Takva


Takva, kalb ve ruhların azığıdır. Kalb ve ruha gıda; güç, zenginlik ve şeref veren bir azık...

Kurtuluş ve maksada varışın vazgeçilmez dayanağıdır takva. Herkesten önce takvaya sarılıp bu gıdadan yararlanma gereğini anlayanlar ise hiç kuşkusuz akıl sahipleridir.

"Azıklarınınız; en iyi azık ise, muhakkak ki takvadır. Ey akıl sahipleri, benden korkun." (el-Bakara: 197)

Takva; ruhtaki bir hassasiyet, şuurdaki bir incelik, sürekli bir korku, daimi bir dikkat ve yoldaki dikenlerden sakınmadır. Hayat yolundaki dikenlerden...

- Hırs, şehvet, korku, tamah, bencillik ve arzu, yola serpilen dikenlerden...

- Hiç bir umudu gerçekleştiremeyen yerlere boş umutlar bağlama dikenlerinden...

- Hiç bir fayda veya zarar veremeyenlerden duyulan yalancı korkulardan...

- Ve daha pek çok dikenlerin bulunduğu bir yol...

İşte böylesine durumlarda kalbe algılama gücünü, etki-tepki yeteneğini kazandıran şey, takvadır.

"Elif - Lâm - Mim. Bu kitap, hiç şüphesiz Allah katındandır ve müttakiler için de bir hidayet rehberidir." (el-Bakara: 1-2)

Gelen rivayetlere göre Ömer b. Hattab (r.a.) Übey b. Ka'b'a:

- "Takva nedir?" diye sordu. Übey:

- Sen hiç dikenli bir yola girmedin mi? Ömer.

- Girdim, dedi.

- Peki ne yaptın?

- Eteklerimi çekip dikkat ettim ve çabaladım, dedi. Bunun üzerine Übey:

- İşte takva budur, dedi.

Takva, kalbi gafletten, zayıflıktan, şu veya bu sebeble yolu kaybetmekten koruyan uyanık bir bekçidir. Yoldaki zorluklara katlanamayan, farklı zaman ve münasebetlerde sık sık ortaya çıkan farklı problemlere çare getiremeyen kimseler, bu uyanık bekçiye duyulan ihtiyacı anlayamazlar. Yol istikametinden ayrılmamak, hiç bir sapma göstermeden yolun tabiî güzergahını izlemek, muhakkak ki takva ister, sürekli bir tedbir ve uyanıklık ister. Yolun hududunu incelemek ister, istikameti az veya çok etkileyen beşeri öfkeyi zaptetmek ister.

Yüce Allah'ın hakkını yerine getirmeyi sağlayan da takvadır. Gaflete düşürmeyen ve ömür boyunca - ölünceye değin - bir tek an olsun bile görevden yılmayan uyanık bir bekçidir takva:

"Ey iman edenleri Allah'tan gereği gibi korkun (ittlka edin) ve ancak mûslûmanlar olarak can verin." (Al-i İmran: 102)

Bir mü'min takvasıyla Rabbine yaklaştıkça şevklenir. Eriştiğinden daha yüksek ve vardığından daha ileri makam ve derecelerin peşindedir artık. Artık o gaflete de düşmez. Çünkü yükseğe, uyanık bırakan bir makama göz dikmiştir. Teslimiyet budur işte...

Zaten Allah'a teslimiyet, ona itaat etmek, şeriatini izlemek ve kitabını hakem kılmak demektir. İşte varlık isbatını yapıp görevini yerine getiren bir İslâm cemaatinin dayandığı temel de bu teslimiyettir. Çünkü bu temele dayanmayan tüm toplumlar cahilidir, insanları bir araya getiren İlahî hayat sisteminden kopuk cahiliye toplumlarıdır. Çünkü bu toplumların hayat sistemleri cahilidir.

Mevcut pozisyonunu açık, net ve kuşkulardan uzak bir şekilde anlamayan kimseler, davaların yükünü taşıyamazlar. Yüce Allah'ın, mü'minleri sık sık takvaya davet etmesinin nedeni budur:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkarsanız o da size iyiyi kötüden ayıracak bir ölçü verir, kötülüklerinizi örter ve günahlarınızı bağışlar. Allah, büyük bir lütuf sahibidir." (el-Enfal: 29)

Takvaya çağıran bir buyruktur bu. Şüpheleri dağıtıp şeytani vesveseleri ortadan kaldıran ve diken dolu uzun yolda ayaklara sebat veren bir nurdur bu.

Azık işte budur. Yol hazırlığı işte budur. Kalblere canlılık ve uyanıklık veren, kalblerdeki dikkat, sakınma ve uyanıklık mekanizmasını harekete geçiren bir güçtür takva. Gözün görüş açısı boyunca yolun engebe ve eğrilerini aydınlatan bir nurdur, takva. Bu nurla aydınlanan yoldaysa net ve isabetli bir görüşü engelleyecek şüphelere yer kalmamış demektir.

Ayrıca takva, bir mağfiret azığıdır. Günahları örten bir azıktır. Sükunet ve rahatlık veren güvenli bir azıktır. Sonra her şeyden çok umut veren, her tür azığın tükendiği ve tüm amellerin az geldiği bir günde Allah'ın sonsuz lutfuna kavuşmak vardır. Bu, haktır ve gerçekleşecektir. Takva (Allah korkusu), kalbe iyiyle kötüyü ayırmaya yarayan bir ölçü bahşeder. Yoldaki eğrilikleri gösteren bir ölçü...

Şu var ki bu hakikat da, tıpkı diğer akidevi hakikatler gibidir ve fiilen tatmayan kimselerce bilinemez. Eğer hakikatin kendisi tadılmamışsa tanımlar yetmez. Sıfatlarını belirtmekle tadına varılmaz. Çünkü iş sadece, tanımlara kalırsa; akıl, duygu ve anlayışlardaki her şey karmaşık hale gelir. Getirilen delil, ne kadar büyük olursa olsun inandırıcı olmaz. Muhatab, bu büyük delile karşı susar; ama akıl ve kalbiyle icabet etmez. Böylece yapılan tartışma boşuna olur, bu amaçla harcanan emek de ziyana uğrar. Çünkü arada takva yoktur.

Aslında akıl aydınlanıp hak açığa çıkınca, yol belirlenip gönüller huzura, vicdanlar rahatlığa kavuşunca, ayak yere sağlam basıp yolda sebat sağlanınca her şey gün ışığı gibi meydana çıkmış demektir.

Çünkü hak esas itibariyle fıtrata gizli kalmayacak kadar nettir. Göklerin ve yerin yaradılışına esas olan fıtratın zaten hakla tanışmışlığı vardır. Hidayeti engelleyen şey, fıtratla hakkın arasına giren hevapereslliktir. Bulanıklık veren, basireti kapayan, görüşü körelten ve çıkış yollarını gizleyen hevaperestlik...

Hevaperest kimse delillere yönelmez. Çünkü kişiyi hakka götüren takvadır. Allah korkusudur. Allah'ın gizli-açık murakebesidir. Bundan dolayı basireti aydınlatıp engelsiz ve müstakim bir yola girmeyi sağlayan şey, takvanın verdiği ölçüdür (furkandır.)
seyyid kutub