1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Duyuruyu Kapat

Tasavvufçuların Küfür Akideleri !

Konu, 'İslami Kitaplar - Online Kitap Oku' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

      
    TASAVVUF BÜYÜKLERİNİN KENDİ ESERLERİNDEN KÜFÜR AKİDELERİ !

    [​IMG] [​IMG][​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    1- BÜYÜKLERİNİN KENDİ ESERLERİNDEN KÜFÜR AKİDELERİ !-İçindekiler
    2- Yunus Emre ve Celalettin Rumi'nin (Mevlana) Sapıklıkları
    3- Tam İlmihal , Saadet-i Ebediye

    4- Vehhabiye Nasihat, H.Hilmi Işık Kitabından Sapıklıklar
    5- Mektubat-ı Rabbani , Cilt 1-2 - 3-4

    6- Aziz Mahmud Hüdayi ve Celvetiyye Tarikati
    7- Bayezid-i Bestami
    8- Marifetname - Erzurumlu İbrahim hakkı
    9- Evliya Menkıbeleri (Nefahatul Uns) El-İbriz- Molla Cami
    10- Miftahuk Kulub- 1 - Mehmed Nuri Şemsiddin Nakşibendi
    11- Tasavvufi ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar - Ömer Ziyauddin Dağıstani
    12- Emir Sultan
    13- Tasavvuf Sohbetleri - M. Nazım Kıbrısi

    14- Risale-i Nur - Said Nursi
    15- Risale-i Nur'da Tezat ve Yanlışlıklar -
    D(H)iyanet İşleri Başkanlığı Yayınları - Risale-i Nur Teşhisi
    16- Fethullah Gülen ve Kitaplarındaki Sapıklıklar
    17- Tarikatlarda On Esas - İsmail Hakkı Bursevî
    18- Tasavvufa Giriş - M.Esad Coşan
    19- Zulüm Karışmış Kitaplara 33 Misal
    20- Tasavvuf'un Aslı Hakikat Ve Marifethullah İncileri - Ömer Öngüt
    21- Sözler ve Notlar - Ömer Öngüt
    22- Sohbetler - Seyyid Abdülhakim El Huseyni

    23- Sohbetler 1 - 2 - 3 – Şeyh Muhammed Konyevi

    24- Erenlerin Kalb Gözü
    25- Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri
    26- Tasavvuf ve İslam - Abdurrahman El-Vekil
    27- Tam Müzekkin Nüfus - Eşrefoğlu Rumi
    28- Onların Alemi - Ahmed-el Rufai
    29- İnsanın Yüceliği ve Guénoniyen Batınilik- Zubeyir Yetik
    30- Ruhu'l-Furkan Tefsiri - Mahmud Ustaosmanoğlu
    31- Abdulkadir Geylani Hayatı, Eserleri, Görüşleri
    32- Gavs'ul Azam Seyyid Abdulkadir Geylani ve Kadiri Tarikatı
    33- Füyuzat- Rabbaniye - Abdulkadir Geylani
    34- 100 soruda Tasavvuf - Abdülbaki Gölpınarlı
    35- Nefahat'ül Üns Min Hadarâti'l - Mevlana Abdurrahman Cami
    36- Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar - Ord.Prof.Dr.Fuad Köprülü
    37- Makâlât – Haydar Baş
    38- Nerden Gelip, Nere Gidiyoruz - Mustafa Güllü
    39- Cennet Yolunun Rehberi - Şeyh Seyda Muhammed Konyevi
    40- Seyda - İntizar Erol
    41- Seyyid Abdülhakim El Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı - Menzil Kitabevi
    42- Seyda - Seyyid Şenel İlhan
    43- Adab-ı Fethullah - Şeyh Fethullahi Verkanisi

    44- İnsan-ı Kamil - Abdulkerim Ceyli
    45- Tasavvufi Hayat - Mehmet Ildırar
    46- Envâru’l-Âşikîn -Ahmed Bican Yazıcıoğlu

    47- Futûhât El-Mekkiyye - Fusûsül Hikem - Özün Özü - Muhyiddin-i Arabi :
    48- FEZAİLİ SADAKAT - Muhammed Zekeriyya Kandehlevi (Tebliğ (!) cemaati)
    49- BÜYÜKLERİNİN KENDİ ESERLERİNDEN KÜFÜR AKİDELERİ !- Kitap İndir

    [​IMG][​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG][​IMG][​IMG][​IMG][​IMG][​IMG][​IMG][​IMG]


    Tasavvufçu , aklını kullanmayan , sorgulamayan , şeyh demişsse bir bildiği vardır diyen, soru sormak isteyene "sende o kadar ilim varmı ki", ya da "sen ondan daha mı iyi biliyorsun" diye karşı çıkan, "gassalın önündeki meyyit ol" parolasıyla beynini küfür, şirk ve bidatlere karşı şeyhinin cebine koyan, gördüklerine duyduklarına karşı üç maymunu oynayan körü körüne itaat etmenin pratik tatbikçisidir.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Orijinali :

    https://www.islam-tr.net/konu/tasavvuf-buyuklerinin-kendi-eserlerinden-kufur-akideleri-kitap.8043/
  2. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    TASAVVUF BÜYÜKLERİNİN KENDİ ESERLERİNDEN KÜFÜR AKİDELERİ !



    [​IMG]

    Yunus Emre ve Mevlana Celaleddin şeriati aşağılama tavırları (S.71-72) [​IMG]

    Şeriat alimleri (fakihleri)eskiler olarak niteleyip, eskinin modasının geçtiğini ve rağbet'in yeniye (kendilerine) olduğunu söyleyen Celâleddin Rûmî şeriatı ve onun yanı sıra tek hakikat kabul ettiği bâtını ifade eden sözleriyle konuyu ortaya koyar: Şeriat muma benzer, yol gösterir. Fakat mumu ele almakla yol aşılmış olmaz. Yola düzeldin mi o gidişin tarikattır, maksadına ulaştın mı o da hakikat. Bunun için "Hakikatlar meydana çıksaydı şeriatlar, yollar bâtıl olurdu" denmiştir. Nitekim bakır, altın olur, yahut da aslında altındır; artık onun için kimya bilgisine ne hacet var, kendisini kimyaya sürüştürmeye ne ihtiyaç var? Kimya bilgisi şeriattır, kimyaya sürtünmek de tarikat. Nitekim "Ulaşılacak şeye ulaştıktan sonra delil aramak da kötüdür, ulaşmadan delil bırakmak da kötü" demişlerdir. Hasılı şeriat hocadan yahut kitaptan kimya bilgisini öğrenmeye benzer. Tarikat, kimya eczasını kullanmak, bakırı kimyaya sürtmek, onunla karmaktır. Hakikatsa bakırın altın olmasıdır. Kimya bilenler, biz bu bilgiye sahibiz diye sevinirler. Hakikati bulanlar biz altın olduk, bilgiden de kurtulduk, işlemeden de, biz Tanrı hürleriyiz diye sevinirler.''(Mesnevi, 5/1)
    Yunus Emre ise yazmış olduğu bir çok güzel şiirlerinin ya nı sıra, sayılan azda olsa şeriatı aşağılayan bir tavır ve düşünceyle de bazı şiirler yazmış (Mutasavvıflar, 312-313) batınî yönünü bu şiirlerinde açığa vurmuştur. Örneğin:
    Hakiykat bir denizdir, şeriattır gemisi Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar.
    Aşk imandır bize, gönül cemaat Kıblemiz dost yüzü, daimdir salât Dost yüzün göricek şirk yağmalandı Anınçin kapı kaldı Şeriat.(Yunus Emre, 222, 224)

    Celaleddin Rumî ve Yunus Emre gibi Bâtın Ehli kişilerde açığa çıkan Şeriata karşı menfî olan tavrın, şeriatın mensuplarına karşı da olmasını beklemek normal olacaktır. Bunlar Yunus Emre'nin yukarıdaki şiirinde de olduğu gibi İslâm'ın kavramlarının muhtevalarını değiştirip değişik bir inanç sergilemişlerdir. Ayrıntılarını Tasavvuf bölümüne bıraktığımız bu konuya, ismi geçen sûfîlerin şeriat temsilcilerini aşağılayan sözleriyle devam edecek olursak:
    Aşk ile gelen erenler içer ağuyu nûş ider Topuğa çıkmayan sular, deniz ile savaş eder.(Yunus Emre, 376 )
    Şiiriyle ve benzeriyle, fakihleri topuğa çıkmayan sulara kendilerini de denizlere benzetip konuyu kendi bakış açısıyla değerlendiren Yunus Emre'nin bu düşüncelerini daha değişik biçimlerde Celaleddin Rumî'de de bulabilmekteyiz. Fakihlere karşı tavır onda hakaret niteliği kazanır:
    Eblehan ta'zim-i mescid mîkünend Der cefâ-i ehl-i dil cidd mikunend An mecazest, in hakikat, ey haran! Niş mescid cüz derjun-i serverân.
    (Camiye hürmet eden aptallar, durmadan gönül ehlini incitiyorlar! Ey Eşekler, o mecaz, bu hakikattir! Büyüklerin ve gönül ehlinin derunundan başka mescid mi var?)
    Mâ zi Kur'an bergüzidem magzrâ Post ra piş-i seghan endahtim
    (Biz Kur'an'ın özünü, ruhunu, içini ve cevherini aldık. Postunu köpeklerin önüne attık.)(Uludağ, 141, 204)
    Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - Yunus Emre ve Celaleddin şeriati aşağılama tavırları (S.71-72)



    Hallacı Mansur'un küfür ve şirk sözleri (S.160-161)

    “Senin ruhum benim ruhuma şarabın saf su ile katışması gibi karışmıştır.
    Sana herhangi birşey dokunduğunda bana da dokunur,
    Ey ALLAH'ım, her durumda sen, benimsin.
    Ben sevdiğim O'yum ve sevdiğim O benim,
    Biz bir vücudda sakin iki ruhuz
    Eğer sen beni görürsen O'nu görmüş olursun,,
    Ve eğer sen O'nu görürsen ikimizi birliktegörmüş olursun.
    O yücelikte "Ben, "Biz", veya "Sen" yoktur, " Ben", "Biz", "Sen" ve "O" hep biziz. ”


    Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - Hallacı Mansur'un küfür ve şirk sözleri (S.160-161)


    Muhyiddin Arabi'nin küfür ve şirk sözleri (S.181-183)

    "Varlıkta ancak ALLAH vardır", veya "Varlıkta ancak bir vardır: Suyun rengi kabının rengidir."diyen İbn Arabî, bu sözleriyle inancını ifade ederken Kur'an ayetlerini de hiç bir kural tanımaz tavırla yorumlamaktan çekinmez. O, Alî İmran suresinin 191. ayeti olan "Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın, sen münezzehsin" gibi bir ayeti bile şöyle yorumlar:
    "Kendisinden başka birşey yaratmamıştır, eğer Hakkın gayrı birşey yaratmışsa o bâtıldır. Belki onları senin isimlerin ve sıfatların ile ortaya koymuştur. Senden gayrı olanları tenzih ederiz.'

    İbn Arabî Vahdet-i Vücud inancını ma'nzum ve nesir türü yazılarında ayrıntılı bir şekilde anlatıp, bu inancı sistemli bir inanç haline getirmeye çalışır. Konuya örnek olması açısından bir şiirinde şöyle der:
    Ey varlığı yaratan nefsinde!
    Sen bütün yaratıklarını cemediyorsun,
    Yaratıyorsun, oluşu sona erenleri sende
    Dar da sensin, geniş de.

    İbn Arabi'nin öğretisinin ikinci özelliği dinlerin birliği inancı ile ilgilidir. Ona göre farklı dinlerin oluşu sadece isimlerin ve şekillerin farklılığındandır. Bundan, bütün dinlerin temelinin vahiy olduğu ancak sonradan ayrılıp değiştikleri gibi islâm'ın bir esası anlaşılmamılıdır. Çünkü O'nun dinlerin birliği ile kasdettiği Vahdet-i Vücud inancı ile ilgilidir: O'na göre Tanrı ve Kainat bir olduğuna göre(!) Firavun bile ALLAH'a ibadet etmiştir. Bu nedenle de o bile kamil bir mü'mindir. Zira taptığı şey de varlığın bir parçası (Bir'in bir unsuru) değil midir?! Bu nedenle puta tapan bir kişi bile aslında (haşa)ALLAH'a ibadet etmektedir. Zira o putta Bir'in bir parçasıdır.O bu düşüncelerini manzum ifadelerle de dile getirir:

    Her biçimi kuşatır kalbim: Ceylanlar için otlak ve Hıristiyan rahipler için bir manastırdır o, Ve, putlara tapınak, hacıların kâbesi, Tevrat'ın levhaları ve Kur'an'ın sayfalarıdır aynı zamanda,
    Ben aşk dinine uyarım hangi yolu tutarsa Aşk'ın develeri, işte budur benim dinim ve inancım .
    Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - Muhyiddin Arabi'nin küfür ve şirk sözleri (S.181-183)


    Yunus Emre ve Şebusteri'nin küfür ve şirk sözleri (S.188-189)

    Bir örnek olarak Yunus Emre'nin şiirini hatırlayabiliriz:
    Cümle yaradılmışa bir gözle bakmayan
    Şer'in evliyasıysa, hakikatta asidir

    O bu ve benzeri şiirleriyle inanç ayrımının, İman-küfür ayrımının anlamsızlığını ilan eder. Şebûsterî ise, aynı inanç ve düşünceyi daha açık ifadelerle değişik bir şekilde dile getirir:
    Ey akıllı kişi! iyi düşün... Put, varlık bakımından bâtıl değildir ki,
    Bil ki putu yaratan da Ulu Tanrı... İyinin yaptığı her şey iyidir.


    Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - Yunus Emre ve Şebusteri'nin küfür ve şirk sözleri (S.188-189)


    Mevlana'nın ve diğer mutasavvıfların küfür ve şirk sözleri (S.192-198)

    Kendi kitabını vahiy ürünü gibi olduğu iddiasıyla Kur'an'la özdeştirip, Kur'an'ın özellik ve sıfatlarını kitabı içinde kullanan Celâleddin Rûmî şunları yazar:

    "Bu kitap, Mesnevi kitabıdır. Mesnevi, hakikata ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarının asıllarıdır. Tanrı'nın en büyük fıkhı, Tanrı'nın en aydın yolu, Tanrı'nın en açık burhanıdır. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer, sabahlardan daha aydın bir surette parlar... Kalblere cennettir; pınarları var. dalları var, budakları var. O pınarlardan bir tanesine bu yol oğulları Selsebil derler. Makam ve keramet sahiplerince en hayırlı duraktır, en güzel dinlenme yeridir. Hayırlı ve iyi kişiler orada yerler, içerler... Hür kişiler ferahlanır, çalıp çağırırlar. Mesnevi Mısır'daki Nil'e benzer; Sabırlılara içilecek sudur, Firavun'un soyuna sopuna ve kafirlere hasret. Nitekim Tanrı 'da "Hak onunla çoğunun yolunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur" demiştir.
    Şüphe yok ki, Mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur'an'ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı katiplerin elleriyle yazılmıştır, temiz kişiden başkasının dokunmasına müsade etmezler. Mesnevi Alemlerin Rabb'inden inmedir; Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur gözetir; Tanrı en iyi koruyandır, merhametlilerin en merhametlisidir. Mesnevî'nin bunlardan başka lakkardeşrı da var, o lâkkardeşn verende Tanrı'dır.


    Celâleddin Rûmî'den konuyla ilgili şu örnekleri verebiliriz:
    Biz cenge dönmüşüz mızrabı vuran sensin; inleyiş bizden değil; Sen inliyorsun,
    Biz ney gibiyiz, bizdeki ses sendendir; biz dağ gibiyiz, bizdeki ses sendendir'.
    Bir başka şiirinde ise daha açık ve net olarak düşüncesini dile getirir:
    Varlık yokluk hep O'dur.
    Sevinç ve kederi hasıl eden hep O'dur.
    Alemde ne varsa O'nun dışında değildir.
    Altı cihette de, altı cihetin dışında da tapılacak olan hep O'dur

    Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - Mevlana'nın ve diğer mutasavvıfların küfür ve şirk sözleri (S.192-198)


    Sultan Veled, Mevlana, Şems ve Kimya Hatun şirki (S.56-57)

    Yine Sultan Veled'den nakledilmiş tir ki: Bir gün ileri gelen sofiler babam Hudavendigâr'dan: "Abu Yezid (Tanrı rahmet etsin), Ben Tanrı'mı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur?" diye sordular. Babam:
    "Bunda iki hüküm vardır: ya Bayezit Tanrı'yı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş, yahut Bayezid'in meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür "dedi.

    Yine buyurdular ki: Mevlânâ Şems-i Tebrizî'nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri medresenin kadınlarına işaretle: "Haydi gidin Kimya Hatuna buraya getirin; Mevlana, Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır" buyurdu.
    Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlânâ, Şems'in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu.
    Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karılan da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems "içeri gel" diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve: "Kimya nereye gitti" dedi Mevlânâ.
    Şems: "Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi" buyurdu, işte Bayezid'in hali de böyle idi. Tanrı ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü.

    Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - s.236,237 (Eflaki’den/2/67,70))

    MENAKIB’ÜL ARİFİN II (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki - Sultan Veled, Mevlana, Şems ve Kimya Hatun şirki (S.56-57)
    Fi hi ma fih [​IMG] Mevlana M.E.B çev meliha İlker ambarcı oğlu İstanbul 1990
    Mesnevi Mevlana M.E.B çev. Veled İzbudak , gözden geçiren Abdulbaki Gölpınarlı , İstanbul 1990
    [​IMG]


    Yine dostların olgunlarından nakledilmiştir ki: bir gün kıskanç fakihler inkar ve inatları sebebiyle Mevlana’dan: “ şarap helal mıdır veya haram mı?” diye sordular.
    Onların maksadı Şemseddin’in şerefine dokunmaktı. Mevlana kinaye yolu ile “İçse ne çıkar: Çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. fakat küçücük havuzu şüphesiz bir damla şarap pisletir. böylece tuzlu denize düşen herşey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlana Şemseddin şarap içiyorsa, herşey ona mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. eğer bunu senin gibi bir kızkardeşi fahişe yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır.” buyurdu.
    MENAKIB’ÜL ARİFİN II (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki - (cilt 2, sf. 72)

    Mevlana Şemsi Tebriz’in ve şeyh Hasisi’nin edepsizlikleri (S.59-60)

    Yine Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin iyi ve namuslu kadınları övüyor ve onların iffet ve ismeti hakkında: "Bununla beraber bir kadına, Arşın üstünde bir yer verseler, onun nazarı birdenbire dünya üzerine düşse ve yeryüzünde intiaza gelmiş bir tenasül âleti görse deli gibi kendini ordan aşağı atar ve âletin üstüne düğer; çünkü kadınların mezhebinde ondan daha yüksek bir mertebe yoktur" buyurdu ve sonra şu hikâyeyi anlattı:
    "Şam'da bulunan Şeyh Ali Hariri kademli, parlak kalbli, metanet sahibi bir kişiydi. Semâ esnasında, kime baksa derhal o, ona mürit olurdu. Giydiği hırka parça parça idi. (Bu yüzden) Semâ esnasında vücudunun her tarafı görünürdü. Halifenin oğlu da bunun menkıbelerini işittiği için, semâ'ım görmek istedi. Sema edenleri seyretmek için makam kapısından içeri girdiği vakit şeyhih nazarı ona ilişti. O derhal mürit oldu ve elbise giydi. Oğlunun şeyhe mürit olduğu haberi Mısır'da halifenin kulağına ulaştı. Son derecede canı sıkıldı. Şeyhi öldürmek istedi. Fakat şeyhin yüzünü görür görmez o da tam bir samimiyetle şeyhe teveccüh gösterdi. Halifenin karısı da onu görmek istedi. Şeyhi eve davet ettiler. Hatun ilerleyip şeyhin ayaklarına kapandı ve elini öpmek istedi. Şeyh tenasül âletini kaldırarak kadının eline verdi ve: "Senin istediğin o değil; budur" dedi ve semâ'a başladı. Bunun üzerine halifenin itikadı bir iken bin oldu.
    MENAKIB’ÜL ARİFİN II (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki - Mevlana Şemsi Tebriz’in ve şeyh Hasisi’nin edepsizlikleri (S.59-60)
    [​IMG]

    Orjinali konyadaki mevlana müzesinde ; mevlananın kendi el yazması iledir :

    Mevlâna ve Şems arasında geçtiği söylenen hadisede de görüldüğü gibi, Vahdet-i vücud, kadın kılığına giren Tanrı ile seviştiğini iddia etmektir. Ne gariptir ki; ALLAH'a söverek nara atan sarhoş bir sokak serserisini, öldürmeye-dövmeye kalkan sofî, Şems ile Mevlana arasında geçtiği söylenen şu hadiseyi kutsar veya sessiz kalır:

    "Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı.
    Sonra Şems (Mevlâna'ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems'ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi.
    Şems 'Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi' buyurdu.

    MENAKIB’ÜL ARİFİN I (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki

    Yine sultan veled buyurdu ki: bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. (bu arada) “halis mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir. Mesela: bir adam beyazid (bistami)’nin müridlerinden birine “senin şeyhin mi büyük, yoksa ebu hanife mi?” diye sordu.
    Mürid “benim şeyhim” diye cevap verdi. (Nihayet) o birer birer bütün sahabeyi saydı, fakat mürid yine şeyhinin hepsinden büyük olduğunu söyledi.
    Sonra “Muhammed mi büyük, senin şeyhin mi?” dedi.
    En sonunda “ALLAH mı büyük, yoksa senin şeyhin mi diye sordu?
    Mürid “ben ALLAH’ı şeyhimle gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım.” dedi.
    Başka bir müridden de “ALLAH mı büyük yoksa senin şeyhin mi?” diye sordu. Bu mürid de “bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur” dedi.

    Ariflerden biri de “bu iki büyükten daha büyük biri lazımdır ki o farkı ortaya koysun” demiştir. Nitekim buyurmuştur ki :
    “ ALLAH görünmediği için peygamberler onun naibi olmuşlardır.
    Hayır böyle de değil.
    Bu naible, naibin naibliğinde bulunduğu kimseyi ayırmak çirkin şeydir.
    burada ikilik yoktur.”
    (MENAKIB’ÜL ARİFİN I (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki cilt 1, sf. 324-325)


    Kendilerini islâm'a nisbet eden kitlelerin nezdinde ALLAH dostu,veli(!) diye tanımlandıkları halde bu insanlar müslüman oluşlarının, gerçekte bir din tercihi olmadığını, çünkü aynı zamanda yahudi, hırıstiyan, mecusi v.s dinlerin de müntesibi olduklarını çok açık bir şekilde ifade ederler:

    "...Celâleddin er-Rumî "Divan"ında şöyle diyor:

    "Canım, ey nur, kaçma benden!
    Kaçma benden ey parlayan görünüm,
    Kaçma benden kaçma benden!
    Şu sarığa bak, onu nasıl başıma koydum,
    Hatta bileğime taktığım Zerdüşt'ün zünnarına bak!
    Zünnarı taşırım, yemliği taşırım.
    Belki nuru taşırım, kaçma benden!
    Müslümanım ben, ama Hırıstiyanım, Brahmanistim, Zerdüştiyim.
    Ey yüce Hakk, sana tevekkül ettim, kaçma benden.
    Bir tek tapınağım; mescid, kilise veya puthanem yok benim.
    Sonsuz nimetim yüce yüzündedir, kaçma benden kaçma benden!"
    (Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm.S.160 (Dr. Mustafa Galveş, et-Tasavvuf fi’l- Mizan, 100-101’den))

    "Ne lazım gelir ey müslümanlar ki ben kendimi bilmiyorum?
    Ne Hıristiyan, ne Yahudi, ne Ermeni, ne de Müslümanım"
    (Ahmet Kisravi. Edebiyat Üzerine. s.78. Perçem Yay. 4.baskı. (Farsça))

    "Dostsuzun göricek şirk yağmalandı"diyen Yunus Emre ise diğer bir çok şiirinde benzer konuyu ifade etmekten geri kalmaz. Şüphesiz konunun örneklerini daha değişik kişilere yaygınlaştırmak mümkündür. Çünkü, Kültür İslâmı gereği duygusal bir tavırla yüceltilen bir çok ünlü sûfîde sözkonusu inancın değişik ifadelerle açığa çıktığı görülmektedir. Örneğin Hacı Bayram, benzerlerinin Yunus Emre'de bolca bulunduğu bir şiirinde, Vahdet-i Vücud inancını dile getirir:

    Bayram özünü bildi, Bileni anda buldu, Bulan ol kendi oldı, Sen seni bil sen seni

    Sûfîlerin çoğunda anlamını bulan Hak ifadesi, bazıları tarafından ALLAH'ı ifade eden bir isim olarak algılanır. Gerçekte sûfîlerin kullanımıyla bu, Vahiy İslamı'nın ifadelerinde anlamını bulan Hak değildir. Çünkü onlar her ne kadar Hak ile ALLAH'ı kasdetmiş olsalar bile, inanıp anlattıkları ALLAH, Vahdet-i Vucud inancında anlamını bulan, tabiatla aynı olan bir Tanrı inancının ürünüdür. Bunun ise Alemlerin Rabbi mutlak ve Kadir olan ALLAH'la ilgisi yoktur.
    Vahdet-i Vücud inancında anlamını bulan Tanrı inancının zirveye ulaştığı bir çok tanınmış sûfi vardır. İbn Arabî ve Celâleddin Rûmî bunlardan sadece ikisidir. Celâleddin Rûmî bu inanca yeni unsurlar ve anlamlar getirilmez. Onun yaptığı, seleflerinin ifade ve inançlarını toplayıp, sistemleştirip, bir bütünlük içerisinde ifade etmek olmuştu.
    Sonraki sûfîlerin bir çoğu ise artık normal kabul edilen bir inanç unsuru haline gelmiş Vahdet-i Vücud inancını değişik bakış ve yorumlarla tekrarlamaktan öteye geçmezler. Bunların içerisinde Sûfî Efendi gibi çok ilginç anlayışlara da ulaşanlar olur. Belki de bunu anlayıştan ziyade, Vahdet-i Vücud inancının hiç bir yoruma açık kapı bırakmayacak kadar net bir ifede tarzı olarak düzeltmek gerekir. Örnek olması açısından Nazmı Efendi'nin Vahdet-i Vücud inancına değinecek olursak ,O ilk vahdet-i Vücudçulardan olarak nitelenebilecek Hallâc-ı Mansûr'u eleştirir ve onun sözünün yanlış, inancının sakat olduğunu belirtir.
    Buraya kadar olan sözleri doğru görülmektedir, ilginçlik bunun sonrasındadır. Ona göre Hallâc-ı Mansûr yanlış yapmıştır, sakat inançlıdır çünkü, bütün kainat "Enel Hak" deyip dururken, o bunu sadece kendisini ifade edecek şe kilde anlayarak hata etmiştir Nazmî Efendi'nin bu yorumu ve inancı daha önceleri Şebusterî tarafından ifade edilir. Ancak Şebusterî, Hallâc-ı Mansûr'u, Nazmi Efendi gibi eleştirmez. Şunları söyler:
    Enel hak, mutlak olarak sırları açığa vurmaktır, Hak'tan başka kim Enel Hak diyebilir? Alemin bütün zerreleri, Mansur gibi Enelhak demektedir, Sen ister onları sarhoş say, ister Mansur!
    Kendini sen de hallaç yapar, varlık pamuğunu atarsan, Hallaç gibi bu sözü söylemeye başlarsın.
    Haktan başka varlık yok... İster o haktır de, ister ben Hakk'ım de

    Emir Abdralîaaîr isimli bir sûfî ise konuya daha değişik bir açıdan bakar, O Ebu Mansur el-Hallac'ın "Ene'l Hak" deyişini şöyle yorumlar:
    "ALLAH beni hayal olan benden söküp aldı ve beni gerçek-benliğine yaklaştırdı... Sonra bana Hallac'ın sözü söylendi; aramızdaki fark şu idi; Hallac onu kendisi söyledi, oysa o benim için söylendi."(227)


    2- Sûfiler arasında Vahdet-i Vücud inancının yanı sıra Hulul veya dinlerin birliğine inananlar da sıklıkla görülür. Özellikle dinlerin birligi konusunda ısrarla dururlar. Bununla ilgili olarak sûfi Ebû Said b. Ebu'l Hayr îsalenderiler ve gezgin dervişler adına şu şiiri ile dinlerin Bîrliği inancını ifade eder:

    Yeryüzündeki her cami harab oluncaya kadar, Kutsal görevimiz yerine getirilmiş olmaz; Ve imanla küfür bir oluncaya kadar da, Gerçek Müslüman olunmaz

    İbn Arabî'nin konuyla ilgili şiirini daha önce nakletmiştik. Aynı inancın Sebusteri'de açığa çıkış biçimi ise şöyledir:

    Bil ki putu yaratan da ulu Tanrı... iyinin yaptığı her şey iyidir.
    Müslüman, puta tapmak nedir, bilseydi dinin puta tapmaktan ibaret olduğunu anlardı.
    Müşrik de putun hakikatini bilseydi hiç dininde yol azıtır, sapık olurmuydu?
    O, putu ancak görünen bir suretten ibaret gördü de, o sebeple şeriatte kafir oldu.

    3- Hint mistisizminden kaynaklanan tenasüh inancının tasavvufta oldukça yaygın bir ortam bulduğu görülmektedir.
    Özellikle kerâmetleriyle tanınan sûfilerin sürekli şekil değiş tirişleri (çoğunlukla güvercin, yılan, ejderha vs oldukları inancı) tenasüh inancının biraz farklı yorumlanışı durumundadır. Bu inancın çoğunlukla mevzu hadisle İslamî bir temele oturtulmaya çalışıldığı görülür.
    Önceki sûfîlerden Niyazı Mısri'de ifadesini bulan bu düşünce şöyledir:
    O bir sûfînin bulut, yağmur, bitki, hayvan olmasının normal olduğunu belirtir ve bununla ilgili olarak şunu söyler:
    "Ey kardeş! Peygamberimiz SallALLAHu aleyhi vesellem Efendimiz buyurmadımı ki; "Benim ümmetim ahirette on bölük olarak haşrolur.Kimi maymun, kimi domuz, kimi de başka surette.”

    4- Bilginin kaynağı ve niteliği konusunda belirtildiği gibi, tasavvufta bilginin doğrudan ALLAH'tan alınabileceği inancı vardır.
    Sufiler sistemlerini bu düşünce üzerine oturturlar. Keşf veya Marifet olarak isimlendirilen veya Beka olarak tanımlanan bilgiyi ALLAH'tan alma inancı veya durumu hemen hemen birçok sûfîde açıkça görülür. Mesela İbn Arabi ve Celâleddin Rumî bu mertebeye eriştiklerini ve ALLAH'tan doğrudan bilgi alabildiklerini ifade ederler. Hatta bundan dolayıdır ki, söyledikleri ve yazdıkları kendilerinden veya kendi iradelerinden değil, ALLAH'ın irade ve arzusundandır. Yani söz ve yazılan birer vahiy ürünü(gibi)dür.
    Yunus Emre ise bu kadar iddialı değildir. O tevazu gösterir ve henüz marifeti elde edemediğini ancak o yolun yolcusu olduğunu ifade eder. Bunu ise hemen hemen bütün şiirlerinde açığa vurur. O, her ne kadar bir çok şiirinde başta namaz olmak üzere onların gerekliliğinden bahsederse de, bazı şiirlerinde ise hakikata ulaşmanın yolunun ibadetlerden geçmediğini, bu nedenle ibadetlerin ALLAH'ın rahmetine vesile olmasıyla elde edilen cennet'in önemsiz olduğunu vurgular. Halk arasında oldukça yaygın olan bu şiirinin bir bölümü şudur:

    Cennet cennet dedikleri
    birkaç köşkle birkaç hurî
    İsteyene ver sen anı
    bana seni gerek seni

    Bu şiir Şeyhülislâm Ebu Suud Efendi'ye okunup ,şeriat açısından durumu sorulduğunda, Şeyhülislâm bunu küfr-i Sarih (açık küfür) olarak niteleyip, bunu inanarak söyleyip okuyanın katlinin vacip olduğu yolunda fetva vermekte tereddüt etme miştir,(234)'

    Konuyu uzman derecesinde araştıranların ifadesine göre Yunus Emre'de şeriatı aşağılayan tavırları bulmak zor değildir. Ancak o bunu açıkça değil, bâtınî yorumlarla, ve şekil, muhteva itibarıyla güzel olan şiirlerinin arasına serpiştirdiği bazi şiirleriyle açığa vurur :
    Dost yüzün görücek şirk yağmalandı
    Anın çin kapıda kaldı şeriat
    Hakikat bir denizdir, şeriattır kapısı
    Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar.

    Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - Mevlana'nın ve diğer mutasavvıfların küfür ve şirk sözleri (S.192-198)
  3. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    (Devamı)

    Celaleddin Rumi, tasavvufi görüşlerini “Tanrısal Aşkı” kendisinde bulduğunu söylediği Şemsi Tebrizi’den almış.

    “Celaleddin Rumi, aşkla, müzikle, raksla ve şiirle beslenip gelişen ve dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş onu da hayata almaya çalışmış ve insanlığın, kadınla bir bütün olduğunu duymuştu. O herşeyden önce kadının kapanmasının, örtünmesinin aleyhindeydi. Mesnesvisin’de kadını yaratılmış değil, yaratan (!) bir kudret olarak öven, sert ve kaba ruhlu erkeklerin kadına zulmedebildiklerini söyleyen, asil insanların ince ruhlu olgun kişilerinse kadına bağlı olacaklarını, hatta onun reyine uyacaklarını ona hürmet edeceklerini bildiren Celaleddin Rumi “Fihi ma fih”inde, bir fasılda, kadını ekmeğe benzetmeklaleddin Rubi bu şeylerin kendisine gelen Vahiy olduğunu iddia ederek resmen Mesnevi’yi Kur’an’la yarıştırmaktadır.
    Dilerseniz Mesnevi’nin girişi ile yavaş yavaş konuyu detaylantıralım:
    Bu kitap Mesnevi kitabıdır. Mesnevi hakikate ulaşma ve yakin sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı (!) Tanrı’nın en aydın yolu! Tanrı’nın en açık burhanıdır... Kur’an’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebeb olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce özleri hayırlı katiblerin elleriyle yazılmıştır. Temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsade etmezler. Mesnevi, Alemlerin Rabbinden inmedir! Batıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir!....
    (Mesnevi-Celaleddin Rumi MEB Yayınları c: 1 s: 11)

    Bu paragrafta görüldüğü gibi Celaleddin Rumi, yazdığı kitabın Vahiy olduğunu iddia etmektedir! Tasavvufta bu çok görülmez. Zira tasavvuf ehli, velilerin tasavvufta vahiy aldıklarına inanırlar....

    Kitabının bir başka yerinde Celaleddin Rumi şöyle diyor:

    Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya. Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya, Tanrı vahyidir! Sofiler, bunu halktan gizlemek için Gönül Vahyi demişlerdir!”....
    (Mesnevi-Celaleddin Rubi MEB Yayınları, c: 4 s: 151)

    Görüldüğü gibi, Celaleddin Rumi’ye göre şeyhin, Pir’in, ermişin her ne isim verilirse verilsin tasavvufun ulu zatlarının söyledikleri ve yazdıkları şeyler aynıyla Vahiy’dir. Tıpkı kendisinin de itiraf ettiği Mesnevi kitabında olduğu gibi!...
    Maalesef Celaleddin Rumi, kitabına Hindistan’dan sadece Kelile ve Dimne masallarını almamış, Erotik Hint kültürünün ürünü olan Kamasutra’dan da alıntılar yaparak bunları “Alemlerin Rabbin’den inmedir” diyerek sunmuştur.
    Celaleddin Rumi, Kur’an’ın Lokman Suresinin 27. ayetini kendi kitabı için nasıl alet ediyor:

    “....Ormanlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yine Mesnevi’nin biteceğini umma...” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 6 s: 178)

    Oysa ALLAH (c.c) Lokman suresinde kendi kitabı Kur’an için şu açıklamayı yapmaktadır:
    “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek (mürekkep) olsa yine ALLAH’ın kelimeleri tükenmez.” (Lokman: 31/27)

    Celaleddin Rumi, Mesnevi’ye niçin bu özellikleri veriyor acaba? Bunu Vahdeti Vücud’dan dolayı yapıyor.... Tasavvuftaki bu temeya göre ilahlaşan insan haliyle yazdıklarına da Vahiy ve Sentetik Kur’an gözüyle bakıp, öyle değerlendirecektir...
    Mesnevi’nin özellikleri nasıl Kur’an’dan alınarak ona adapta edilmiştir, aşağıda görünüz:

    Lafzı az, manası çok olan bu mazum Mesnevi...” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 1 s: 12) diyerek girişi yapılan kitap, aynen Kur’an’ı Kerim için geçerli olan az lafızla çok mana verme özelliğini kendine hasretmektedir.
    Mesnevi’nin Kur’an olduğuna Mevlevi takipçileri de inanmaktadırlar.
    Mesnevi’nin Kur’an olduğu yolundaki anlayışa aşağıdaki menkıbe çok güzel örneklik teşkil etmektedir:

    “....Bir gün Sultan Veled buyurdu ki:
    “Dostlardan biri babama şikayette bulunduğu ve alimler Mesnevi’ye neden Kur’an diyorlar diye benimle bahse girişti. Ben de Kur’an’ın tefsiridir, dedim, deyince babam bir lahza susup sonra:
    “A sersem, dedi niçin olmasın? A eşek, niçin olmasın? A orospu kardeşi niçin olmasın? Peygamberlerle velilerin harfi zarflarda Tanrı sırlarının nurlarından başka birşey yoktur ki. Tanrı sözü, onların temiz gönüllerinden biter, ırmağa benzeyen dillerinden akar. İster Süryani dilince olsun, ister Seb’al Mesani dilince, ister İbrani dilince olsun, ister Arapça!...” Bu kitabta buna benzer birçok hikayeler vardır ki Mesnevi’nin yazıldığı tarihten itibaren Tanri Vahyi (!) olarak tanındığını gösterir.” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 4 s: 326)

    Müslümanlara yıllardır örnek müslüman şahsiyetler olarak sunulan ve ALLAH dostu, ermiş olduklarına inanılan şahıslar işte bunlardır. Cinselliğe tandanslı kitapların sahipleri açıkca ilahlaşabildiklerini ve Vahiy alabildiklerini itiraf etmektedirler.
    Şimdi “Alemleri Rabbinin vahiyleridir” diye insanlara empoze edilen Mesnevi’den bazı pasajlar aktarmak istiyoruz... Tasavvuf hayranlarına ithaf olunur...

