekte-dirler. Allah’ın dinine ve birliğine zıt yasa ve kanunlar çıkarmakta ve her türlü konu üzerinde kendilerine yasa koyma hakkı tanı-maktadırlar.
Ürdün Anayasası’nın 26. maddesinde şöyle geçer:
a) Kanun çıkarma yetkisi kral ve millet meclisine aittir.
b) Çıkarılan her yeni kanunun, anayasanın temel esaslarına uygun olması gerekir. Allahu Teala müşrikleri reddederek şöyle buyurur:
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortak-ları mı var?” (42 Şura/21)
“Ey zindan arkadaşlarım, çeşitli ilahlar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulmaz olan bir tek ilah mı?” (12 Yusuf/39)

Allahu Teala tek bir meselede de olsa şeriatına itaat edilmesi konusunda şöyle buyurur:
“Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yeme-yin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostla-rına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” (6 En’am/121)
Allahu Teala bu ayette, kanun koyma konusunda müşriklere itaat etmelerinden dolayı, onların Allahu Teala’ya karşı açık ve büyük bir şirk koştuklarını açıklamaktadır. Buna göre günümüz-de kanun koyma yetkisini tamamen kendilerinde gören bu tağutların durumu nedir?
Onların anayasasında şöyle geçmektedir: “İslam kanunları (şeriatı), çıkacak olan yeni yasalar için temel belirleyici konu-munda olan kaynaklardandır.” Bundan şu anlaşılmaktadır ki, bu tağutlar yasama konusunda Allahu Teala’yı tek merci olarak ka-bul etmemektedirler. Bilakis yasama konusunda ana ve yan ol-mak üzere çeşitli meşru kaynakları vardır. Onlar için, İslam şeria-tı bu kaynaklardan sadece birisidir. Daha açık bir ifade ile; onla-rın ilah ve rableri ana ve yan olmak üzere çok sayıda ve çeşittedir. Onların katında Allahu Teala, bu ilahlardan sadece bir tanesidir. Allah (Subhanehu ve Teala) onların bu iftira ve söylediklerinden münezzehtir.
Onların kanunları hakkında bilgisi ve deneyimi olan herkes bilir ki bu hükümetlerde çıkacak olan kanunlar, emir veya devlet başkanı ünvanındaki baş tağut konumunda olan kişinin imzası olmadan kanun niteliğini almaz. Tek olan Allah’ın şeriatı ile bazı durumlarda amel etseler de; bu, onların kanunlarına tezat teşkil etmeme, kanunlarının vasfını (niteliğini) değiştirmeme şeklinde ve ancak yeryüzündeki rableri konumundaki tağutlarının rızası, kararı ve onayıyla olabilir. Onların bu küfrü; ilah ve rablerini ço-ğaltan ve Allah’a ibadette onları ortak koşan Kureyş kafirlerinin şirkinden daha iğrenç ve büyüktür. Çünkü Kureyş’in o dönemde Allahu Teala dışındaki ilahlara yaptığı ibadet secde ve rükudan ibaretti. Bunların ibadetleri ise kanunlarına her türlü konuda ita-at etmek şeklindedir. Dolayısıyla da bunların şirkleri daha büyük-tür. Kureyş müşrikleri Allah’ı en büyük ilah olarak kabul ediyor, onu yüceltiyor ve övüyorlardı. İbadet ettikleri diğer ilahlarının ise kendilerini semadaki en büyük ilaha yaklaştıracağını iddia edi-yorlardı. Hatta hac esnasında onlar şu telbiyeyi söylüyorlardı:
“Lebbeyk Allahumme Lebbeyk!
Lebbeyk, senin ortağın yoktur.
Ancak yine senin olan ortakların dışında.
Sen onun ve onun sahip olduklarının sahibisin...”