    “Bir kadın, oynaşıyla aptal kocasının gözü önünde sevişip buluşmak istiyordu. Kocasına: “A iyi talihli kişi, ağaca çıkıp meyva toplamak istiyorum” dedi. Ağaca çıkınca yukarıdan kocasına baktı, ağlamaya başladı. Dedi ki:
    “A merdut ahlaksız. Üstündeki Luti kim? Karı gibi onun altına yatmışsın... Meğere sen bir ibneymişsin!” Kocası: “Senin başın döndü galiba... Çünkü burda benden başka kimse yok” dedi. Kadın: “O üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele” diye birkaç kere daha sordu, söylendi.
    Adam: “A kadın, ağaçtan in, başın döndü, adam akıllı bunadın sen...” dedi. Kadın ağaçtan indi, kocası ağaca çıktı. Kadın da oynaşını göğsüne çekti. Kocası bağırdı: “A orospu, maymun gibi üstüne çıkan o adam kim?” Kadın: “Burada benden başka kimse yok ki” dedi. “Kendine gel, senin başın döndü galiba, saçmalama.” Adam, bu sözü birkaç kere söylediyse de kadın, “Bu armut ağacından olacak! Ben de armut ağacının üstündeyken öyle şeyler gördüm be hey kaltaban! Aşağıya inde bak... benden başka kimse yok, bütün bu hayaller armut ağacından!"

    internette övünerek yayınladıkları mesnevinin linki : 1330 nolu paragraf:
    HIKAYE-127
    http://www.halveti.com/masnawi.asp?cat=5&sub=26


    "..Bir halayık (hizmetçi), şehvetinin çokluğundan, hırsının fazlalığından bir eşeği kendisine alıştırmıştı. O eşek kendisine yakınlaşmayı adet edinmiş, insana yakın olmayı öğrenmişti. O hilebaz halayığın bir kabağı vardı. Eşek kendisine ölçülü yaklaşsın diye kabağı eşeğin aletine takardı. Yakınlaşma zamanında aletin yarısı girsin diye bu işi yapmaktaydı. Çünkü eşeğin aleti tamamiyle girse, rahmi de parçalanırdı, damarları da... Eşek, boyuna zayıflayıp durmaktaydı. Eşeğin sahibiolan kadın da neden bu eşek böyle zayıflıyor, neden böyle kıl gibi inceliyor deyip dururdu.
    Fakat işin ne olduğunu anlamakta acizdi. Nalbantlara, illeti nedir, neden zayıflamakta diye gösterdiyse de, onda hiçbir illet görünmedi, kimse bunun iç yüzünü haber veremedi. Kadın, bu işin aslını adamakıllı araştırmaya başladı. Her an eşeğin haline, dikkat etmekte, neden böyle zayıfladığını bulmaya çalışmaktaydı. İnsanın, adamakıllı çalışmaya kul olması gerektir. Çünkü birşeyi iyice arayan, nihayet bulur. Eşeğin haline dikkat edip dururken bir de ne görsün? O nergisceğiz, eşeğin altına yatmıyor mu? Bunu kayıpın yarığından gördü, bu hale pek şaştı. Eşek, erkekler, kadınlar nasıl yakınlaşırsa aynen onun gibi halayığa yakınlaşmış, işini becermekteydi. Kadın hasede düştü. Dedi ki:
    “Bu eşek, benim eşeğim, nasıl olur bu iş? Bu işin bana olması lazım, ben bu işte daha ehilim. Eşek işi öğrenmiş, alışmış. Adeta sofra yayılmış, mum da yanmış. Görmemezlikten gelip ahırın kapısını vurdu. “A kız, ne vakte dek ahırı süpürüp duracaksın?” dedi. Bu sözü, işi gizlemekiçin söylüyor, ben geldim kapıyı aç diyordu. Sustu, halayığa hiçbir şey söylemedi. Bu işe tamah ettiği için işi gizledi. Halayık, bütün fesat aletlerini gizleyip kapıyı açtı. Yüzünü ekşitip gözlerini yaşatarak dudaklarını oynatmaya başladı, güya oruçluyum demek istiyordu.
    Eline sapı yıpranmış bir süpürge aldı, develerin yatması için ahırı süpürüyor göründü. Elinde süpürge kapıyı açınca kadın, dudak altından, seni usta seni, dedi. Yüzünü ekşittin, eline süpürgeyi aldın, iyi fakat yemeden, içmeden kesilmiş eşeğin hali ne? İşi yarıda kalmış, öfkeli, aleti oynayıp durmada, gözleri kapıda, seni beklemede. Bunu dudağı altından söyledi, halayıktan gizledi. Onu suçsuz gibi ululayıp dedi ki, tez çarşafını başına al. Filan eve git benden selam söyle. Şunu söyle, böyle yap, şöyle et. O işi görmezlikten gelen kadın, onu yola vurunca, zaten şehvetten sarhoş olmuştu, hemen kapıyı kapadı, oh dedi. Yalnız kaldım, ağıra bağıra şükredeyim. Artık erkeklerin kah tam, kah yarım yamalak yakınlaşmasından kurtuldum. Kadının keçileri, sanki bini bulmuştu, öyle neşelendi. Eşeğin şehvet ateşiyle kararsız bir hale drüştü.... Kadın, kapıyı kapadı, sevine sevine eşeği kendisine çekti, cezasını da tattı ya! Eşeği çeke çeke ahnırın ortasına getirdi.
    O erkek eşeğin altına ayttı. O kahpe de muradına ermek üzere halayığın yattığını gördüğü sekiye yatmıştı. Eşek ayağını kaldırıp aletini daldırdı. Eşeğin aletinden kadının içine bir ateştir düştü. Alışmış eşek, kadına abandı, aletini ta hayalarına kadar sokar sokmaz kadın da geberdi. Eşeğin aletinin hazından ciğeri parçalandı, damarları koptu, birbirinden ayrıldı. Soluk bile alamadan derhal cen verdi. Seki bir yana düştü, o bir yana. Ahırın içi kanla doldu, kadın baş aşağı yıkıldı, öldü. Kötü bir ölüm, kadının canını aldı. Kötü ölüm, yüzlerce rezillikle gelip çattı bakardeşiğım. Sen hiç eşeğin aletinden şehit olmuş insan gördün mü?....” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 112-116)

    Mesnevi erotizmi şu ibarelerle devam etmektedir:

    Bir oğlancı, evine bir oğlan götürdü. Onu başaşağı edip düzmeye koyuldu. Bu sırada o mel’un çocuğun belinde bir hançer gördü. Dedi ki: “Belindeki ne?” Oğlan: “Kötü düşünceli biri, hakkımda kötü bir düşünceye kapılırsa bununla karnını deşeceğim diye cevab verdi. Oğlancı, Tanrı’ya homdolsun dedi, iyi ki ben sana bir hile yapıp kötü bir düşünceye kapılmadım.” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 205)
    Mesnevi’de, cinsel tacizden de bahsedilerek, neredeyse sapıklık literatüründeki tüm örnekler tet tek kitaba aktarılmaya çalışılmıştır. Şöyle ki:

    ...Sözü kuvvetli, cerbezesi yerinde bir vaz’eden vardı. Minbere çıkmış va’z ediyordu. Kadın, erkek, herkes minberin dibine toplanmıştı. Cuha’da bir çarşap giyip yüzünü örttü, kadınlar arasına karıştı. Kimse onu tanımıyordu. Bir kadın, va’z edene gizlice sordu: “Kasıktaki kıllar, namazın bozulmasına sebeb olur mu?” Vaiz dedi ki: “Uzun olursa namaz mekruh olur. Ya hamam otuyla, ya ustura ile tıraş etmen lazım ki, namazın tamam olsun, kabul edilsin.” Kadın: “Ne kadar uzun olursa namazım kabul olmaz” dedi. Va’z eden dedi ki: “Bir arpa boyu uzun olursa traş etmek farzdır. Cuha hemen kızkardeş dedi, bak bakalım, benim kasığımın kılı o kadar olmuş mu? Tanrı rızası için elini uzat da bir yokla. Bakalım, mekruh olacak kadar uzamış mı? Yanındaki kadın, Cuha’nın şalvarına el atar atmaz eline aleti geldi. Derhal şiddetli bir nara attı. Hoca: “Sözüm gönlüne tesir etti” dedi. Cuha dedi ki:
    “Hayır, gönlüne tesir etmedi, eline tesir etti. A akıllı adam, gönlüne tesir etseydi vah yahine...” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 272)

    Celaleddin Rumi, Mesnevi’de erkeğin seks gücünü de şu hikayeyle dile getirir:

    O yiğitler de Musul’dan döndü, yola düştü. Yolda bir ormana, bir yeşilliğe geldi. Aşk ateşi, öyle bir parlamıştı ki, yerle göğü fark etmiyordu. Çadır içinde oay parçasına kasdetti. Akıl nerede, halifeden korkma nerede? Şehvet, bu ovada davul dövdü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turp olu turp. Yüzlerce halife, o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür. O kadına tapan er, şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu. Aleti, dosdoğru gideceği yere giderken orduda bir gürültü, bir kızılca kıyamettir koptu. Er sıçradı, çırılçıplak, açık saçık, bir halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Bir de ne görsün, ormandan kara bir erkek aslan kendisini ordunun içine kapmış koyvermiş. Atlar ürküp köpürmüşler, her çadır ve ahır yeri yıkılmış, herkes birbirine girmiş. Erkek aslan, ormanın gizli bir yerinden fırlamış, havaya deniz dalgası gibi tam yirmi arşın sıçramıştı. Er, pek yiğitti, aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın önünü kesti. Kılıcıyla bir vurdu, başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu çadıra koştu. O hurinin yanına gelince aleti hala dimdikti. Öyle bir aslanla savaştı da erliği, yine sönmedi, hala ayaktaydı. O tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. İstekle ona kendisini teslim etti. O anda o iki can birleştiler... Bir kaç gün murat alıp murat verdiler. Fakat sonra o büyük suçtan pişman oldu. Ey güneş yüzlü, bu işe dair halifeye birşey söyleme diye cariyeye yemin verdi. Halife cariyeyi görünce sarhoş oldu, onun tası da damdan düştü. Onu, övdüklerinin yüz misli güzel buldu. Hiç görme, işitmeye benzer mi? Halife buluşmayı diledi, bu maksatla cariyenin yanına gitti. Onu andı, aletini kaldırdı. O cana canlar katan, o sevgisini gittikçe artıran güzelle buluşmaya niyetlendi. Kadının ayakları arasına oturdu. Oturdu ama takdir, zevkinin yolunu bağladır. Farenin çatırtısı kulağına değdi. Aleti indi, uyudu, şehveti tamamıyle kaçtı... Cariye halifenin gevşekliğini görünce kahkahalarla gülmeye başladı... O erin, aslanı öldürüp geldiği halde hala aletinin inmediğini hatırladı. Kahkahası arttıkça arttı... Bir türlü gülmesi dinmiyordu. Nihayet halife alındı, huysuzlandı. Hemencecik kılıcını kınından sıyırdı. Habis dedi, neden gülüyorsun? Söyle... Cariye aciz kalınca ahvalini anlattı. O yüz Zal’a bedel olan Rüstem’in erliğini söyledi. Yoldaki gerdeği, o sırada vukua gelen halleri bir bir nakletti. Erin kılıcını çekip gidişini, aslanı öldürdükten sonra gelişini, aletinin hala gergedan boynuzu gibi ayakta olduğunu söyledi. Ondan sonra namuslu halifenin gevşekliğini ve farenin bir çıtıştısından aletinin söndüğünü görünce dayanamayıp güldüğünü bildirdi...” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 315)

    Bu sapık kimseler, seks konusunda o derece ileri gitmişler ki Celaleddin Rumi’nin şeyhi olan Şemsi Tebrizi ile alakalı olarak şöyle bir kıssayı da anlatır dururlar:

    Günlerden bir gün Şemsi Tebrizi’nin cariyesi kaybolmuş. Bulunması için bütün müridlerine haber salınmış. Her ne kadar arandıysa da cariye bulunamamış. İşte bu hal üzereyken Celaleddin Rumi, şeyhinin yanına gelmiş. Bir de ne görsün... Şeyh cariyeyle alt üst olmuş bir vaziyette... Oradan hemen uzaklaşmak istemiş... Şemsi Tebrizi onun geldiğini anladığı için onu içeri girmesi için çağırmış. İçeri girdiğinde ise cariye ortada yok imiş... Bunun üzerine Şemsi Tebrizi, Celaleddin Rumi’ye şöyle demiş:
    “Tanrı, sevdiği kullarına istedikleri gibi gelir. Bazen ben ona giderim, bazen ise o bana gelir...” (Menakibul Arifin-Ariflerin Menkibeleri)

    Dünya tasavvuf büyüğü olarak adlandırılan Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’si ve onlarla ilgili hikaye ve kıssaların yazıldığı kitkardeşrda onları düşünceleri, görüldüğü gibi açıkca meydandadır.
    Sapık tasavvuf ehli, hiçbir kural tanımaksızın Mesnevi gibi kitkardeşrda yazılan zırvaları yazanları bir ilah, yazılanları da bir vahiy ve Kur’an diye nitelemekte, böylece küfrünü olanca hızıyla ortaya koymaktadır.
    Celaleddin Rumi’ye tapılır derecesinde saygı duyulduğunu aşağıdaki hikayede vurgulamaktadır:
    Yine nakledilir ki, Celaleddin Rumi, çok vakitler hamama gider, tıraş olurdu. Dökülen kılları, dostlar uğur sayarak alırlardı. Meğer ki, büyük kimse hamamın hücresinde oturmuştu. Bu adam:
    “Eğer o kıllardan bir miktar elime düşerse, Celaleddin Rumi’nin müridi olurum” diye içinden geçirdi. Celaleddin Rumi, o kıllardan bir miktar o azize verilmesini derhal emretti. Bu aziz, hemen o anda baş koyup mürid oldu, hizmetler yaptı ve Sema’lar tertip etti.” (Menakibul Arifin (Ariflerin Menkibeleri)-A. Eflaki-MEB Yay c: 1 s: 552)

    Bir adamın kasık kıllarına bu ihtimam gösterilirse, kendisine gösterilecek saygıyı hiç düşündünüz mü?
    Celaleddin Rumi, öleceği günü Düğün Günü, gecesine de ALLAH’ına (!) kavuştuğu için Gerdek Gecesi demesine rağmen böyle bir kimse acaba neden tapılırcasına ululanmaktadır ?
    Bunun tek sebebi vardır... O da; tasavvufun felsefesi bunu gerektirdiği için..
    .MESNEVİ İNDİR İNCELE
    : (çoluk çocuktan uzak tutun ) [​IMG]
    + 18 bile az gelir + MÜSLÜMAN :mad:

    http://www.uyurgezer.net/mevlana-mes...14962.html?amp

    SAPIK İBADET (!) VİDEO [​IMG]

    http://www.youtube.com/watch?v=hPhyd27ZJg4

    http://www.youtube.com/watch?v=cvWKmxkjS0I

    http://www.youtube.com/watch?v=sW_6SilBILg


    [​IMG]

    http://www.youtube.com/watch?v=df_BLARtBkQ



    [​IMG]

    http://www.youtube.com/watch?v=5s4SbsU4czE

    [​IMG]


    40 gun 40 gece sema
    [flash]http://content.longtailvideo.com/files/player.swf?file=http://video.vtunnel.com/asd/6367ef05ebfb94ed374efb15450.flv&logo=http://img255.imageshack.us/img255/5830/logolqv.png&image=http://i1.ytimg.com/vi/hPhyd27ZJg4/default.jpg&flash width=500, height=350[/flash]


    Tümata- SEMA(5)- Mecalim yok, Yâ Mevlâna, Allah Hu, dua
    [flash]http://content.longtailvideo.com/files/player.swf?file=http://video.vtunnel.com/asd/6841d037e2b1c8dd2e198615450.flv&logo=http://img255.imageshack.us/img255/5830/logolqv.png&image=http://i4.ytimg.com/vi/cvWKmxkjS0I/default.jpg&flash width=500, height=350[/flash]


    hubyar semahı alevi
    [flash]http://content.longtailvideo.com/files/player.swf?file=http://video.vtunnel.com/asd/7860d84adca0cff53465a815450.flv&logo=http://img255.imageshack.us/img255/5830/logolqv.png&image=http://i4.ytimg.com/vi/sW_6SilBILg/default.jpg&flash width=500, height=350[/flash]


    Ayancık Davul-Zurna-Köçek Videosu
    [flash]http://content.longtailvideo.com/files/player.swf?file=http://video.vtunnel.com/asd/6f51d83ec388f1c33f429e15450.flv&logo=http://img255.imageshack.us/img255/5830/logolqv.png&image=http://i1.ytimg.com/vi/df_BLARtBkQ/default.jpg&flash width=500, height=350[/flash]


    Sema Dance
    [flash]http://content.longtailvideo.com/files/player.swf?file=http://video.vtunnel.com/asd/3e44b32fedbaf6831e538a15450.flv&logo=http://img255.imageshack.us/img255/5830/logolqv.png&image=http://i2.ytimg.com/vi/5s4SbsU4czE/default.jpg&flash width=500, height=350[/flash]


    (son)
  4. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    CELALETTİN RUMİ VE MOĞOLLARLA İLİŞKİSİ-

    MİKAİL BAYRAM İle bir söyleşi

    1. Geçtiğimiz ay Hulki Cevizoğlu’nun düzenlediği Ceviz Kabuğu programından Mevlana ve çevresi ile ilgili konuşmanızla Türkiye medyasında yer aldınız. Ve birtakım tepkilere maruz kaldınız. Bu röportajımızda olayın mahiyetini ele almak istiyoruz. Burada temel konu, Mevlana ve çevresinin Moğol yönetimiyle ilişkisidir. Bu konuyu açar mısınız?

    Bu konuyu ele almadan önce Moğolların Anadolu’yu işgal etmelerinin seyrini çok özet olarak gözden geçirmek gerekmektedir. Böylece olayı tarihi bağlamıyla ele almak mümkün olabilecektir. Moğollar Erzurum ve Erzincan üzerinden Anadolu’ya girdiler. Bir Moğol öncü birliği Anadolu’ya girerek önlerine gelen şehirleri yağmalama hareketine giriştiler. Bu dönemde Babailer isyanından (Türkmenlerin Selçuklu yönetimine başkaldırısı) dolayı Anadolu’da bir huzursuzluk vardı. Bir iç savaş hali yaşanıyordu.
    Moğollar bu iç savaştan yararlanarak Anadolu’ya girme cesaretini göstermişlerdi. Moğol orduları Sivas önlerine gelince Anadolu Selçuklu devleti 80 bin kişilik bir orduyla bu öncü Moğol birliklerini durdurmak ve Anadolu’dan çıkartmak üzere harekete geçti. Bu ordu Kösedağ mevkiinde 30 bin kişilik Moğol öncü birliklerine karşı ağır bir yenilgi aldı. Selçuklu ordusunun belkemiğini teşkil eden Türkmen askerler devlete karşı kırgın olduklarından savaş alanını terk etmişler bir ok dahi atmadan geri çekilmişlerdi.
    Moğol ordularının komutanı Baycu Noyan Kösedağ’da kazandığı bu zaferi müteakiben Sivas ve Tokat şehirlerine girip yağmaladılar. Buradan Kayseri’ye gelip orayı da muhasara altına aldılar.
    Bu konuyla ilgili olarak O devrin tarihçisi İbni Bibi “el-Evamiru’l-Alaiyye” adlı eserinde Cevlaki dervişlerin de Moğol askerleriyle birlikte Kayseri şehir surlarından gedik açmaya ve şehre girmeye çalıştıklarını zikreder. Moğollar 15 gün Kayseri surlarını dövdüler fakat şehre giremediler.
    Kayseri‘deki Ahiler ve Bacı örgütü mensubu olan genç kızlar şehri savunmaktaydılar. Ancak şehir subaşısı olan Hacok oğlu Hüsameddin (Ermeni dönemisi bir zat idi) şehrin pis suları için inşa edilmiş kanallardan sur dışına çıkarak Moğol komutanı Baycu Noyan ile görüşmeler yaptı ve bu atık su kanallarından Moğol askerlerini şehre soktu. Böylece Moğollar Kayseri’ye girmeyi başardılar. Moğollar şehri savaş ile aldıklarından büyük bir katliam yaptılar. Şehri ateşe verdiler. Çok sayıda Ahi ve Bacı üyesi öldürüldü. Devrin tarihçilerinden İbni Bibi ve Süryani tarihçi Ebu’l-Ferec 10 binlerce Ahi ve Bacının katledildiğini ve esir edilerek götürüldüklerini yazıyor. Bu sırada Ahi Evren Hace Nasreddin’in (Nasreddin Hoca) eşi olan Fatma Hatunun da Moğollara esir düştüğünü tespit etmekteyiz.
    “Menakib-i Evhaduddini Kirmani’nin” yazarı, Fatma Hatun’un bu savaşta Moğollara esir düştüğünü yazıyor. Moğollar Kayseri’ye girip bu katliamı gerçekleştirdikleri sırada Cevlaki (Kalenderi) dervişler maalesef Moğollarla birlikte hareket ediyorlardı. Bu Cevlaki dervişlerin bu olaya seyirci olmadıklarını, fiilen Moğollarla birlikte bu katliama iştirak ettiklerini düşünmek gereklidir. Nitekim Moğollar burada onbinlerce insan katlederken o sırada Kayseri’de bulunan Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin’in eteğine paralar saçtıklarını Menakibu’l-Arifin sahibi Eflaki bildirmektedir (Eflaki Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ve torunu Ulu Arif Çelebi’nin mürididir.)
    O dönemde bir Kalenderi şeyhi olan Şems-i Tebrizi’nin de Kayseri de olduğunu biliyoruz. Bu olaydan iki ay kadar sonra Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmeler yaptığını da yine Mevlevi kaynaklar belirtiyorlar. Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelişi 12 Eylül 1244’tür. Bu tarih Moğolların Kayseri’yi zaptedişlerinden 2-2,5 ay sonradır.
    Şems-i Tebrizi’nin bu tarihten önce Moğollarla irtibata geçtiğini gösteren belgeler de mevcuttur. Mesela Moğollar Erzurum’dayken Şems-i Tebrizi’nin de o yıllarda Erzurum’da olduğunu görüyoruz. Moğollar Kayseri’ye geldiğinde o yine oradadır. Şems-i Tebrizi’nin müritleri olan Kalenderi dervişlerin de Moğollarla birlikte hem Kösedağ’da hem de Kayseri’de savaşa katıldıklarını İbni Bibi naklediyor.

    2. O zaman Şems-i Tebrizi ve diğer bir Cevlaki şahıs Seyyid Burhaneddin’in Moğollarla işbirliği yaptığını söyleyebiliriz.

    Tabii ki. Burada görüldüğü gibi, Mevlana’nın iki hocası Şems-i Tebrizi ve Seyyid Burhaneddin-i Tirmizi’nin Moğollarla işbirliği halinde oldukları açıkça fark edilmektedir. Nitekim bu olaydan 1 yıl sonra Seyyid Burhaneddin ölünce onun türbesini de Moğollar inşa ettiler. Burada bir hususa da değinmek gerekir.
    Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmelerinden sonra Mevlana ile Moğollar arasında bir diyalogun başladığını görüyoruz. Bunun pek çok belgesi bulunmaktadır. Kayseri’de onbinlerce Ahi ve Türkmen’i öldüren, Baycu Noyan, ikinci defa Anadolu’yu istila ettiğinde Konya’ya da gelmişti. Bu gelişinde Mevlana ile görüşmeler yapmış ve Mevlana Baycu Noyan ile görüştükten sonra, şehre gelerek Baycu Noyan’ın evliyaullahtan olduğunu Konyalılara telkin etmeye çalışmıştır. Ahmet Eflaki Dede Menakibu’l-Arifin adlı eserinde bunu yazmaktadır.
    Mevlana’nın buna benzer bir iddiayı Cengiz Han için de dile getirdiğini görüyoruz. Dünya tarihinde Fir’avn ve Nemrut’tan sonra en gaddar ve kan dökücü devlet adamı Cengiz Han’dır. Mevlana Cengiz Han’ın bir mağaraya çekildiğini orada 10 günlük itikaftan sonra ALLAH’tan mesaj aldığını ve bu mesajı aldıktan sonra Harezmşahlar (Maveraunnehir ile Horosan arası) ülkesine yürüdüğünü ve başarılarının buradan kaynaklandığını iddia etmektedir.
    Bu iddiasını Fihi Ma fih adlı eserinde [​IMG] (M.E.B. baskısı, s. 101-103) dile getirmektedir.
    Hülagu Han için de buna benzer bir iddiada bulunmaktadır. Mevlana Moğollar’ın putperest olduklarını fakat oruca büyük bir önem verdiklerini ifade ettikten sonra Hülagu Han’ın Bağdat’ı kuşattığını bir türlü şehre giremediğini sonra bütün ordularına emir vererek atlarına üç gün süreyle yem ve su vermemelerini askerlerin de oruç tutmalarını emrettiğini söyler. Atların tuttuğu bu orucun yüzü suyu hürmetine Cenab-ı ALLAH’ın Bağdat’ın fethini Hülagu Han’ı müyesser kıldığını bildirir [​IMG](Menakibu’l-Arifin).
    Hülagu Han Bağdad’ı zaptettikten sonra daha batıya ilerleyebildi mi?Evet bundan sonra Suriye’yi işgale kalkıştı ancak orada Ayn-i Calut denilen yerde Memlüklü Hükümdarı Sultan Baybars’a ağır bir şekilde yenilip geri çekildi. Bu Sultan Baybars, Hülagu Han’ın öldürttüğü son Abbasi Halifesi’nin oğlu ez-Zahir Billah’ı Mısır’da halife ilan etti ve kendisi de halifenin emiri olarak onun hizmetinde olduğunu bildirdi.
    Mevlana “Mısır Halifesi ve Onun Hikayesi” başlığı altında müstehcen bir hikaye anlatarak bu Mısır Halifesini ve Sultan Baybars’ı rezil etmeye çalışmaktadır. Burada Mevlana’nın Hülagu Han’a arka çıktığını görmekteyiz. Bu hikayeyi yazmış olmasından dolayı olmalı ki, bir defasında Moğol vezirinin Mevlana’ya büyük miktarda para gönderdiğini Eflaki haber vermektedir.

    3. Mevlana’nın Moğol yönetiminden ve onlara destek verenlerden para alması bir defaya mahsus mudur yoksa başka zamanlarda da tekerrür etmiş midir?

    Moğolların bu şekilde birçok defa Mevlana’ya para ve değerli hediyeler gönderdiğini de yine Eflaki Dede bildirmektedir. Nitekim Mevlana da Moğol veziri Taceddin Mu’tez’e yazdığı mektupta kendisine gönderdiği paraları aldığını yazmaktadır. Üstelik Taceddin Mu’tez Aksaray’da Türkmenlerin mallarına el koymuş ve bu mallarına el koymuş ve bu mallardan Mevlana’ya da göndermişti. Bunun cizyeden (Gayr-i Müslimlerden alınan bu vergi) gelen paralar olduğunu Mevlana’ya bildirmektedir. O da bu paraları aldıktan sonra bu paraların kendisine helal olup olmadığı yönünde tereddüde düşmüş sonra helal olduğuna kanaat getirerek afiyetle yemiştir.
    Bir defasında da Moğol hazinedarı (Maliye Bakanı) olan Emir Şerefüddin, Mevlana’yı özel olarak ziyarete gelmiş, ona 1000 dinar para vermiştir. O dönem için bu çok külliyetli bir paradır (1 deve 10 dinardı).
    Bunun gibi daha pek çok örnekler bulunmaktadır. Bütün bu örnekler, Mevlana ile Moğollar ve Moğol yanlısı yöneticilerin ne kadar sıkı bir ilişki
    içinde olduğunu göstermektedir.

    4. Ceviz Kabuğu programında yaptığınız konuşmada Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi’nin Moğollara isyan sırasında öldürüldüğünü ve Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmadığını söylediniz. Bu konuyu açar mısınız?

    Olayı kısaca anlatayım.
    Şems-i Tebrizi Konya’ya gelince Mevlana çok güzel olduğu söylenen Kimya Hatun adındaki cariyesini Şems-i Tebrizi’ye nikahladı. Bu sırada Kimya Hatun 15, Şems 65 yaşlarındaydı. Kimya Hatun, Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi ile evlenmek istiyordu.
    Alaaddin Çelebi de onu seviyordu. Bu kızcağız Şems-i Tebrizi’nin yanında kalmak istemiyor, ara sıra onu terk edip bir yerlerde saklanıyordu. Mevlana ve Şems, Kimya Hatun’u arattırıyorlar, onu bulup tekrar Şems ile birlikte kaldıkları hücreye getiriyorlardı.
    Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi zaman zaman babasının yanına gelme bahanesiyle, Şems’in kaldığı hücrenin kapısının önünden geçiyor ve kendisini Kimya Hatun’a gösteriyordu. Bir defasında Şems-i Tebrizi, Alaaddin’in önünü keserek: “Hey delikanlı! Bir daha buradan geçersen ayaklarını kırarım” diyerek Alaaddin Çelebi’yi tehdit etmişti. Eflaki bu olayı Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesiyle ilgili görmekte ve Alaaddin Çelebi’nin bazı çevrelerle işbirliği yaparak Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayında aktif bir görev almasının sebebi olarak göstermektedir.

    5. Tarihin ışığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren adlı eserinizde Nasreddin Hoca’nın, aslında Ahi Evren Hace Nasreddin olduğunu ve Şems-i Tebrizi’ye suikast düzenleyenin bu zat olduğunu yazıyorsunuz. Bu suikast girişiminde Nasreddin Hoca ile Alaaddin Çelebi arasında bir işbirliği söz konusu mudur?

    Alaaddin Çelebi ile Şems-i Tebrizi arasındaki bu muhalefet üzerine Alaaddin Çelebi Şems-i Terbrizi’nin muhalifleri olan Ahiler arasında yer aldığı anlaşılmaktadır.
    Ahi Evren Hace Nasreddin’in talebesi olmuştur. Bu Hace Nasreddin yani Ahi Evren Sultan II. İzzeddin Keykavus’a vezir olduğu günlerde Şems-i Tebrizi’ye suikast düzenletmiştir (1247). Bu olayda Alaaddin Çelebi önemli bir rol üstlenmiştir. Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayından kısa bir süre sonra, Ahi Evren Hace Nasreddin ve Alaaddin Çelebi Kırşehir’e göçtüler. 1261 yılında Anadolu’nun birçok vilayetinde Moğollara karşı ayaklanmalar baş gösterdi. Kırşehir’de de Ahi Evren ve arkadaşları ayaklanma başlattılar.

    6. Ayaklanma başarılı oldu mu?

    Bu ayaklanmayı bastırmak üzere Mevlana’nın müridi ve Moğol asıllı Cacaoğlu Nureddin Kırşehir’e gönderildi. Nureddin Caca, Kırşehir’e gitmeden önce Mevlana ile bir görüşme yaptı. Tam bu sırada Mevlana’nın da oğlu Alaaddin Çelebi’ye iki mektup yazdığını ve onu aile ocağına dönmeye ikna etmeye çalıştığını görüyoruz. Cacaoğlu Nureddin buradaki ayaklanmayı bastırarak isyancıların tamamını kılıçtan geçirdi. Burada Ahi Evren Hace Nasreddin ve Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi’nin de öldürüldükleri anlaşılmaktadır. Cacaoğlu Nureddin bundan sonra Konya’ya gelmiş ve Alaaddin Çelebi’nin cenazesini de Konya’ya getirmiş olmalı ki, Alaaddin Çelebi’nin cenaze namazının kılınması söz konusu olmuştur.
    Mevlana ısrarlara rağmen oğlunun cenaze namazını kılmamıştır. Bu haberi hem Ahmet Feridun Spesalar hem de Eflaki vermektedir.
    Abdülbaki Gölpınarlı ve Feridun Nafiz Uzluk (Mevlana’nın hayatını yazan iki Mevlevi) Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmayışını, Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayına katılmasıyla izah etmektedirler.
    Alaaddin Çelebi Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayına katılmış olmakla katil olmuş olur. Hukuken katilin cenaze namazı kılınır. Mevlana bunu bilmeyecek kadar cahil olmamalıdır. O halde oğlunun cenaze namazını kılmamasının nedeni, oğlunun Moğol yanlısı iktidara karşı isyan durumunda öldürülmesinden dolayıdır. Yani oğlunu “baği” (Meşru otoriteye başkaldıran)addetmektedir. İslam Hukukunda bağinin cenaze namazı kılınmaz. O halde Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmaması Şemsi öldürülmesi olayına katılmasından dolayı değildir.
    Görülüyor ki, Mevlana bu iktidara karşı olanları baği kabul etmektedir. Bütün bu bilgi ve belgeler Mevlana’nın ve çevresindekilerin Moğol yöneticilerle ve Anadolu’da kurulan Moğol yanlısı yönetimlerle iyi ilişkiler içinde bulunduğunu göstermektedir.

    7.O zaman size yönelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu tepkileri anlamak mümkün değildir. Görülüyor ki bu tepki gösterenlerin, ne Mevlana’yı tanıyorlar ne de eserleri hakkında bilgileri vardır. Kaldı ki Şems-i Tebrizi’nin sohbetleri olan “Makalat” adlı eseri incelendiğinde bu zatın Anadolu insanını Moğollara itaat etmeye ve Moğol yönetiminden razı olmaya çağırdığı rahatlıkla görülebilmektedir. Aslında bu fikri Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi de dile getirmektedir. Eflaki şöyle bir anektod nakletmektedir.
    Ulu Arif Çelebi Moğolları destekliyordu. Moğollarla mücadele halinde olan Karamanoğulları Ulu Arif Çelebi’ye niçin kendileriyle olmayıp Moğollardan yana olduğunu sorduklarında o şöyle cevap vermiştir: “Biz dervişleriz. Bizim nazarımız ALLAH’ın iradesine bağlıdır. O iktidarı kime verirse biz de onun tarafını tutarız” demiştir . [​IMG](Menakibu’l-Arifin, II, 925- 926).

    Bütün bu belgeler ve bilgiler bize açık olarak göstermektedir ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve hocası Şems-i Tebrizi Moğol yanlısı bir politika izlemişlerdir. Ve bunun mücadelesini yürütmüşlerdir. Bu siyasi düşüncelerinin mücadelesini vermişlerdir. Bundan dolayı o dönemde Moğol iktidarına muhalif olan çevrelerle de mücadele etmişlerdir.
    Mevlana ile Hace Nasreddin arasındaki mücadele de buradan kaynaklanmaktadır. Hacı Bektaş’a ve Sadreddin Konevi’ye karşı muhalif tutumu da bundandır. Bu konuyu daha fazla detaylandırmaya gerek de görmüyorum. Mevlana’nın bu tutumunu tarihi verilere göre inkar etmek mümkün değildir. Bundan dolayı da tepki göstermek gereksiz ve yersizdir. Bu tepkiyi gösterenler bunun yerine “Mevlana da bir insandır. Onun da kendine göre bir dünya görüşü ve olaylara bakış biçimi ve değerlendirmelerinin bulunması tabiidir. Eserlerinde bu dünya görüşünü, hayata ve olaylara bakışını anlatmış ve yorumlamıştır” diyebilirlerdi. Nitekim ben de mesleğimin gereği olarak çalışmalarımda onun bu yönlerini tespite ve düşünce biçimini teşhise çalışıyorum. Birilerinin çıkıp Mevlana’yı ve eserlerini dinle, İslam ile özdeşleştirmeleri halinde içinden çıkılmaz bir kaos ortaya çıkar.
    Mesnevi’nin en başındaki “Bu Mesnevi alemlerin Rabbinden indirilmiş bir Kitap’tır” sözünü izah etmekmümkün değildir. “Ondan sonra Mevlana öyle demişse doğrudur” veya “Mevlana’nın sözünü yorumlama yetkisini kim bize vermiş” diyerek acz ve cehaletlerini örtbas etmeye çalışıyorlar.

    8. Tepkilerin ticari bir yönü var mı?

    Doğrusu akla gelmiyor değil. Bana karşı tepki gösterenlerin çoğu, Mevlana sayesinde Konya’ya turistlerin geldiğini ve çok sayıda Konyalının Mevlana sayesinde ekmek parası kazandıklarını bu davranışımın turistlerin Konya’ya gelişini engellemeye yönelik olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki bu olayın turizmle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bu konu turistleri hiç ilgilendirmez. Hatta turistlerin dikkatini çekici bir hava da yaratabilir. Çok enteresandır bu tepki gösterenlerden birisi Mevlana sayesinde Konya’da deprem olmadığını söylemektedir.
    Bu ve benzeri iddialar, bu tepkicilerin ne kadar tutarsız ve mesnetsiz olduklarını ortaya koymaktadır. Turizmi engelleme şeklindeki karşı çıkışlardan birine şöyle cevap verdim: “Keseniz zarar görecek diye endişe buyurmayınız. Tevhidi bir iman üzere olursanız, ALLAH başka rızık kapıları açar, ummadığınız yerden size nimet verir.”

    9. Bu konuyu ele almanın gereksiz ve zamansız olduğu yönünde eleştiriler aldınız, bu konuda ne diyeceksiniz?

    Bir tarihçi olarak bu olayı şu maksatla ele alıyoruz.
    Moğollar Anadolu'yu işgal etmiş birçok vilayette katliamlar olmuş. Müslümanların malları yağma edilmiş, böyle bir ortamda Mevlana gibi şair ve mütefekkir bir zatın bu olaylar karşısındaki tutumu nedir ve olayları nasıl değerlendirmektedir?
    Anadolu insanına ve çevresindekilere neler tavsiye etmektedir?
    Toplumdaki problemlere yaklaşımı nasıldır vb. sorular akla gelebilir. Bu sadece Mevlana için geçerli değil. O devrin diğer ilim adamları, şair ve mütefekkirleri için de aynı amacı gözetmek durumundayız. Böyle bir ortamda kim ne yapmaktadır?
    İşte bu çalışmalar içine girdiğimizde Mevlana'yı da bu yönde bir değerlendirmeye tabi tutmak zorundayız. Bir tarihçi olarak bunu yapmak mesleğimizin gereğidir. Her tarihçi hangi dönem ile ilgili çalışıyorsa kendi dönemindeki ileri gelenleri tespit etmek ve onların yolunu yordamını ve faaliyetlerini mercek altına almak durumundadır.
    Ben de bir Selçuklu dönemi mütehassısı olarak bu işi yapmaktayım. Bundan dolayı ilim ve fikir adamlarının elini kolunu bağlamaya kalkmak bilimselliğe hatta insanlığa yakışır şey değildir.
    Hiçbir konuda ilim ve fikir adamlarına kısıtlama getirilemez. Her devirde ilim adamaları araştırmalarının verilerini toplumla paylaşmak durumundadır. Bunun engellenmesi halinde toplum statik bir yapı içinde hapsedilmiş olur. Devlet ve yöneticiler de ilim adamlarına bu verilerini toplumla paylaşma imkanı vermek durumundadırlar. Oysa görüyoruz ki, yöneticiler de en az bağnazlar kadar ileri gitmekte ve hatta birtakım yakışıksız ve terbiyesiz ifadeler kullanabilmektedirler.
    Burada bir hususa daha değineyim. Bu fikirleri 30 seneden beri söylüyor ve yazıyorum. Sanki ilk defa söylüyormuşum gibi bana karşı hücuma geçtiler.

    Medyanın ve halkın bunu bilmemesi mazur görülebilir. Fakat Mevlana savunuculuğunu yaptığını zannedenlerin bunu bilmeleri gerekirdi. Anlaşılıyor ki bu Mevlana savunucuları Mevlana ve eserlerini bilmedikleri gibi Mevlana hakkındaki görüş ve beyanlardan da habersizdirler. Çünkü Mevlana hakkındaki bu iddialar 80 seneden beri birçok tarihçi ve ilim adamı tarafından yazılmıştır. Rahmetli Fuat Köprülü, Şehabeddin Tekindağ Mustafa Akdağ bu yönde fikirler beyan eden tarihçilerdenbirkaçıdır. Bunlardan biri de benim.
    13.06.2002
  5. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    İmam Rabbani'den Misaller


    1. Şeyhülislam Ahmed Namık-i Cami ALLAH adına yalan söylüyor. (S.331)

    Mevlânâ Abdürrahmân Câmî (k.s.) Nefehât kitabında diyor ki:
    Şeyhülislâm Ahmed Nâmık-i Câmî buyurdu ki: "Evliyanın çektiği riyazetlerin, sıkıntıların hepsini yalnız başıma çektim ve daha çok da çektim. ALLAHü teâlâ, evliyaya verdiği hâllerin, ihsânların hepsini bana verdi. Her dörtyüz senede, Ahmed isminde bir kuluna böyle büyük ihsanlar yapar ve bunu herkes görür." Ahmed Câmî'den, Imâm-ı Rab bânî (k.s.) zamanına kadar dörtyüzotuzbes sene olup, bu zaman içinde evliya arasında bu büyüklükte, Ahmed isminde biri bulunmadı. Ahmed Câmî'nin haberi, büyük bir zan ile Imâm-ı Rabbânî'ye (k.s.) âid olmaktadır. Şeyhülislâm Ahmed Câmî'nin; "Benden sonra benim ismimde onyedi kişi gelir. Bunların sonuncusu bin târihinden sonra olup, en büyüğü ve en yükseği odur" sözü de, bu hususu kuvvetlendirmektedir.

    2. İmam-ı Rabbani ALLAH adına yalan söylüyor. (S.336)

    Birgün Imâm-ı Rabbani hazretleri murakabe halkasında bir kırıklık' ve amellerindeki kusurlan görme hâlinde iken: "Seni ye kıyamete kadar vâsitalı veya vasıtasız seni tevessül, vesîle edenleri, senin yolunda gidenleri ve sana muhabbet edenleri magfiret eyledim" nidâsını duydu. Ve "Bunu herkese söyle" diye kendilerine emrettiler. Nitekim Mebde' ve Me'ad risalelerinde bunu bildirmiştir.
    İmam-ı Râbbânî hazretlerine; "Elbette o, müttekîlerdendir" ilhamı geldi. Bunun sebebi şu idi: Birgün vefat eden oğullarından birinin ruhuna sadaka olarak bir yemek verdi. Bu arada inkisarlarının (kırıklıklarının) kendisini istilâ etmesinden dolayı buyurdu ki: "Bu sadakamızı nasıl kabul ederler. ALLAHü teâlâ sadakayı kabul hakkında; "ALLAH ancak müt-tekîlerinkini kabul eder" buyuru-yor. Bunu derken, şöyle bir nidâ geldi: "Elbette o müttekilerdendir."
    İmâm-ı Rabbânî hazretlerine: "Cenaze namazında bulunduğun herkes mağfiret olunmuştur" müjdesi ilham olundu.
    Magfiret olunması için hangi mezarın başına gitse, kendisine o mezarda bulunanlardan azabın kaldırıldığı ilham edilirdi.
    İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ilham olundu ve müjde verildi ki: "Senin söylediğin ve yazdığın ilimlerin hepsi bizdendir." Kendisine mahsûs olup, tereddüt ve şüphe ettiği ilimlerin doğrularını ve hakikatlerini de kendisine bildirdiler.

    3. “ALLAH şöyle bildirdi.” diyerek ALLAH’a iftira ediyor. (S.336)
    İmâm-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: "Ramazân-ı şerifin son on gününde idi. Teravih namazını kıldıktan sonra, kendimde bir gevşeklik hissedip yatağıma yatmak istedim. Yatarken, bu gevşekliğin çokluğundan evvelâ sağ tarafa döneceğimi unuttum. Hâlbuki bu sünnet idi. Sol tarafa dönüp yattım. Bir müddet sonra sünneti terk ettiğim hatırıma geldi. Bunu ilk defa terk ettiğimi düşündüm. O anda unutarak ve sehven olduğu bildirildi. Fakat, sünneti terketmek korkusu benden gitmedi. Hemen kalktım; sağ tarafa dönüp yattım. Bunu yaptık tan sonra ALLAHü teâlânın nihâyetsiz nur ve feyzleri zâhir oldu ve şöyle bildirildi: "Sen bu kadar sünnete riayet edince, ahirette hiçbir şekilde sana azâp etmem!"

    4. “ALLAH Rasulu icazet yazmak için gelip yatağının üzerine oturuyor.” Yalanı (S.236-237)

    Yine Ramazan-ı şerifin son on gününde buyurdu ki: "Bu gün son derece güzel bir hâl zahir oldu. Yatağımda uzanmış yatıyordum. Gözlerimi kapamıştım. Yatağımın üzerine bir başkasının gelip oturduğunu hissettim bir de ne göreyim evvelkilerin ve sonrakilerin seyyidi, efendisi Peygamberimizdir(s.a.v.).Buyurdu ki: " Senin için icazet yazmağa geldim.Hiç kimseye böyle bir icazet yazmadım." Gördüm ki , o icazetnamenin metninde bu dünyâya ait büyük lütuflar yazılı idi. Arkasında da öbür dünyaya ait, çok inayetler yazmışlardı." İmam-ı Rabbani hazretleri bu hususu "Mektubat" ının 3. cilt 106. mektubunda uzun bildirmektedir.

    5. “Şeytanı İmam-ı Rabbani’nin sinesinden dışarı çıkardılar.” Yalanı (S.337)

    Vesveler veren Hannası (Şeytan) İmam Rabbani'nin sînesinden dışarı çıkardılar. Kendisi bunu söyle anlatmıştır: "Duhâ (kuşluk) namazında idim. Aniden sinemden büyük bir belanın çıktığını gördüm. Ondan sonra, onun yuvasının da sinemden çıkarıldığını gösterdiler. Etrafında bulunan büyük zulmetten de bir eser kalmadı. Kalbimde büyük bir inşîrâh (ferahlık) buldum.Göğsümden çıkanın, Resûlullahın (s.a.v.) ondan ALLAHü teâlâya sığınmakla emir olunduğu Hannâs olduğunu bildirdiler. Ve yine bildirdiler ki, usûl-i dinde zahir olan düşünce ve tehlikelerin menşei bu Hannâsdır ki, göğüste yuvası vardır. Kalbi her zaman oradan iğneler.

    [İslam Alimleri Ansiklopedisi c. 15, Türkiye Gazetesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul]


    İmam Rabbani ALLAH c.c. zahir ismiyle nasil alay ediyor:

    Kamil ve herkesi kemale kavuşturan, vilayet derecelerine ulaşmış, nihayeti başlangıca yerleştirmiş olan yolda gidenlerin önderi, ALLAH-u Teala’nın beğendiği dinin kuvvetlendiricisi.. Şeyhimiz ve imamımız Şeyh Muhammed Baki Nakşibendi ve ahrari (K.S.) hazretlerine kölelerinin en aşağısı olan Ahmet’den en yüksek makama dilekçedir. Kıymetli emirlerinize uyarak bu mektubu yüzümün karasıyla yazıyorum. Dağınık , bozuk olan hallerimi titreyerek arzediyorum. Bu yolda ilerlerken, ALLAHü Teala’nın ism-i zahirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa şeklinde, onların organları halinde ayrı ayrı zahir oldu. Bu taifeye o kadar bağlandım ki, nasıl bildireyim, kendimi tutamıyorum. Onların şeklindeki zuhur başka hiçbir şeyde yoktu. Alem-i emrdeki latifelerin halleri ve acaip güzellikler bu şekilde göründüğü kadar başka hiçbir şeyde görülmüyordu. Onların yanında eriyordum. Yanıp kül oluyordum. Bunun gibi her yiyecekte, her içecekte ve her cisimde ayrı ayrı tecelliler oldu.

    [Mektubat, Ahmed Faruki Serhendi, Ter.H.Hilmi Işık]

    (Not: Nisa ; Kadınlar demektir)
  6. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tam İlmihal, Saadet-i Ebediye [​IMG]


    1-Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım, iftirası. (S: 33)

    Seyyid Abdülhakîm efendi buyurdu ki: (Her Peygamber, kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed "aleyhisselâm" ise, her zemânda, her memleketde, ya'nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güç birşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidarı yokdur). ALLAHü teâlânın, (Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım!) buyurduğu, (Ma'rifetnâme) önsözünde ve (Mevâhib-i ledünniyye)nin 6. cı ve 13. cü ve (Envâr-ı Muhammediyye)nin 13. cü ve 15. sahîfelerinde yazılıdır. İmâm-ı Rabbaninin (Mektubat)'ının üçüncü cildindeki 122.ve 124. mektublarında da yazılıdır.


    2-İbn Arabi’nin kabirde ademden önceki ademlerle görüştüğü yalanı. (s:79)

    Soruyorsunuz ki, şeyh Muhyiddîn-i Arabî "kuddise sirruh", (Fütûhât-ı mekkiyye) kitabında, bir hadîs-i şerîf bildiriyor. Bu hadîs-i şerîfde, Peygamberimiz "sallALLAHü aleyhi ve sellem", (ALLAHü teâlâ, yüzbin Âdem yaratmışdır) buyurmakdadır. Muhyiddîn-i Arabî "rahmetullahi aleyh" sonra âlem-i misâlden gördüğü birkaç şeyi yazıyor ve diyor ki, (Kâ'be-i mu'azzamayı tavaf ederken, yanımda birkaç kişi vardı. Bunları hiç tanımıyordum. Tavaf yaparken, arabî iki beyt okudular. Bir beytin ma'nası şöyle idi:
    Yıllarca, biz de sizin gibi,
    Hepimiz, tavaf etdik bu evi.
    Bu beyti duyunca, bu kimselerin âlem-i misâlden olması hatırıma geldi. Böyle düşünürken, içlerinden biri, bana bakarak, ben, senin dedelerinden birisiyim dedi. Sen öleli kaç sene oldu? dedim. Kırkbin seneden çok dedi. Bu sözüne şaşdın ve tarihçiler, insanların ilk babası olan Âdemden "aleyhıisselâm", bugüne kadar yedibin sene geçmediğini söylüyor dedim. Senj hangi Âdemi diyorsun? Ben, yedibin seneden çok önceki zemânlarda yaşıyan Âdemin evlâdındanım, dedi. Bunu işitince yukarıdaki hadîs-i şerifi hatırladım).


    3-Evliyaların bir çoğu bir anda çeşitli yerlerde görülmüş , birbirine uymayan işler yapmışlardır. Yalanı . (s: 85)

    Evliyadan bir çoğu, bir ânda çeşidli yerlerde görülmüş birbirine uymıyan işler yapmışlar. Burada da latifeleri, insan şekline girmekde, başka başka bedenler hâlini almakdadır. Bunun gibi, meselâ Hindistânda oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir Velîyi, hacılar Kâ'bede görüp konuşduklarını, başkaları da, meselâ aynı günde İstanbulda, bir kısm kimseler de, bu Velî ile, yine o gün, Bağdâdda görüşdüklerini söylemişlerdir. Bu da, o Velînin latifelerinin muhtelif sekiler almasıdır. Ba'zan o Velînin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere, yanılıyorsunuz, o zamân, evimde idim. O memleketlere gitmemişdim, o şehrleri bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der.
    Yine bunlar gibi, güç hâlde bulunan kimseler, korku ve tehlükelerden kurtulmak için, ölü veya diri olan ba'zı Evliyadan yardım istemişdir. O büyüklerin, kendi sekilerinde olarak, hemen orada bulunduklarını ve imdâdlarına yetiştiklerini görmüşlerdir. Bu Evliyanın "kadde-sALLAHü teâlâ esrârehümül'azîz, yapdıkları yardımdan ba'zan haberi olmakda, ba'zan da olmamakdadır. [Bu hâl, bilhassa muharebelerde görülmüşdür.] Böyle yardımları yapanlar, o din büyüklerinin ruhları ve latifeleridir. Latifeleri ba'zan, bu âlem-i şehâdetde, ba'zan da âlem-i misâlde şekl almakdadır. Nitekim Peygamberimizi "sallALLAHü aleyhi ve sellem" bir gecede, binlerce kimse, rü'yâda görüp istifâde etmekdedir. Bu gördükleri, hep Onun "sallALLAHü aleyhi ve sellem" latifelerinin ve sıfatlarının âlem-i misâldeki şekileridir. Yine bunlar gibi, sâlikler, mürşidlerinin âlem-i misâldeki suretlerinden istifâde ederler ve bu yolla müşkillerini çözerler.


    4-Rasuullahın beşeri vasfını kutsallaştırma, iftirası. (s:379-380)

    Server-i âlemin "sallALLAHü aleyhi ve sellem" mübarek gözleri uyur, kalb-i şerîf-i uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Asla esnemezdi. Mübarek vücûdu nûrânî olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivrisinek ve diğer böcekler mübarek kanını içmezdi. ALLAHü teâlâ tarafından Resûlullah olduğu bildirildikden sonra, şeytânlar göklere çıkarak haber alamaz ve kâhinler söyleyemez oldu.
    Bir kimse, Rahmeten-lil-âlemin "sallaîîahü teâlâ aleyhi ve sellem" rü'yâda görse, muhakkak Onu görmüşdür. Çünki, şeytân Onun şekline giremez.
    Server-i âlem "sallALLAHü aleyhi ve sellem", bizim bilmediğimiz bir hayât ile, şimdi hayâtdadır. Cesed-i şerifi asla çürümez. Kabrinde bir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevâti kendisine haber verir. Minberi ile kabr-i şerîfi arasına (Ravda-i mutahhera) denir. Burası cennet bahçelerindendir.



    5-Hilmi Işık Ebu Hanife’nin şahsında ALLAH’a ve Resülune iftira ediyor. (s:441-442)

    Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecektir. Bu, Kıyamet günü, ümmetimin ışığı olacakdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Nu'mân bin Sabit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, ALLAHü teâlânın dînini ve benim sünnetimi canlandıracakdır) buyuruldu. (Ebû Hanîfe adında biri gelir. O, bu ümmetin en hayrlısıdır), (Ümmetimden biri, sünnetimi canlandırır. Bid'atleri öldürür. Adı, Nu'mân bin Sâbitdir), (Her asırda, ümmetimden, yükselenler olacakdır. Ebû Hanîfe, zemânının en yükseğidir), (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecekdir. İki küreği arasında ben vardır. ALLAHü teâlâ, dînini, onun eli ile canlandırır) hadîs-i şerifleri meşhurdur.
    Âlimlerden biri, rü'yâda, Resûlullaha "sallalla-hü aleyhi ve sellem", (Ebû Hanîfenin ilmi için ne buyurursunuz?) dedi. Cevâbında, Onun ilmi herkese lâzımdır) buyurdu. Başka bir alim, rü'yasında (Ya ResulALLAH! Küfe şehrindeki Nu'mân bin Sabitin bilgileri için ne buyurursunuz?) dedi. (Ondan öğren ve onun öğretdiği ile amel et. O, çok iyi kimsedir) buyurdu! İmâm-ı Alî "radıyALLAHü anh" (Size, bu Küfe şehrinde bulunan, Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilm ile, hikmet ile dolu olacakdır. Âhır zemânda, birçok kimse, onun kıymetini bilmiyerek helak olacakdır. Nitekim, şî'îler de, Ebû Bekr ve Ömer için helak olacaklardır) dedi. İmâm-ı Muhammed Bakır "rahmetullahi aleyh", Ebû Hanîfeye "rahmetullahi teâlâ aleyh" bakıp (Ceddimin dînini bozanlar çoğaldığı zemân, sen onu canlandıracaksın. Sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapıkları doğru yola çevireceksin! ALLAHü teala yardımcın olacak!) buyurdu.



    6-Hilmi Işık’ın ‘veliler gaybı bilir’, iddiası (s: 448)

    Evliya gaybı bilemez diyorlar. Bunlara cevâb olarak deriz ki, bu âyet-i kerîme, gaybın vasıtasız olarak ve yalnız vahy getiren meleğe bildirilmesini haber veriyor. Peygamberler ve Evliyâya diğer melekler vâsıtası ile veya başka vâsıta ile bildirilmekdedir.



    7-Hilmi Işık Abdulkadir Geylani ve Maruf Kehriye ilahlık vasfı veriyor. (s:455-6)

    Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri de(Mişkat) tercemesinde buyuruyor ki, (Peygamberler ve Evliya öldükden sonra, bunlardan yardım istemeğe, meşâyıh-ı izam ve fıkh âlimlerinin çoğu caizdir dedi.
    Keşf ve kemâl sâhibleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu ruhlardan feyz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere (Üveysî) dediler.
    İmâm-ı Şâfi'î buyuruyor ki, imâm-ı Musa Kâzımın kabri, duamın kabul olması için bana tiryak gibidir. Bunu çok tecribe etdim. İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki, diri iken tevessül olunan, feyz alınan kimseye, öldükden sonra da tevessül olunarak feyz alınır. Meşâyıh-ı kiramın büyüklerinden biri diyor ki, diri iken tesarruf yapdıkları gibi, öldükden sonra da tesarruf, yardım yapan dört büyük Veli gördüm. Bunlardan ikisi, Ma'ruf-i Kerhi ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretleridir.


    8-Hilmi Işık insanları kabirlere tapmaya çağıroyor.(s.459)

    Abdüllah-ı Dehlevî hazretleri sekizinci mektubunda, (Bu fakîrin rûhâniyyetine teveccüh ediniz! Yâhud, mirza Mazher-i Cân-ı Cananın mezarına gidip, onun rûhâniyyetine teveccüh ediniz! Ona teveccüh edince, ALLAHü teâlânın feyzlerine kavuşulur. O, zemânımızdaki binlerce diriden daha fâidelidir) buyurmakdadır. (Makâmat-i Mazheriyye) 58. sahîfesinde buyuruyor ki, (Evliya mezarlarını ziyaret ederek, feyz vermeleri için yalvar! Fatiha ve Salevât okuyup, sevâblanın mübarek ruhlarına göndererek, onları ALLAHü teâlânın rızâsına kavuşmak için vesîle yap ki, zahir ve bâtın se'âdetlerine bu vesîle ile kavuşulur. Fekat, kalbi tasfiye etmeden, Evliya kalblerinden feyz almak güçdür. Bunun için, hâce Behâüddîn "kaddesALLAHü teâlâ sirrehül'azîz" evvelâ, Evliyanın kalblerinden feyz almağı nasîb etmesini ALLAHü teâlâdan istemek, daha iyidir, demişdir).


    9-Hilmi Işık’ın ‘Kur’an’ı anlamak için değil, bereketlenmek için okunmalıdır’, iddiası (s:469)

    Kur'ân-ı kerîmi, anlamak ve anladığımıza göre amel etmek için değil, kelâm-ı ila-hîden bereketlenmek, fâidelenmek için okuyoruz. Biz mukallidler, tefsir ilmini bilmediğimiz için, ahkâm-ı islâmiyyeyi, din imamlarımızın kitâblarından öğreniyoruz.



    10-Hilmi Işık Kutb dediği hayali kişilere ilahi sıfatlar vererek ALLAH’a iftira ediyor. (s:909)
    Bugün memleketimizde ve bütün dünyada bir Mürşid-i Kamil, bir Arif-i mükemmil bulunduğunu bilmiyoruz. Evet (Kutb u medar) her zaman bulunur. Şimdi de vardır. Resulullah(sav) zemanın da vardı. Bunlara (Kutbul Aktab) da denir. Fekat, bunlara inziva lazımdır. Bunları kimse tanımaz. Hatta bazen, kendileri bile kendilerini bilmez. (Kutb u İrşad) ise kayyum-ı alemdir. Herkese rüşd ve iman, bunun vasıtası ile gelir…

    Tam İlmihal, Saadet-i Ebediye, Hakikat Kitabevi, 80.Baskı, İst.2000

    (Devam edecek)
  7. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tam İlmihal, Saadet-i Ebediye [​IMG]

    Osman Ünlü’nün her fırsatta reklamını yaptığı KİTAPTAN ALINTILAR
    (Hakîkat Kitâbevi / 98. Baskı)


    KURAN’I BİR TEK HZ. PEYGAMBER ANLAR. HATTA CEBRAİL’E DE O ÖĞRETMİŞTİR. (s.45)

    Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını, yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlar. Başka kimse, tâm anlıyamaz. (s.44)


    (…) hattâ Cebrâîl “aleyhisselâm” dahî, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını, esrârını, Resûlullaha sorardı.

    KURAN’IN MEALİNİ OKUMAK, ANLAMAK CAİZ DEĞİLDİR. YALNIZ ARABCASI OKUNMALIDIR.(s.48)

    Kur’ân-ı kerîmi başka harflerle veyâ tercemesini yazmak, okumak, öğrenmesini kolaylaşdırır demek doğru değildir. Kolay olsa bile, câiz olmasına sebeb olamaz.

    DİŞİ DOLGULU HANEFİLER CENABETTİR. (s.133)

    Hanefî mezhebinde dişlerin arası ve diş çukuru ıslanmazsa gusl temâm olmaz. Bunun için, diş kaplatınca ve doldurunca, gusl abdesti sahîh olmaz. insan cenâbetlikden kurtulmaz.

    KURAN’I ALİMLERDEN BİRİNİN OKUDUĞUNUN DIŞINDA OKUYAN KAFİRDİR. ONU DÖĞMEK GEREKİR (s.47)

    Eshâb-ı kirâmdan birinin okuduğu bildirilmiyen bir okumaya (Kırâet-i şâzze) denmez. Böyle okuyanı habs etmek, döğmek lâzımdır. Din âlimlerinden hiçbirinin okumadığı şeklde okumak, ma’nâyı ve kelimeleri bozmasa bile, küfrdür.

    TASAVVUF MÜZİĞİ İLE UĞRAŞAN ZINDIK KAFİRDİR. (s.721-722)

    İslâmiyyetde müzik, çalgı yokdur. Son zemânlarda işitilen (Tesavvuf müziği) sözünün islâmiyyetde yeri olmadığı anlaşılıyor. Harâma halâl diyenin kâfir olacağı bildirildi. Bunun için, harâmı ibâdete karışdıranın, hem kâfir olacağı, hem de islâmiyyeti yıkmak, bozmak için uğraşan zındık olacağı hâtıra gelmekdedir.

    İMAM-I AZAM BU DİNİN ASIL PEYGAMBERİDİR. (s.467)

    Ebû Hanîfenin kıyâsı doğru değildir diyen kâfir olur.

    HZ. İSA DA HANEFİ MEZHEBİNDENDİR.(s.106)

    Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” gökden inip, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe mezhebine uygun ictihâd edecek, onun halâl dediğine halâl diyecek, harâm dediğine harâm diyecekdir.

    RAMAZAN ORUCU 32 GÜNE ÇIKTI. (s.316)
    Ramezânın takvîmlere veyâ mezhebsiz memleketlere uyarak başlatıldığı yerlerde, bayramdan sonra, iki gün kazâ orucu tutmak lâzımdır.

    MEZHEBE GİRMEYEN KAFİR GİBİ BİŞEYDİR MUTLAKA CEHENNEME GİRECEKTİR. (s.445)

    Dört mezhebden birinde olmıyan kimsenin îmânı bozulur. Yâ, (bid’at sâhibi), ya’nî sapık müslimândır. Yâhud, mürted olur. Bunun her ikisi de, tevbe etmeden ölürse, muhakkak Cehenneme girecek, ateşde yanacakdır.

    İSKAT VE DEVİRİ KABUL ETMEYEN KAFİRDİR. (s.1019)

    Ehl-i sünnet âlimlerinin üstünlüklerini anlıyamayan ve mezheb imâmlarımızı da, kendileri gibi hayâl ile konuşuyor sanan ba’zı kimselerin, (islâmiyyetde iskât ve devr yokdur. iskât, hıristiyanların günâh çıkartmasına benziyor) gibi şeyler söylediklerini işitiyoruz. Bu gibi sözleri, kendilerini tehlükeli duruma düşürmekdedir. Çünki, Peygamber efendimiz, (Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez) ve (Mü’minlerin güzel gördüğü şey, Allah indinde de güzeldir) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfler, (Berîka)nın 94. cü sahîfesinde yazılıdır ve devr yapmanın elbette doğru olduğunu gösteriyor demekdedir. Devr yapmağa inanmıyan, bu hadîs-i şerîflere inanmamış olur. İbni Âbidîn, vitr nemâzını anlatırken, (Dinde zarûrî olan, ya’nî câhillerin de bildikleri icmâ’ bilgilerine inanmıyan kimse, kâfir olur) buyuruyor.


    EVLİYAYA ADAK ADAMAK CAİZDİR. (s.479)

    Şarta bağlı olarak Evliyâya adak yapmak da, kendini, günâhı çok, düâ etmeğe yüzü yok bilerek, mubârek birini vesîle edip, Allahü teâlâya yalvarmak demekdir. Meselâ (Hastam iyi olursa veyâ şu işim hâsıl olursa, sevâbı (Seyyidet Nefîse) hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasîn okumak veyâ bir koyun kesmek nezrim olsun) deyince, bu dileğin kabûl olduğu çok tecribe edilmişdir. Burada, Allahü teâlâ için Kur’ân-ı Kerîm okunup veyâ koyun kesip, sevâbı seyyidet Nefîse hazretlerine bağışlanmakda, onun şefâ’ati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifâ vermekde, kazâyı, belâyı gidermekdedir.

    Mektubattan bir çok alıntı yaptıkları ilmihallerinde nedense 453. Mektubun bir kısmını alıp aşağıdaki kısmını yazmamışlar:

    Kadınların, meşayih niyeti ile oruç tutmaları da böyledir. Bunların isimlerini ekseriyetle kendiliklerinden uydururlar; onların niyeti ile de oruç tutarlar. Her gününün iftarı için, hususi bir vaziyet tayin ederler. Oruç için de, günler tayin ederler. Taleplerini ve maksatlarını da bu oruçlara bağlı kılarlar. Bu oruçlar sebebi ile, o meşayihten hacetlerinin yerine gelmesine talep ederler. Sanırlar ki, işlerinin yerine gelmesi onlardandır. Böyle bir fiil, Allah'ın ibadetinde başkasını ortak etmektir. Ona ibadet yolu ile hacetlerin talebini başkasından yapmaktır. Üstte anlatılan fiilin şenaatini bilmek gerek. Bir hadis-i kusdisede şöyle geldi: "Oruç benim içindir; onun mükâfatını ben veririm."

    (…) Bu şeni (alçakça) fiili izhar ettikleri zaman, bazı kadınlar der ki: -Biz, bu oruçları Allah için tutarız. Ancak, onun sevabını meşayihin ruhlarına hediye ederiz.

    Böyle bir söz, onlardan gelen hile yoludur. Eğer bu sözlerinde doğru iseler; oruç için günlerin tayinine ne hacet? Hususi taam vermek, iftarda çeşitli şeni vaziyetlerin tayinine neden gerek duyulur?
    Onlar, çok kere, iftar vaktinde haram işler irtikâb ederler. Haram olan bir şeyle de oruç açarlar. Hiç de muhtaç olmadıkları halde, dilenirler ve o dilenerek aldıkları ile oruç açarlar. Sanırlar ki, hacetlerinin yerine gelmesi, bu haramı irtikâbına bağlıdır.
    (Mektubat-ı Rabbani/453. Mektup)
    Üstte anlatılan manada yapılan işler aynen dalâlet olup, şeytanın aldatmacalarıdır. Allah korusun.

    ÖLÜLERİN RUHLARI ANDIĞIN YERDE BİTER ve YARDIM İSTEYENE YARDIM EDER (s.743)

    Melekler ve Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve Evliyânın rûhları ve Sâlih mü’minlerin rûhları, herkim nerede ve ne zemânda ve her ne hâlde çağırırsa, orada bulunur, yardım ederler. Hızır aleyhisselâmın, sıkıntıda olanların imdâdına yetişmesi böyledir. Fahr-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem”, ümmetinin her birine, hele ölüm zemânında, imdâda yetişmesi de böyledir. Azrâîl aleyhisselâm, rûh [cân] almak için her ânda, her yere gelmesi de, böyledir. Her Mürşid-i kâmilin, talebesine yetişmesi de böyledir ki, bunlar zemânı ve mekânlıdır.

    Ayrıca kitaplarının sonunda Muhammed aleyhisselam’ın hakkı için diye başlayıp kendi hocalarının isimlerinin bir bir sayıldığı uzunca bir dua var. Üstelik bu duanın ismi de “tevhid duası” (Bak. s.1248)
  8. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Vehhabiye Nasihat, H.Hilmi Işık Kitabından Sapıklıklar [​IMG]
    1. Cafer-i Sadık’ın şahsında Ebu Hanife’ye iftira. (S.24)

    İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, ömrünün son yıllarında, ictihâdı bırakdı. İiki sene, Ca'fer Sâdık hazretlerinin sohbetinde bulundu Sebebini sorduklarında, (Bu iki sene olmasaydı, Nu'mân helak olurdu buyurdu. Her iki imâm, ilmde ve ibâdetde son derece ileri oldukları! hâlde, tesavvuf büyüklerinin yanına giderek, ma'rifet ve bunun meyvesi] olan (hakîkî îmân) edindiler. İctihâddan daha kıymetli ibâdet olur mu? Ders vermekden, islâmiyyeti yaymakdan daha üstün amel olur mu? Buniarı bırakıp, tesavvuf büyüklerinin hizmetlerine sarıldılar Böylece marifete kavuşdular.

    2. Peygamberin aç olanlara kabrinden ekmek dağıtması yalanı. (S.34)

    İbn-i Celâh, Medînede fakîr düşmüşdü. Hücreni se'âdete gelip (Yâ ResûlALLAH! Bugün sana müsâfir geldim. Karnım çok açdır) dedi. Bir kenara çekilip uyudu. Resûlullah, rü'yâsında görünüp, büyük bir ekmek verdi. Diyor ki, çok aç olduğum için, hemen yemeğe başladım. Yarısı bitince, uyandım. Kalan yansını elimde buldum.
    Ebül-Hayr Akta' Medînede beş gün aç kalmışdı. Hucre-i se'âdetin yanına gelip, Resûlullaha selâm verdi. Aç olduğunu bildirdi. Bir yana çekilip uyudu. Rü'yâda, Resûlullahın geldiğini gördü. Sağında Ebû Bekr Sıddîk, solunda Ömer Faruk ve önünde Aliyyül Mürtezâ vardı. Hazret-i Alî gelip, yâ Ebel-Hayr! Kalk, ne yatıyorsun? Resûlullah geliyor dedi. Hemen kalkdı. Resûlullah gelip, büyük bir ekmek verdi. Ebül-Hayr diyor ki, çok aç olduğum için hemen yimeğe başladım. Yansı bitince uyandım. Kalan yansını elimde buldum.

    3. Raulullah’ın kabrinden para isteyenlere para ve altın dağıtması yalanı. (S.34)

    Ebû Abdullah Muhammed bin Ber'a hazretleri diyor ki, babam ile Mekkede parasız kaldık. Ebû Abdullah bin Hafîf de yanımızda idi. Güç hâl ile Medîneye geldik. Ben çocukdum. Acıkdım diyerek ağlardım. Babamı çok üzdüm. Babam dayanamadı. Hucre-i se'âdete gelip (Yâ ResûlALLAH! Bu gece sana müsâfiriz) dedi. Bir yana oturdu. Gözlerini kapadı. Biraz sonra, başını kaldırıp güldü. Sonra çok ağladı. Gözünü açıp, Resûlullah elime para verdi dedi. Avucunu açdı. Paralan gördüm. Bunlan hem kullandık, hem de sadaka verdik. Rahatca Şirazda evimize geldik.
    Ahmed bir Muhammed Sofî diyor ki, Hicaz çöllerinde üç ay kadar dolaşdım. Hiçbir varlığım kalmadı. Güçlükle Medîneye geldim. Hucre-i se'âdet yanında Resûlullaha selâm verdim. Bir yana oturup uyudum. Resûlullah «sallALLAHü aleyhi ve sellem» görünüp, (Ahmed geldin mi? Avu-cunu aç !) buyurdu. Avucumu altınla doldurdu. Uyandım. Ellerim altın dolu idi


    4. Rasulullah’ın bir kase süt ikram etmesi yalanı . (S.35)

    Şerîf Mühessir Kasımı, Hucre-i se'âdetin Şam tarafındaki, teheccüd mihrabı önünde uyumuşdu. Ansızın kalkıp, Hucre-i se'âdetin önüne geldi. Gülerek geri gitdi. Mescid-i Nebî hizmetçilerinin müdîri olan Şemseddîn Savâb, mihrâb yanında idi. Niçin güldüğünü sordu. (Birkaç gündenberi evimde yiyecek yokdu. Hazret-i Fâtımanın makamında, Yâ ResûlALLAH! Aç kaldım demiş, buraya gelip uyumuşdum Rü'yâda, Yüce Ceddim bir kâse süt verdi, fçdim. Uyandım. Kâse elimde idi. Teşekkür için, Hucre-i tâhire önüne geldim. Oradaki zevkden, lezzetden güldüm, işte kâse!) dedi. (Misbâh-uz-zulam) kitabı bunu uzun yazmakdadır


    5. Yitirdiği anahtarını Rasulullah’dan istemesi. (S.35)

    İmâm-ı Semhûdî hazretleri, kapısının anahtarını düşürdü. Bulamadı. Hucre-i se'âdet önüne gelip, Yâ ResûlALLAH! Anahtarımı düşürdüm. Evime gidemiyorum dedi. Bir çocuk elinde anahtarı getirdi. Bönü buldum. Acaba sizin mi dediğini, (Medine târihi) adındaki kendi- kitabında yazmakdadır.


    6. Rasulullah’dan elma, armut, hurma isteyenlere kabrinin iç tarafından uzatılması yalanı. (S.35)

    Seyyid Ahmed Medenî efendi, (Deîâil-ül-hayrât) kitabının sahibi olan Süleyman Cezûlî efendinin soyundandır. (Mir'ât-i Medine) kitabının yazıldığı binüçyüzbir (1301) -senesinde sağ idi. Babası fakîr imiş. Çocuk elma, armut, hurma gibi şeyler isteyince, satın alamazmış. Oyalamak için, git Resûlullahdan iste dermiş. Seyyid Ahmed efendi, Hucre-i se'âdet kapısına gidip, dilediğini istermiş, Şebeke-i se'âdetin iç tarafından bunlar uzatılır, alır yermiş



    7. İmam Suyuti yüksek veliler peygamberi ölmemiş gibi görürler yalanı. (S.48)

    İmâm-ı Süyûtî hazretleri, kitabında, (Yüksek derecedeki Velîler, Peygamberleri ölmemiş gibi görürler. Peygamber efendimizin «sallALLAHü aleyhi ve sellem» Musa aleyhisselâmı mezarında diri olarak görmesi, bir [Mu'cize] idi. Evliyanın da böyle görmeleri [Keramet] dir. Keramete inanmamak, câhillikden ileri gelir) buyurmakdadır.
    İbn-i Habbân ve İbn-i Mâce ve Ebû-Davud'un bildirdikleri hadîs-i şerîfde (Cum'a günleri bana çok salevât okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir) buyuruldu. Öldükden sonra da bildirilir mi denildikde, (Toprak, Pey-gamberlerin vücûdunu çürütmez. Bir mü'min bana salevât okuyunca, bir melek bana haber vererek, minnetinden falan oğlu filân, sana selâm söy ledi ve duâ etdi der) buyurdu. Bu hadîs-i şerifler, Peygamberimizin «sal-lALLAHü aleyhi ve sellem» mezarında, dünyâdakilerin bilemediği bir hayâtla diri olduğunu göstermekdedir. Zeyd bin Seni «radıyALLAHü anh» hazretleri buyurdu ki, bir gün Resûlullah'ın «sallALLAHü aleyhi ve sellem» huzurunda oturuyordum. Mübarek yüzü gülüyordu. Bu kadar neş'eli hiç görmemişdim. Niçin tebessüm buyurduklarını sordum. (Nasıl sevinıni-yeyim? Biraz önce Cebrail aleyhisselâm müjde getirdi: ALLAHü teâiâ buyurdu ki, ümmetinden biri sana bir salevât söyleyince, ALLAHü teâlâ, ona karşılık olarak, on salevât eder dedi) buyurdu.



    8. Günahların af edildi diye kabr-i saadetten ses işitildi yalanı. (S.51)
    İmâm-ı Alî «radıyALLAHû anh» buyurdu ki, Muhammed bin Harb Hilâlîden işitdim. Dedi ki, Resûlullah «sallALLAHü aleyhi ve sellem» defn olundukdan üç gün sonra Hucre-i se'âdeti ziyaret edip, bir köşeye -oturmuşdum. Bir köylü gelip, kendini Kabr-i se'âdet üzerine atdı. Kabr-i şerif üstünden toprak alıp, yüzüne gözüne sacdı. Yâ ResûlALLAH! Hak teâlâ senin için buyuruyor, diyerek yukarıdaki âyet-i kerîmeyi okudu. Ben, nefsime zulm etdim. istiğfar için seni vesile ediyorum, dedi. Kabr-i se'âdetden bir ses gelerek, sana müjde olsun! Günâhların afv edildi dediği işitildi.


    9. İmam-ı Rabbani Medine’de bid’atları yayan din adamını mehdinin emri ile öldürülmesi yalanı. (S.58)İmâm-ı Rabbani hazretleri ikiyüzellibeşinci mektûbda buyuruyor ki, (Hazret-i Mehdi, islâmiyyeti yayacak. Besûlullahın sünnetlerini ortaya çıkaracak. Bid'at işlemeğe ve bid'atlan müslümânlık olarak yaymağa alış/-mış olan Medînedeki din adamı, Mehdinin sözlerine şaşıp, bu adam bizim dînimizi yok etmek istiyor diyecek. Hazret-i Mehdî, bu din adamının öldürülmesini emr edecekdir). Bu haberden, vehhâbîliğin yalnız Medîneds uzun zeman kalacağı ve hazret-i Mehdî tarafından büsbütün yok edileceği anlaşılmalıdadır.


    10. Yer yüzünde her zaman 40 kişi ve ümmet arasında 30 kişi bulunur uydurması. (S.67)

    Büyük islâm âlimi imâm-ı Kastalânî hazretlerinin (Mevâhib-i ledün-niyye) kitabının tercemesi, beşyüzonbirinci sahîfesinde diyor ki: ALLAHü teâlânm bu ümmete ikram etdiği kerametlerden birisi, bu ümmet arasında, kutblar, evtâd ve nücebâ ve ebdâl vardır. Enes bin Mâlik «radıyALLAHü anh» buyurdu ki, (Ebdâl) kırk kişidir, îmâm-ı Taberânînin, (Evsat) kitabında bildirdiği hadîs-i şerif de buyuruyor ki, (Yeryüzünde, her zeman, kırk kişi bulunur. Herbiri, İbrahim aleyhisselâm gibi bereketlidir. Bunların bereketi i!e yağmur yağar. Biri ölünce, ALLAHü teâlâ, onun yerine başkasını getirir). İbni Adî buyuruyor ki, (Ebdâl kırk kişidir). Imâm-ı Ahmedin bildirdiği hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bu ümmetde her zaman otuz kimse bulunur. Herbiri, ibrahim aleyhisselâm gibi bereketlidir). Ebû Nu'aymın (Hilye) kitabında bildirdiği hadîs-i şerîfde (Ümmetim içinde, her yüz senede iyiler bulunur. Bunlar beşyüz kişidir. Kırkı eh daldır. Bunlar, her memleketde bulunurlar) buyuruldu. Bunları bildiren, daha nice hadîs-i şerifler vardır. Yine (Hilye) kitabında, Ebû Nu'aymın merfû' olarak bildirdiği hadîs-i şerîfde (Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalbleri, ibrahim aleyhisselâmın kalbi gibidir. ALLAHü teâlâ onların sebebi ile kullarından belaları giderir. Bunlara ebdâl denir. Bunlar, bu dereceye nemâz ile, oruç ile ve zekât ile yetişmediler) buyuruldu. İbni Mes'ûd hazretleri sordu ki, yâ ResûlALLAH ne ile bu dereceye vardılar? (Cömerdlikle ve müslimânlara nasihat etmekle yetişdiler) buyurdu. Bir hadîs-i şerif de .(Ümmetim içinde ebdâl olanlar hiçbirşeye la'-net etmezler) buyuruldu. Hatîb-i Bağdadî (Târîh-i Bağdad) kitabında, (Nükabâ) üç yüz kişidir. (Nücebâ) yetmiş kişidir. (Büdelâ) kırk kişidir. (Ahyâr) yedi kişidir. (Amed) dörtdür. (Gavs) birdir, insanlara bir-şey lâzım olsa, önce Nükabâ düâ eder. Kabul olmazsa Nücebâ düâ eder. Yine kabul olmazsa Ebdâl, daha sonra Ahyâr, sonra Amed düâ ederler. Kabul olmazsa Gavs düâ eder. Bunun duası elbet kabul olur dedi.


    11. Ebu Hanife’nin şahsında ALLAH Resulune büyük iftira. (S.84)

    Ebû Hüreyrenin «radıyALLAHü anh» bildirdiği bu hadîs-i şerîfde, (Ümmetim arasında Ebû Hanîfe denilen biri gelecekdir. O, kıyamet günü ümmetimin ışığı olacakdır) buyuruldu. Yine bu yoldan gelen bir hadîs-i şerîfde, (Ümmetim arasında biri gelecekdir. ismi Nu'mân, künyesi Ebû Hanîfedir. O, ümmetimin ışığıdır) buyuruldu. Yine bu yoldan gelen, Enes bin Mâlikin bildirdiği hadıs-i şerîfde, (Benden sonra bir kimse gelir, tsmi Nu'mân bin Sâbitdir. Künyesi Efeû Hanîfedir. ALLAHü teâîâ, dînini ve benim sünnetimi O'nun elinde kuvvetlendirecekdir) buyuruldu. Yine bu yoldan gelen haberde, Alî «radıyALLAHü anh», (Size, Küfe şehrinde gelecek birini bildiriyorum. Künyesi Ebû Hanîfedir. Kalbi ilm ve hikmet ile doludur. Âhır zemanda, (Benâniyye) denilen kimseler, O'nun yüzünden helak alacaklardır) buyurdu. Mezhebsizler bu hadîs-i ssrîflere karşı gelir. Bunlan haber verenler arasında, nasıl oldukları"iyi bilinmiyen kimseler var derler. Onlara deriz ki, sonra gelenlerin bilmemeleri, önce gelmiş olanlara kusur olmaz. Bu hadîs-i şerifler (Kütüb-i sitte) de yokdur derlerse, hadîs-i şeriflerin sayısı, Kütüb-i sittede bildirilmiş olanlar kadar değildir. Başka hadîs kitâblarında da sahîh hadîslerin çok bulunduğu sözbirliği ile bildirilmişdir. Tirmizîde yazılı, Ebû Hüreyrenin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (imân Süreyya yıldızına gitse, Fâris ehlinden biri, onu geri getirir) buyuruldu. Bunun Imâm-ı a'zamı bildirdiği muhakkakdır. (Üsûl-i erbe'a) dan terceme burada temam oldu.