Günümüz anayasa müşriklerine Allah’ın rezzak olduğunu, ölüyü dirilttiğini, gökten yağmur indirip onunla insanları ve hay-vanları rızıklandırdığını ve şifa verdiğini, dilediğine kız dilediğine erkek ve yine dilediğine de her ikisini de bahşettiğini, dilediğini ise kısır kıldığını söylediğinizde; onlar, bütün bu işlerin Allah’a mahsus olduğunu kabul ederler. Bu işlerin melikleri veya emirle-rine ait olmadığına da inanırlar. Ancak kanun koyma, itaat etme ve hüküm belirleme yetkisi ise (onlara göre) hakikatte melikleri-ne, tağutlarına veya yeryüzündeki ilahlarına aittir.
Bunlar şirk hususunda tıpkı Kureyş kafirleri gibidirler. Ancak onlar bütün bu küfürlerine ilave olarak, yeryüzündeki çeşitli ilah ve rablerinin hüküm ve yasalarını, Allah’ın hüküm ve yasaların-dan daha fazla yüceltmektedirler. Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in şir-kinden daha şiddetli bir şirk içerisinde olan kafirleri Allah kahret-sin. Allahu Teala şöyle buyurur:
“Allah’tan başka bir ilah mı var? Ne kadar da kıt düşünüyor-sunuz.” (27 Neml/63)
Bu yöneticilerin şirke bulaştığı yönler ve açık küfürleri çeşitli ve çoktur. Şayet bu insanların küfürlerinin sebeplerini saymaya ve ayrı ayrı incelemeye başlarsak sayfalarca bunların üzerinde durmamız gerekir. Küfür sebebi olarak aktaracağımız hiçbir şey yoktur ki, bu tağutlar bu sebepleri işlememiş olsunlar. Ancak bu-rada zikredilecek olanlar, hidayeti isteyenler için yeterli olan se-beplerdir. Allah’ın kalbini mühürlediği kişi için ise; dağlar bu ki-şinin elinde dağılsa bile, o bundan kendisi için bir şey çıkarmaz ve doğru yolu da bulmaz.
Burada muvahhidin anlamasını istediğimiz şey, bir çok sebe-be dayanması nedeni ile bu topluluğun küfürlerinin bir tek şüphe veya söz ile temize çıkarılacak türden olmadığıdır. Bu gün bu top-luluk topuklarından boğazlarına kadar küfre ve şirke bulaşmış-lardır. Burada önemli olarak üzerinde durulması ve anlaşılması gereken şudur ki günümüz tağutlarının küfürlerine sebep olan kanun koyma fiili, Allah’ın indirdiklerinden bir hükmü heva veya kişinin nefsine uyarak belli bir konuda terk etmesi değildir. Dola-yısıyla İbn-i Abbas’ın (Radıyallahu Anhuma) Haricilere karşı söyle-diği “Küfrün dûne Küfr (kişiyi dinden çıkarmayan küfür)” ibare-sini, günümüz tağutları için kullanmak geçersizdir.
İbn-i Abbas ve o dönemin Haricilerinin yaşadığı zamanda, Müslümanların hakimleri içerisinde, Allahu Teala ile birlikte ka-nun koyma hakkını savunan hiç kimse yoktu. Bilakis onlardan tek bir meselede dahi olsa yasama yapan olmamıştır. Çünkü onlar bunu icma ile küfür olarak görmekteydiler.
“Küfrün dûne Küfr” sözünün kendisine nisbet edildiği İbn-i Abbas’ın (Radıyallahu Anhuma) bizzat kendisi, tek bir kanun için bile olsa müşriklere itaat etme konusundaki “Eğer onlara uyarsa-nız, şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz” (6 En’am/121) ayetinin iniş sebebini rivayet eden sahabidir.
Haricilerin, etrafında gevezelik yaptıkları konu; hüküm ve kanun koyma ile ilgili değildi. Dolayısıyla, “Haricilerin insanları tekfir ettikleri konu; Allah’ın hükümleri dışında kanunlar belir-lemekti ve Kuran’ı en iyi tanıyanlardan olan İbn-i Abbas (Radıyallahu Anhuma) “Küfrün dûne Küfr” sözünü Haricilere karşı, konu Allah’ın hükümlerinden başka kanunlar belirlemek olması-na rağmen söylemiştir” demekten Allah’a sığınırız. Çünkü böyle bir durumda bu söz Kuran’a muhalif olurdu. Haricilerin küfür ile ilişkilendirdikleri meseleler aslında; kendilerinin hatalı olarak gördükleri bazı ictihadi veya kişiyi dinden çıkarmayan şeylerdi.