    12. Keramet velinin ölüsünde de dirisinde de hasıl olur. (S.88)
    . Keramet, velînin ölüsünde de. dirisinde de hâsıl olur. Peygamberler ölünce, peygam'berlikden ayrılmadıkları gibi, velîler de ölünce, evliyalık derecesinden düşmezler.


    13. Cafer Tayyar gibi Lokman Serahsi’nin ve benzerlerinin havada uçtuğu yalanı. (S.89)

    Evliyanın az zemanda uzak yerlere gitdikleri çok görülmüşdür. Bunun üzerine şâfi'î ve hanefî mezheblerinde, fıkh mes'eleleri bile yapılmışdır. îbn-i Hacer-i Hiytemî hazretlerinin fetvalarında diyor ki, bir velî, bulunduğu yerde akşam nemâzmı küdıkdan sonra, garba doğru, keramet olarak, az zemanda çok uzağa gitse, gitdiği yerde güneş batmamış olsa, burada güneş batınca, akşam nemâzım tekrar kılması lâzım olmadığını söyliyenler çokdur. Şemseddîn Remli ise lâzım olur buyurdu. İhtiyâç olduğu zeman, yiyecek içecek ve giyecek, hemen hâsıl olması da çok g"o-rülmüşdür. Resûlullahın «sallALLAHü aleyhi ve sellem» amcası oğlu Ca'-fer Tayyarın hevâda uçduğu târîh kitâblanna geçmişdir. Lokmân-ı Serahsînin ve benzerlerinin uçdukları da meşhurdur. Su üstünde yürümek, ağaç, taş ve hayvanlarla konuşmak da çok görülmüşdür


    14. Ölen arkadaşı dirilip , düşmanın elinden arkadaşını kurtarması yalanı. (S.108)
    Bunlardan birini, îmâm-ı Celâleddîn Süyûtî şöyle bildiriyor: Ibni Ebiddünyâ diyor ki, Ebû Abdullah Şâmî, rumlarla gazaya gitmişdi. Düşmanı kovalıyorlardı. İki kişi askerden uzak-laşdılar. Birisi şöyle anlatıyor: Düşman kumandanına rastladık. Üzerine hücum etdik. Çok savaşdık. Arkadaşım şehîd oldu. Geri döndüm. Askerlerimizi aradım. Sonra kendi kendime dedim ki, sana yazıklar olsun! Ne için kaçıyorsun. Geri döndüm. Düşman kumandanına saldırdım. Kılıncım boşa gitdi. O, bana saldırdı. Beni devirdi. Göğsümün üstüne oturdu. Beni öldürmek için eline bir şey aldı. Tam o sırada, şehîd olmuş olan arkadaşım yerinden fırladı. Ensesinden saçlarım yakaladı. Üstümden çekdi. Birlikde kâfiri öldürdük. Uzakdaki bir ağaca kadar birlikde konuşarak yürüdük. Orada ölü olarak yatdı. Arkadaşlarıma gelip olanları haber verdim. Hanefî mezhebi âlimlerinden (Ravda-tül-Ahyâr) kitabının sahibi Zendûsî ve (Zübde-tül-Fükahâ) kitabının sahibi de, bu vak'ayı bildirmişlerdir.


    15. Önceden şehid olmuş oğullarını Şamda karşılarında görmesi yalanı. (S.108)

    Hadîs âlimlerinden Mehâmilî (Emâliyyül-îsfehâniyye) kitabında bildiriyor ki, Abdül'azîz Bin Abdullah dedi ki, bir arkadaşla Samda idik. Yanında zevcesi de vardı. Bunların oğlunun şehîd olduğunu daha önceden biliyordum. Yanımıza bir süvari geldi. Arkadaşım, bunu karşıladı. Zevcesine dönerek, bu bizim oğlumuz dedi. Zevcesi, şeytân senden uzak olsun. Sen aldanıyor-sun. Oğlunun çokdan şehîd olduğunu unutdun mu dedi. Adam, söylediğine pişman oldu. Fekat, süvariye yaklaşdı. Dikkatle bakarak, vALLAHi bu bizim oğlumuz dedi. Kadın da, bakmak zorunda kaldı. VALLAHi o diye bağırmağa başladı. Babası, oğlum sen şehîd olmuşdun değilmi? dedi. Evet bakardeşiğım. Fekat, Ömer bin Abdül'azîz şimdi vefat etdi. Şehîdler, onu ziyaret etmek için Rabbimizden izn istedik. Ben ayrıca size selâm vermek için de izn istedim, dedi. Veda' edip yanlarından ayrıldı. Az zeman sonra, Ömer bin Abdül'azîzin vefat etdiği işitildi, îmâm-ı Süyûtî buyuruyor ki, bu haberler, sağlamdır, doğrudur. Hadîs âlimleri, vesîkalan ile birlikde bunları yazmışlardır. Bunu, îmâm-ı Yâfi'î yazmışdır. Onun yazısını kuvvetlendirmek için, ben de bildirdim. Böyle vak'alar, İmâm-ı Süyûtînin kitabında çok yazılıdır. Anlamak istiyenler oradan okuyabilirler.



    16. Ravda kitabında mezar kazarken bir ihtiyar mezarda Kur’an okuyordu yalanı. (S.110)

    Ebül-Hasen bin Berâ' (Havda) kitabında bildiriyor ki, mezarcı ibrahim, (bir mezar kazmışdım. Mezardan ve kerpiç parçalarından misk kokusu duydum. Kabre bakdım. Bir ihtiyar oturmuş Kur'ân-ı kerîm okuyordu) dedi. Muhammed bin Ishâk Ibni Mende, Âsım-ı Sekâtîden haber veriyor ki, Belh şehrinde bir kabr kazdık. Yanındaki kabrin içi göründü, içeride yeşil kefenli bir ihtiyar, elinde Kur'ân-ı kerim okuyordu. Bu kitâbda, bunun gibi çok şeyler yazılıdır.



    17. ALLAH Rasulu’ne ve sahabilerine büyük iftira. (S.114)

    Urvetebni Mes'ûd-issekafînin (Buhâri) de ve başka kitâblarda bildirilen sözle'ri meşhurdur. Urve diyor ki, (Hudeybiye) sulhu için, müşriklerin elçisi olarak, Resûlullahm yanına gelmişdim. işim bitdikden sonra Mekkeye, Kureyş büyüklerinin yanına döndüm. Onlara dedim ki, biliyorsunuz. Acem şahı olan Kisrâlara ve Bizans kiralı olan Kayserlere ve Habeş pâdişâhı olan Necâşîlere çok gitdim, geldim. Bunlara yapılan hürmetin, Muhammed aleyhisselâmın Esbabının, Muhammed aleyhisselâma yandıkları hürmet kadar çok olduğunu görmedim. Muhammed aleyhisselâmın tükrüğünün yere düşdüğünü görmedim. Eshâbı avuçları ile kapışıp yüzlerine, gözlerine sürüyorlardı. Abdest almış olduğu suyu da kapışıp, bereket için saklıyorlardı. Traş olunca, bir kılı yere düşmeden önce, Eshâbı kapışıyorlardı. En kıymetli cevher gibi saklıyorlardı. Saygılarından, edeblerinden, yüzüne bakamıyorlardı dedi. Eshâb-ı kiramın, Resûlullahın «sallALLAHü aleyhi ve sellem» zâtından ayrılan en ufak zerrelere, hattâ başkaları için pis, çirkin sayılan şeylerine bile nasıl kıymet verdikleri bu haberden anlaşılmakdadır. Bu saygı ve edebler mübarek tükrüğünün ve mübarek uzvlarına değmiş olan abdest sularının, onlara düâ etmeleri veya şefâ'at etmeleri, yâhud rütbe ve kıymetleri olduğu içindir denilebilirimi? Bunlar, maddedir. Fekat, en şerefli bir zatdan, addeden ayrıldıkları için, kıymetli olmuşlardır.


    18. Rasulullahın sakalı, gömleği, teri hakkında iftiralar. (S.115)

    Hâmîdînin iki sahîh kitâbdan toplıyarak hazırladığı kitabında, Abdüllah bin Mevhib diyor ki, zevcem beni, Ümm-i Seleme validemize gönderdi. Elime içinde su bulunan bir kadeh verdi. Ümm-i Seleme hazretleri, gümüşden bir kutu getirdi, içinde Resûlullahın «sallALLAHü aleyhi ve sellem» sakal-ı şerifi vardı. Sakal-ı şerifi, . elimdeki suya sokup kaşık gibi çalkaladı ve çıkardı. Nazar değmiş olanlar ve başka derdi olanlar, su getirip, hep böyle yaparlar, bu suyu içerek şifâ bulurlardı. Görmüş kutuya bakdım, birkaç dane kırmızı kıl gördüm dedi.



    19. Hanifi alimlerinin Kur’an’a aykırı fetvaları. (S.122)

    Hanefi mezhebindeki birkaç dîn adamının ve vehhabilerin, Evliyâ-nın az zemanda uzak yerlere gitmelerine inanmamaları şaşılacak şeydir. da, çeşidli kerametlerden biridir. Hanefî âlimleri, fıkh ve akâid kitâbla-rında bunlara güzel cevab vermişlerdir. Meselâ, garbda bulunan bir kimse şarkda bulunan bir kadınla evlense, zevcesinden uzun zeman uzak kalsa, birkaç sene sonra, zevcesi hâmile kalsa, doğacak çocuk, bu adamın olur dediler. Çünki, (tayy-ı mekân) ile zevcesinin yanma gelmesi, mum- kindir. Böyle keramet sahibi olması caizdir dediler. Fıkh alimleri, bunu sözbirligi ile bildirmekdedir. Akâid kitâblarında da yazılıdır. (Vehbâniyye) kitabında, tayy-ı mesafe, ya'nî bir ânda uzak yere" gitmek, Evliyaya ihsan olunan kerametlerdendir. Buna inanmak vâcibdir demekdedir. (Nesefî) de, (Fıkh-ı ekfeer) de ve (Sivâd-ı a'zam) ve (Vasıyyet-i Ebû Yûsuf) de ve bunların şerhlerinde ve (Mevâkıf) ve (Mekâsıd) kitâblarında ve bunların şerhlerinde de yazılıdır.


    20. Abdulhakim-i Arvasi veliyi ALLAH’ın sıfatlarıyla sıfatlandırıp rabıta etmesi . (S.125-126)

    Osmanlı devleti "zemânında, mekteblerin, medreselerîn 7 üniversite üstünlüğünde olan (Medrese-tül-mütehassısîn) adındaki yüksek kısmında, tesavvuf müderrisi ya'nî profesörü bulunan, büyük islâm âlimi ve olgun velî, seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, 1342 hicrî ve 1924 milâdî yılında Istanbolda basılan (Râbıta-i şerife) kitabında buyuruyor ki:
    ALLAHü teâlânın sıfatları ile sıfatlanmış ve müşahede makamına varmış olgun bir velîye, kalbini bağlıyarak, yanında iken ve yanında olmadığı zemanlarda. o zâtin yüzünü hayâlinde bulundurmağa (Rabıta) denir.

    Vehhabiye Nasihat, H.Hilmi Işık, İhlas Vakfı, 11.Baskı, İst. 1979
  9. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Mektubat-ı Rabbani , Cilt 1-2 İMAM RABBANİ [​IMG]


    1. İmam-ı Rabbani’nin kısaca hayatı (S. 8 )

    2. Rasulullah’ın geleceğini haber verdiği yalanı (S.12)

    3. Büyük velilerin onun geleceğini müjdelemişlerdir yalanı (S.15)

    4. Cezbe ve süluk menzillerinde ALLAH’ı eşyanın aynı gördüm itirafı (S.15)

    5. Beka makamında batıl tasavvuf inançlarını benimsemesi sapıklığı (S.16)

    6. Kur’an İslamı yerine Tasavvuf İslamını sunması ve sapıtması (S.17-18)

    7. Bu günlerde bana Arş-ı Mecidin fevkine (üstüne) çıkma vaki olmaktadır yalanı (S.19-20)

    8. Birinci mertebede bir yükselme oldu . Arştan öte makamlara ulaştım yalanı. (S.40)

    ALLAH-ü Taâlâ, teveccühünüzün bereketi ile bizleri kulluk makamının hakikatine ulaştırdı. Yine bu teveccühünüzün bereketi ile arştan öteye yükselmeler çokça olmaktadır.
    ***
    Sonra..
    Birinci mertebede bir yükselme oldu. Arştan öte makamlara ulaştım. Hali ile bu yükselme, mesafelerin dürülmesi sonucu meydana geldi. Huld cenneti ve altındakiler müşahede edilir oldu. Tam bu anda hatıra geldi:
    — Bazı Hak erenlerin makamını göreyim..
    Dedim.. O yana teveccüh edince, onların makamlarına göz ilişti. Görmek arzu ettiğim şahısları o yerde gördüm. Hem de: Mekân, mekânet, (yer, yerleşme) zevk ve şevk cihetinden değişik derecelerine göre.
    ** *
    Sonra..
    İkinci derecede bir yükselme oldu. Böylece: Büyük meşayıhın keremli ehl-i beytin, insanların mürşidi Hulefa-i Raşidin'in makamlarından başka Resulüllah Selamun Aleykum. efendimizin has makamı; sair nebilerin, şanlı resullerin değişik makamları, mele-i âlâ arşın fevkinde görüldü..
    Bu arada, bir başka yükselme oldu. Ama arşın üstünde bir yükselme idi. Yer merkezinden arşa varan mesafe mikdarı veya az kısa. Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend'in makamında nihayet buldu. ALLAH sırrını takdis eylesin.
    Bu son gördüğüm makamın ötesinde veya az ilerisinde sayılı bazı meşayih vardı. Meselâ: Şeyh Maruf-u Kerhî, Şeyh Ebu Said Harraz.. Kalan meşayihten bazılarının makamı onun altında; bazılarının makamı da onunla birdi.
    Makamları altta olanlardan, şunlar vardı: Şeyh Alâüddevle Simnanî ve Şeyh Necmedin-i Kübra..
    Üst makamda olanlar ise şunlardı: Ehl-i Beyt imamları..
    Daha yukarıda Hulefa-i Raşidin'in makamları vardı. ALLAH onlardan razı olsun..
    Sair peygamberlerin makamları, Resulüllah Selamun Aleykum. efendimize has makamın bir yanında; ulvî meleklere ait makam ise., diğer yanında idi..
    Resulüllah Selamun Aleykum. efendimize has makamın, bütün makamlara nisbetle bir üstünlüğü ve asaleti vardı. ALLAH-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.


    9. Arştan öte bir makam var ya, işte ruhumu orada buldum (yani melekut aleminde) yalanı (S.51)

    Kulların en küçüğü AHMED'den bir arzuhaldir.
    Arştan öte bir makam var ya, işte ruhumu orada buldum. (Yani: Melekût âleminde..) Ama, manevî bir yükselme yolu ile.. Bu makamda, Hace Nakşibend Hz. nin özel bir yeri vardır.
    ALLAH-ü Taâlâ, onun kudsiyetini artırsın.
    Aradan bir süre geçti; bu maddî bedenimi de orada buldum.
    Bu sıralarda bana şöyle geldi: Felekiyattan, unsuriyattan alta inen bu âlemden ne bir isim, ne de bir resim var. Hem de tam manası ile..
    Bu çıktığım makamda, ancak büyük velîlerden bazıları vardı..
    Şu anda, bu âlemin tamamını, mahal ve makam olarak, kendime ortak buluyorum; bunun için de hayret hâsıl oluyor. Şundan ki: Kendimi tam manada yabancıların varlığı ile beraber görüyorum.
    Hasılı: Bazan öyle halet zuhura geliyor ki, onda ne ben kalıyorum; ne de bu âlem.. Sonra, daha başka bir şey de zuhura gelmiyor; ne nazarda, ne de ilimde..
    Anlattığım hal, şu ana kadar devam edip geldi. Bu âlemin varlığı ı nazardan ve ilimden yana kapalı durmaktadır.
    Sonra..
    Bu makamda, büyük bir köşk peydah oldu. Ona merdivenler kurulmuştu: çıktım.
    Anlatılan makam, âlern misali tedricî bir surette indi; an ben kendimi onda yükselir buldum. Tam olarak, iki rikât şükür namazı kıldım.
    Bunu takiben, gerçekten üstün bir makam zahir oldu. Orada DÖRT NAKŞİBENDÎ BÜYÜĞÜNÜ GÖRDÜM. (DÖRT NAKŞİBENDİ BÜYÜĞÜ GÖRDÜM:


    10. ALLAH Rasulu ve halifelerin makamlarını görmesi ve onlara ulaşması yalanı (S.64-65)

    Bu makamı, ikinci kere mülahaza esnasında, bir başka makamlar peydah oldu; onlar birbiri üstündeydi.
    inkisarla, iftikar izharı ile teveccühten sonra; bir evvelki makamın üstüne ulaştığım zaman bana ayan beyân belli oldu ki orası: Hazret-i Osman Zinnureyn'in makamıdır. ALLAH ondan razı olsun. Kalan Hülefa-i Raşidin bu makamdan geçip gitmiş.. ALLAH onlardan razı olsun.
    İşbu makam, kemale erdirmek ve irşad makamıdır. Bu mertebede böyle olduğu gibi, bundan sonra anlatılacak iki mertebede dahi durum aynıdır. Yani: Onlar da irşad ve tekmil makamıdır.
    Daha sonra, bunun üstündeki makama göz ilişti; oraya ulaştığım zaman bana belli oldu ki; Orası Hazret-i Ömer'ül-Faruk'un makamıdır. ALLAH ondan razı olsun.
    Kalan iki halife dahi buradan öteye aşmıştır.
    Sonra, Hazret i Sıddık-ı Ekber'in makamı zuhur etti. ALLAH ondan razı olsun. Oraya da vâsıl oldum. Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. ni, meşayih arasında, bütün makamlarda bana arkadaş buldum. Kalan üç halife dahi buradan geçmiş.. Arada; ancak ağmak, makam, mürur ve sebattan başka fark yoktur.
    Bu son ulaştığım makamın üstünde hiç bir makam görülmüyordu; ancak, Hatem'ün-Nebiyyin vel-Mürselin Resulüllah Selamun Aleykum. efendimizin makamı müstesna.. Salatların eksiksizi ona, saygıların en tamamı ona..
    Hazret-i Ebu Bekir Sıddık'ın tam makamı hizasında bir başka makam zuhur etti. ALLAH ondan razı olsun. Hem nuranî, hem de cidden yüksek bir makamdı. Onun benzerini hiç görmedim. Bu makama nazaran, onun biraz yüksekliği vardı. Sofanın, yerden biraz yüksekliği gibi.. Bu arada bana belli oldu ki: Burası mahbubiyet makamıdır.
    İşbu makam, pek süslü ve nakışlı bir makamdı. Onun bana yansımasından dolayı, kendimi dahi süslü ve nakışlı buldum.
    Sonra, bu keyfiyet içinde kendimi lâtif bir şekilde buldum. Kendimi, hava misali, bir parça bulut misali ufuklara yayılmış buldum. O kadar ki: Yerin bazı yanlarını da kapladım.
    Hazret-i Hace Nakşibend, Sıddık makamında idi; ben dahi kendimi, aynı hizada, keyfiyeti arz edilen makamda buldum.


    11. Bu defa tecelliler, yüzü kara, kötü bir kadın suretinde, uzun boylu bir erkek suretinde göründü iftirası(S.72)

    Kulların en küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir.
    Bu kevnî (yaratılmış) mertebelerde zuhur eden tecellilerden bazılarını; bundan önceki mektuplarımda bildirmiştim. Onlardan sonraki tecelliler, külli sıfatları özünde toplayan vücub mertebesinde zuhur etti. Hem de; yüzü kara, kötü bir kadın suretinde göründü. Daha sonra da, ehadiyet mertebesinde tecelli etti. Uzun boylu bir erkek suretinde göründü. Yüksek olmayan, ince bir duvar üzerinde idi.
    Anlattığım tecellilerin her ikisi de, şu unvanla zuhur etti: Hakkaniyet.
    Ne var ki bu, bundan önceki tecellilerin hilâfına idi; onlar, bu unvanla olmamışlardı.
    Bu esnada bana, ölüm temennisi arız oldu. Hayalime şöyle geldi: Kendim Bahr-i Muhit sahilindeyim; ayaktayım. Kendimi oraya atmaya çalışıyorum; ama arkadan bir iple bağlanmışım. Bunun için, denize atlamam mümkün olmuyor.
    Bundan bana şu malum oldu: Bu ip, bu bedenle olan bağlantıdan ibaret.. Dolayısı ile, bu bağlantının kesilmesini temenni ettim.
    Bundan sonra bana has bir keyfiyet arız oldu. işte o vakit, zevk yollu şu hali buldum: Kalbde, Sübhan Hak'tan gayrı şey kalmamış..


    12. İmam-ı Rabbani, velileri sarhoş ve ayık veliler diye ikiye ayırması iddiası (S.95)

    Rûhdan gelen feyzler, bu bağlılıklar vâsıtası ile nefse gelir. Sonra nefsden organlara ve kuvvetlere yayılır. Bunlar nefsde hulâsa olarak mevcûddur. Bu anlaşılınca, Evliyânın iki kısmının başka oldukları anlaşılmış olur. Birincileri, sekr sâhibleridir, ya’nî şü’ûrsuzdurlar. İkincileri sahv sâhibleridir. Ya’nî şü’ûrludurlar. Birincileri dahâ şerefli, ikincileri ise, dahâ üstündür. Birincilerin hâli Evliyâlığa uygundur. İkincilerin hâli Peygamberliğe uygundur.


    13. Bir şairin kafir sözünü kendisine isim yapmasına kızan İmam-ı Rabbani aynı sözleri söyleyen şeyleri koruması tenakuzu (S.98)

    14. Bütün mutasavvıflar küfür sözlerini Müslümanlara bu sarhoşluk halinde söylenen bir sözdür diyerek yutturabilmeyi başarabilmişlerdir. (S.118)
    ALLAHü teâlâ, sonsuz ihsânı ile, büyük rehber, hakîkatlerin, ma’rifetlerin kaynağı, islâm dîninin hâmisi, hocam, önderim, kurtuluş yoluna kavuşdurucu, Muhammed Bâkî “kuddise sirruh” hazretlerine kavuşdurdu. Bu fakîre tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi ta’lîm buyurdu. Hiçbirşeye yaramıyan bu miskîni, mubârek kalblerinin ışıkları altında bulundurmakla şereflendirdi. Bu üstün yolda ilerlemeğe alışdırınca, az zemânda, vahdet-i vücûd bilgileri önüme çıkdı. Bu makâmın çeşidli ilmleri, ma’rifetleri kapladı. Bu mertebenin inceliklerinden, göstermedikleri hemen birşey kalmadı. Muhyiddîn-i Arabînin “kuddise sirruh” bildirdiği ince bilgiler, olduğu gibi meydâna çıkdı. (Füsûs) kitâbında yazdığı ve urûcun, bu yolun sonu olduğunu sanıp, bundan ötesi ademdir, yoklukdur dediği, tecellî-i zâtî ile de, şereflendirdiler. Kendisine Evliyânın sonuncusu diyerek yalnız Evliyânın sonuncusuna mahsûs olduğunu yazdığı, bu tecellînin çeşidli bilgilerini, ma’rifetlerini uzun uzadıya, bu fakîre bildirdiler. Bu ma’rifetlere, o kadar daldım, o kadar kapıldım ki, vahdet-i vücûd hâli, herşeyi unutturdu. Bu bilgilerin serhoşu oldum. O anlarda, hocamın yüksek huzûruna arz etdiğim mektûblarımda, bu serhoşluğumun derecesini gösteren çılgınca yazılarım vardır.


    15. İmam-ı Rabbani’nin küfür sözleri tevil edişi ve iki yüzlülüğü (S.251)

    Tesavvuf büyüklerinden birkaçının “rahmetullahi aleyhim ecma’în” sekr hâlinde iken söyledikleri başka sözler de böyledir. (Cem’i Muhammedî, cem’i ilâhîden dahâ genişdir) sözleri gibi. Muhammed aleyhisselâmda, imkânın ya’nî mahlûkların kendileri ile vücûbün ya’nî ALLAHü teâlânın ve sıfatlarının sûretlerini, örneklerini bir arada görüyorlar. Böylece, Muhammed aleyhisselâmda, ALLAHü teâlâda bulunandan dahâ çok şey bulunuyor sanıyorlar. Burada da, birşeyin örneğini kendisi sanarak, yanılıyorlar. Muhammed aleyhisselâmda bulunan şey, vücûb mertebesinin kendisi değildir, örneğidir. ALLAHü teâlâ, hakîkî vâcib ül-vücûddur. Vücûb mertebesinin kendisi ile örneğini birbiri ile karışdırmasalardı böyle şey söylemezlerdi. İşin doğrusu, onların sekr, şü’ûrsuzluk hâlinde iken söyledikleri gibi değildir. Muhammed “aleyhissalâtü vesselâm” sınırlı, küçük bir kuldur. ALLAHü teâlâ ise, sınırsızdır, sonsuzdur.
    Sekr hâlinde olan şeyler, Vilâyet makâmlarında bulunmakdadır. Sahv hâlinde olan şeyler ise, Nübüvvet, Peygamberlik makâmındadır. Peygamberlerin “aleyhimüssalevatü vetteslîmât” yolunda gidenlerin büyükleri, onlara tâm uydukları için, o makâmın, onların makâmının sahvından pay alırlar. Bistâmiyye denilen büyükler, sekrin sahvdan dahâ üstün olduğunu söylemişlerdir. Bunun için, şeyh Bâyezîd-i Bistâmî “kuddise sirruh”, (Benim bayrağım, Muhammed aleyhisselâmın bayrağından dahâ yüksekdir) dedi. Kendi bayrağı vilâyet bayrağıdır. Muhammed aleyhisselâmın bayrağı nübüvvet bayrağıdır. Vilâyet bayrağında sekr olduğu için ve Peygamberlik bayrağında sahv olduğu için, onu bundan üstün tutmuşdur.
    Birçokları da, (Vilâyet, nübüvvetden dahâ üstündür) dedi. Velîlerin “rahime-hümullah” ALLAHü teâlâdan yana olduğunu, Peygamberlerin “aleyhimüssalevât” ise, insanlardan yana olduğunu gördüler. Hakka karşı olanın, insanlara karşı olanlardan dahâ üstün olacağı meydândadır. Birkaçı da, bu sözü çevirerek, (Bir Peygamberin vilâyeti, kendi nübüvvetinden dahâ üstündür) dedi. Bu fakîre göre, bu sözlerin hepsi, doğru olmakdan çok uzakdır. Çünki Peygamberler yalnız insanlardan yana değildir. Hem insanlardan, hem de, Hakdan yanadırlar. Bâtınları ya’nî kalbleri, rûhları Hak iledir. Zâhirleri, halk iledir. Hep ve yalnız halk ile olanlar, ALLAHü teâlâdan yüz çevirmiş olan gâfillerdir. Peygamberler “aleyhimüssalevatü vetteslîmât”, bütün varlıkların en üstünleridir.



    16. Hz.Ebubekir insanların cennete girmelerine izin verecek ve Hz.Ömer de ellerinden tutup cennete götürecektir yalanı (S.551)

    Hazret-i Emîrin “radıyALLAHü anh” ismi Cennet kapısının üzerinde yazılı olduğunu öğrenince, Şeyhayn hazretlerinin [ya’nî Ebû Bekr ile Ömerin] “radıyALLAHü anhüma” Cennet kapısındaki husûsiyyet ve i’tibârlarının nasıl olduğunu merâk etdim. Anlamak için çok uğraşdım. Nihâyet anladım ki, bu ümmetin [ya’nî müslimânların] Cennete girmeleri bu iki büyük zâtın emri ve izni ile olacakdır. Sanki Ebû Bekr “radıyALLAHü anh” Cennet kapısında durup, içeri girmeğe, izn verecek ve Ömer “radıyALLAHü anh” ellerinden tutarak içeri götürecekdir. Bütün Cennetin, sanki Ebû Bekrin “radıyALLAHü anh” nûru ile dolu olduğunu his ediyorum. Bu fakîre göre, Şeyhayn hazretlerinin bütün Sahâbe-i kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında ayrı bir şân ve üstünlükleri vardır. Başka hiçbirisi, bunlara ortak değildir. Sıddîk “radıyALLAHü anh”, Peygamber efendimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” ile sanki aynı bir evin sâhibidir. Farkları, bir evin iki katı arasındaki fark gibidir. Fârûk “radıyALLAHü anh” da, Ebû Bekre “radıyALLAHü anh” tufeyl olarak, bu devlethânede bulunmakdadır. Diğer Sahâbe-i kirâmın, Server-i âleme “sallALLAHü aleyhi ve sellem” yakınlıkları, sünnet-i seniyyesine [ya’nî islâmiyyetine] uydukları kadar, mahalle komşusu veyâ hemşehri gibidirler. Bunlar, böyle olunca, sonra gelenlerin Evliyâsı, nerede kalır, artık düşünmeli!



    17. İster kafir olsun, isterse mü’min olsun her şehrin bir kutbu vardır yalanı (S.566-567)

    Bu mektûb, meyân şeyh Bedî’uddîne yazılmışdır. Kutb ve Kutb-ül-aktâb ve Gavs ne demek olduğu bildirilmekdedir:
    ALLAHü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği, sevdiği insanlara selâm olsun. Bir dervîşle gönderdiğiniz kıymetli mektûb geldi. Bizleri çok sevindirdi.
    Süâl: Kutb, kutb-ül-aktâb, Gavs ve Halîfe ne demekdir? Herbirinin vazîfesi nedir? Vazîfelerinin neler olduğunu bilirler mi, bilmezler mi? Bir kimsenin Kutb-ül-aktâb olduğu gaybdan müjdelenirmiş. Bu doğru mudur, yoksa hayâl midir?
    Cevâb: Resûlullahın “aleyhissalâtü vesselâm” izinde ilerliyenlerin büyükleri, Ona uyarak Nübüvvet makâmının derecelerini geçdikden sonra, içlerinden bir kaçına (İmâmet) makâmını verirler. Başkalarını, o dereceleri geçirmekle bırakıp, bu makâmı vermezler. Bu büyükler de, onlar gibi bu dereceleri geçmişlerdir. İmâmet makâmını almadıkları için, onlardan ayrılırlar. Bu makâma bağlı olan şeylerden mahrûmdurlar. Resûlullaha “sallALLAHü aleyhi ve sellem” tâbi’ olanların büyükleri, peygamberliğin vilâyet derecelerini temâmlayınca, bunlardan birkaçına (Hilâfet) makâmını verirler. Geri kalanlara bu makâmı vermeyip, yalnız o dereceleri geçirirler. İmâmet ve hilâfet makâmları, o derecelerin kendilerini geçerek elde edilir. Bu derecelerin zıllerinde, görüntülerinde, imâmet makâmının karşılığı (Kutb-i irşâd) makâmıdır. Hilâfet makâmının karşılığı ise (Kutb-i medâr) makâmıdır. Aşağıda bulunan bu iki makâm, yukardaki o iki makâmın sanki zılli, gölgesi gibidir. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine göre, (Gavs), Kutb-i medâr demekdir. Kutb-i medârdan başka bir Gavslik makâmı olmadığını söylemekdedir. Bu fakîre göre, Gavs başkadır. Kutb-i medâr başkadır. Gavs [dahâ üstün olup] Kutb-i medârın yardımcısıdır. Kutb-i medâr, birçok işlerinde, ondan yardım bekler. (Ebdâl) denilen makâmlara getirilecek Evliyâyı seçmekde bunun rolü vardır. Kutbun yardımcıları, hizmet edenleri çok olduğundan kutba, (Kutb-ül-aktâb) da denir. Çünki, Kutb-ül-aktâbın yardımcıları, hizmet edenleri, Onun vekîlleri demekdir. Bunun içindir ki, Muhyiddîn-i Arabî “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki, (Müslimânların olsun, kâfirlerin olsun, her şehrde bir kutb bulunur).



    (1. Bölüm)
  10. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Devamı

    18. Nakşi Tarikatında terakki etmenin prensipleri (S.571-573)

    Bu mektûb, mîr Muhammed Nu’mân “rahmetullahi aleyh” hazretlerine yazılmışdır. Tesavvufu kısaca bildirmekdedir:
    ALLAHü teâlâya hamd olsun ve Onun sevgili Peygamberi, insanların her bakımdan en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma düâ ve selâm olsun! Kıymetli mektûbunuz geldi. Okuyunca, çok sevindirdi. Tesavvuf yolunun bildirilmesini istiyorsunuz. Bu konuda birşeyler yazmışdım. Nasîb olursa temize çeker, gönderirim. Şimdilik, bu yolu kısaca yazıyorum. Dikkatli okuyunuz! Kıymetli seyyid kardeşim! Bizim seçdiğimiz yolda ilerlemeğe kalbden başlanır. (Kalb) madde değildir. Maddesiz, ölçüsüz olan Âlem-i emrdendir. Bu yolda kalbi geçdikden sonra, kalbin üstünde olan (Rûh) mertebelerinde ilerlenir. Rûh mertebeleri bitince (Sır) denilen mertebelerde ilerlenir. Sır denilen yerler, Rûh mertebelerinin üstüdür. Bundan sonra (Hafî) denilen makâmlarda, ondan sonra (Ahfâ) mertebelerinde ilerlenir. Bu beş latîfe geçildikden sonra ve herbirine mahsûs olan ilmlere ve ma’rifetlere kavuşuldukdan sonra ve herbirinde başka başka hâller, vecdler hâsıl oldukdan sonra, bu beş cevherin asllarında, kaynaklarında ilerlemeğe başlanır. Bu beş asl, Âlem-i kebîrdedir. Âlem-i sagîrde bulunan herşeyin aslı, Âlem-i kebîrdedir. Âlem-i sagîr demek, insanda bulunan şeyler demekdir. Âlem-i kebîr demek, insanın dışında bulunan herşey demekdir. Bu beş aslda ilerlemeğe (Arş)dan başlanır. Arş, insan kalbinin aslıdır. Arşdan sonra, rûhun aslı olan mertebelerde ilerlenir. Bu mertebeler Arşdan üstündür. Bu ikinci aslın üstü, Sırrın aslı olan makâmlardır. İnsan Sırrının aslı olan mertebelerin üstü, Hafî denilen latîfenin aslıdır. Bunun üstü de, Ahfâ denilen cevherin aslı olan makâmlardır. Âlem-i kebîrdeki bu beş aslı her bakımdan geçdikden, son noktasına erdikden sonra, imkân dâiresi temâm olmuş, bütün mahlûklar geçilmiş olur. Böylece (Fenâ) denilen konaklardan birincisine ayak basılmış olur. Bundan sonra, ilerlemek nasîb olursa, ALLAHü teâlânın ismlerinin, sıfatlarının zılleri, gölgeleri, görüntülerinde ilerlenir. Bu görüntüler, vücûb ile imkân arasında ya’nî ALLAHü teâlânın sıfatları ile mahlûklar arasında köprü , ortak gibidirler ve Âlem-i kebîrde bulunan beş aslın da aslı, temeli, kökü gibidirler. Bu temellerde ilerlemek de, bunlardan hâsıl olan beş aslda ve bunların görüntüsü gibi olan beş cevherde ilerlemek sırası ile olur. ALLAHü teâlâ, lutf ederek, ihsân ederek, bu beş zıllin her mertebesi temâmen geçilip, sonuna varılırsa, ALLAHü teâlânın ismlerinde ve sıfatlarında ilerlemek nasîb olur. İsmler, sıfatlar tecellî etmeğe başlar. ALLAHü teâlânın şü’ûnâtı ve i’tibârâtı zuhûr eder. Burada, Âlem-i emrin de hepsi geçilmiş, hepsinin hakkı verilmiş olur. Eğer ALLAHü teâlâ ihsân ederek, bu makâmdan da ilerlemek nasîb olursa, nefs itmînâna kavuşur ve ilerliyerek kavuşulan makâmların sonu olan (Rızâ) makâmı hâsıl olur. Bundan sonra (Şerh-i sadr) hâsıl olur ve (İslâm-ı hakîkî) ile şereflenir. Bu kemâlâtın, üstünlüklerinin yanında, Âlem-i emrde olan beş latîfenin üstünlükleri, çok aşağı kalmakdadır. Okyânus yanında bir damla su gibi bile değildir. Bütün bu kemâller, üstünlükler, (İsm-i zâhir) kemâlleridir. (İsm-i bâtın) kemâlleri başkadır. Bunlar, yazılamaz, anlatılamaz. Bu iki ismin bütün kemâlleri, üstünlükleri hâsıl olursa, sâlik, iki kanada kavuşmuş olur. Bu iki kanadla, (Âlem-i kuds)de, ilâhî âlemde, sonsuz uçabilir. Bunları, birkaç mektûbda dahâ yazmışdım. Kıymetli oğlum, hepsini biraraya toplamakdadır. Kolayını bulursanız, buraya geliniz. Fekat, orayı boş bırakmayınız. Oranın düzeni bozulmasın. Seçdiğiniz birisini yerinize bırakıp, yalnız geliniz! Bir dahâ buluşabilir miyiz, ancak ALLAHü teâlâ bilir. Vesselâm.


    19. Muhiddin-i Arabi ve İmam-ı Rabbani’nin ALLAH’a ve Kur’an’a iftiralar (S.575-576)

    Süâl: Dağda yetişip, hiçbir din duymayıp puta tapan müşrikler, Cehennemde sonsuz kalmazsa, Cennete girmesi lâzım gelir. Bu da olamaz. Çünki müşriklere, Cennet harâmdır, ya’nî yasakdır. Bunların yeri Cehennemdir. Nitekim, ALLAHü teâlâ, Mâide sûresi yetmişbeşinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın meâlen, (ALLAHü teâlâdan başkasına tapanlar, başkalarının sözlerini Onun emrlerinden üstün tutanlar, Cennete giremez. Onların konacağı yer Cehennemdir) dediğini beyân buyurdu. Âhıretde Cennet ile Cehennemden başka yer de yokdur. (A’râf)da kalanlar, bir müddet sonra Cennete gideceklerdir. Sonsuz kalınacak yer, yâ Cennetdir, yâ Cehennem! Bunlar hangisinde kalacakdır?
    Cevâb: Buna cevâb vermek çok güç! Kıymetli yavrum! Biliyorsun ki, çok zemân bunu, bana sormuşdun. Kalbe râhat verecek bir cevâb bulunmamışdı. Bu süâli, hal etmek için, (Fütûhât-i mekkiyye) sâhibinin [Muhyiddîn-i Arabî]: (Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem”, kıyâmet günü, bunları dîne da’vet eder. Kabûl eden Cennete, etmiyen Cehenneme sokulur) sözü, bu fakîre iyi gelmiyor. Çünki âhıret, mükâfat yeridir, hesâb yeridir. Emr yeri, iş yeri değildir ki, oraya Peygamber gönderilsin! Çok zemân sonra, ALLAHü teâlâ, merhamet ederek, bu mes’elenin hâllini ihsân eyledi. Şöyle bildirdi ki, bu müşrikler, ne Cennetde, ne Cehennemde kalmıyacak, âhıretde dirildikden sonra, hesâba çekilip, kabâhatleri kadar mahşer yerinde azab çekecekdir. Herkesin hakkı verildikden sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok edileceklerdir. Bir yerde sonsuz kalmıyacaklardır. Bu cevâbımız Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” huzûrunda söylenseydi, hepsi beğenir, kabûl buyururdu. Herşeyin doğrusunu ALLAHü teâlâ bilir. Herkesin aklı, birçok dünyâ işlerinde bile, şaşırıp yanılırken, iyiliklerine, merhametine son bulunmıyan sâhibimizin, Peygamberleri ile haber vermeden, yalnız aklları ile bulamadıkları için, kullarını sonsuz olarak ateşde yakacağını söylemek, bu fakîre ağır geliyor. Böyle kimselerin sonsuz olarak Cennetde kalacaklarını söylemek, nasıl çok yersiz ise, sonsuz azâb çekeceklerini söylemek de, öyle yersiz oluyor. Nitekim, i’tikâdda ikinci imâmımız Ebül-Hasen-i Alî Eş’arî, bunların Cehenneme girmiyeceklerini söyliyorsa da, bu sözünden, Cennetde kalacakları anlaşılıyor. Çünki, ikisinden başka yer yokdur. O hâlde, cevâbın doğrusu bize bildirilendir. Ya’nî mahşer günü, hesâbları görüldükden sonra, yok edileceklerdir. Bu fakîre göre, kâfirlerin çocukları da böyle olacakdır. Çünki Cennete girmek, îmân iledir. Yâ kendisi îmân etmiş olacak veyâ îmânlının çocuğu olduğu için, yâhud ana-babası birlikde mürted olunca, kendisi Dâr-ül-islâmda kaldığı için îmânlı sayılmış olacakdır. Dâr-ül-islâmda bulunan müşriklerin çocukları ve zimmîlerin çocukları da Dâr-ül-harbdeki kâfirlerin çocukları gibidir. Çünki bu çocuklarda îmân yokdur. Bunlar Cennete giremez. Cehennemde sonsuz kalmak da, teklîfden sonra, inanmamanın cezâsıdır. Çocuk ise, mükellef değildir. Bunlar hayvanlar gibi, diriltilip, hesâbları görüldükden sonra, yok edileceklerdir. Eskiden, bir Peygamberin vefâtından sonra, çok vakt geçip, zâlimler tarafından din bozulup, unutulduğu zemânlarda yaşayıp, Peygamberlerden haberi olmıyan insanlar da kıyâmetde böyle sonradan, tekrâr yok edileceklerdir.


    20. Tasavvuf dininin 5 şartının izahı (S.580-581)

    İnsana (Âlem-i sagîr) ya’nî küçük âlem denir. Bu Âlem-i sagîr, on parçadan meydâna gelmişdir. Bu on parçanın beşi (Âlem-i emr)dendir. [Bu âlemde madde ve ölçmek yokdur.] Bu beş latîfe, (Kalb), (Rûh), (Sır), (Hafî) ve (Ahfâ)dır. Bu beş latîfenin aslları, kökleri (Âlem-i kebîr)dedir. [(Âlem-i kebîr), büyük âlem demekdir. İnsandan başka herşey demekdir.] İnsanı meydâna getirmiş olan on parçadan dördü katı, sıvı, gaz maddeleri ve enerjidir. Bunların aslları da Âlem-i kebîrdedir. Beş latîfenin aslları, Arşın dışında görülür. Arşın dışı, Âlem-i emrdir. Ya’nî maddesiz, hacmsizdir. Bunun için, Âlem-i emre (Lâ-mekânî) denir. İmkân dâiresi, ya’nî mahlûklar, bu beş aslın sonunda biter. [Arşın içindeki mahlûklar maddeden yapılmışdır. Zemânlı ve hacmlidirler. Bunlara (Âlem-i halk) ya’nî ölçü âlemi denir. Halk, ölçü de demekdir.] Mahlûklar, ademle vücûdün birleşmesinden meydâna gelmişdir. Ademle vücûdün birleşmesi, beş aslın sonuna kadardır.
    Akllı, uyanık bir sâlik [ya’nî tesavvuf yolcusu], yaradılışında Muhammedî ise, Âlem-i emrin beş latîfesini, sıraları ile geçdikden sonra, bunların Âlem-i kebîrdeki asllarında seyr eder. Ya’nî ilerler. ALLAHü teâlânın lutfü ile, bu beş aslın herbirini inceden inceye geçerek sonuna gelir. Böylece, imkân dâiresini (Seyr-i ilALLAH) ile bitirmiş olur. (Fenâ) hâsıl oldu denir. Şimdi (Vilâyet-i sugrâ)ya başlamış olur. Bu vilâyete (Vilâyet-i evliyâ) da denir. Bundan sonra, bu beş aslın da aslı olan, ALLAHü teâlânın ismlerinin zıllerinde seyre başlar. Bu zıllerde adem bulunmaz. ALLAHü teâlânın ihsânı ile bu zılleri birer birer (Seyr-i fillah) ile geçerek sonuna varır. Böylece, ismlerin zılleri biterek, ALLAHü teâlânın ismleri ve sıfatları mertebesine erişir. Vilâyet-i sugrâda yükselmek, buraya kadardır. Burada tâm Fenâ hâsıl olmağa başlar. (Vilâyet-i kübrâ)ya ayak basılmış olur. Bu vilâyete, (Vilâyet-i enbiyâ) da denir.
    Peygamberlerden ve meleklerden başka, bütün mahlûkların (Mebde-i te’ayyün)leri, bu zıl dâiresinde bulunur. Her ismin zılli, bir insanın mebde-i te’ayyünüdür. Peygamberlerden sonra, insanların en üstünü olan hazret-i Ebû Bekrin mebde-i te’ayyünü, bu dâirenin en üstündeki noktadır. Sâlik, kendinin mebde-i te’ayyünü olan isme varınca (Seyr-i ilALLAH)ı bitirir demişlerdir. Buradaki ism, ALLAHü teâlânın isminin kendi değildir. Bu ismin zılline varınca demekdir ki, o ismin, zıllerinden bir zıldir. Bu zıller, ismlerin ve sıfatların tafsîlidirler. Meselâ ilm sıfatının parçaları vardır. Bu parçalar, birer birer bu sıfatın zıllidirler. Bu sıfat, o zıllerin icmâli, topluluğudur. Bu parçalardan herbiri, Peygamberlerden başka, bir insanın mebde-i te’ayyünüdür. Peygamberlerin ve meleklerin mebde-i te’ayyünleri, bu parçaların aslları, bütünleri olan ismlerdir. Meselâ, ilm, kudret ve irâde gibi sıfatlardır. Birçok kimsenin mebde-i te’ayyünleri, tek bir sıfatdır. Fekat çeşidli bakımlardan ayrılırlar. Meselâ, Muhammed aleyhisselâmın mebde-i te’ayyünü ilm şânıdır. Yine bu ilm sıfatı, başka bir bakımdan, İbrahîm aleyhisselâmın da mebde-i te’ayyünüdür “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vetteslîmât”. Yine bu sıfat, başka bir bakımdan da, Nûh aleyhisselâmın mebde-i te’ayyünüdür. Bu çeşidli bakımlar, hâcı Muhammed Eşrefe yazılan mektûbda açıklanmışdır.


    21. Tasavvuf dininde dereceler ve yükselişler, beşinci dereceye gelenin rabbı Rabbul-Erbab’dır iftirası (S.583,591-592)

    Ey oğlum! İsm-i bâtındaki seyrden ne yazayım ki, o seyri örtmek, gizlemek lâzımdır. O makâmdan şu kadar açıklanabilir ki, ism-i zâhirde seyr, sıfatlarda seyr olup, Zât-i teâlâ ile hiç ilgisi yokdur. İsm-i bâtında seyr de, her ne kadar ismlerde seyrdir. Fekat bu seyr, Zât-i teâlâ ile ilgilidir. Bu ismler, Zât-i teâlâyı örten perdeler gibidir. Meselâ, ilm sıfatında Zât-i teâlâ hiç akla gelmez. Alîm ismi ise, sıfat perdesi gerisinde, Zât-i teâlâyı bildirmekdedir. Çünki âlim, ilm sâhibi olan zâtdır. O hâlde ilmde seyr, ism-i zâhirde seyrdir. Alîmde seyr, ism-i bâtında seyrdir. Öteki sıfatlar ve ismler de böyledir. İsm-i bâtınla ilgili olan ismler, meleklerin mebde-i te’ayyünleridir. Bu ismlerde seyre başlamak (Vilâyet-i ulyâ)ya ayak basmak olur. Bu vilâyete, (Vilâyet-i mele-i a’lâ) da denir. [(Mele’) cemâ’at, galabalık demekdir.] İsm-i zâhir ile ism-i bâtını anlatırken bildirdiğimiz, ilm ile alîm arasındaki farkı az sanmayınız! İlmden alîme az yol vardır dememelidir. Yer küresi ile Arş arasındaki uzaklık, o iki ism arasındaki uzaklık yanında, okyânus yanında bir damla su gibidir. Söylemeleri yakın, kendileri çok uzakdır. Kısaca söylediğimiz her makâm da böyledir. Meselâ, Âlem-i emrin beş latîfelerini geçip, bunların asllarında seyr olunur. Böylece, imkân [ya’nî mahlûklar] dâiresi biter sözü ile, Seyr-i ilALLAH, başından sonuna kadar anlatılmışdır. (Bu seyrin yapılması için, ellibin senelik yol geçilir) demişlerdir. Me’âric sûresinin dördüncü [4] âyetinde meâlen, (Melekler ve Rûh oraya ellibin senelik bir günde çıkarlar) buyurulmakdadır ki, bu sözümüze işâret etmekdedir. Böyle olmakla berâber, ALLAHü teâlânın ihsânının çekmesi ile, bu uzun zemânlık iş, göz açıp kapayıncaya kadar yapılabilir.

    Bu noksânlık, aslların asllarında da kendini gösterir. Aranılana kavuşmağı engeller. Yukarıda yazılanlar, Muhammedî yaradılışlı olanlar içindir demişdik. Çünki, yaradılışda Muhammedî olmıyanlardan birinin çıkacağı en yüksek derece, vilâyet derecelerinin birincisi olur. Birinci derece demek, kalb mertebesi demekdir. Bir başkası, ikinci dereceye kadar yükselebilir. İkinci derece, rûh makâmıdır. Üçüncü bir kimse, üçüncü dereceye kadar çıkabilir. Üçüncü derece, sır makâmıdır. Bir dördüncü kimse dördüncü dereceye kadar yükselebilir. Dördüncü derece, hafî makâmıdır. Birinci derecede, ALLAHü teâlânın (Sıfât-ı ef’âliyye)si tecellî eder. İkinci derecede (Sıfât-ı sübûtiyye)si tecellî eder. Üçüncü derecede, (Şü’ûn ve i’tibârât-i zâtiyye) tecellî eder. Dördüncü derece, selbî olan sıfatlara uygundur. Tenzîh ve takdîs makâmına uygundur. Vilâyetin her derecesi, ülül’azm bir Peygamberin altındadır. Vilâyetin birinci derecesi, Âdem aleyhisselâmın “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” altındadır. Onun terbiye edicisi, tekvîn sıfatıdır. İnsanların her işini, her hareketini bu sıfat yapar. İkinci derece, İbrâhîm aleyhisselâmın altındadır. Nûh “aleyhisselâm” da, bu makâmda ortakdır “alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalevâtü vetteslîmât”. Bunların rabbi, ilm sıfatıdır. Bu sıfat, (Sıfât-i zâtiyye)nin en genişidir. Üçüncü derece, Mûsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır. Onun rabbi, şü’ûnların makâmından, kelâm şânıdır. Dördüncü derece, Îsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Onun rabbi, selb sıfatlarındandır, sübût sıfatlarından değildir. Bu derece, takdîs ve tenzîh makâmıdır. Meleklerin çoğu, bu makâmda, Îsâ aleyhisselâmla ortakdırlar. Bu makâmda büyük şân vardır. Beşinci derece, Peygamberlerin sonuncusunun ayağı altındadır “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. Onun rabbi, rablerin rabbidir ve sıfatları, şü’ûnları, takdîsleri ve tenzîhleri kendinde toplamakdadır. Bütün yüksek derecelerin merkezidir. Hepsinin üstünde olan bu rabbe, sıfatların ve şü’ûnların mertebesinde (Şân-ül-ilm) adını vermek uygun olur. Çünki bu şân, bütün derecelerin üstündedir. Bu bağlılık içindir ki, onun milleti, İbrâhîm aleyhisselâmın milleti oldu. Onun kıblesi, bu ümmete de kıble oldu.



    22. Enbiyanın ilmi Kur’an’dır, Hadistir; Evliyanın ilmi ise Fusustur, Futuhat melekiyesidir iddiası (S.603)

    Peygamberlik makâmına uygun olan ve Peygamberliğin vilâyetine uygun olan ilmler ve ma’rifetler, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bildirdikleri dinlerdir. Peygamberlerin dereceleri ayrı ayrı olduğu için, dinler de, birbirlerinden ayrı olmuşdur. Evliyânın, Vilâyet makâmına uygun olan ma’rifetler ve tevhîdi, ittihâdı bildiren ilmler ve ihâta, sereyân haberleri ve yakînlik, berâberlik ve aynalık ve görüntülük ve şühûd ve müşâhede sözleri ise tesavvufcuların Şathıyâtı, hikâyeleridir. Kısacası, Peygamberlerin ilmleri, ma’rifetleri, Kitâb ile sünnetdir. Evliyânın ma’rifetleri ise, (Füsûs) ile (Fütûhat-i Mekkiyye)dir. Fârisî mısra’ tercemesi:
    Gülbağçemi gör de, behârımı anla!
    Evliyânın vilâyeti, ALLAHü teâlâya yaklaşdırır. Peygamberlerin vilâyeti, ALLAHü teâlânın çok yakîn olduğunu gösterir. Evliyânın vilâyeti, şühûd hâsıl eder. Peygamberlerin vilâyeti, anlaşılamıyan şeylere kavuşdurur. Evliyânın vilâyeti, ALLAHü teâlânın pek yakın olduğunu anlıyamaz. Buradaki câhilliğin ne demek olduğunu bilemez. Peygamberlerin vilâyeti, çok yakın olduğu hâlde, yakınlığı uzaklık bilir. Şühûdü, görememek sayar.



    23. Vaktin imamı zamanın halifesidir; onun feyzi,nuru, güneş gibi bütün insanları sarar yalanı (S.604)

    Bu yüksek yola sülûk etmek, girip ilerlemek, yol gösteren Rehberi “kaddesALLAHü teâlâ sirrehül’azîz” sevmeğe bağlıdır. O, (Seyr-i murâdî) ile, ya’nî çekilerek, bu yoldan geçirilmişdir. Kuvvetle çekilerek, bu kemâlâta kavuşdurulmuşdur. Onun bakışları, kalb hastalıklarına şifâdır. Onun teveccühü, ya’nî sevgisine kavuşmak, ma’nevî hastalıkları giderir. Böyle kemâl sâhibi bir zât, zemânının imâmıdır. Asrının halîfesidir. Kutblar ve büdelâ onun bulunduğu makâmın zıllerine kavuşmak için cân verirler. Evtâd ve nücebâ, onun kemâlâtı denizinden bir damlası ile doyarlar. Onun hidâyetinin ve irşâdının nûru, güneş ışıkları gibi, o istese de, istemese de, herkese gelmekdedir. Fekat, istediklerine dahâ çok gönderir. Fekat, onun istemesi de, kendi elinde değildir. Çok olur ki, birşeyi yapmak isteğinde bulunur. Fekat, içinden o istek gelmez. Onun nûru ile aydınlanarak, doğru yolu bulanların ve onun istemesi ile yükselenlerin, bu kazançlarını bilmeleri lâzım gelmez. Çok olur ki, uydukları şeyhin kemâlâtına kavuşdukları ve herkese yol gösterdikleri zemân bile, kendi hidâyet ve rüşdlerini de, olduğu gibi anlıyamazlar.



    24. Mutasavvıflarda iki din iki ilah inancı (S.607-608)

    Ey oğlum! Kutb-i irşâdın feyz vermesi ve ondan feyz almakla ilgili ma’rifetler, (Mebde’ ve Me’âd) risâlesinde, (İfâde ve istifâde) bâbında yazılmışdı. Sırası gelmiş iken, fâideli olan bu ma’rifeti de, buraya yazıyorum. Orada yazılı olan ile karşılaşdırınız! Kutb-i irşâd, kemâlât-ı ferdiyyeye de mâlikdir. Çokaz bulunur. Asrlardan, çok uzun zemân sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küresinin ortasından tâ Arşa kadar, herkese rüşd, hidâyet, îmân ve ma’rifet Onun yolu ile gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan, kimse bu ni’mete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyânûs gibi, [çok kuvvetli radyo dalgaları gibi] bütün dünyâyı sarmışdır. O deryâ, sanki buz tutmuşdur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhud o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan kalbi feyz alır. Bunun gibi bir kimse, ALLAHü teâlâyı zikr ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse, meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fekat, birinci feyz dahâ fazla olur. Bir kimse, o büyük zâtı inkâr eder, beğenmezse, yâhud o büyük zât, bu kimseye incinmiş ise, bu kimse, ALLAHü teâlâyı zikr etse bile, rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veyâ onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. Ozât “kaddesALLAHü teâlâ sirrehül’azîz” bu kimsenin zararını istemese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yokdur. Fâidesi çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve ALLAHü teâlâyı zikr etmeseler de, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Mektûb burada temâm oldu.


    25. Hızır (A.S.) İmam-ı Rabbaniye biz şeriatlerle mükellef değiliz dediği yalanı ; Bu ümmete yeniden peygamber gönderilse Hanefi mezhebinden olurdu ,, Hz. İsa iyeniden geldiğinde hanefi olacak şakası !! (S.718)

    Çok zemândan beri, sevdiklerimiz Hızır “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” için soruyorlar. Onun için bu fakîre lâzım olan bilgi verilmediğinden cevâb yazmıyordum. Bugün sabâh vakti toplanmışdık. İlyâs “aleyhisselâm” ile Hızır “alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalevâtü vetteslîmât” rûhânî şekllerde geldiler. Hızır “aleyhisselâm” rûhânî olarak dedi ki, (Biz rûhlar âlemindeniz. ALLAHü teâlâ, bizim rûhlarımıza öyle kuvvet vermişdir ki, insan şeklini alırız. İnsanların yapdığı işleri, bizim rûhlarımız da yapar. İnsanların yapdığı gibi yürürüz, dururuz, ibâdet ederiz). (Nemâzları şâfi’î mezhebine göre mi kılarsınız?) dedim. (Biz islâmiyyete uymakla emr olunmadık. Kutb-i medârın işlerine yardım ederiz. Kutb-i medâr şâfi’î mezhebinde olduğu için, biz de onun arkasında şâfi’î mezhebine göre kılıyoruz) dedi. Bu sözünden anlaşıldı ki, bunların ibâdetine sevâb yokdur. Yanında bulundukları kimseler gibi ibâdet ederler. İbâdetin yalnız şeklini yaparlar. Bu konuşmadan da anladım ki, vilâyetin kemâlâtı şâfi’î mezhebine uygundur. Peygamberlik kemâlâtının hanefî mezhebine bağlılığı vardır. Kıyâmete kadar hiç Peygamber gelmiyecekdir. Bu ümmete bir Peygamber gönderilse idi, hanefî mezhebine göre ibâdet ederdi. Hâce Muhammed Pârisâ “kuddise sirruh” hazretlerinin, (Füsûl-i sitte) kitâbındaki, (Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” gökden indikden sonra, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyALLAHü teâlâ anh” mezhebine göre iş yapar) sözünün ne demek olduğu şimdi anlaşıldı. Bu iki büyükden yardım ve düâ istemeği düşündüm. (ALLAHü teâlânın lutfüne, ihsanına, ni’metlerine kavuşan bir kimseye biz ne yapabiliriz?) dedi. Sanki kendilerini aradan çekdiler. Hazret-i İlyâs “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” bu konuşmaya hiç katılmadı. Birşey söylemedi.


    26. İmam-ı Rabbani müritlerini kula kul olmaya yönlendiriyor (S.807-808)

    Tâlib, gönülden, herşeyi çıkarıp, bütün varlığı ile pîrine bağlanmalıdır. Onun yanında, ondan izn almadan, nâfile ibâdet ve zikr yapmamalıdır. Onun yanında iken, ondan başka hiçbirşeye bakmamalıdır. Bütün gücü ile, ona bağlanıp oturmalıdır. O emr etmedikce, zikr bile yapmamalıdır. Onun yanında farz ve sünnet nemâzlardan başka nemâz kılmamalıdır. Bir sultânın vezîri, sultânın yanında iken, kendi elbisesine bakar. Eli ile kuşağını düzeltir. O anda, sultân ona bakıyordu. Kendinden başkası ile olduğunu görünce, onu azarlıyarak, benim vezîrim olasın da, benim karşımda, elbisenin kuşağı ile oynıyasın. Buna dayanamam diyerek onu azarlar. Düşünmelidir ki, bu alçak dünyânın işleri için, ince edeblere dikkat edilince, ALLAHa kavuşduran işlerde edebleri tâm ve olgun olarak gözetmek ne kadar çok lâzım olacağı anlaşılır. Kendi gölgesi, onun elbisesine veyâ gölgesine düşmiyecek bir yerde durmağa veyâ oturmağa dikkat etmelidir. Onun nemâz kıldığı yere hiçbir zemân basmamalıdır. Onun abdest aldığı yerde abdest almamalıdır. Onun kullandığı kkardeşrı kullanmamalıdır. Onun yanında, birşey yimemeli, içmemeli ve kimse ile konuşmamalıdır. Hiç kimseye, hiçbir yere bakmamalıdır. O yok iken, onun bulunduğu yere doğru ayak uzatmamalıdır. O yere doğru tükürmemelidir. Onun her yapdığını, her söylediğini, yanlış görünse bile, doğru ve iyi bilmelidir. O herşeyi ilhâm ile ve izn ile yapar. Bunun için, hiçbir işine, birşey söylenemez. İlhâmında hatâ olsa bile, ilhâmda yanılmak, ictihâdda yanılmak gibidir. Ayblamak ve karşı gelmek câiz olmaz. Bu yolda vâsıta olanı seven bir kimseye, Onun her yapdığı ve her sözü sevgili gelir. Ona karşılık vermenin yeri olmaz. Her işde, yimekde, içmekde, elbise giymekde, yatmakda ve ibâdetlerde, hep ona uymalıdır. Nemâzı onun gibi kılmalıdır. Fıkhı, onun ibâdetlerini görerek öğrenmelidir


    27. Levh-i Mahfuzda tasarruf eden iki velinin ALLAH adına yalan söylemesi (S.464-465)

    Kazâ, ya’nî ALLAHü teâlânın yaratacağı şeyler, iki kısmdır: (Kazâ-i mu’allak), (Kazâ-i mübrem). Birincisi, şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demekdir ki, bunların yaratılma şekli değişebilir veyâ hiç yaratılmaz. İkincisi, şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir sûretle değişmez, muhakkak yaratılır. Kaf sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen, (Sözümüz değişdirilmez) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kazâ-i mübremi bildirmekdedir. Kazâ-i mu’allak için de, Ra’d sûresinde, (ALLAHü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar) meâlindeki, yirmidokuzuncu âyet-i kerîme vardır. Hocam, Muhammed Bâkî-billah “kuddise sirruh” buyurdu ki, seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, ba’zı kitâblarında buyurmuş ki, (Kazâ-i mübremi kimse değişdiremez. Fekat ben, istersem, onu da değişdirebilirim). Bu söze şaşar ve olacak şey değildir derdi. Hocamın bu sözü, uzun zemândan beri, zihnimi kurcalamışdı. Nihâyet, ALLAHü teâlâ, bu fakîri de, bu ni’meti ihsân etmekle şereflendirdi. Bir gün, sevdiklerimden birine, bir belâ geleceği, ilhâm olundu. Bu belânın geri döndürülmesi için, cenâb-ı Hakka çok yalvardım. Bütün varlığım ile, Ona sığındım. Korkarak, sızlıyarak, çok uğraşdım. Bu belânın, Levh-i mahfûzda kazâ-i mu’allak olmadığını, bir şarta bağlı olmadığını gösterdiler. Çok üzüldüm, ümmîdim kırıldı. Abdülkâdir-i Geylânînin “kuddise sirruh” sözü hâtırıma geldi. İkinci def’a olarak, tekrâr sığındım, çok yalvardım. Aczimi, zevallılığımı göstererek niyâz etdim. Lutf ve ihsân ederek kazâ-i mu’allakın iki dürlü olduğunu bildirdiler: Birisinin şarta bağlı olduğu, levh-i mahfûzda gösterilmiş, meleklere bildirilmişdir. İkincisinin şarta bağlı olduğunu, yalnız ALLAHü teâlâ bilir. Levh-i mahfûzda, kazâ-i mübrem gibi görülmekdedir ki, bu kazâ-i mu’allak da, birincisi gibi değişdirilebilir. Bunu anlayınca, Abdülkâdir-i Geylânînin “kuddise sirruh” sözündeki, kazâ-i mübremin, bu ikinci kısm kazâ-i mu’allak olduğunu ve kazâ-i mübrem şeklinde görüldüğünü, yoksa, hakîkî kazâ-i mübremi değişdiririm demediğini anladım. Böyle kazâ-i mu’allakı, pekaz kimseye tanıtmışlardır. Yâ, bunu değişdirebilecek kim bulunabilir? O sevdiğim kimseye, gelmekde olan belânın, bu son kısm kazâdan olduğunu anladım ve Hak “sübhânehu ve teâlâ”nın bu belâyı geri çevirdiği ma’lûm oldu.
    Mektubat-ı Rabbani, Cilt 1-2, Çile Yay.Türdav Ofset, İst.1980, 3. Baskı, Çev.Abdülkadir Akçiçek

    son
    (Alttan 2. (diğer) bölüme tıklayınız)
  11. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Mektubat-ı Rabbani , Cilt 3-4 İMAM RABBANİ [​IMG]

    1. Tasavvuf dinine bağlı iki batıl mezhep, biri diğerine karışmasın tavsiyesi (S.924)

    Sofiyenin pek çoğu, oilhassa son gelenler itikad ederler ki: Mümkin Vacib Taâlâ'nın aynıdır. Mümkinin sıfatını ve fiillerini dahi Yüce Zat'ın fiillerinin ve sıfatının ayni sanırlar. Onların bu gö-rüşü, bir şiirle şöyle dile gelir:
    Komşu, arkadaş, yolcular hepten o;
    Fakir kisvesinde sultan tamam o..
    Celvet farkında, halvet ceminde o;
    VALLAH hepsi o, billah hepsi de o..
    Bu büyükler, vücudda her nekadar şirkten çekinip halâs yolunu bulmuşlar; .ikilikten dahi kaçmışlar ise de, lâkin vücud olmayanı vücud olarak bulmuşlardır. Noksanları dahi, kemalât olarak itikat etmişlerdir. Bunun için de şöyle demişlerdir:^
    — Zatî olarak, ne noksan vardır ne de şer olan bir şey.. Eğer var ise., o da nisbî ve izafîdir. Meselâ: öldürücü zehir insana nisbetle serdir ve kötüdür; zira onu hayattan eder. Ama bu, içinde zehir bulunan hayvana göre hayat suyu ve faydalı tiryaktır.
    Bu işte, onların uyduğu şey, dayandıkları yol keşif ve müşahe-/ dedir. Kaldı ki bunlar, gayb âleminden kendilerine ne zahir olduysa../ onu buldular..
    —ALLAHım, eşyanın hakikatlarını bize olduğu gibi göster.
    Biz, burada önce Şeyh Muhyiddin b. Arabi'nin tuttuğu yolu öncelikle beyan edeceğiz. ALLAH sırrının kudsiyetini artırsın.
    O, sofiyenin mütaahhirin sınıfına dahil olanların (son gelenlerin) imamı olup bu meselede onların iktida ettikleridir.
    Bundan sonra, bize zahir olup inkişaf eden bu babdaki hususları yazacağız. Ta ki, iki mezhep arasındaki fark, tam bir şekilde hasıl olsun, İnceliğinden ötürü biri diğerine karışmasın..
    Şeyh Muhyiddin b. Arabî ve ona tabi olanlar şöyle dediler:
    — Vacib Taâlâ'nın isimleri ve sıfatı, o Vacib Sübhan'ın aynen zatıdır. Bu isimlerin ve sıfatların dahi bazısı bazısının aynıdır. Mese-la: İlim ve kudreti ele alalım. Bunların her ikisi de, Yüce Hakkın aynen zatı olduğu gibi, her biri dahi diğerinin aynıdır. Bu makamda taaddüd ve tekessürün ismi ve resmi asla olmayacağı gibi, araların da bir ayırd etme ve açıklık dâhi (temayüz ve tebayün) kesin olarak olmaz.

    2. Muhyiddin-i Arabi’nin batıl inancı (S.926-927)

    İşte.. anlatılan durumlar dolayısı ile, zaruri olarak ittihat hükmü verip:
    Hemen hepsi o.
    Dediler..
    — Yine tasavvur etmişlerdir ki, ayan-ı sabite suretleri dahi,
    o ayanın aynı olarak vücudun zahir aynasında aksetmektedir ki; bu -dahi onun benzeri gibi değildir.
    İşte.. anlatılan durumlar dolayısı ile zarurî olarak ittihad hükmü verip: —Hemen hepsi o.. Dediler..
    İşte.. vahdet-i vücud mertebesinde; icmal yollu Muhyiddin b. Arabi'nin yolu budur.
    Bu ilim ve benzerlerini Muhyiddin b. Arabî sanır ki: Hatem-i velayete mahsustur. Bunun için der ki:
    — Hatem'ün-nübüvvet, bu ilimleri hatem'ül-velâyetten alır.
    Füsus'un sarihleri dahi, bu cümlenin tevilini (yorumunu) yapar-ken, birçok zorlamalara girmişlerdir. —
    Hülâsa.. Şeyh Muhyiddin b. Arabi'den evvel, bu gibi ilim ve sırları, bu taifeden hiç kimse dile getirmemiştir. Bu sözü, bu şekilde hiç
    biri beyan etmemiştir
    Her nekadar onlardan, sekrin galebesi halinde, tevhidi ve ittihadı anlatan kelimeler zuhur edip:
    --Enel Hak..(Hak ben)
    - Sübhanî ma a'zame şanî.. (Sübhanım şanım nekadar yüce..) Demişler ise de, lâkin ittihad yüzünü açıp tevhid menşeini bulamamışlardır. Böylece Şeyh Muhyiddin b. Arabî bu taifenin müta-kaddimlerinin burhanı, müteahhirlerinin ise hücceti oldu.

    3. İmam-ı Rabbani’nin müceddid anlayışı ve sapıklığı (S.942)

    Bir mısra:
    Gül bahçeme bak, kıyasla baharımı..

    Aynel-yakin ve Hakkal-yakin babında ne diyebilirim ki?. Onu söylesem bile, kim anlar ve kim idrâk eder?. Zira bu türlü marifetler, velayet kapsamı dışındadır. Zira velayet erbabı, bunları idrâkten aciz durumdadırlar; tıpkı zahir uleması gibi.. Onu kavramaktan yana kusurludurlar.
    Bu ilimler, nübüvvet nurlarının kandilinden alınmıştır. Onun sahibine saiât, selâm ve tahiyyet.. îkinci binin yenilenmesi ile buna tazelik ve canlılık hâsıl olmuştur; bütün güzelliği ile, zuhura gelmiştir. Bu ilimlerin ve maarifin sahibi, bu binin müceddididir. Ki bu, ona bakanlara gizli bir mana değildir. Bilhassa, zata, sıfata ve ef'ale dair ilim ve maarifinde..
    O ilim ve maarif; haller, vecidler, tecelliyat ve zuhurat libasına girmiştir. Bu dikkat sonunda, elbette bileceklerdir ki: Bu maarif ve ilimler; ulemanın ilimleri, evliyanın da maarifi ötesindedir. Hatta, onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır. Bu maarif dahi, o kabuğun özüdür.
    Hidayet eden Sübhan ALLAH'tır.
    Bilesin ki,
    Her yüz başında bir müceddid gelip geçti. Ne var ki, yüz senele rin başında gelen müceddid ile, bin senenin başında gelen müceddk değildir. Bunların arasındaki fark, bin ile yüz arasındaki fark gibi dir. Hatta daha da fazla..
    Müceddid o zattır ki: O müddet içinde ümmete her ne gibi feyz varidatı gelirse onun vasıtası ile gelir, İsterse o vaktin kutuplan, ev tadı, ebdali ve nücebası bulunsun.

    4. Beyazıd-ı Bestami’ni ‘Sübhan Hak, Adem’in çamurunu ezelde yoğurduğu zaman, o çamura su kattım yalanı (S.1002)

    Ayrıca Reşahat'ta anlatılan, Bayezid-i Bistami'nin şu cümlesin-den soruyorsun:
    — Sübhan Hak, Âdem'in çamurunu ezelde yoğurduğu zaman, o çamura su kattım.
    Ve., bunun tevilini soruyorsun..
    Bilesinki,
    Melâike-i kiramın, Âdem a.s. peygâmberin çamuru hizmetinde dahli vardır. Aynı şekilde, caiz olur ki, anlatılan ruhun dahi bu hiz-mette dahli ola ve su atılma hizmeti ona bırakıla.. Bu manaya dahi bu unsura bağlı hayatından veya kemale erdikten sonra da, ken-disi muttali kılınmış ola.. (Yani: Bavezid...)

    5. Peygamberimizden, Hz. Hatice’ye gelen hitap iddiası (S.1003)

    Reşehat'ta anlatılan şu cümleyi de sormuşsun:
    - Hace Alaâeddin Attar'm (Ks.) Mevlâna Nizameddin Hamuştan (Ks.) tarafa gönlü incinmiş. Bunun üzerine istemiş ki: Ondaki bağlılığı ala.. Böyle olunca, o vakitte, Mevlâna, Resulüllah Selamun Aleykum. efen-\
    Resulüllah Selamun Aleykum. efendimizden, Hazret-i Hace'ye şu hitap gelmiş:
    — Nizameddin bizdendir; hiç kimsenin onda tasarrufa gücü yetmez.
    Bu Bitabın bir başka yerinde ise, şöyle anlatılmaktadır:
    — Mevlâna yaşlandıktan sonra; Hace Ahrar, ondaki intisabı almıştır. Bunun üzerine Mevlâna demiş ki:
    — Hace, bizi yaşlı bulunca, her neki toplayıp cem ettim, nail oldum; onların hepsini aldı. işin sonulda beni müflis bıraktı.
    Durum anlatıldığı gibi olunca, Resulüllah Selamun Aleykum. efendimizin:
    - O bizdendir; hiç kimsenin onda tasarrufa gücü yetmez. Buyurduğu bir kimse üzerinde Hace Ahrar nasıl tasarruf edebiliyor?. dinimizin ruhaniyetine iltica etmiş.

    6. Muhyiddin-i Arabi Kabe’yi tavafı sırasında ruhları cisimlenmiş bir topluluk gördüm ve konuştum yalanı (S.1127)

    O mektupta yazdığına göre, Muhyiddin b. Arabî Fütuhat-ı Mek-kiyesinde, Resulüllah Selamun Aleykum. efendimizden rivayet edilen şöyle bir ha---'
    dis-i şerif yazmıştır:
    — «ALLAH-ü Taalâ, yüz bin Adem yaratmıştır.»
    Bundan sonra, misal âleminden bazı müşahedelerinden şöyle an-
    latmaktadır:
    — Kâbe-i Muazzama'nın tavafı sırasında bir topluluk zuhur etti. Onlar da Beyti tavaf ediyorlardı; ama ben onları tanıyamadım. Tavaf esnasında iki beyt söylediler ki, onların biri şudur:
    Tavaf ettik tavafınız gibi yıllarca;
    Bu mukaddes Beyti ki, hep birden topluca..
    Bu beyti dinledikten sonra, hatırıma şöyle geldi: Bunlar misal âlemîndendir. Bunun üzerine, onlardan biri benim tarafıma yaklaşıp baktı ve şöyle dedi:
    — Ben, senine ecdadın cümlesindenim.. Bunun üzerine şöyle sordum:
    -~ Vefatın üzerinden kaç sene geçti?. Şu cevabı verdi:
    — Kırk bin seneden daha fazla..
    Onun bu cevabına hayret ederek şöyle dedim:
    — Eb'ül-beşer Âdem'in yaratılmasından bu yana, henüz yedi bin sene bile tamam olmadı; nasıl olur?.
    Muhyiddin b. Arabî Hz. bundan sonra şöyle devam ediyor:
    — O vakit, hatıra geldi ki; anlatılan hadis-i şerif bu kavli teyid etmektedir..

    7. Ebu Hanife adına uydurulan ve şeytanca bir fetva (S.1159)

    İmam-ı Azam, ulemadan bir topluluk ile oturuyordu. Bir şahıs geldi ve şöyle dedi:
    — Haksız yere babasını öldürüp başını koparan, onun kafa tasında şarab içtikten sonra anası ile de zina eden fasık bir mümin için ne dersiniz?. Bu kimse, mümin midir? yoksa kâfir mi?.
    Ulemadan her biri tek tek konuştu. Amma doğru olmayan bir şekilde.. Hepsi de yanıldılar.. Bu arada İmam-ı Azam şöyle dedi:
    - O kimse mümindir. Bu büyük günahları işlemek, onu imandan çıkarmaz.
    İmam-ı Azam'ın bu sözü, ulemâya ağır geldi. Kendisine dil uzatıp sataştılar. Ne var ki, İmam-ı Azam'ın sözü doğru olduğundan sonunda hepsi de kabul edip o sözün gerçek olduğunu itiraf ettiler.

    8. Abdulkadir Geylani mirac ile ilgili ALLAH’a , Rasulune , kitabına, dört halifeye iftirası (S.1160-1161)

    .Şeyh Abdülkadir Geylânî ALLAH sırrının kudsiyetini artırsın., da-hi GUNYE adlı kitabında, Resulüllah Selamun Aleykum. efendimizden naklederek şöyle dedi:
    — «Semaya çıkarıldığım zaman, Sübhan ALLAH'tan diledim ki: Benden sonra, Ali b. Ebi Talib'i halife kıla.. Bunun üzerine, melekler şöyle dedi:
    — ALLAH'ın dilediği olur; senden sonra halife Ebu Bekir'dir..»
    Hazret-i Ali'nin r.a. dahi şöyle dediğini Hazret-i Şeyh anlattı:
    — Resulüllah Selamun Aleykum. efendimiz, dünyadan ayrılmadan evvel, , benden şu yolda söz aldı
    — «Benden sonra Ebu Bekir halife olur; sonra Ömer, sonra Osman, ondan sonra da sen olacaksın..» .


    Mektubat-ı Rabbani, Cilt 3-4, Çile Yay.Türdav Ofset, İst.1980, 3. Baskı, Çev.Abdülkadir Akçiçek
  12. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Aziz Mahmud Hüdayi ve Celvetiyye Tarikati


    1. Hüdayi hakkında çalışmaları (S.35-36)

    Aziz Mahmûd Hüdâ-yî'nin hayatı ile ilgili ilk müstakil çalışma Daru'l-fünûn ilahiyat Fakültesi talebelerinden Saruhanlı Sa'dî tarafından me'zûniyet tezi olarak yapılmıştır. 1. Ü. Edebiyat Fakültesi islâm Araştırmaları kütüphanesinde bulunan (Tez Nü : 5) bu tez, Hüdâyî hakkında muhtasar bilgi veren küçük; fakat ilk eserdir.
    Hüdâyî hakkında ikinci çalışma M. E. Bakanlığı emekli müfettişi Ziver Tezeren tarafından Edebiyat Fakültesi öğrencisiyken başlatılmış ve daha sonra tekemmül ettirilmiştir. Bugün gayr-ı matbu olan bu eserin daktilo nüshasını müellifin lütufkâr müsâadeleriyle görme imkânı bulduk. Bu çalışmanın ve beraberindeki Hüdâyî Divan'ı edisyon kritiği'nin uzun bir emek mahsûlü olduğu söylenebilir.
    Fevziye Abdullah Tansel'in A. Ü. ilahiyat Fakültesi Mecmuası (1967/XV)'ndaki makalesi Hüdâyi hakkında yapılan çalışmalardan neşredilenlerin ilk'dir. Hüdâyî'nin daha çok edebi yönünü konu alan bu çalışma ile diğerleri araştırmalarımıza, ışık tutmuştur.