Misal olarak Ali ve Muaviye’nin (Radıyallahu Anhuma) ordula-rı için hakemlik yapan iki hakemin kıssasını burada aktarabiliriz. Bu muhakemede Haricileri kızdıracak şekilde yargılama olmuştu. Bunun üzerine Hariciler: “İnsanları hakem tayin ettiniz” dediler ve “Kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse işte onlar kafirle-rin ta kendileridir.” (5 Maide/44) ayetinin genel ifadesi ile delil geti-rerek, Allah’a asi olan her kişinin, Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmetmiş olduğunu iddia ettiler. Daha sonra bu iddiaları üzerine iki ordu arasında tayin edilen hakemleri, bu hakemlerin verdikleri hükümden hoşnut olanları ve hatta Ali ve Muaviye’yi (Radıyallahu Anhuma) bile tekfir ettiler. Bu nedenle Haricilerin ilk fırkası; “Muhakkime” olarak isimlendirilmiştir. Sahabeden (Radıyallahu Anhum) bir çok kişi onlarla münazara etmesine rağ-men, İbn-i Abbas’ın (Radıyallahu Anhuma) onlarla olan münazara-ları en meşhur ve en uzun olanıdır. İbn-i Abbas (Radıyallahu Anhuma) Haricilere, hakem tayin etme işinin; Müslümanlar ara-sında barışı sağlamak için yapıldığını ve küfür manasında Allah’ın (Subhanehu ve Teala) indirdiklerinden başkası ile hükmetme ol-madığını açıkladı. Delil olarak; Allahu Teala’nın karı ile koca ara-sındaki husumet ile alakalı olan şu sözünü aktardı:
“Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız er-keğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin.” (4 Nisa/35)
Onlara, eşler arasındaki bir husumeti gidermek için bile ha-kem tayin etme işinin caiz olduğu halde, bu ümmetin kanının dö-külmemesi için hakem tayin etmenin daha evlâ olduğunu açıkla-dı.
Bu delilin dışında bir çok delil ile Haricilerden olan bu grupla tartışanlar olmuştur. Bu münazaralar neticesinde ortada bazı ha-taların olduğu ve aşırıya kaçmaların meydana geldiği gün yüzüne çıktı. Bu münazaralar esnasında “Küfrün dûne Küfr” ibaresi kul-lanıldı. Bu münazaralar neticesinde Haricilerden bir çok kişi ha-tasından döndü ve bağlı olduğu grubundan ayrıldı. Ancak hatala-rında ısrar edenler bulundukları hallerinde kalmaya devam ettiler ve bunun üzerine de tarih kitaplarında aktarılan olaylar gelişti.
Günümüzdeki, Allahu Teala ile beraber kanun koyan, Allahu Teala’nın hükümlerini değiştiren, Allahu Teala’nın hükümlerin-den başka hükümler isteyen ve İslam’dan başka din ve yollar edi-nen bu yöneticiler, yukarıdaki kıssada naklettiğimiz gruplardan hangisine benzemektedir ki “Küfrün dûne Küfr” ibaresi bunlar için de kullanılabilsin?
Akıl sahibi olanlara şu sorunun sorulması gerekir: Buraya kadar aktardığımız, günümüz tağutlarının küfürlerine sebep olan amelleri, Ali ve Muaviye’nin (Radıyallahu Anhuma) bu kıssaları ile ilişkilendirmek ve olayları aynı kefeye koymak doğru mudur?