    Celvetiyye Tarikatı ile İlgili kaynaklar
    l — Celvetiyyenin tarihçesi ile ilgili kaynaklar :
    Celvetiyye tarikatının tarihçesi hakkında daha çok umûmi kay-. naklardan yararlandık. Meselâ Lemezât ve Tibyân bunlar arasında-dır. Hüdâyî'den önceki ve sonraki silsile için Bursevî ismail Hakkı'nın Silsile-i Celveti'si anakaynağımız oldu. Tâli derecede de o devirlere aid ve silsiledeki şahısların hayatından bahseden kaynaklardan istifade ettik. Meselâ, M. Ali Aynî'nin Hacı Bayram Veli, Bursalı Mahmud Tahir'in yine Hacı Bayram Velî ve Osmanlı Müellifleri adlı eserleri gibi.
    Günümüze kadar olan Celvetî silsilesini de Hüseyin Vassaf Bey'in Sefîne-i Evliyâ'sı ile Ayvansarâyî'nin Hadikatü'l-cevami'inden. istifade ile tesbite çalıştık. Celvetî tekkelerinin ve şeyhlerinin tesbitinde de son eser ân önemli kaynağımız oldu.
    2 — Celveti tarikatı âdabıma dair kaynaklar :
    Celveti tarikatına dair âdabı tesbitte birinci derecede Aziz Mahmûd Hüdâyi'nin Tarîkatnâme, Camiu'l-Fazâil, Ecvibe-i Mutasavvıfi -ne, Vakıât, Hayatü'l-ervâh ve necâtü'l-esbâh ve Hulûsatü'l-ahbâr adlı eserinden; ikinci derecede Bursevi İsmail Hakkı'nın Kitaba'1-hıtab, Temâmn'1-feyz adlı eserlerinden ve üçüncü derecede de celveti meşayıhından şahısların tarikat âdabına dair yazdıkları; Yakub Afvî (1149/1736) nin Hediyyetü's-sallkîn, Şihabuddin Efendi (1234/1819) nin Tuhfetu's-salikîn adlı eseri gibi kaynaklardan yararlandık. Tarîkat âdâbının tesbitinde ayrıca Tibyân yine önemli kaynaklarımızdan biri oldu.


    2. Hüdayi Şeyh’e intisap edişi (S.75-76)

    1. Hüdâyi, Bursa.'da müderris ve nâib olarak hizmet görmekte iken şöyle bir rü'yâ görür : «Kıyamet kopmuş, sırat ve mîzan kurulmuş; ashâb-ı hayr ve salâhdan olduklarını zannettiği pek çok kimse bâ-husûs hocası Nâzırzâde (984/1576) de cehennemlikler arasında'dır.»,Bu_rü'yâ-dan son derece müteessir olan Hüdâyî, uyandığında dünyevî meşgalelerini terkederek Hz. Üftâde (988/1589)'ye varmış ve ona intisab etmiştir.


    3. Hüdayi intisabına ikinci sebep uydurulmuş bir tasavvuf masalı (S.76-77)

    Hüdâyî, Bursa'da nâib iken boşanma da'vâsıyla huzuruna gelen bir kadın kocasının her sene hacca niyyet ettiği halde gitmediğini ve o sene yine hacca niyyet edip eğer gidemezse kendisini talâk-ı selâse ile boşyacağını söylediğini, fakat arefe gününe kadar gitmediği halde kurban bayramı günlerinde bir kaç gün ortadan kaybolduktan sonra meydana çıkarak hacca gittiğini söylemek suretiyle yalan irtikâb ettiğini, bu itibarla talâkın vukuunu» taleb eder.
    Yanında bulunan kocası ise «arefe gününe kadar memleketinden ayrılmadığını», kabul etmekle beraber «hacca gidip geldiğini hattâ orada görüştüğü arkadaşlarından dönüşlerinde şâhidlik taleb edilebilece-ğini» söyleyerek talâkın adem-i vukuunu taleb eder.
    Dava, Kadı Mahmud Efendi tarafından hacıların dönüşüne kadar te'hîr edilir.

    Hacılar döndükten sonra ise zevcin iddiasının doğru olduğu «hacıların şehâdetiyle» anlaşılır. Bunun üzerine Hz. Hüdâyî, «talâkın vâki' olamıyacağına» dâir şer'î hükmü i'lân eder.

    Hüdâyî kararını açıklamakla beraber bu işin nasıl olduğunu ve gidiş gelişin ne şekilde gerçekleştiğini da'vali zattan gizlice öğrenmek ister. O da :
    «- Eskici Mehmed Dede 185 diye ma'rûf bir zatın ma'nevî delaletiyle tayy-ı zaman ve mekâna nâiliyetini» söyleyince Hz. Hüdâyî de derhal Mehmed Dedc'ye koşarak inâbe talebinde bulunur ise de O :
    «— Nasibiniz bizden değil, Hz. Üftâde'dendir, varın ona müracaat edin» deyince Hüdâyî de Hz. Üftâde'ye varıp intisâb eder

    4. Hüdayi’nin şeyhinin emriyle hakimliği terk edip sokakları dolaşarak sırtında ciğer satması (S.77)

    Uftâde hazretlerine intisâb eden Hüdâyî, onun yanında sıkı bir ri-yazat ve nefs terbiyesine başladı. Hz. Uftâde bir gün müridine :
    — Haydi evlâdım, bir sırık ciğeri omuzuna alarak Bursa sokaklarında dolaşıp satmalısın, diye emretmiş; Hz. Hüdâyî de tereddüdsüz sırığı samur kürkü üzerine almış ve çarşı çarşı, mahalle mahalle dolaşmaya başlamıştı. Bu hâli gören ahâlî, «hâkini çıldırmış» diyerek alej-hinde bir sürü dedikodular uydurdular. Fakat Hz. Hüdâyî bunların hiç birine aldırmadı. Ve vazifesini kemâl-i ihtimamla yerine getirerek dergâha döndü.

    Hüdâyî ciğer satma işini kemâliyle başardıktan sonra şeyhi onu dergâhın helalarını temizlemeğe me'mûr etti. Bir gün abdesthâneleri yıkarken kulağına davul-zurna ve dümbelek sesleri geldi. Meğer Hüdâ-yî'nin yerine yeni ta'yin olunan hâkim geliyormuş ve halk onu istikbâl etmekle meşgul imiş. Hüdâyî, beldenin bu âdetini bildiği için sese muttali olunca kendi kendine :

    5. Tuvaletleri sakalı ile süpürmesi sapıklığı (S.77-78)

    «— Yeni hâkim geliyor ha!.. Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın... Şimdi abdesthânelere hizmetkâr oldun.» diyerek nefsinin iğfal ve iğvâsına kapılmıştı. Hatırından bir an bunlar geçince derhâl toparlanmış ve :
    «— Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dair söz vermedin miydi?» diyerek kalbinden geçen bu hâle tevbekâr olmuş ve nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda şeyhi Üftâde Hızar gibi yetişmiş ve :
    «— Evlâdım, sakal mübarek şeydir, onunla böyle bir şey yapılmaz.» diyerek omuzundan yakalanmış ve :
    «— Maksad bu mertebeyi atlatmaktı.» buyurarak Hüdâyî'yi alıp dergâha götürmüştü.

    6. “Hüdayi kısa bir zamanda bitkilerin sesini duyar hale gelmişti.” Yalanı (S.78)

    Hz. Hüdâyî, Üftâde'nin neshinde her geçen gün ma'nevî tecellîlere nail oluyor, ruhu olgunlaşıyor ve yüceliyordu. Nefsini tezkiye ve kalbini tasfiyeye muvaffak olan Hüdâyî, artık nebatatın bile teşbihini duyar hâle gelmişti.

    Üftâde hazretleri bir gün mürîdân ile tenezzühe çıkmışlardı. Dervişler, efendilerine takdim etmek üzere her biri birer demet çiçek topladılar. Hüdâyî Efendi de eline bir adet sapı kırılmış bir çiçek alarak geri döndü. Herkes hediyelerini şeyhleri Uftâde'ye takdim etmiş, Üftâde de kabul ile memnuniyetini izhâr etmişti.
    Hz. Hüdâyî hediyesini verince Hz. Üftâde :
    «— Oğlum arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler, siz bize bir tek çiçeği mi lâyık gördünüz?» buyurdu. Hz. Hüdâyî de:
    «— Efendimize ne takdim etsek azdır; fakat hangi bir çiçeği koparmak için el uzattımsa teşbihini işiterek elimi çektim. Ancak sapının kırılmasından dolayı bu çiçeği teşbihinden kalmış gördüm. Bunu bir takdime olmak üzere huzûr-ı âlîlerinize getirdiğim ma'lûm-i mürşidâ-neleridir.» zarif ve lâtîf cevabını vererek şeyhinin bir kat daha muhabbet ve teveccühünü kazandı.

    7. Aç bırakılan Hüdayi’nin halüsülasyon görmesi (S.78-79)

    Hüdâyî, «üç günde bir elmayı koklayıp onunla iftar edecek» derecede sıkı bir riyâzat devresinin sonunda nefsini iyice Hakk'a ram etmiş, ruhunu kuvvetlendirmişti. Bu yüzden de yolda dirilerden çok ölülere mülâki olmaya başlamıştı. Hattâ bir gün şeyhinin halyethânesine giderken daha önce vefat etmiş bir müezzine tesadüf etmiş ve ona selâm vermişti. Halvethaneye girip durumu şeyhine anlatınca Hz. Üftâde :
    — Oğul, riyazatla ruhunu takviye etmişsin onun eseridir. Fakir dahi riyazatımız zamında bazan çarşıya yıktıkça ölüleri dirilerden çok müşahede ederdim.» buyurdu.

    8. Hüdayi’nin hokkabazlık oyunlarına başlaması (S.79-80)

    Hüdâyî'nin mânevi mertebeleri kısa zamanda kat' ederek yükselmesi ba'zı dervişlerin kıskançlığını mûcib olmuştu. Hüdâyî'nin üç sene gibi kısa bir zamanda bu derece yükselmesini için için çekemeyenler vardı. Durumu sezen Hz. Üftâde, Hüdâyî'nin büyüklüğünü göstermek için şöyle bir plân hazırladı.
    Mevsim kıştı. Dışarıda kar yağıyor. fırtınalar esiyordu. Hz. Üftâde mürîdânı ile beraber yemek yiyorlardıı Sofraya pilâv konulduğu zaman Hz. Üftâde :
    Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel olurdu.» deyince dervişler birbirlerinin yüzlerine bakmağa başladılar. Çün-kü söylenen sözde bir gayr-ı tabiîlik vardı zîrâ her taraf karla kap-lı idi ve üzüm mevsimi çoktan geçmişti. Fakat Hüdâyî. şeyhinin teklî-findeki işareti keşfederek :
    «— Müsâade buyrulursa maksadınızı yerine getireyim.» dedi ve Hz. Üftâde :
    — Memnun olurum.» cevabını verdi. Mürîdan hayretler içindai ir-birlerine bakışarak neticeyi beklemeye koyuldular.
    Hüdâyî gitti, bat karlarla örtülmüştü. Fakat ma'neviyâtın şiddet-li ateşi önünde bunun ne önemi vardı. Kütükler derhâl yeşillendi, yeşil yapraklar arasında olgunlaşmış üzümler görünüyordu. Hüdâyî. bu üzümlerden bir iki sepet doldurdu. Sevincinden yolda vecde geldi. Rûhu taştı, meczûb dervişler gibi yolda sallana sallana ilâhî, evrâd,. kasî-de okuyarak dönüyordu. Fakat kazara ayağı kaydı ve yanındaki batak-lığa düştü. Kurtulayım diye uğraşıyor bir türlü muvaffak olamıyordu. Bu. hâlin kendisini son derece mahzun ettiği esnada ansızın bir derviş zuhur ederek yanına geldi ve ona :
    «— Evlâdım elini uzat seni kurtarayım.» dedi. Hüdâyî ona kim olduğunu sordu; fakat cevab alamadı. Yalnız :
    — Efendi bu el senden başkasına uzatılmaz!» deyince Hüdâyî eli-ni uzattı ve oradan kurtuldu. Meğer bu derviş, Hızır (a.s.) imiş.
    Hüdâyî nihayet üzümü huzür-ı şeyhe götürmeğe muvaffak oldu. Bu zâten onun için bir imtihandı.
    Hüdâyî, olanları şeyhine anlattı. Bütün mürîdân hayretten dona-kalmıştı. O'nun hakkındaki sû-i kanâatlarından dolayı da ayrıca pişman oldular. Şeyh Üftâde onlara :
    «— Gördünüz ya Hüdâyînin kemâlini, o bu hilâfete çoktan hak kazandı» buyurdu.

    9. Hüdayi yatır ile konuşması hurafesi (S.80)

    Hüdayi, şeyhinin nezdinde seyr-u sülûkünü ikmâl edince Sivrihisar'a halîfe olarak gönderilmişti. Burada daha önce «tarik-ı esma» tah-sîl ettiği Baba Yûsuf Efendi'yi ziyaret etmek istemiş; fakat okluğunu öğrenince bu sefer kabrini ziyarete gitmişti. Hüdâyî onun türbesinde murakabeye varınca-Baba Yûsuf zahit olmuş ve :
    «— Hoş geldiniz, bu makam bizim değil, sizindir.» demişti. 192
    Bilâhare Hüdâyî, ma'nevî işaretle Bursa'ya dönmüş ve şeyhine bir müddet daha hizmet etmişti.

    10. Hüdayi’nin Üsküdar’a tayini ve hokkabazlıkla anlaşmaları (S.80)

    Hz. Hüdâyî, şeyhine abdest suyunu ısıtarak hazırlardı. Bir gün ab-dest suyunu ısıtmakta gecikmiş, şeyhi kalkıp su isteyince ibriği alıp odadan dışarıya çıkmış ve kalbinin üstüne koyarak «zikrullah» ile ısıtmıştı. Bilâhare şeyhinin eline suyu dökünce Hz. Üftâde :
    «— Oğlum bu su ateş ile ısınmış değil, haydi iki aslan bir post üzerinde oturamaz. Sana Üsküdar tarafı zahir oldu.» buyurmuştu

    11. Karısı Hüdayi’ye itiraz edince padişahtan gelen hediyeler uydurması (S.81)

    Bu esnada Hüdâyî'nin hanımı hâmile olup doğumu da yaklaşmış bulunduğundan Hüdâyi'ye :
    c— Bursa'da kadılık ve müderrisliği terkettin, malını mülkünü şuna buna vererek elde avuçta bir şey bırakmadın. Dünyâ'ya gelecek yavruyu sarıp sarmalayacak bir hırka parçası bile yok.» diyerek serzenişlerde bulunuyormuş. Tam bu sırada pâdişâhın hediyye ve atıyye-sini getiren mc'mûr kapıyı çaüverince Hz. Hüdâyî :
    — Hâtûn, istediğin dünyalık geldi, haydi al!» emriyle zevcesinin hatırını da tatyîb etmişti.

    12. Sultan Ahmed’in Hüdayi’ye karşı dalkavukluğu (S.81-82)

    Sultan Ahmed, Üsküdar'a gittiği bir günde çarşıda Hz. Hüdâyî'ye tesadüf eder. Derhal atından inerek yerine şeyhini oturtup kendisi de atın arkasından yaya olarak yürümeye koyulur. Hüdâyî'nin gönlü koca pâdişâhın yaya olarak yürümesine razı olmaz ve :
    «—Sırf şeyhimin duası ve emri yerini bulsun diye bindim.» der ve böylece de şeyhi Üftâde'nin :
    “Oğlum, pâdişâhlar rikâbında yürüsün.” seklindeki duası yerine gelmiş olur.

    Sultan Ahmed'in bu hâdise üzerine aşağıdaki beyitleri inşâd ettiği söylenir :
    Vârımı ben Hakk"a verdim gayrı varım kalmadı
    Cümlesinden el çeküb pes dû cihanım kalmadı
    Çünki hubbu'ttah erisdi çekdi beni kendüye
    Açdı gönlüm gözünü gayrı gümânim kalmadı
    Evliyû'nın himmeti yakdı beni kal' eyledi
    Safîyim buldum safâyı dû-cihânım kalmadı
    Ahmed îder yâ ilâhî sana şükrüm çok-durur
    Hamdu li'llâh aşk-ı Hak'dan ğayrı vârım kalmadı.

    13. Kasırgaya ve yıldırıma tasarruf etme yalanı (S.82)

    Hüdâyî'nin en yaygın menkabelerinden biri de şiddetli bir kasırga esnasında, kayıkçıların bile denize çıkmağa cesaret edemediği bir günde Sultan Ahmed Camii'nde cum'a vaazına yetişmek üzere bindiği kayığın dört yanında denizin süt-liman olmasıdır.
    Bu esnada Topkapı Sarayı'nda Yalıköşkü yakınındaki fevkani sultan kasrından dalgaları seyreden Sultan Ahmed'in yıldırım isabet eden kasrının bir süre yıkılmayışı ve canının kurtulması da Hüdâyî'nin kerameti sayılmaktadır.
    Bu menkabenin yaygınlığı yüzünden kayıkçılar arasında Üsküdar’dan Sarayburnu'na kadar giden bir yolun bulunduğuna inanılır ve bu yola «Hüdâyi Yolu» denilirdi.

    14. Sultan Ahmed’in zehirli yemeği yememesi için yardımına ulaşması yalanı (S.83)

    Sultan Ahmed, tenezzühe çıktığı bir gün et kızartmak için bir çukur açtırıp ateş yaktırmıştı. Et, ateşte güzelce kızartılıp yenilmek üzere hazırlandığında Hz. Hüdâyi teşrif etti. Ve pâdişâhı «zehirlidir» diye eti yemekten men'etti, et orada bulunan bir köpeğe verildiğinde köpek bir müddet sonra öldü. Daha sonra ateş yakılan yer kazıldığında Hüdâyî'-nin haber verdiği gibi zehirli bir yılanın parçalarına rastlandı.


    15. Hüdayi’nin kimya ilminde hokkabazlığı (S.83)

    Hüdâyî'nin kimya ilmine vukufunu duyan bir meraklı, kendisinden kimya öğrenmek üzere müracaat eder ve ondan bu ilmi bilin bilmediğini» sorar. Hüdâyî de bu ilmi bildiğini altında oturduğu asma ağacından üç defa yaprak koparıp üfleyerek «altına tahvîl etmek süretiyle gösterir.

    16. Kendisine ziyarete gelen seyyahla bir anda Kudüs mescidine gidip (ışınlanma) gelmesi yalanı (S.84)

    Şöhreti her yana yayılmış olan Hüdâyî'nin durumunu bir fakir seyyah da duyup dergâhına gelerek huzurunda kalben ve ruhen feyz bulmakister
    Huzura geldiğinde hiç ummadığı bir tarzda şeyhi çok kıymetli bir kürkün içinde görünce şaşırır ve bunu tarîkatlâ ma'neviyâtla bağdaştıramaz. Vakit ikindi namazı vaktidir ve cemaat henüz sünnet kılmak üzere ayağa kalkarken farz için kamet getirilip ayağa kalkılır. Bu sırada dervişin gönlünden «sünnet kılınmadan farza duruluyor» şeklinde bir mülâhaza geçer ve bu esnada Hüdâyî'nin kolundan tuttuğu derviş, arkasındaki postu yere bırakır. Hüdâyî de sırtındaki kürkü çıkararak ta,m farza duracakları anda seyyah ile beraber kendilerini huzûr-ı Bey-t-i Mukaddes'de bulurlar. Seyyah hayretler içinde namazı ikmâl ettikten" sonra :
    «—Efendim postum dergâhta kaldı» deyince Hz. Hüdâyî de :
    «__ Bizim kürkde orada kalmadı mı,» diye itab eder ve her ikisi de tekrar bir anda hankâha dönerler. Bilâhare Hz. Hüdâyî bu bîçâreye i'zâz ve ikramda bulunur.

    17. Padişah’ın Su’i zan ettiği gencin İlyas olduğunu anlaması yalanı (S.84-85)

    Bir gün padişahın vekil olarak gönderdiği nedimlerinden biri, Hüdâyî'yi dergâhında bulamayınca Bulgurlu'daki Çilehâne'sine gider. Ora-da Hz. Hudâyi'yi karşısına aldığı bir gençle sohbet eder bir halde bulur. Padişahın nedimi hemen selâm verip baş kestikten sonra geri döner, ve mal bulmuş mağribî gibi koşarak bu durumu padişaha yetiştirir. Bunu işiten padişah ertesi gün Üsküdar'a gelir ve aynı hali o da görür. Bir müddet sonra müstade talebiyle kalkmak isteyince Hüdâyî :
    «— Biz de karşıya geçmek istiyoruz, kayığa kabul olunursak biz de gelelim.» der.
    Teklif kabul edilip beraberce karşıya geçerlerken bir ara pâdişa-akhın eli küpeştede iken parmağındaki yüzüğü denize düşer. Yanlarındi genç hemen atlar ve yüzüğü padişaha uzatarak ortadan kaybolur. Padişah :
    «— Aman çocuk boğuldu» diye bağırınca Hüdâyî :
    «— Senin sû-i zanla gördüğün bu mahcûb civan Hızır'ın kardeşi İlyâs'tır.» der.

    18. Mezarlıkta padişah’a kendini ilah olarak göstermesi sapıklığı (S.85)

    Sultan Ahmed bir gün Hz. Hüdâyî'yi ziyarete gelir. Hüdâyî'nin arzusu üzerine birlikte tenezzühe çıkarlar. Karacaahmed mezarlığına vardıklarında Hz. Hüdâyî Sultan'a :
    «— Bugün sana kendimi göstereyim mi?» diyerek kabristan 'cânibi-ne bakarak Kûmu hitabında bulununca kâmilen ehl-i kubur ekin gibi kabristan içinde zuhur etmeğe başlar. Pâdişah'ın durumu görme- sinden sonra Hüdayi, Üdu diyerek ehl-i kuburu eski hâllerine döndürür.

    19. Hüdayi, ALLAH adına yalan söyleyen bir zalim (S.96-97)

    Hüdayî'nin asıl şöhretini sağlayan ve ismini ölümsüzleştiren «tasavvufi şahsiyetidir.O vicdanı murakabe ve muhasebelerle dolu olan kadılığı terkettikten sonra büyük mürşidi. Üftâde'nin yanında ruhi ve fikrî olgunluğa erişmiş; zihni durulmuş, kalbi itmi'nâna ermişti. Ve bu yolda insanlara rehberlik edecek bir mürşid seviyesine ulaşmıştı.
    O'nun vaaz, irşad ve zikir meclisleri, tefsir ve hadis dersleri hep tasavvufî bir neşve ile lezzetleniyor; eserleri de bu duygu île işleniyordu.
    Tecellivât (bk. Eserleri Blm.) adlı eserinde kendisinin verdiği bilgiye göre muhtelif zamanlarda çeşitli tecellîlere mâzhar olan Hüdayi, tasavvuftaki kutupluk» ve «kutbu'l-aktâblık» mertebelerine de ulaştığını bizzat ifâde etmektedir :
    1 — «1011 Şa'ban-ı Muazzam'ın yirminci gecesi temcîd vaktinde bir hâl zahir olup cemi-i halk'ı Hakk'a da'vet eylemişim, nazar eyledim âleme sanki «kutub» olmuşum.
    2 — “1012 Ramazan 29. Pazartesi günü büyük bir tecellî oldu. Ondan sonra bir bisât ihsan olundu. Genişliği âlemler kadarınca. Bundan sonra bir bisât ihsan olundu. Genişliği âlemler kadarınca. Bunlar lâkin zikrolunmaz.”

    3 — «... târîh-i mezbûrda Muharrem 9. Pazartesi günü fakire işaret edip bu zamanın kutbu'1-afakı bunlardır, denildi.»
    4 — «1012 Zilka'de 8. Cum'a gecesi benî âdeme kutb oldun diye kutbiyyet ihsan olunduğudur.»
    5 — «1003 Ramazan 29, Pazartesi büyük bir tecellî vâki' oldu. Ondan evvel böylesi olmamıştı. Büyük bir döşek döşediler ki, cemî' alemi tuttu. Ra'dehu «kutub kimdir» dive sual eyledim, cevâp geldi ki, söylenmeze
    «Kutbu'1-aktâb» olduğunu gösteren tecellîler de şanlardır :
    1 «1013 Cemaziyelahır 18, Cum'a günü namazdan sonra fukara tevhidde iken Canib-i Hak'dan mü'minlerin kalblerini tathîr etmeği Rabb'ım ihsan edip «Kutbu'l-aktab» olduk.
    2 — «1013 Muharrem 9. Pazartesi bir veçhile müşahede olundu ki ba'zı mahlûkat Mihalıc tarafına teveccüh ettiklerinde bu fakir cânibine sevkolundular. Hem bu halkın ba'zısı ba'zısına bu fakiri gösterip «kutbu'1-aktâb-ı âfâk bunlardır» diyorlardı.»

    3 — «1018 Cemâziyelâhır 18. Cum'a günü cum'adan sonra mihrâbda iken ve fukara tevhidde olduğu halde «tathîr-i kulûb-i mü'minîn»ihsan olundu Guya ki kutb-i aktab idi.
    4 — «1013 Zilka'de 18. Cum'a günü «sen kutbu'l-âmsın» diye kelâm olundu.»

    Kutub lüğatte değirmen deliğine sokulan uzun demir, değirmen iği, kıble ve yol ta'yînine yardım eden kutub yıldızı, bir kavmin me-dar-ı umuru seyyid ve reis manalarına gelir.

    20. Tasavvuf’un pislikleri içerisinde kaybolan bir Profesör (S.97)

    Tasavvuf ıstılahında ise Cenâb-ı Hakk'ın mazhar-ı tecellîsinin mevzii olan» ve «insanlar tarafından ma'lûm olmayan en azîz şahsiyeti demek olduğuna göre Hz. Hüdayî de bu tecellîlere mazhar olmuş ve «âlemin kalbi» demek olan kutbu-l aktablık makamına yükselmişti. O'nun kutbiyetini devrini idrâk etmiş bulunan Evliyâ Çelebi. «Üsküdari Mahmud Efendi ki, kutbuna kadem basıp Sultan Ahmed Han rikâbında piyade yürümüştür.» diyerek, "Tarihçi Peçeyi ibrahim Efendi (1)61/1641) de, Asrında kutb-i zaman idü-günde istibah olunmaz idi.» şeklindeki ifadelerle belirtmişlerdir.

    Aziz Mahmud Hüdayi ve Celvetiyye Tarikati, Doç.Dr. Kamil Yılmaz, Erkam Yayınları, İst-1990
  13. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Bayezid-i Bistami

    1. KİTAP

    1. “ALLAH insanların sırlarını boş ve benimkini dolu olrak gördü.” Yalanı (S.141)

    Beyazid diyor ki: "ALLAH bütün insanların sırlarına ve ruhlarına baktı, baktığı her sırn boş gördü. Bâyezıd'ın sırrını işe kendisinden dolu olarak gördü. "(Attâr, 201)

    2. Beyazıd ALLAH’a iftira ediyor. (S.144)

    Bâyezîd der ki: Yüce ALLAH'ın bir şarabı var, gece olunca evliyanın kalbine bu şarap'tan sunar. Ondan içenler ilâhî sevgi ve özlem sebebîyle Melekût'a uçarlar. (Refi', 210)


    3. “… Gördüm ki Ben O …” iftirası (S.155)

    Yılan gömleğinden çıkar gibi benliğimden çıktım, sonra benliğime baktım gördüm ki: "Ben O"
    Sehlegî, 141)
    Aynu'1-Cem adı verilen bir makam vardır, bu makamda bulunan velî, tam anlamıyla Hak'ta fâni olduğundan O'nun diliyle konuşan Hak olur. Serrâc: "Bâyezîd'den nakl edilen sözler onun Aynu'1-Cem
    mertebesine ulaştığını gösterir. Aynu'1-Cem tevhidin isimlerinden olup onun ancak ehlince bilinen bir~ özelliği ve bir niteliği vardır" diyor. (Serrâc, 450, 459)


    4. Beyazıd Mirac diyerek ALLAH’la alay ediyor. (S.155-157)

    Bâyezîd'in Miracı

    Miraç olayı Hz. Peygamber'in en önemli mucizelerinden kabul edilir. İsrâ ve Necm surelerinin başında bu olaya işaret edilir. Hz. Peyyamber'le, Peygamber gönderme hususu sona erdiğinden miraç ve benzeri hususIar da son bulmuştur .İlk sûfîler ALLAH'ı tasavvufun ana hedefi haline getirmeye başladıkları zaman O'na doğru yürümekten ve yolculuk yapmaktan bahs etmeye başladılar. Bu düşüncelerini sefer, seyr, suluk (seyru-sulûk) gibi terimlerle ifade edip O'na ermeyi ve kavuşmayı (vuslat) gaye edindiler. Hakk'â doğru yapılan bu manevi yolculuk (seyr ilallâh) sûfilikte bir miraç meselesinin ortaya çıkmasına yol açtı. Tasavvuf tarihinde ilk defa miraç edip semalara çıktığını, ALLAH'ı görüp onunla konuştuğunu söyleyen Bâyezîd Bistamî olmuştur. O, daha evvel var olan Hakk'a doğru yapılan manevî yolculuğu bir miraç olayı gibi tasvir etmiş, bunu yaparken
    de Hz. Peygamberin miracını örnek almıştır.
    Bâyezîd'le başlayan tasavvufî anlamdaki miraç ondan sonra da devam etmiş ve büyük sûfilerin gerçekleştirmeyi başardıktan en yüksek seviyede ruhun Hakk'a yücelmesi şeklinde anlaşılmıştır.
    Bâyezîd'in yaptığı miraç birden çoktur. Bunların bir çoğu başta Sehlegî olmak üzere bir çok mutasavvıf tarafından kaydedilmiştir. Bu miraçlar arasında bir tanesi diğerlerine göre çok daha geniş olup ALLAH'la olan konuşmalar burada oldukça ayrıntılı bir şekilde verilmiştir. Diğer miraçlar ise 5-10 satırlık tasvirler şeklindedir. Şimdi burada önce kısalarını aktardıktan sonra en ayrıntılı olanını, Sehlegî'nin anlattığı şekliyle aynen vereceğiz:

    l- Ruhumla miraç yaptım, melekûtu delip geç-tim. Cenneti ve cehennemi gösterdiler ama bunlarla hiç ilgilenmedim. Hz. Peygamber (a.s.) müstesna, uğradığım (ve semada gördüğüm) her Peygambere selâm verdim. Hz. Peygamberin ruhuna ulaşamayışımın sebebi ruhunun çevresinde nurdan bin perdenin bulunması, bundan gelen ışıltının bile neredeyse ilk bakışta her şeyi yakması idi. (Sehlegî, 111, Attar206)
    Bâyezîd bu ifadesinde ruhu ile miraç yaptığını açıkça ifade etmiştir:
    2- Ceberût'da gâib oldum.melekût deryalarına dâldım, Lâhut'un perdelerini aştım, Arş'a ulaştım.. "Burasını bomboş görünce kendimi onun üzerine attım ve:
    "Ey benim Efendim! Seni nerede arayayım?
    Bunun üzerine perde açıldı ve gördüm ki: Ben benim, ben yine benim, aradığım hususa yöneltiliyo-
    rum, yürüyen de başkası değil, ben oluyorum. (Sehlegî, 164)


    5. Beyazıd ALLAH’a iftira ederek şirk içinde bocalıyor. (S.158)

    Başka bir rivayette şöyle: "Bana kendimi tamamiyle unutturdu.Halkı ve melekûtlan da unutturdu. Bende kaygılar kalmadı. Kaygısız kaldım, sürekli olarak memleket memleket aştım ve halka ulaşıp onlara: Kalkın ki size destur vereyim, dedirn Kaldır dım ve destur verdim, nihayet onlara erdim. Bu yüz-den beni kendisine yaklaştırdı, bana kendisine giden yolu açtı. Ruhun bedene olan yakınlığından daha çok O'na yakın oldum o vakit bana hitâb ettî: "Bâyezîd! Sen müstesna onlann tümü benim halkı mdır. Ben de evet Senim,sen de ben (Sehlegî, 153)
    Bir kere yükseklere çıkarıldım, nihayet huzuruna varıp durdum. Bana şöyle hitab etti:
    "Ey Bâyezîd! Halkım seni görmek istiyor".
    "Ama Azizim! Ben onları görmek istemiyorum eğer sen onların beni görmelerini arzu ediyorsan ben sana muhalefet etme gücüne sahip değilim, Bu
    takdirde beni birliğinle o kadar süsle ki halkın beni gördüklerinde seni gördük desinler ve bu durumda o sen olasın ve ben orada olmayayım "(Sehlegî, 1397" Serrâc,4bb)
    Bâyezîd diyor ki: ALLAH bu dileğimi kabul etti ve öyle yaptı. Beni huzurunda-durdurdu, süsledi ve yü-
    .celtti. Sonra da halkına çıkardı.Huzurunda bir adım atıp halka vardım, ikinci adımı atınca kendim-
    den geçtim. Bunun üzerine
    "Dostumu bana iade edin. Zira o bensiz olmaya sabr edemez" buyurdu. (Sehlegî, 149)

    6. Beyazıd’ın ALLAH’ın sıfatları ile sıfatlanması küfrü (S.161-162)

    Hakk’a erip Hak’la Hak ikamet edince bana izzet ve azamet kanadı verdi. Kanatlarımla uçtum, amyurdu. "Bir ve kahhâr olan ALLAH'ın" dedim "Hakimiyet kimin buyurdu "Bir ve kahhâr olan ALLAH'ın" dedim.
    "irade kimin?" buyurdu.
    "Zorla olan Rabbın" dedim. Buyurdu ki:
    "Sana hayatımdan hayat verdim, seni ülkeme sultan yaptım, adımla da adlandırdım, hakimiyetimle seni hâkim kıldım? irademi sana anlattım. Rablık -isimlerini ve ezeliyet sıfatlarını (alman ve kullanman için) bana muvafakat ettim.
    "Ne istediğini biliyorum: Kendime ait oldum razı olmadın,senin için san ait oldum. buna da razı olmadın" dedim,buyurdu ki-
    "Ne kendine ait ol, ne de bana, kuşkusuz sen yokken ben senindim? Sen de sen yok iken (benklik sız) benim ol. Olduğun gibi kendin ol, olduğum gibi benim ol."
    "Bu, benim için nasıl mümkün olur meğer ki Seninle ola" dedim. Bunun üzerine kudret gözüyle bana"şöyle bir taktı ve kendi varlığıyla beni yok etti ve benden zatıyla tecelli etti. Böylece ben O'nunla var oldum ve fısıldaşmalar sona erdi. Söz bir oldu, her şey her şeyle bir oldu."
    "Ben benim, O'nun benliğini dile getirişim vahdet halinde hüviyetini dile getirişim gibi.Böylece de sıfatlarım Râblık sıfatlarına dönüştü. Dilim de tevhid dili oldu. "O dur, ondan başka Tanrı yoktur" sıfatlarım oldu. Ne olduysa O'nun varlığıyla ve olan dan oldu. O'nun varlığıyla olan da "olan olur. Artık sıfatlarım Rablık sıfatları, işaretlerim ezeliyet işaretleri, dilim tevhid dilidir." (Sehlegî, 175-178)

    Bayezid-i Bistami - Prof.Dr. Süleyman Uludağ, Diyanet Vakfı Yay., Ankara-1994


    2. KİTAP

    1. Beyazıd-ı Bestami ve Muhyidini Arabi’de Vahdet-i Vücut inanana kapı açılması küfrü (S.17-18)

    Biz tasavvuf tarihine küçük bir kapı açarken kronolojik sıralamayı burada bırakıp elinizdeki eserin yazılmasına konu teşkil eden Büyük Velî Ebû Yezîd Bestâmî Hazretleri'nin İslâm tasavvufuna açtığı değişik bir kapıdan söz etmek istiyoruz. Bilindiği gibi Ebû Yezîd Hazretleri VAHDET-İ VÜCUD felsefesine kapı açan ve bunun ana fikrini ortaya koyan ilk mutasavvıftır. Bu kapıyı genişleten ve konuyu daha çekici ve işlek hale sokan ise Şeyh-i EKBER Muhyiddin Arabî (K.S.) Hazretleri'dir. Fü-tuhat-ı Mekkiyye ve Füsûsu'l-Hikem adlı kıymetli eserlerinde bu konuyu izah etmiş ve yer yer dikkatleri çekip şübheleri büyütmemek ya da kaldırmak için bazı tekrar ve açıklamalara yer vermiştir.
    Ebû Yezid Bestâmî (K.S.) Hazretleri: «SÜBHÂNÎ M A'ZAME ŞANλ «FEİZ ENE HÜVE VE HÜVE ENE» diyerek vücud-i hakikînin ALLAH'a mahsus olduğunu anlatmak istemiş ve bir vecd ve istiğrak içinde ilâhî nur ve tecellilerden başka bir şey göremeyince bu sözü sar-fetmiştir. İbn-i Arabî (K.S.) Hazretleri bunu biraz genişleterek şöyle demiştir: «SÜBHÂNE MEN AZHARA'L-EŞ-YÂE VE HÜVE AYNÜHÂ... İNNE VÜCÛDE'L-HÂDİSÂTİ'L-MAHLÛKATİ HÜVE AYNÜ VÜCÛDİ'L-HÂLİKI... EL-ABDÜ RABBÜN VE'R-RABBÜ ABDÜN Y LEYTE ŞİİRİ MENİ'L-MÜKELLEF» demiştir. Bunların Türkçe anlamı şöyledir: «Kendimi tenzîh ederim, sânım ne de yücedir!» «Eşyanın ta kendisi olduğu halde eşyayı izhâr eden ALLAH'ı tenzih ve teşbih ederim.» «Doğrusu sonradan meydana geleni mahlûkatın vücudu, Yaradanın vücudunun aynıdır.» «Küf Rab'dir; Rab de kuldur. Keşke bilseydim mükellef olan kimdir?»


    2. “Kendimi tenzih ederim.”şirki (S.62)


    «Kendimi tenzih ederim, kendimi tenzih ederim; ben en yüce olan Rabbimin kendisiyim!.»

    3. “Kabe’de ALLAH’a ulaştığında kabe etrafında dönüyordu.” yalanı (S.91)

    “Kabe’yi tavaf ederken , hep rabbimi istiyor,O’nun huzuruna ermeyi arzu ediyorum.Tavaf esnasında Rabbime kavuşunca , O’nun yakınlığına erişince , bir de baktım ki Kabe de benim etrafında dönüyor.”


    4. “Diğerleri ölüden biz ise diriden aldık.” Yalanı (S.92)

    «A miskinler!. Bahsettiğiniz zatlar ilmi ölüden almışlar. Yâni ölüyü ölüden almışlar.. Biz ise ilmimizi hiç ölmeyenden aldık!.


    5. “Seher vakti olunca gayb aleminde ses geldi.” Yalanı (S.97)

    Gecelerden bir gece kalbimi arayıp yokladım...Seher vakti olunca , gayb aleminden bir ses geldi, şöyle diyordu: Ya Eba Yezid! İşte o budur, Sen bizden başkasını arıyordun?!..


    6. Hz. Peygamber hak sözü ile Beyazıd’ın küfür sözü karşılaştırılması iftirası (S.99-100)

    «Rabbim, seni tenzih ederim; seni hakkıyla bilemedim!.» derken, Bâyezid-i Bestâmî:
    «Kendimi tenzih ederim, kendimi tenzih ederim, sânım ne büyüktür!.»
    demiştir. Buna nefersiniz?
    100.sayfa mevcut değil

    7. “Benim bayrağım Muhammed’in bayrağından büyüktür.”yalanı (S.262-263)

    Dervişlerden biri Bâyezid-i Bestâmî Hazret-leri'ne geldi. Biraz sohbetten sonra derviş dedi ki: «Halkın hepsi Muhammed (S.A.V.)'in bayrağı altındadır!» Bu bayrak dünyada Hz. Muhamme-d'in getirdiği şeriat, ilim ve fazilettir. Âhirette ise mü'minleri altına alacak nurdan bir sancaktır. Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri dervişin az-çok arif bir kişi olduğunu bildiği için ona şöyle dedi:

    «ALLAH'a andolsun ki benim bayrağım Mu-hammed (S.Â.V.)'in bayrağından daha büyüktür! Benim Bayrağım nurdur. Altında bütün insanlar ve cinler ve peygamberlerden olanlar bulunuyor.»

    8. Beyazıd’ın mütekebbirlik şirki (S.265)

    «Benim bir benzerim ne gökte bulunur; ne de benim sıfatımın bir benzeri yeryüzünde bilinir!»


    9. Sapık Beyazıd’ın Rabbimizle alay etmesi, (S.284)

    Bâyezid-i Bestâmî (K.S.) Hazretleri bu hakikati dile getirirken diyor ki:
    «Bir defasında mânâ âlemine yükseltildim. Manevî alanda bir yolculuk yaptım. Rabbimin huzurunda durdum. Bana buyurdu ki:
    — Bâyezid! Halk seni görmek istiyor..
    — Ama ben onları görmek istemiyorum, dedim. Sen Rabbim, mutlaka benden görünmemi istiyorsan, elbette ki sana muhalefete gücüm yoktur. Beni kendi VAHDANÎYYETÎNLE süsle, tâ ki o vaziyette beni görsünler. Ve görünce de o görülen sen olasın!. Ben orada olmayayım..
    Nitekim öyle oldu: Cenâb-ı Hak beni tutup süsledi ve yükseltti. Sonra da: «Halkın önüne çık» buyurdu. O'nun huzurundan ayrılıp bir adım attım, ikinci adımı atmaya hazırlanırken baygınlık geçirdim. Bunun üzerine Rabbim seslendi: «Benim dostumu bana çevirin. Çünkü o bensiz sabredemez.»