Ayrıca, her halukarda Allahu Teala’nın; “Kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir” (5 Maide/44) sözü; genel olarak kişiyi dinden çıkarmayacak (yani “Küfrün dûne Küfr” dairesi içerisinde olan) zulmü kapsadığı gibi, “Küfrün Bevahun” (yani kişiyi dinden çıkaran açık bir küfür) olan; Allah’ın hükümlerinden başka hükümler ortaya koyma ma-nalarını da kapsar.
Bu nedenle selef, bu ayet ile zulüm manasına delil getirmek istediklerinde, ayeti birinci manaya yani küçük küfür manasına te’vil ederlerdi. Kanun koyma ve Allahu Teala’nın hükmünü de-ğiştirme manasında delil getirmek istediklerinde ise ayeti zahiri-ne göre yani büyük küfür manasında alırlardı.
Bununla beraber ayetin aslı; Yahudilerin, Allahu Teala’nın hükmü dışında bir hüküm üzerinde ittifak etmelerini yani açık ve büyük küfrü kapsar. Bu nedenle Bera Bin Azib (Radıyallahu Anhu), Sahih-i Müslim’de aktarıldığı gibi, Allahu Teala’nın; “Kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileri-dir.”, “...zalimlerin ta kendileridir” ve “...fasıkların ta kendileridir” (5 Maide/44-45 ve 47) ayetlerini zikrettikten sonra; “Bütün bu ayetler kafirler için inmiştir” der.
Eğer ki Hariciler, bu ayeti kendi kapsamı içerisinde (yani ay-nen Yahudilerin yaptıkları gibi hükmü değiştirme ve yerine başka bir hüküm ile hükmetme şeklinde) kullansalardı ve de ayeti tevil etmeselerdi bu durumda selef onlara karşı çıkmazdı.
Lakin o dönemde Allah’ın hükmünü değiştirme gibi bir hadi-se yoktu ki sahabe veya diğerleri bu konuda konuşmuş olsun. Eğer ki böyle bir şey olmuş olsaydı; sahabe ve selef böyle bir konu için delaleti iki manaya gelen bu ayeti delil getirerek hüküm be-lirtmezlerdi. Böyle bir durumda delaleti kesin ve tek olan ayrıca direk Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeme konusu ile alakalı olan şu ayetler ile konuyu ve konu hakkındaki hükmü delillendirirlerdi:
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortak-ları mı var?” (42 Şura/21)
“Gerçekten şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz sizde Al-lah’a ortak koşanlardan olursunuz.” (6 En’am/120)
“Yoksa onlar İslam öncesi cahiliyye idaresini mi arıyorlar?” (5 Maide/50)
“Kim İslam’dan başka bir dini ararsa bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecektir.” (3 Al-i İmran/85)
İbn-i Abbas ve Hariciler dönemindeki halifeler içerisinde böyle bir durum söz konusu olmamıştı. Dolayısıyla o dönem için söylenmiş olan sahabenin sözünü, günümüzdeki hükümetlerin şirkleri ve açık küfürleri için kullanmak caiz olmaz. Buna rağmen kim bunu yaparsa hakkı batıl ile aydınlığı ise karanlıkla örtmüş olur. Bununla beraber bu kişi -Kabe’nin Rabb’ine yemin olsun ki- büyük bir tehlike içerisine girer. O dönem için “Küfrün dûne küfr” ibaresinin kullanılması uygundur. Çünkü Haricilerin sahabeye ve Raşit halifelere iliştirmeye çalıştıkları fiil, günümüz kafir hükü-metlerinin şirkleri türünden değildir. Küfrün dûne küfr -kişiyi dinden çıkarmayan küfür- ibaresini günümüz tağutları için de kullanmak; bu ibarenin asıl kapsamı içerisine giren sahabelerin yaptıklarının da günümüz tağutlarının yaptıkları ile aynı olduğu tezini savunmak manasına gelir. Bu ise sahabeyi tekfir etmek manasındadır. Sahabeyi tekfir eden ise bizzat kendisi küfre girer. Çünkü Allahu Teala sahabeden ve sahabe de Allahu Teala’dan razı olmuş ve bu, Kur’an nassı ile teyid edilmiştir.