    Beyazıd Bestami ve İslam tasavvufunun özü - Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, İstanbul-1978



    Beyazıd-ı Bestami'nin küfür ve şirk sözleri (S.156)

    Beyazıdı Bestami'den örnek verecek olursak, o şunları söyler :
    "Öyle bir deniz geçtim ki, Peygamberler onun kıyısında durdu.", ''Cehennem dediğin nedir ki? Onu görsem hırkamın ucuyla söndürüveririm.", "Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim." Ne de büyük zuhurum var.(144)
    ALLAH beni bir defa yükseltti, önüne oturttu ve bana şöyle dedi:
    Ey Ebû Yezid, yaratıklarım seni görmeyi arzuluyorlar." Bunun üzerine ben dedim ki; "Beni vahdaniyetinle donat ve Sen'in benlik elbiseni bana giydir ve beni ehadiyetine yükselt, ta ki, yaratıkların beni gördüklerinde diyebilsinler: "Seni (yani ALLAH'ı) gördük ve Sen O'sun" Fakat Ben (Ebû Yezid) orada olmam", Hak'kı Hak'la gördüm, ve bir zaman Hak'da Hakla birlikte oldum. Ne nefes, ne dil, ne kulak, ne başka birşey vardı. Vakta ki, Tanrı kendi nurundan bana göz verdi, o zaman O'na O'nun nuruyla baktım ve O'nu kendi bilgisiyle gördüm, O'nun lûtfunun diliyle, kendisiyle görüştüm: "Seninle benim hâlim nasıldır?" dedim. Bana , Ben seninle senim. Senden başka ALLAH yok" dedi...

    Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - Beyazıd-ı Bestami'nin küfür ve şirk sözleri (S.156)
  14. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Marifetname - Erzurumlu İbrahim hakkı [​IMG]


    1. İnsanlara gösterilen sırlar, velilere uyanık halde gösterilir yalanı. (S.580)

    Ama insanlara rüyada gösterilen sırlar, peygamber ve velîlere uyanık hâlde gösterilir.


    2. Veliler Hakk tarafından ilham ile bilirler. Buna ilm-i ledünni (üstadsız öğrenme) denir iddiası. (S.580)

    İlimler: Bütün insanlara öğretme ve öğrenme ile hâsıl olur. Ama nebiler, velîler ve zekîler, Hakk tarafından ilham ile bilirler. Nitekim çok ilim ve san'atlan, üstad ve birisinden öğrenmeden bulurlar. Buna ilm-i ledünni ve ilhâmı Rabbani derler.



    3. Enbiya ve evliya diğer bedenlerde tasarruf ederler iddiası. (S.580)

    Kendi bedeninde tasarruf eder. Bu da umumîdir. Ama enbiyâ ve evliya, diğer bedenlerde de mutasarrıf olurlar. Lâkin kullukları ile kemâle erenler ve hakikat zirvesine varanlar ve bütün işleri uygun görenler ve gönül âlemi içine girenler,
    Mevlânın huzurunda edeb ile duranlar, tevekkül makamında teslim ve razı olurlar. Dua ve himmete bir yer bulmayıp, tedbir ve tasarrufdan kalırlar. Zira her şeyi, Hakk'ın muradına uygun bulurLar. O hâlde hangi kâmilde, bu üç hususiyet, yâni uyanık hâlde rüya, ilm-i ledünnî ve diğer cisimlerde tasarruf bulunursa, o evliyanın seçkinlerindendir.


    4. Melekler ve ruhlar alemini arif müşahede eder yalanı. (S.585)

    İşte melekut alemi ona (Ârif’e) keşf olup, başkalarının uyku halinde rüya ile gördüğü şekiller ve haller ve acaiplikleri arif uyanıkken müşahede eder; melaike-i kiram, nebilerin ruhları ve veliler ona zahir olup, onlardan, belki Ruh-i Muhammedi’den istifade eder. Öyle büyük şeyler görür ki, anlatılamaz. Görünmedikçe hakikatleri bilinmez.


    5. Alem-i misal mutlak hayal olup, berzah da denir. Keşf sahipleri bütün ruhları onda görürler yalanı. (S.591)

    Ona âlem-i gayb da derler. O âlemde bulunanlar melekler, keribiyyûn, ukûl, nüfûs ve ervah [ruhlar] dır. Oradan mülk âlemi-ile gelmiştir. Bu, şehâdet âlemidir. Buna, âlem-i eflâk, âlem-i encüm, âlem-i anâsır ve âlem-i mevâlid de derler. Âlem-i melekût ile, âlem-i mülk arasında iki âlem daha vardır. Biri âlem-i misâl, biri de, âlem-i hayâldir. Âlem-i misâl, mutlak hayâl olup, Berzah da denir. Bu öyle bir âlemdir ki, keşf sahibleri bütün rûhları onda görürler. Doğru ve salih rüya ve vak'alarm tümü, bu âlem-i misâlde görülür. Âlem-i hayâle gelince, insanın mütehayyile kuvvetine denir. Bu âlemin aslı da âlem-i misâldir.


    6. İnsan-ı Kamil, zaman ve mekandan sıyrılmıştır iddiası. (S.595)

    Belki zaman ve mekândan sıynlmış, insan-ı kâmildir. O kendi makamından yukanlara kavuşmuştur. Bu kimyâ-yı saadete istidadına göre, bir yılda, veya bir ayda, yahut bir gün veya bir saatte kavuşur. ALLAHü Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de, «Ona kendi ruhumdan üfledim», buyurup, kendi zât-ı pâkine muzaf eylediği rûh-i izafiye kavuşmuş ve her muradı ele geçmiştir, izafi ruhun, çok isimleri olup, Akl-ı kül, Akl-ı evvel, Cevher-i evvel, Kalem-i a'lâ, Levh-i a'zâm, Arş-ı a'zam, kelime-i ehemm, melek-i mukarreb, rûh-i ekmel, rûh-i efdâl, fâni olmayan ruh, rûh-i nâtık, rûh-i kuds, rûh-i Muhammedi, nûr-i Muhammedi, âdem-i mânâ, şems-i bâtın, hakikat güneşi, nokta-i vahdet, nokta-i kül, nokta-i kübrâ, sırr-ı a'zâm, lâtife-i Rabbâniyye. emr-i Rabbani, cevher-i Rabbani, haki-kat-ı Rabbâniyye, aşk-ı İlâhi, mebde-i evvel, menşe-i ervah, sultan-ı hakikat ve sırr-ı ilâhidir.


    7. İnzivada zikreden bitkilerin ve madenlerin özelliklerini ALLAH ona söyler iddiası. (S.662)

    O keşiften yüz çevirip, zikr ve fikrine devam ederse, ALLAHü Teâlâ bitkilere ait sırları ona keşf eder. Her bitki çiçek ve ot, kendi özelliğini ona söyler. Madenleri keşf ettiği zamanki gıdası, hararet ve rutubeti çok olan şeylerden olmalıdır. Bitkileri keşf zamanında ise, hararet ve rutubeti mutedil olan şeyler yemelidir. Bu keşflere de bağlanıp kalmazsa, Hakk Teâlâ hayvanlara ait sırlan ona keşf eder. Her hayvan ona selâm verip kendi zarar ve faydasını haber verir. Her âlem kendi teşbih ve tahmîdini çeşitli zikirlerle ona beyan eder. Onunla da kalmazsa, Hakk Teâlâ ona, dirilerdeki hayatın sır ve sebepleri âlemini keşf eder, yâni açar. Onunla da kalmazsa, Levh'e ait levhalar keşf olunup korkuyla hitab olunup, onun için bir dolab kurulur.


    8. Her keşf olana cennet ve cehennem görünür yalanı. (S.663)

    Her keşf oldukta mevcudatın tertibini, vücûdun cümreye sereyanını ve kâinatın daha çok sırlarını bilir. Her keşf olan makam, ona tevkir ve ta'zîm ile yüz döner. Onunla da kalmadıysa, ona hayret alemi keşf olur. Bundan acizlik ve kusurluluğunu anlar. Bu âlem-i
    illiyyûndur. Onunla da kalmadıysa, ona Cennetin mertebe ve dereceleri keşf olur. Birbirine tedahülün ve çeşitli ni'metlerin üstünlüklerini anlar. Ve o dar yol üzerinde sakin olur. Orada Cehennemin dereke ve katlarını ve birbirine tedahülünü ve azapları geniş olarak
    görür. O keşf ile de kalmadıysa, ona ervâh-ı müstehlike münkeşif olur. Onları meşhedlerinde sarhoş ve hayretler içinde bulur. Vecd sultanı onlara galib olmuş olur. Onlann hâli, onu çağırmış olur. O çağırmayı kabul etmediyse, ona bir nur keşf olur ki, onda kendinden başka kimseyi görmez olur. Orada ruhanî lezzetten onu büyük bir vecd alır ki, ondan önce onu bilmezdi. O zaman, gördüğü her şey, nazarında küçük görünür. Kendi o nur içinde kandil gibi hareketli bulunur. Onunla da kalmadıysa, ona insan şeklinde suretler görünür. Yüzlerinde perdeler, örtüler olur. Onların başka teşbihleri vardır, işitince anlaşılır. Kendi suretini onların arasında görür. Onunla makamını, bulduğu vakti ve hâli bilir. Onunla da kalmadıysa, ona Rahman'ın sırları keşf olur. Onda her şeyin suretini görür. Keşf olunan her şeyi orada bulur. Her ayn ve alem [işaret] onda ıyân olur. O zaman kendi hakikatini ve rütbesinin sonunu anlar. Marifet ve velayetten neye kavuştuğunu tanır.


    9. Aşk pâk hüdanın sıfatıdır yalanı. (S.835)

    Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, Mevlâ'nın aşkı. insanın aklından şerefli ve evlâdır. Yâni küll olan akl-ı meâd, cüz olan akl-ı me'aşdan aziz ve a'lâdır. Zira aşk-ı pak. Hûda'nın sıfatıdır. Sâdık olan âşık ayıplardan ve lekelerden ayrıdır. O pak sıfatı bulanın, beşeri sıfatlan helak olur. Aşk şarabına devamla, elbisesini yırtan, hayvan sıfatlarından temizlenir. Aşk, her ayıbın kirlerini siler. Perdeleri ve gayb örtülerini yırtar.


    10. Mürid mürşide ölü yıkayıcının elinde ölü gibi teslim olmalıdır iddiası. (S.862-63)

    Beşinci asıl, Uzlet'tir: Uzlet, ihsanlardan kesilmek ve inziva etmekle, insanlara karışmaktan kurtulmaktır. Ölüm de böyledir. Ancak, nefsini terbiye eden mürşidin hizmetinde bulunmalıdır. Ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibi, ona teslim olmalıdır. Böylece kendini velayet suyuyla, isyan günahından yıkayıp, pislik gelmesinden kurtulmalı, temiz olmalıdır. Uzletin efdâli duygulan kendi işlerinden men etmektir.


    11. Zahir ve batın ilminin dışında bir ilim vardır ve ALLAH ile kulu arasında örtülü ve saklıdır yalanı. (S.875)

    Nitekim Ebû Tâlib-i Mekkî (rahmetullahi aleyh) demiştir ki: ALLAH'ı bilen âlimin üç ameli vardır: Biri zahirî ilim olup, zahir eh-line verilir. Biri bâtın ilmi olup, ancak ehline bildirilir. Üçüncüsü zahir ve bâtın ilmi değildir. O gizli bir sırdır. Kendisi ile ALLAHü Te-âlâ arasında örtülü ve saklıdır.

    12. Başkalarına gayb olanlar velilere bildirilmiştir. Ruhlarıyla miraca giderler ve ALLAH’ı müşahede ederler iddiası. (S.886)

    Başkalarına gayb olânlar , onlara bildirilmiştir. Bedenleri bir yerde iken, gönülleri doğu ve batıyı gezip, Arş ve Kürsi'yi dolaşmıştır. Bedenleri ile yükselmezlerse de, ruhları mi'râca gider. Hak Teâlyı göz ile görmeseler de, esrar ile müşahede ederler.


    13. Evliyalar geline benzer iddiası. (S.888)

    Velî, dâima hâlini gizleyip, bütün kâinat onun velayetinden konuşur. Velî, yeryüzünde, Hak Teâlâ'nın gülü, fesleğenidir. Onu sıddiklar koklar. Onun kokusu, onların kalblerine varınca, Mevlâ'ya müştak olurlar. Evliyâullah geline benzerler. Gelini nâmahrem görmediği gibi, ALLAHü Teâlâ'nın bu gelinleri de onun muhteşem ünsünde duvaklı olup, onları kimse göremez. Suretlerini görseler de, hakikatlarına herkes eremez.


    14. Evliyalar o firaset nurları ile kalp casusları olmuşlardır iddiası. (S.890)

    Veli yalnız cemâl-i kadimi istemektedir. Veli, vecd hâlinde mahlûkatın güzelliğinden geçmiş olur. Onun ruhu, ancak vech-i kadim ile mesrur ve meşgul olur. Nitekim Şeyh Şibli bir gün vecd hâlinDe, Şeyhi Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin ziyaretine öyle bir zamanda varmış idi ki, Cüneyd ehli ile yemek yiyordu. O hatun, onu görünce, yemekten el çekip kalkmak isteyince, Cüneyd ona mâni' olup, elini tutmuştur ve: «Yerinde rahat otur. Şibli ne seni görür, ne de burada olduğunu bilir.» buyurmuştur. Sonra Şeyh, o hayran müridi ile bir saat sohbet eylemiştir. Tâ ki, Şibli akıl dâiresine girip ağlamıştır. O zaman Cüneyd, ehline, Şibli'ye görünme demiştir. Çünkü Şibli, şimdi sarhoşluktan ayılıp, cisim âlemine gelmiştir. Şimdi insanları tanıyacak durumdadır. Zira onun bu hallerine, kendi sözleri ve gözleri delâlet eylemiştir, özellikle evliyâyı kiram, o firâset nurları ile kalb casusları olmuşlardır.



    15. İslama ters bir anlayış örneği. (S.895)

    Bir arif der ki: Halvette zikrullah ile meşgul idim. Bîr gûn nefsim, nar yemek istedi. Nar almak için pazara giderken, bir duvarın dibinde çok hasla bir Kimse gürdüm. Yatıyordu. Sinekler ve arılar üzerine konup, etinden beslenirlerdi. Beni görünce ALLAHü Teâlâ'ya hamd etti. Selâm verdim. Şükr etmesinin sebebini sordum. Cevabında: «Seni gördüm. Bir nar isteğiyle, Rahmân'dan yüz çevirmişsin. Ben, kalbim O'nunla bulunduğu için şükr ediyorum» dedi. Madem ALLAHü Teâlâ ile huzurdasın, bu hastalıktan seni kurtarması için O'na niçin dua etmezsin? dedim. Sen. ALLAHü Teâlâ'ya dua et de, seni bu arzudan kurtarsın. Çünkü arıların yalaması, sineklerin ısırması ancak nefse oluyor, ama şehvet ve arzunun sokması kalbi incitir dedi. Demek ki, evliyanın ezâsı, mâsivâyı istemektir.


    16. Taş ve kiremit onlar için altın ve gümüştür. Cin ve insanlar velilerin elindedir yalanı. (S.901)

    Kim bu tarikata sülük edip, o hakikata kavuşursa, izafetleri düşürerek Zât-ı Hakk'ı tevhid etmiş olur. Böylece Hak Teâlâ ona mülk ve tasarruf ikram eder. Zira mülk, aslında meşiyyetin lüfü-zudur. Bu mülk ise, dünyada kazaya razı olan evliyâ-yı kirama mahsûstur. Yeryüzünün kara ve denizleri onların gönüllerine bir adımdır. Taş ve kiremit onlar için altın ve gümüştür. Cin ve insanlar, canavarlar ve kuşlar onların emrindedir. Onların istedikleri şey, arzularına uygun olur. Zira onlar, yalnız ALLAHü Teâlâ'nın mu-rad ettiğini irâde ederler. Dilemediği şey meydana gelmez. Onlara kimse heybetli gelmez. Onlar herkese heybetli görünür. Mevlâ'dan başka kimseye hizmet etmezler. Bütün mahlûkât onlara hizmette olur. Böylece ancak, Hak aşkına hizmet edebilirler.


    17. Kul , kendi sıfatlarından fani olunca Mevla’nın sıfatları ile beka bulur yalanı. (S.908)

    Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, kul, kendi insanlık sıfatların-dan fâni olunca, Mevlâ'nın sıfatları ile beka bulur. İşte «ALLAHü Tealâ'nın ahlâkı ile ahlâklanınız» emrine uyup, Esmâ-ı Hüsnâ'sı ile sıfatlanmış olur. Fena fillah, süfli, aşağı nefse uymamaktır. Ulvî ruha uymaktır. Nefsinden fena olmak, Hak ile beka bulmaktır. Halkın fenası, Hakk'ın bekasıdır. Fena fillah, Hak'dan, gay-rısını fâni etmektir. Beka bili ah, Hakk'ın bekasıdır, devamıdır. Fena fillah, beka billahtır. Beka hakikatlerinin başlangıcı, bütün mâsivadan fâni olmaktır. O halde, halkı bilmez, ancak Hakk'ı biliri O'nu müşahede eder. O'na kavuşur.


    18. Evliyanın makamlarının sonu fena bekadır iddiası. (S.908-909)

    Fena üç çeşittir. Beka da üç çeşittir. Fena çeşitlerinden birisi; kul öyle fâni olur ki, kendi nefsinde bir hazzı kalmaz. Diğeri şudur ki Hakk'ı, nefsi için istemekten haya eder. Üçüncüsü de, Hak'dan, Hak'dan başkasını istemekten haya eder. İşte bu kul Mevlâ'nın ün-sünde hayran olur. Beka çeşitlerinin birincisi, marifet bekasiyle bekadır. Sonra muhabbet bekasiyle bekadır. Sonra üns bekasiyle bekadır.
    Demek ki fena, kulun sıfatlarının zeval bulmasıdır. Beka, kulun sıfatlarına karşılık Hakk'ın sıfatlarının badi olmasıdır. Bir kâmil der: «Kendini Mevlâ için öyle ifna eyle ki, sende, senin için bir şey kalmasın». O halde evliyanın makamlarının sonu fena ve bekadır. Marifet yolunun sonu muhabbetle fenadır. Fenanın sonu, mahbûb ile bekadır. Bekanın semeresi lika ünsüdür ve dâima yükselmedir.


    19. Tarikatta şeyhe ibadetin adı rabıtadır. (S.921-922)

    Nihayet bir kendinden geçme ve hayret hâli gelir. Bu râbıta işini tekrar ile, o hâl onda meleke hâline gelir. Fakr ü fena devletini bulur. Bundan yakın yol olmaz. Bazan mürid, kabiliyetli olur. Pir onda tasarruf edip, daha ilk sohbette onu müşahede mertebesine kavuşturabilir. Demek ki, kabiliyetli bir mürid, bir kâmil piri, marifete kavuşmak için vâsıta etse, gece gündüz söz ve hareketlerinden onun izinden gitse, o pirin zahir suretinin iki kaşı arasına bakmak bir an hatırından gitmese, dururken, otururken, yerken, konuşurken, ondan hiç gafil olmasa, her gün bu işi tekellüfle yapsa, pirinin şekli kalbinde rüsûh bulur. Her zaman zahmetsiz tahayyül edebilir. O halde, gayb âle- minden pirin kalbine gelen her feyz ve marifet, onun kalbinden, müridin kalbine de gelir. Ama edebe uyulmazsa, feyz kesilir. Onun için rabıta yolu incedir, dikkat ister.


    20. ALLAH’ın fiillerinin müride tecellisi iftirası . (S.1014)

    Fiillerin tecellîsi: ALLAHü Teâlâ'nın fiillerinden bir fiil, kulunun kalbine münkeşif olur. ALLAHü Teâlâ fiillerinden biri ile kuluna tecellî edince onun bütün eşyadaki cereyan kudreti, o kula münkeşif olur. O kul, yalnız ALLAHü Teâlâ'yı hareket ettirici ve durdurucu bulur. Bu hâl ona müşahede ile olur. Bu hâli, ancak ehli bilir. Bu fiilerin tecellisi, ayakların kayma yeri olur. Başlangıçta olanlara bundan korku ve ürperti gelir. Zira onlar fiili kendilerinden tamamen nefy ederler. Lâkin Hak Teâlâ'nın korudukları, istikamet üzere giderler. Bu makamda olan kâmil, bu fiillerin tevhidinde olan tecellide sabit olur, hareket Ve durdurmayı Hak Teâlâ'dan bularak, şeriatın hükümlerini kendi nefsinde icra ederse, o korunan kimse, bu tehlikeli tecellileri geçip isim ve sıfatların tecellilerine yükselebilir. Sabit olmadıysa, Hak yolundan dönüp, zındık olur. Esfel-i sâfiline gidip tabiat zindanında kalır.


    21. Tasavvuf kuyusuna düşen Gavs-ı Azam Şeyh İsmail Fakirullah’ın başına gelenler. (S.1042-43)

    Gavs-i a'zam Şeyh İsmail Fakîrullah hazretleri’nin kuyu hikâyesini ve velâyet-i keşfiyyesini, uzletini ve kudsî kuvvetini bildirir:
    Ey azîz! Gavs-i ulvi Fakirullah Tillovi (rahmetullahi aleyh) hazretlerinin yaşı kırksekize gelince hicri bin yüzondört (M. 1702) yIlında, kazara onun komşularından bir müslüman Receb ayının sonunda âhirete gitti. O mürüvvet menbaı, Şa'ban ayının başı olan Cum'a günü akşamı gidip ölünün evindekilere ta'ziye verdi. Orada her evde bir kuyu vardı. Bu kuyulardan yüz sene kadar su çıkar sonra kururdu. O komşunun duvarının yanında da böyle bir kuru, yâni susuz kuyu var idi. Derinliği onbeş metre ve duvarı taştan yapılmış idi. Yazın su soğutmaya ve eşyaları korumaya yarardı, öyle susuz kuyulara meyve ve yiyecek asarlardı. Hazret-i Şeyh ta'ziyeden sonra, akşam üstü yemek yeyip, cemaate: «Siz burada durunuz, ben camiye gideyim. Yatsı namazına hazırlanayım» deyip, onları bıraktı. Yalnız olarak avluya çıktı. Dış kapıdan çıkarken, kapının sağ tarafındaki duvar içinde gizli olan derin kuyuya girmiş, haberi olmamıştır. Dibine inmiş, kuyu olduğunu bile anlayamamıştır. O susuz kuyu içinde dolanıp, dış kapıyı bulamadığından üzülmüş ve şaşakalmıştır. İşte o zaman o şaşırmışların delili, onun içinden kapı açıp, bir cezbe ile onu almıştır. O mânâ meclisinde evliyanın ruhlarını bulmuştur. O zaman her muradı olmuştur. Olan o hâlde olmuştur. Muhabbet kâsesiyle dâim sarhoş olmuştur: Tecelli nuruna hayran olup kalmıştır. Ruhun yeşil nuru, o kuyuya aksettiğinden, kuyunun içi yemyeşil olmuştur. Bundan sonra bâzı kasidelerinde buna işaret eyledi. Bu saadette aşk denizine daldı. Velayet mertebesini bulup, müşahede lezzetini aldı. Onun bu hâlini bilmeyen cemaat, onu camide ve evinde arayıp, birbirine sorup, bulamama üzüntüsünde kaldı. Ancak dokumacı bir müslüman o avluda bulunan dükkânında bez dokurken, o geceden dört saat geçince, o kapının içinden, bu âşıkın tatlı sesini duymuştur. Hemen insanlara haber verip, bütün mahalle halkı, ellerinde mumlarla, lâmbalarla kuyunun başına toplandı. Fakat o öyle dalmıştı ki, kimseden haberi yoktu. Kuyunun içerisine adam salıp, onu çıkardılar. Sarığı başında, na'lini ayağında ve bütün vücûdu selâmette idi. Ancak mübarek alnında sol kaşı üstünde bir tırnak yarası kadar sıyrılma vardı. Onu saâdethânesine götürüp, bir zarar gelmediğine hepsi sevindiler. Bu hikâyeyi o aziz kendi diliyle anlattığında der ki: Ben o kuyuya ne düştüğümü, ne de beni çıkardıklarım bilmiyorum. Beni çıkarmak isteyenlere, ALLAH'ı severseniz beni bırakınız. Sizinle işim kalmadı, benden uzağa gidiniz demişim. Bunu da hatırlamıyorum. Bildiğim sadece iki kişinin beni tutup, mahalle başında eve getirmeleridir. Mahalle halkı, kadınları ve çocukları etrafımda toplanmışlar. Herkesin elinde bir lâmba, kimi bana yakın gelip yüzüme bakar, sağlam olduğuma şükr edip, dönüp giderdi.
    O ikinci Yûsuf, bu karanlık kuyuda Hakk'ın nurunu ıyân olarak görünce, o gönül Mısr'ında aziz ve muhterem ve zamanın evliyâsının sultanı oldu. Gizli kadr ü kıymeti ve mevkii dillere destan olup, cihâna yayıldı. Kuyuda içtiği muhabbet şarabından sekiz yıl istiğrak ile, devamlı mest oldu kaldı. İnsanlardan tamamen uzlet edip, ehil ve evlâdından bile tecerrüd ve teferrüd eyledi. Zira halktan uzak olanın Hakk'a yakın olduğunu bildi. Bunun için insanlardan ayrıldı. Ünsiyyet ve huzur lezzetini, bütün ni'metlerden lezîz ve aziz buldu. Ancak büyük oğlu Abdülkâdir Efendi'yi hizmeti için kabul edip içeri aldı. O sekiz yıl zarfında, ehli ve evlâdı hizmet ve huzûruna gelince, imtina edip, benim iki hizmetçim vardır ki, her biri bir yerden gelecektir, her hizmeti ancak onlar görecektir derdi. Dokuzuncu sene uzletle ülfet, kalabalıkla halvet ona aynı oldu. Sekr ve istiğraktan ayıklığa geldi. Bunun üzerine bir hücre yaptırıp, orada oturdu. Ahbabına ziyaret kapısını açtı. Aziz babam Osman Efendi bir haftadan sonra Sıhranlı Muhammed Efendi onun ziyaretine geldi. Hazret-i Şeyh onlara çok iltifat ve rağbet etti. İkisini de müjdeleyip, ALLAH katından ita olunduğum iki hizmetçi Molla Osman ile Molla Muhammed imiş dedikte, ikisi de şükr secdesine varıp, her biri bin sürür ile doldu. İkisi de iki kardeş gibi, o şefkatli peder hizmetinde on yıl kadar kaldı. İkisi bir haftada vefat edip, cenâze namazlarını kendi kıldırdı.

    [Marifetname - Erzurumlu İbrahim hakkı, Bedir yay., İst-1993]
  15. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    EVLİYA MENKIBELERİ (NEFAHATU'L ÜNS) – MOLLA CAMİ - Marifet yayın.

    MARİFET YAYINLARI

    TEL : 0 212-526 22 70 / 513 92 25 FAX : 0 212 -513 92 25
    EVLİYA MENKIBELERİ (NEFAHATU'L ÜNS)
    LÜX BEZ CİLTLİ
    FİYATI : 34,000,000 TL
    [​IMG] [​IMG] [​IMG]

    DEMİR KİTABEVİ

    TEL : 0 212 -528 50 06
    El -İBRİZ (2 CİLT)
    Eşşeyh Abdülaziz Debbağ
    FİYATI 30,000,000 TL

    KIRMIZI RENKLİ YAZILAR KİTAPTAN ALINTILARDIR

    VİAGRA YERİNE ŞEYHTEN İSTİMDAT

    Tasavvuf felsefesine göre , ilahi aşkla buluşana kadar müridler dünyayla alakalarını keserek “Tanrı”yla randevuya kilitlenmelidirler. Tarikat ortamında şeyh , olağanüstü ve mitsel otoritesiyle dervişleri etkileme gücüne sahiptir.Tasavvufun hiyerarşik yapısında en can alıcı noktalarından biridir şeyh-mürid ilişkisi. Bir derviş şeyhinden izinsiz hiç bir iş yapamaz. Bu mantık öyle ileriye götürülür ki , günün 24 saatini dahi mürid şeyhine adamaktadır neredeyse.Mürid , anatomik olarak şeyh yanında olmasa bile islama sızdırılmış “ Export Rabıta ” bidatı sayesinde maneviyatta da onunla birlikte olduğuna inanır.Bu sakat mantığa göre mürid neredeyse şeyhinden izinsiz rüya bile göremez.
    Akılları sterelize edilen dervişler , fikir yönünden öyle hijyenleştirilirler ki , adeta şeyhin karşısında robotlaşırlar. Dezenfetkte beyinli sufiler boş kafalarla şeyhin her dediğini tasdikleyerek kabullenirler. Bu inanç evlenmiş olan sufilerin bile şeyhin izni ve yardımı olmadan hanımlarıyla ilişkiye giremeyecekleri kuralına kadar gider.
    Molla Cami’nin “ Nefahatü’l-Üns “ kitabından aynıyla aktarıyorum :


    “……. Herat şehrinde Şeyh Abdullah adında bir zahid vardı. Otuz senden beri aralıksız oruç tutardı. Bilinen ve tanınan bir kişi idi. İtibarlı idi, kendisine bağlı olan ağalardan biri , kızını onunla evlendirmişti. Bu kız on iki sene zahidin evinde kaldığı halde henüz bakire ! idi.
    Şeyhulislam Ahmed , Herad ‘a (şehre) gelince , zahid , biçare kadına :
    “ Elbisemi getir , Şeyh Ahmed’e gideceğim , onun ulu kişi olduğunu söylüyorlar , bakayım onun hali ne? “ Biçare dedi ki :
    “ Eğer onu imtihan için gidiyorsan sakın gitme ha !.. Zira o senin tasavvur ettiğin adamlardan değil , yok eğer gönlünde onun her dediğini tıutma arzusu var da , bu niyetle gidiyorsan o zaman onu ziyarete git . Eğer onun (iradesi) dairesinde yürümezsen zarar edersin!...” Zahid :
    “ Sen bilmezsin , hadi yürü elbisemi getir !” dedi.
    Kaftanını giydi . Şeyh Ahmed’in huzuruna vardı. Selam verdi. Hazreti şeyh selamını aldı ve şöyle buyurdu:
    “ Bize selam vermek (hal-hatır sormak) için geldin. Fakat hatunun sana söylediğini bilmiyor musun.. Buyruk tutmak ister misin ? “ Zahid :
    “ Doğru söyledikten sonra niçin tutmayayım ? “ … dedi.
    Şeyh :
    “ Öyleyse geri dön , Senkin mahallesine var , Muhammed kasap Mervezi’nin dükkanından kuyruk sokumu denilen yer var . Çengele asılı koyun eti var . Onu s atın al , bakkaldan bir miktar pekmez ile yağ al ve elinle getirip evine ilet. Zira “ Bir kimse kendi evinin eşyasını taşırsa kibirden uzak olur “ denilmiştir. Evdekilere de ki , o etten kalye , yağ ve pekmezden tatlı yapsınlar . Daha sonra o hatunla iftar eyle ve on iki yıldır yapılması üzerine vacib olan şeyi de yerine getir. Sonra hahama git gusleyle. O saatten sonra bunca yıldan beri olmasını arzu ettiğin ve fakat olmayan şeyler hasıl olmazsa gel Ahmed’in eteğine yapış ki o işin üstesinden gelir .”
    Bu sözler üzerine zahidin gönlünden şöyle geçti :
    “ Hiç yapamayacağım bir işi bana buyuruyor! Kendimde otuz senedir böyle bir kuvvet görmedim , bakire bir hatunla nasıl münasebette bulunabilirim. “ Hazreti şeyh , Zahid’e :
    “ Ne düşünüyorsun , hadi yürü , korkma , iş kolaydır . Eğer gerek duyarsan Ahmed’den medet (yardım) iste! “ dedi.
    Zahid yerinden kalkıp gitti. Şeyhin buyurduklarını yerine getirdi. Kalye ve helva pişirdiler. Bir araya gelip iftar ettiler yemek yerken zahidde bir hareket görüldü , cinsi münasebet arzu etti . Hatun :
    “ Biraz dur “ dedi . “Yemekten sonra" . Yemek yedikten sonra Zahid tekrar münasebet arzu etti , fakat kendisinde kuvvet bulamadı. Şeyhten istimdat (yardım) etti. Şeyh cemaatle konuşurken tebessüm etti ve :
    “ Ey Zahid , işe giriş , korkma , doğru yapıyorsun “ dedi. Zahid de o anda maksuda ulaştı. Hamama gidip gusletti. Daha sonra şeyhin yanına gelince : O anda şehrin dört duvarı arasında olan her şey eksiksiz olarak ona keşfolundu. Şeyhülislam ona :
    “ Senin himmetin şehrin dört duvarıyla sınırlı olunca benim ne kabahatim var , şehrin dört duvarına bedel dünyanın dört köşesini içine alacak şekilde himmetini geniş tutsaydın buralarda var olan her şey sana keşfolunurdu …”
    ( Nefahatü’l –Üns. Molla Cami. Marifet yay. S. 509 )



    Şeyhin tabiatüstü konumu , iktidarsız müridine bile derman olacak seviyede işe yaramaktadır. On iki yıl helali olan kadına dokunmayan bir insanın normal kabul edilemeyeceği aşikardır.Eğer bu ahmak adam , ALLAH sevgisinden başka hiçbir şeyi gözü görmeyerek helali olan bir kadına yaklaşamıyorsa bunun ne din ne de sünnette ölçüsü vardır . Rasulullah (s.a.v.) evliliği teşvik ederek toplumun fuhuş ve zina ile dejenere olmasını önlemeye çalışmıştır.
    Görüyorsunuz ki , bu saçma menkıbelerle seks müptelası şeyhler nasıl cahil dervişlerin karılarını kendilerine mal edebiliyorlar. Bunun sebebi “Evliya“ adı verilen şahısların hayat hikayeleri kabul edilen menkıbelerle itikad ölçüsü ve iman esası belirlenmesinden dolayıdır.
    Buna benzer , başka tasavvuf kitaplarında da ilginç menkıbeler vardır …


    KERAMETLE MÜRİDİNİ SEYREDEN RÖNTGENCİ ŞEYH

    Dervişlerin cinsel iktidarsızlıklarına panzehir olabilen şeyhler , sanal bir kimlikle onlara görünebilme yeteneği ile adeta bizleri şaşırtmaktadırlar.
    Dudakları uçuklatacak saçma bilim-kurgu menkıbeleriyle yerli erotik kültürümüzün bir payını oluşturuyorlar kendi çaplarınca. Röntgenciliklerine ,buldukları kılfsa en geçerli yöntem olan “Keramet” şovudur. Fikir vejeteryanı derviş , evine gelen şeyhin kerametle geldiğine inanmak için yırtınmaktadır neredeyse. Mürid ziyaretine gelen şeyhi her görüşünde , onun sık sık “mistik sortiler “ sebebiyle geldiğine şartlandığı için , röntgenci ve çapkın şeyhler bu olguyu çok iyi kullanarak lehlerine çevirmektedirler.
    El-İbriz kitabı da , bu açıdan “sapık” emellere alet edilen kaynaklardan biridir.
    Bakın, mürid şeyhine nasıl saf ve samimi duygularla iltimas geçerek “çapkınlığına“ zemin hazırlamaktdadır :

    “ …..Şeyhim (ALLAH kendisinden razı olsun ) , göğsündeki bir rahatsızlığından dolayı sık sık karanfil yer ve koklardı. Bu sebeble kendisinden karanfilin o güzel kokusu eksik olmazdı. Ben de çoğu zaman gündüzleri şeyhimle beraber bulunduğumda bu kokudan yararlanırdım. Nefes alıp verdiğimde onun güzel nefesiyle birlikte bu koku da çıkar, etrafa yayılırdı.Geceleri evimde bulunduğumda, kapılar kapalı bulunduğu halde Şeyhim nefes alıp verdikçe o kokuyu rahatlıkla hissederdim. Halbuki aramızda hayli mesafe vardı.
    O Resul Cihan’da , ben Nakirikaf’ta oturuyordum. Koku ardı ardına evimize doğru yayılır dururdu. Durumu karıma anlattığımda farkına vardı. Zaten o da şeyhimi çok sever ve sayardı. Şeyh hazretleri de karımı (din kardeşliği yönünden ve saliha sayılmasından dolayı ) çok severdi. Sonra böylece bu güzel koku uzun müddet evimizden ve burnumuzdan eksik olmadı. Bir gün şeyhime dedim ki :
    “Efendim ! Senin o güzel kokun geceleyin evimizde yayılıyor ve onu rahatlıkla kokluyoruz. Acaba sen geceleyin yanımızda mı bulunuyorsun ?” Cevap verdi ki .
    “Evet öyledir.”
    Bunun üzerine ben latife yollu güldüm ve :
    “ O takdirde senin konunu alıp yüzüme sürerek elinizi yakalamış olurum …” dedim O da tebessüm ederek buyurdu ki :
    “ O zaman ben de evin başka bir bölümüne geçerim …”
    ( El-İbriz . Abdulaziz Debbağ . demir Kitabevi . S. :62 )

    Ahlak zabıtalığı görevine devam eden şeyh , müridini gece-gündüz yokladığını iddia ederek “ışınlanma“ şovlarına devam ediyor !

    “….. Yine bir gün kendisine bu güzel kokudan söz ettiğimde şöyle buyurdu :
    “ Bu koku , ya şevk ve heyecan nerede? …”
    Başka bir defa da şöyle dedi :
    “ Ben gece ve gündüz senden ayrılmam…”
    Bir defa da şöyle buyurdu:
    “ Bir günde beş yüz defa senin hakkında uyanık bulunmazsam , Cenabı Hakk’ın huzurunda bundan dolayı hesaba çekilirim.”
    Kendisine bir gün dedim ki:
    “ Efendim rüyamda senin zatınla kendi zatımı bir elbise içinde gördüm… (ne buyurursunuz)”
    “ Bu hak bir rüyadır”
    dedi ve gece gündüz benden ayrılmadığına işaret etti.
    Başka bir defa da şöyle buyurdu:
    “ Bu gece sana geleceğim . Kalbini bana çevir! “
    Gecenin son altıda biri olunca uykuyla uyanıklık arasında bulunuyordum . ALLAH kendisinden razı olsun! Geldi , bana yaklaşınca mübarek elini tuttum ve öpmek için bırakmadım. Ben onun elini öptüğümde , mübarek başını da öptüm , o da ayrılp gitti …..”

    ( El-İbriz . Abdulaziz Debbağ . demir Kitabevi . S. :63 )

    Hazretini görünce nevrozlara giren sufi , onun teleportasyon (ışınlanma) nümayişini de tarikatın reytingi için abartarak anlatmaktadır. Günün her dakikası dünyayı turlayan ulu zatlar , göklerde uçup arş katmanlarını gezen bu kişiler , bizim burada yaptığımız gibi bazı eleştiriler karşısında aslan kesilip hemen uçup kaçtıkları mevkilerden inerek anti-tasavvufçu safarisine çıkmaktadırlar. Hümanist sufiler gayri İslami her unsura kucak açarken , anti-tasavuffçu söylem sahiplerine bu kadar sıcak değildirler ne yazık ki !
    “ Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü “ felsefesi bir çırpıda silinerek eleştirilere karşı ucuz mistik gladyatörlüğe soyunuvermektedirler!...
    El-İbriz şeyhinin , maneviyattaki mistik partnerliği devam ederek müridinin fantezilerini de ifşaya yönelmektedir.

    “ ….Bir gece hanımlarımdan biriyle baş başa kaldım. Onunla oynaşırken utanç yerine baktım .. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra şeyh Hazretlerini ziyarete gittiğimde ,huzurunda bir çok ilim adamları bulunuyordu. Onlara dönerek sordu:
    “ Ey din alimleri ! Kadının utanç yerine bakmak hakkında ne dersiniz ? “
    Ben hemen cevap verdim:
    “ Efendim , dedim . Bu konuda alimlerin dediğini ben de aynen söylerim . Halbuki şeyh hazretleriyle aramızda iki merhale gibi uzun bir mesafe bulunuyordu..”
    Bunun üzerine sordu : “Peki sen hiç bakar mısın?”
    Ben : “ Hayır “ dedim . Meğer ki unutmuş olayım….
    “ Evet , falan geceye kadar öyle …. Ama o gece ? “
    buyurunca , utandım , yaptığımı hatırladım . Sonra şöyle uyarıda bulundu:
    “ Kabe’ye yönelip bakan yüzünü ( o gibi şeylere ) çevirip bakma ! ….İnşALLAH…”
    ( El-İbriz . Abdulaziz Debbağ . demir Kitabevi . S. :78)


    “ ….Bir gece iki hanımım ayrı odada bulunuyordu. Bu bir mazeretten dolayı olmuştu. Onlardan her biri ayrı bir yatağa uzanıp yattı. Ben de başka bir yatağa uzandım. Odamızda bir dördüncü yatak daha bulunuyordu , o boş kaldı. Sonra hanımlardan biriyle yatmak istedim. Diğerinin uyuduğunu zannediyordum. Bir müddet sonra diğer hanımımla yatmayı uygun buldum ve yanında yattığım diğer hanımın artık uyuduğunu sanıyordum. Geceyi böylece geçirdikten sonra şeyhimin ziyaretine gittim. Aramızdaki mesafe uzakta olsa sık sık bu ziyaretlerimi yerine getiriyordum. Beni görünce hafif tebessüm ederek şöyle buyurdu :
    “ İki karıyı bir odada bir araya getirip ikisi ile cinsi yakınlıkta bulunan kimse hakkında ne dersin ? “
    Beni kasttediğini anladım ve cevap verdim:
    “ Efendim bunu nasıl bildiniz? “
    “ Ya dördüncü boş yatakta kim yattı ?
    diye sordu. Bunun üzerine dedim ki :
    “Efendim ben onların uyuduğunu zannederek öyle yaptım. “
    “ Hayır hiç biri uyumadı . Böyle yapman doğru değildir. Kaldı ki , uyanık oldukları zaman ….”
    “ O halde bundan böyle buyurduğunuz gibi hareket edeceğim ve bu yaptığım düzensizlikten dolayı ALLAH’a tevbe ederim. “ diyerek duasını taleb ettim”
    ( El-İbriz . Abdulaziz Debbağ . Demir Kitabevi . S. :79)


    Mürid , şeyhinin duasını talep ettikten sonra şeyh , şehvetten salyaları akan abazanlar gibi müridine karısı hakkında “keramet” kontçuluğuyla elde ettiği bilgi sayesinde bazı yorumlarda bulunarak onu faziletlendiriyor. Şeriatı delen tavırlarıyla , başkalarının cinsel hayatını deşifre eden bu mübarek muhterem zat “şeyhlik “ kurumunun verdiği tüm avantajlarla , hala tarikatta post üzerinde rahatlıkla oturabiliyor !
    Şeriat üstü makamdaki maskülenit (erkeksi) şeyh , Rasulullah’ın (s.a.v) direktiflerinin hilafına hareketiyle de tasavvuf ahlakını geliştirmeye devam ediyor !


    “….Bir gün şeyhimiz (ALLAH kendisinden razı olsun) , benim hanımım söz konusu olunca , onu tepeden tırnağa , gizli ve aşikar her şeyini ve bütün hususiyetleriyle anlattı. O kadar ki , ne fazlalık yaptı , ne de noksanlık . Cidden benim hanımım onun anlattığı gibi idi. Eğer ben kendimi zorlasam , hiçbir zaman karımı onun nitelediği ölçüde anlatamam.
    Halbuki aramızda dört günlük bir mesafe bulunuyordu ve hanımımı görmüş değildi. ( Şeyh hazretleri bu keşfi yapmakla Seyyid Ali Hazretlerine , karısına karşı takınacağı tavırda bir ölçü vermeyi dilemiş ve ayrıca kadının dine karşı ilgisini kamçılamak istemişti)…”

    ( El-İbriz . Abdulaziz Debbağ . Demir Kitabevi . S. :91 )


    El-İbriz kitabında ortaya dökülen bu kirli çamaşırlar “Hazretler Konsülünün” çevirdikleri dolaplardan başka bir şey değildir. Mübarek performanslarını seksapellerini artırmak için sarfetmektedirler. Seks , obsesyonel vaka olarak ruhlarına kazınmıştır ! Egzotik hurafelerle muhabbet telalığına soyunan büyük zatlar daha ne sapıklıklar sergilemektedirler , inanamazsınız !
  16. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Miftahul kulub 1[​IMG] Mehmed Nuri Şemsittin Nakşibendi

    1-Peygamberimizin 1259.senesi şeyhin hücresine gelerek bir kitap yazmasını tavsiye etmesi yalanı. (s:7)

    Bin, iki yüz elli dokuz senesi Rebiul'âhir ayında idi. Hücremizde müteveccih iken Sultânül Enbiyâ Sertâcil Evliya, vel As-fiyâ, vel Etkıyâ sallâllahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri zuhur edip bu nâçiz kulunu ihsânen ve mürüvveten taltif etti:
    «Evlâdım Nuri, buyurdu, vakitler bir acaip oldu. isterim M, âşık, sâdık ve tâlib-i dîdâr olan ümmetim, kolaylıkla yollarını doğrultsun. Rıza yoluna, kemer tutunarak vuslat sırrına nail olsun. Bâzı sofiyyûn da vasıtasız, ittikası üzere giderek yollarını doğrultmağa kendilerinde kabiliyet bulsun.



    2-Yeni şeyh’in 3 cihet ile şeyh’ine yönelip rabıta etmesi. Yalanı (s:17)

    Mübtedi sâlik üç vech ile teveccüh eder :
    1 — Şeyh huzurunda diz dize oturur gibi kıbleye yönelir. Kalbini bir kaba, veya bir tekneye. şeyhinin kalbini de bir denize benzetir. Çeyrek veya yarım saat, en çok bir saat, feyz-i ilâhiyi, mürşidin o deniz gibi kalbinden, kabına doldurmağa çalışır.
    2— Şeyhini dört yanından içine ilâhî feyz akan bir çadır içinde oturur farz ederek durur.
    3 — Şeyhinin ruhâniyetini büyük bir denize benzetir ve kendisi sanki bu deniz ipine batmış bir katre imiş gibi müteveccih olur.



    3-Tarikat dereceleri’nin rabıtası 3 cihet iledir. Küfrü.(s: 18)

    Bu makamların rabıtası da üç vech iledir :
    1 — Sâlik, her gezip oturduğu yerde, şeyhinin eli elinde ve dâim huzurunda imiş gibi oturur.
    2 — Şeyhinin ruhâniyeti, bir hırka veya cübbe imiş de sırtında imiş gibi gezip oturur.
    3 —Hâli, şeyhinin hırkası veya koltuğu altında dâima berabermiş gibidir.
    Yatıp uyumak istediği zaman da sanki başını şeyhinin ayağına koyup da yatmış gibi yatıp uyur.

    4-Mürit ALLAH’ta baki olunca kendisine hiçbir şey gizli kalmaz kara tuş üzerinde yürüyen kara karıncanın ayak sesini işitir. İftirası. (s:34)

    Sâlik, şevk, muhabbet ve mürşidinin ruhâniyetinden istimdatla murakabesine devam ederken, Cenab-ı Hakkın fazlu kereminden Beka billâh tecellisi âsârı zuhur eder. Hak ile bâki alâmeti ki, lâhut âlemine kadar çıkar.
    Batıdan doğuya kadar bütün varlıklar: Melekler, ins, cinn, hayvanlar, bitkiler, hiç bir şey kendisine gizli kalmaz. Gece karanlığında kara taş üzerinde kara karıncanın yürüdüğünü görür. Ve ayağı sesini eşitir.


    5-Tasavvufta hilafet sırrına kavuşup halife olan kimse için uzak ve yakın bir olac Yalanı (s:42)

    Bu zata bir zerre bile olsa, gizli hiç bir şey yoktur. Hilâfet nûriyle, kendisi ortada bulunup da, bir müridi batıda, bir müridi doğuda olsa, ikisine birden emr-i Hak vuku bulup da, hâlet-i nezilerinde İblis, ikisine de tasallut etse, o anda iblissin şerrinden kurtarmak için yetişebilir.
    Yakın, uzak. gece, gündüz onun için birdir. Herkesin hâline vâkıftır. Kişinin hâlini kendisinden iyi bilir. Nereye uzansa yetişir. Yakın, uzak, nereyi dilerse ayak başar. Göz açıp yumuncaya kadar nereyi görmek isterse görür.



    6-Bütün mahluklar’ın yemesi, içimi,hareketleri,kaza ve kederleri dünyada olan her şey onun (kutbun) tasarrufu altındadır. Yalanı(S: 82)

    Nefs-i safiye ona mavaffak olan zat-ı şerifin mertebelerini
    beyan eder. Ve sülûku tekmil edenlerin Fatiha makamlarını,
    hilâfet makamlarını, irşad makamlarını, Gavs-ı A'zam
    Ey aziz malum olsunki nefs-i safide olan" kimse., sıfat ile birlikte esmayı camidir. Tecelliy-i zâta mazhardır.
    Üçüncü, derecede fena fillâh. üçüncü derecede beka billâh, tecelliy-i zatta müsrakini fî zâtillâh olmuştur.
    Bunlar yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, her asırda üçü geçmez.
    Biri: Kutb-ı irşad'dır. Bütün halîfelere üstündür. Kendi-si doğuda, müridi batıda olsa da, müridini terbiye ve irşad eder, vâsıl-ı illALLAH kılar. Yakın ve uzak kendisince müvâvîdir. İkincisi Gavs-ı A'zamdır. Bütün âlemin mutasarrıfıdır. Fakat Kutbul'aktaba mülazim olduğu için tasarrufa karışmaz. Dâima kendi hâlinde olur.
    Üçüncüsü: Kutbül'aktabdır. Zamanın feridi, ariflerin sultanı, ALLAH'ın halîfesidir. Makamı hüvüyette olduğu için, bütün mahlûkların, bütün varlıkların yiyimi, içimi, hareketleri, kaza ve kaderleri, hâsılı dünyada olan her şey, onun tasarrufu altındadır. Dilemesiyle vücûda gelir.

    Miftahul kulub1 -Mehmed Nuri Şemsittin Nakşibendi Demir Kitabevi, İst-1968







    Miftahul Kulub 2 (Kalblerin Anahtarı) -[​IMG] Mehmed Nuri Şemsüddin Nakşibendi, Salah Bilici Kitabevi, İst-1979


    1.1259. yılında ALLAH resulu hücresine gelerek bir risale yazmasını tavsiye etti. İddiası
    (s:2-3)

    Onları, helak olmak mertebesine getiren bu uçurumdan kurtarmak ve tecellileri gereğince şeriat, tarikat, marifet, hakikat ve vuslatın ne olduğunu anlatmak için bir risale hazırla! Bu risalenin adı (MİFTÂH - ÜL - KULÛB : SIR'R -1 - ŞEMSED- DİN) olsun. Âşık, sâdık ve didâra talip olan ümmetlerim, bu-na itibar edip amel etsinler ve ne yapmaları gerektiğini öğrenerek yollarını doğrultsunlar, diye emir buyurdular.
    Sultan-ül-enbiyâ, Resûl-ü-Kibriyâ, Habib-i-Hüdâ ve Şefi-i-ruz-i-cezâ sallALLAHu aleyhi ve sellem efendimizin bu fermanını yerine getirmek, kaçınılmaz bir görev olduğundan: (MEMUR, MAZURDUR) hükmüne güvenerek bu âciz köleleri, Resûlül-lah'ın iradelerine boyun eğerek uydum ve ALLAHu teâlâ'nın tevfikiyle bitirebilmeyi rica ve niyaz ederek kalemi elime aldım.



    2.Müritle behabillah tecellisini zuhur edince ALLAH’ın sıfatlarını bürünmesi. Yalanı (s: 38)

    BEKA - BİLLAH tecellisini zuhura getirir. Bu, Hakla baki alâmetidir ki, âlem-i-lâhuta kadar çıkar. Doğudan batıya bütün mevcudat, melekler, ins ve cin, vahşi hayvanlar ve kuşlar, ağaçlar, nebatlar, meyveler ve çiçekler zerreye varıncaya kadar her şey önünde açılır ve kendisine artık gizli - örtülü bir şey kalmaz. Karanlık gecede, kara taş üzerinde kara karıncanın yürüdüğünü görür, ayağının sesini işitir. Bu öylesine bir ihsandır ki, anlatmakla anlamağa imkân ve ihtimal yoktur. En küçük zerreye kadar, bütün mevcudat sâlike itaat eder ve boyun eğer. Kendisi:.
    — Evveliyn ve âhiriyn ilimlerini sana ihsan eyledim. Var, git kullarımı irşat edip bana getir, hitâbpizzetine mazhar olur.
    Sâlike, Libâs-ı-Hakkani giydirilir, Şeriat-ı-Ahmediyye'ye büründürülür ve mülk âlemine döndürülür.



    3.Peygamberimiz o zatı şerife : Ümmetimi dilediğim gibi tesbiye ederek hakka ulaştı. İftirası (s: 45-46)

    O Zât-ı-vâlâ-kadir için, o büyük mecliste hazırlanmış bulunan makam Sırrı hilâfet olan irşat postudur ki, ona oturması emrolunur ve sonra, Server-i-enbiyâ ve Sertâc-ı-evliyâ, Mefhar-i-mevcudat ve Eşref'i-mahlûkat aleyhisselâm efendimiz hazretleri, el kaldırarak bir yüce dua ederler ve hazır bulunanlar (Âmin) diyerek ellerini yüzlerine sürüp (Fatiha) buyururlar.
    Duadan sonra, o Zât-ı-şerifin hilâfet müddetince irşat edeceği zevattan, zamanında ne kadarı geçecekse Ehlullah, inâbe alacak dervişleri, bu yüce mecliste Resûlüllah'ın huzuruna çağırılarak emir ve icazetleriyle o zatın ellerini öperler ve kenrine biat ederler. Bu da tamamlandıktan sonra, o Zât-ı-şerife :
    — Var, ümmetimi dilediğin gibi terbiye ederek Hakka ulaştır, diye izin ve ruhsat verilir. Bu suretle, Resûlüllah'ın icazetiyle hücrelerine gelir ve otururlar, kendilerine ısmarlanan me-muriyetlerinin icrası ile meşgul olurlar.


    4.Kutublar istediği zaman istediği yerde tasavvur etme gücüne sahiptir. Yalanı (s:48)

    Kutupların tasarrufları, memur bulundukları, yerde bizzat bulunmaları demek değildir. Kendisi istanbul'da bulunur ve memuriyeti Hindistan'da olur ama, bir ânda icrasına muktedirlerdir. Onlara göre, uzak veya yakın müsavidir.
    Bunlardan başka, YÜZLER, ÜÇ YÜZLER, YEDİ YÜZLER ve BİNLER de vardır. Tarafı ilâhiden, bunlar da Kutb-ül-Aktâbın ve diğer kutupların hizmetlerine memurdurlar.
    Ayrıca, ÜÇ BİNLER, YEDİ BİNLER, ON BİNLER de vardır. Bunların, kâmil ve mükemmeli olsa bile, tasarruf işlerine karışmazlar ve bunlarla birlikte her asırda rivayete göre 124,000 VELİYULLAH mevcut bulunur. Kıyamet gününe kadar da bu mevcut hiç eksilmez.



    5-ALLAH bütün yetkilerini kutbu aktaba devretmesi iftirası (s:100-101)

    Ey aziz: Malûm olsun ki, Nefs-i-sâfiyyede olan Zât-ı-şerif, CAMİ İ-ESMÂ MA'A SIFAT olup, TECELLİ-İ-ZATA mazhar olmuştur. Yani:

    Fâni olunuz, sonra fâni olunuz, sonra fâni olunuz,
    Baki olunuz, sonra baki olunuz, sonra baki olunuz.
    sırrınca, üçüncü derecede FENÂ-FlLLAH ve üçüncü derecede BEKA-BİLLAH olarak TECELL-İ-ZÂT'a MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZÂTİLLAH olmuşlardır.
    Nefs-i-sâfiyyede olan Zât-ı-şerifler de, her asırda üç olur:
    Birisi, KUTB-ÜL-İRŞÂD'dır. Yani, irşada memur ne kadar Resûlüllah sallALLAHu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin halifesi varsa, Kutb-ül-irşâd olan zatlar, hepsinden üstündür. KUTB-ÜL-İRŞÂD olan zat, kendisi doğuda ve müridi batıda olsa, bulunduğu yerden o müridi terbiye ve irşâd ederek VASIL-I-İLALLAH kılar. Onlar için, yakın veya uzak müsavidir.
    İkincisi, GAVS-ÜL-Â ZAM'dır ki, bu da CÂMl-İ-CİHAN ve MUTASARRIF-I-ÂLEM'dir. Fakat, Kutb-ül-aktâb'ın mülâzımı olduğu için tasarrufa karışmaz ve daima kendi hallerinde olurlar.
    Üçüncüsü, Kutb - ül - aktâb'dır. Yani, CAMİ - İ - ÂLEM, FE-RİD-ÜZ ZAMAN ve SULTAN-ÜL-ÂRlFlYN HALÎFETULLAH olur. Makamı şerifleri, hüveyyette olduğundan bütün mahlû-kat ve mevcudatın yemeleri içmeleri, oturup kalkmaları, kaza ve kaderleri, sözün kısası dünvada olun bitenlerin hepsi onun tasarrufu altında ve onun dilemesiyle meydana gelir. Nefs-i-sâfivye olmak, zikr olunan üçlere mahsus olup, nefs-i-şerifleri asıl sıfatını bulmuş ve onlar NEFİSSİZ olmuşlardır, iyi anla



    6.Öldürme ve diriltme görevi de bu zatı şeriflere verildiği. Zumlu ve iftirası (s:123-124)

    Gerçeği, TECELLİ-İ-ZÂT keyfiyyetinin ilk mertebesidir.
    2. Azizim: Malûm ola ki, bu Zât-ı-şerifler, TECELLİ-İ-ZAT'ta ilerleyerek MÜSTAGRAKİYN-İ- Fİ-ZÂT olurlar. Yani, keyfiyyetsiz Zât-ı-ecelli âlâda, öylesine garkolurlar ki, ken- dilerinden asla ve kat'iyyen haberleri olmaz.
    Bu tecellide de, iki hal zuhur eder:
    Birine CELÂLİYYE ve diğerine CEMALİYYE tâbir olu-nur.
    CELÂLİYYE zuhurunda, kendisinden habersiz olarak kahır yüzünden tasarrufa dair bazı alâmetler zuhur eder, o ânda hasıl olur. Yani, o halde iken, bir kimseye: (ÖL!) demiş olsa, o saat oluverir. Bir ölüye de: (İZNİMLE KALK!) demiş olsa, o saat diriliverir. Böylece, her ne söylerlerse, derhal oluverir.
    CEMALİYYE halinin zuhurunda da, kendisinden haber-siz olarak; kerem, lütuf ve ihsan yönünden tasarrufa dair her ne olursa, kendilerinden zuhur edecek söze göre derhal vücut bulur. O kadar ki, bir harfi bile kaybolmaz.
    Bu keyfiyyete de, TECELLİ-İ-ZÂT'ın ikinci mertebesi olan MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZÂTİLLAH tâbir olunur.

    Miftahul Kulub 2 (Kalblerin Anahtarı) - Mehmed Nuri Şemsüddin Nakşibendi, Salah Bilici Kitabevi, İst-1979
  17. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tasavvufi ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar - Ömer Ziyauddin Dağistani

    Ömer Ziyauddin'in Allah'a iftirası ve bir şirk örneği (S.171-173)

    Velîler ve tasarruf

    SORU:

    Büyük peygamberlerin veya evliyâyı kiramın ma'nevî ve ruhanî tasarrufları, aynı anda muhtelif bölgelerde bulunan ayrı ayrı şahıslara yine ayrı ayrı şekillerde tezahür edebilir mi?

    CEVAP:

    Bunların hepsi de vâkî ve sabittir.
    İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-ı velî..

    Deme kim bu mürdedir, bunda nice derman ola!
    Ruh, şemşîr-i gıdadır ten, ğılâf olmuş ona
    Dahi a'lâ kâr eder bir tîğ kim üryan ola.
    (Müftî-i's-sakaleyn Kemal Paşal)


    «O (kadın) andolsun ona niyeti kurmuştu. Eğer Rabb'ının burhanını görmemiş olsaydı (belki Yûsuf da) onu kasdetmiş gitmişti. İşte biz ondan fenalığı ve fuhşu bertaraf edelim diye böyle (burhan) gönder* dik. Çünkü o, (tâatda) ihlâsa erdirilmiş kullarımız dandı.» (Yûsuf (12), 24) âyet-i ker'besindeki burhanı, müfessirlerin çoğu Hz. Ya'kub'un oğlu üstündeki ta* sarrufu ve O'nun imdadına yetişmesi şeklinde açıkla* mışlardır ve şöyle demişlerdir:

    Hz. Ya'kub aleyhisselâm elini uzatarak Hz. Yûsuf aleyhisselâm'a gözüktü ve eliyle göğsüne vurdu. Böylece Yûsuf'un şehveti dindi ve kadına yaklaşmadı. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın bu delilini görmeseydi, Yûsuf'un münâsebette bulunma ihtimâli vardı. Buna işâreten âyette geçen «Levlâ»'nın cevâbı olan «le-câme'a» hazfedilmiştir. (Keşşaf Tefsiri)

    Bir velînin velayeti ve kendini her ân Allah'a yakın hissetme hâli sürekli olarak gerçekleştiği takdirde, onun muhtelif şekillerde tasavvur edilmesi mümkün*dür. Muhal değildir. Çünkü burada çeşitli şekilde hissedilen ve gözüken onun rûhâniyetidir. Bu durumlar ma'rifet ehli tarafından çokça müşahede edilmiştir.)



    Allah'ın velî kullan, bedenlerinde, ilâhi nefha olarak bulunan ruhlarını hâkim kıldıklarından muhtelif şekil ve suretlerde gözükebilirler. Onların, hayatla*rında ve ölümlerinden sonra keramet göstermesi ve tasarrufta bulunması mümkündür. (Hamevi, Nefehâ-tü 'L-kurb)

    Dünyâda ruh yetmiş bin şekil ve surette, Berzah'ta ise daha çok şekil ve çeşitlerde gözükebilir. (Mevlânâ Hâlid, Rabıta Risalesi)

    Şeytan, Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in kılığında gözükemediği gibi kâmil bir velî'nin suretinde gözükmeye de güç yetiremez. (Fethu'l-bâri şerh-ı Sahihi'l Buhari)

    Dünyâda ruh, kınında duran kılıç gibidir. Ölüm* den sonra ise beden kılıfından sıyrılmış kılıca benzer. Kınından çekilmiş kılıç, elbette kınındaki kılıçtan daha çok iş yapabilir. (Kemal Paşa)

    Evliyaullah'ın müridlerine gözükmesi ve bağlılarının kendisinden feyz alması, ölümlerinden sonra bile mümkündür. (Şerhu'l-mevâkıf).

    Tasavvufi ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar - Ömer Ziyauddin Dağistani, Terc.İrfan Gündüz, Seha Neşriyat, tarihsiz.
  18. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    EMİR SULTAN

    1. Emir Buhari (Emir Sultan) Hayatı, Menkıbleri (S.6)

    (1368-1429) Yüce Sultan ve bugün Emir Buhari (R.A.) diye bilinen, bu kudsal isimle anılan velî'nin adı Mehmed Şemsüddin'dir. Bursa'ya gelinceye kadar kendileri hep bu ad ile bilinmiştir. Aslında mübarek isimleri şemsüddin olup, Mehmed, dedelerinin adıdır. Pederleri evliyâullah'ın eâzımından bulunan (Emir Gülâl) (K.S.)'dtr. Elbette.işaret etmeye bile lüzum yoktur ki, ilm-i bâtın deryasına yeni bir veçhe veren ve müceddid lâkabına bihakkın liyâkat kesbeden böyle bir zâtın hem tercüme-i hâli, hem de özellikle menkıbeleri, çeşitli kaynaklarda muhtelif suretlerle anlatılmıştır ki, bundan da tabiî bir şey olamaz. Okurlarımız, aşağıdaki mâruzâtlarımızı incelerken bu noktaya önemle dikkat buyurmalıdır. Emir Buharı ve Emir Sultan lâkablanyla tarihe şeref veren yüce velînin gençlik hayatını oradan da irsâd postuna oturduğu zamana kadar kendilerine rehberlik eden iki zât vardır ki, başlangıçta bunları tanımadan yüce Sultân'ın seçkin kişiliğini anlatmaya imkân yoktur. Bunlardan birisi peder-i muhteremleri olan Emir Gülâl Hazretleri, diğeri de sevr-i iiâilahda bir dereceye kadar kendisine irşad vazifesi gören ve ondan hilâfeti devraldığı Seyyid İsa (K.S)'dır.

    2. Abdulhalık-ı Gücdüvani’nin ruhaniyetinin görünmesi yalanı (S.14-16)

    İstitraten sunu arzedelim ki: Emir Gülâl Hazretleri cehri zikrin temsilcisiydi. Bir gün müridlerinden Nakşibendi Tarikatının kurucusu olan Şah Muhammedi Nakşibend Hazretleri zikre devam ettiği sıralarda güzeştegândan Abdülhâlik-ı Gücdüvâni Hazretlerinin Ru-hâniyyeti hem Emir Gülâl'e, hem de Şah Muhammed Nakşibend'e tecessüm ederek. Şah Nakşibend'in halka-i zikirden ayrılmasını ve kendisinin zikr-i hafî'yi te'sis buyuracak bir tarikata pir olacağını beyan buyurarak derhal zikr-i cehrî'den ayırarak halkadan çıkarmıştır. Emir Gülâl Hazretleri dahi şu beyitteki esrarın tecellisine boyun eğerek ilâhi emri derhal yerine getirmişi. . Nitekim oğullan da bilâhare aynı tariki tâkib buyurmuştur.
    «Mir'ât-ı mukabildeki suret gibi Manâs,
    Dilden dile menkul olur esrâr-ı Muhammedi».
    Yalnız şu kadarına, işaret edelim ki, bütün bunlardan nümâyân olan, eserini yayınladığımız Koca Sultân'ın, nüfûs-ı sâfiyye ve kâmile erbabından, yâni A'raf mertebesindeki en büyük velilerden birisi olduğudur. Bu bakımdandır ki, bâzı tasavvuf! asarında Emir Sultan Hazretlerinin, Hazret-i Mevlânâ'dan daha büyük veya aynı mertebede olduğu yazılmaktadır. Bizce buna hiç gerek yoktur. Sebebi şudur ki: Aynı mertebede bulunan ehlullah, birbirinin aynasıdır. Biri olmadan diğeri kendi ilâhi kemâlâtının tecellilerini göremez.
    Emir Sultan Hazretleri, kendilerine hem babalık, hem de mâder-lik vazifesi gören Emir Gülâl Hazretlerinin, vefatından sonra hem de yerini alacak kemâlde bulunduğu hâlde postu emsalsiz oğluna terketmemiş, Seyyid İsa'ya bırakmıştır. Bundaki hikmet şudur kir Emir Gülâl (K.S.) kutbiyyetin her zaman babadan oğula intikal eden bir nur olmadığını (Gah eznesti alist, gâhi velist) sırrının tatbiki gerektiğini anlatmak arzu buyurmuştur. Ancak Emir Sultan Hazretlerinin Medine-i Münevvere'ye gitmek arzusunu izhar buyurması üzerine Seyyid İsa (K.S.) seyr-i sülük âdabına riâyetle şöyle, demiştir: «Yâ Şemseddin! Mademki Medine'ye gidiyorsun, .gittiğin mahal iki cihan servetinin bulunduğu yerdir, ben de sana el veriyorum»-diyerek kendisine icazetle halife seçmiştir.
    Mehaz olarak istifâde ettiğimiz eserlerin bâzılarında İslâm dininin yalnız akla müstenid bir din olduğu, akıl dışı davranışlara hiç yer verilmediği beyân edilmiş ise de, bu fikre iştirak etmemize imkân yoktur.

    3. Emir Sultan seyyidliğini peygambere tasdik ettirmesi yalanı (S.18)

    Seyyid olduğtına bir şahidin var mı?» derler. Yüce Pir'in cevâ-bı kesindir:
    «Evet vardır. O şâhid Resul Aleyhisselâmdır» buyurur. Bu ce-ap karşısında herkes birbirine bakar, böyle bir şey olur mu olmaz mı? diye düşünürken, geçirdikleri ilk şaşkınlık ânından sonra:
    «Peki kabul ettik» derler. Bu cevap üzerine Emir Sultan:
    «Öyle ise kabr-i saadete gidelim, orada Resul Aleyhisselâma seldim verelim. Hangimizin selâmına cevap verirse onun soyu belli olur» buyurur.
    (Bâzı kaynaklara göre kabr-i şerife gidildiği, bâzılarına göre ise O radan kabr-i şerife yönelinip selâm verildiği yazılıdır.)
    Bu teklifin kabulünden sonra hâzır bulunan ve kendilerinin şeyyidliklerini iddia edenler,türbe-i saadete vdönüp “ esselamı aleyküm ya ceddi” dediklerinde vhiçbir cevap alınmaz.Sıra Emir Sultan’a geldikte kendileri “esselamı aleyküm ya ceddi” buyurduğunda açık ve seçik bir şekilde “ Aleykümüssellam ya veledi, ya seyyid Muhammed Buhari “ sada-yı bülendi duyulur.

    4. Emir Sultanın ALLAH’a ait sıfatları veliye verme küfrü (S.29)

    Yukarıda arzettiğimiz gibi her şeye kaadir olan ALLAHü Zülcelâlin velisi hem kâmil, hem hamîd'dir. Ölüleri dirilttiği gibi her şeye kaadirdir de. O Hak suretinde tecellî eden halk'dır. Veya ilâhi me-âni ile tahakkuk etmiş halkdır ki bu âlemde noksan ve kemâîlyle parlayan güneş de odur. Sema ve arz, uzunluk ve genişlik onda mü-tecellîdir. Hayy olan varlıklara Mümît - öldürücü - esmâsıyla kendisinde tecelli ederek öldüren de o velîdir. Bu sırra mebnidir ki Emir Sultan Hazretleri kendisini-ve .Hundi Sultanı öldürmeye me'mur olan kırk sipahiyi mânevi oklarla öldürmüş, tsaavvuf ıstılâhıyla soy- . leyelim. Yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığımız Hû kayığına bindir-miştir. Dikkat buyurulacak olursa Hû kayığı ıstılahı ile, yâni nüve kayığındaki, hüve lafzıyla (Lemuhyü mevtü ve hüve âlâ külli şeyin kadir) âyet-i celilesindeki (Hüve) arasında sıkı bir irtibat - bağlantı vardır.

    5. Cibali Babanın fethe mani oluşu ve ruhun dua ile kabz edilmesi yalanı (S.44)


    İstanbul'un muhasarası sırasında bir türlü topların kat'î te'sîri gösterememesi üzerine Fatih murakabeye daldığında «.Cibâli'de-» Cibâli Baba namı ile Anılan mânevi teşkilâta mensub bir velî'nin İstanbul'un fethine engel olup «Dokunmayın gâvurcuklarıma* dediğine muttali olmuştur. Bunun üzerine sec-de-i Rahmân'a kapanıp yüce Mevlâ'ya şöyle niyazda bulunmuştur: «Yâ Rab-bi, Habîb-i Ekremin'in hadîs-t şeriflerinde bahis buyurulan emir ben isem şu meczub Cibâli Baba'nın lûhunu kabz et de bana fetih müyesser olsun, eğer o emîr, ben değilsem benim ruhumu kabz et ki âlem-l İslâmın şu perişanlığım görmeyeyim».
    Bu niyaz üzerine sırr-ı kader levh-1 mahfuzdaki gibi tecellî ederek Cibâli Baba'nın ruhu kabz edilmiş ve ondan sonra Fatih'in kumanda ettiği asakir-i İslâm İstanbul'a muzafferine dâhil olmuştur.




    6. Emir Sultan’ın Yasin suresini hurafeye alet etmesi (S.53)

    Seyyid Muhammedü'l-Buhârî (K.S.)'nin Yasin Sûresinin Şerhi bitabının birinci hâssası şudur ki, bir -kimse bir iş için evinden çıkıp bir yere gitmek istese veya büyük, küçük kimselerin bulunduğu bir topluluktan bir istekte bulunsa veyahut da bunun gibi yerlere varmak istese şöyle yapmalıdır. Yasin sûresini bir şişe içine, eğer şişe yoksa bir çanak suya okuyup üfürse veya o su ile abdest alsa veya yüzünü yıkasa her kiminle görüşürse görüşsün karşısındaki ondan ayrılmayacak kadar dostu olur, yetmiş iki melek kendisinin koruyucusu ve nazırı olarak tüm islerinde yardımcısı olurlar. Ayrıca bütün âfetler ve zahirî elemlerden veya batini rahatsızlıklardan Yasin sûresinin berekâtı ile korunmuş olur.

    7. Kabağı başından kestiği anda kalabalık içinde bulunan Harb’in başının gövdesinden kesilip ayrılması yalanı (S.164)

    Seyyidler Seyyidi Cemâleddin Buhari'den şöyle rivayet olunur: Çok sevdiği müridlerinden Derviş Salih isminde birisi gelip kendilerine Harb isminde birisi seni öldürmek niyyet ve kastindedir, gece gündüz sizi kolluyor. Sebebi ise bizim kızı, cariyenizi kendisine vermediğimiz için imiş.
    Hazret gülerek derviş Salih'e şöyle buyurdular-.
    — Şu bütün duran baş kabağı getir, der. Salih de baş kabağı koparıp getirmek isterken Şeyh Efendi arkasından yetişip kabağı başından kesip yere bırakır. Ve şöyle buyurur:
    — Ya tbn-i Harbî Baş kesmek, adam öldürmek, masum kanı akıtmak nasıl olurmuş...
    Derviş Salih kıssanın sonunu şöyle anlatır:
    — Ben bu hâdiseden sonra dışarıya çıkıp Hazretin huzurundan ayrıldım, Baktım bir grup insanlar tabut içinde bir cenaze götürüyorlar. Bu ölen adam kim? diye sorduğumda, tabutu taşıyanlardan birisi :
    — Bu Mukatil İbn-i Harb'dir. Bugün sabahleyin bizimle oturmuş sohbet ediyorduk. O arada elinde kara saplı bir bıçak tutan el uzandı, Harb'in başını gövdesinden ayırdı- ve önümüze koydu, dedi. Teçhiz tekfin için evine götürüyoruz. Ondan sonra defnedeceğiz.

    8. Arabi’ye göre manevi hükümet ve ruhani teşkilat uydurması (S. 407-408)

    «Gülsitân-ı taze taze güllerim açmaktadır, Arzûy-u nevbahar etmem, hazan olmaz bana».
    İstitraten bu konuya temas ettikten sonra vefk sahibine görünen nükabâ, nücebâ ve emsali zevat-ı âli kadirler hakkında okurlarımıza malûmat vermeden geçemedik. Bu konuda baş vurulacak en sahih kaynak elbette ve elbette Muhiddin-i Arabi Hazretleri'nin Fütuhati'l-Mekkîye'sidir. Şimdi oradan manevî ve ruhanî teşkilâtı alalım.
    Kutub: Ahval ve makamâtın cümlesini câmi'dir. Ya asalet, yahut niyabet tarikiyle olur. Asalet tarikiyle olan kutubluk Muhammed Aleyhisselâm'a hastır. Niyabet tarikiyle olursa Gavs denilir. Gavsiyyet dahi ikiye münkasem yani bölünmüştür. Bir zât hem zahirî, hem bâtınî Gavsiyyete erişebilir. Buna örnek olarak Şeyhayn denilen dört Halife-i Resûlüllah ile Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz böyledir. Diğerleri bâtına mahsus gavsdırlar ki Bayezid-i Bista-mî (R.A.) buna misaldir. Zaman bunlarsız olmaz.
    (Yalnız biz şahsî kanaat olarak arzedelim ki bazen kutbiyyet, nadir hallerde bâtında da olur).
    İkincisi: Eimme bunlardan birisi Abdürrab'dır ki daima kutbun sağında oturur. Diğeri Abdülmelik'tir ki kutbun solunda yer alır. Bunlardan birinin nazarı mülk ve nâsut âlemine, diğerinin nazarı melekût âlemine dönüktür.
    Üçüncüsü: Evhad'tır. Bunlar dört zâttır. Meşrıktakine Abdülhay, mağrıpta-kine Abdülalîm, kuzeydekine Abdülmürîd, güneydekine Abdülkâdir denir.
    Dördüncüsü: Ebdaldır. Bunlar yedi zâttır. Birinci iklimde mutasarrıf olan
    zât ibrahim (A.S.)'in kadem ve meşrebi üzeredir. İkincisi Musa (A.S.), üçüncüsü Hânın (A.S.), dördüncüsü İdris (A.S.), beşincisi Yûsuf (A.S.), altıncısı İsa (AJS.), yedincisi Havariyyûundur. Bu âli zâtlar yedi yıldızdaki sırlara-muttali olnp her birinin emrinde bir yıldız vardır. Bâtınları her velî gibi Hak (C.C.)'ye yöneliktir. Vaaz ve- nasihatta bulunurlar ve mü'minleri ıslâh ile meşguldürler.
    Beşincisi: On iki zâttır.
    Altıncısı: Nücebâ olup sekiz zâttır.
    Yedincisi: Havariyyûndur ki ,Avâmül havvarî mertebesindedir.
    Sekizincisi: Ricaliyyûn olup kırk zâttır. Bunlar yüce Mevlâ'nın ilâhî aza-
    metinden müstağraktır.
    Dokuzuncusu: Hâtemdir ki, bu bir zâttır.
    Onuncusu: Ricâl-i kuvvet, yani kahır ricalidir ki sekiz kutsal zâttır.
    On birincisi: Cinân ricalidir.
    On ikincisi: Heybet ricali olup dört zâttır.
    On üçüncüsü: Fetih ricali olup bu rical-i fetih yirmi dört zâttır.
    On dördüncüsü: Ricâlullah olup yedi kişidir.
    On beşincisi: Ricâl-i tahtel esfeldir ki yedi zâttır.
    On altıncısı: İlâhiyyûndur. Üç zâttan ibarettir.
    On yedincisi: Büdelâdır ki on iki kişidir.
    On sekizincisi: Ricâlül iştiyaktır ki beş zâttır.
    On dokuzuncusu: Ricâl-i eyyamdır ki altı zâttır.

    9. Cifir ve Gaybi bilme hususunda Hz.Ali (r.a.) iftira (S.416)

    İmam-ı Ali (K.V.)'nin Cifr-i Câmi'nin de haber verdiği şeyler aynı aynına zuhur eylemiştir.
    Resûl-i Ekrem (S.A.VJ'in zaman-ı saadetlerinden kıyamet gününe kadar geçecek şeylerin hepsinden haber vermiştir (*).
    (*) Dikkat buyurulacak olur ise burada gayıptan haber verme gayba itti-lâ k'esbetme esrarına temas buyurulmaktadır. Bu konu Hüccetülislâm İmam Gazalî (K.S.)'nin hem Mişkâtü'l-Envâr'ında, hem de Esmâü'l-Hüsnâ'sinda de-rinlemesln» incelenmiştir.
    Mişkâtü'l-Envâr'mda (La ya'rifullâhe künhü ma'rifetehû ittâhû). «Yani:
    Allâhü Zülcelâl'in ilminin künhunü yine kendi Zât-ı ecellü âlâsı büir, gayri kimse bümcz» denilmektedir.
    Buna rağmen pek çok evllyâullah hazerâtı tabiatı ile evleviyyetle enbiyâ-i izam hem marifetullâlun künhunü, hem de gaybe ait hususları bilmektedirler. Zahirde çelişkili gibi görünen bu konuyu yine tmam-ı Gazali şöyle izah buyurmaktadır:
    «Bu kümmelinin esrarı Hak (C.C.)'ye vukuflarının sebebi, kendilerinin müstağrak-ı bilferdantyye oluşları ve kendi varlıklarını Hak'ta fâni kılışların-dandır>.
    Bir de esrâr-ı gayba ittilâ, âlem-i misal tecelllyatı ile .husul bulmaktadır. Nitekim bir gün ŞeyhÜ'l-Ekber (R.AJ'e şöyle bir hitab-ı Sübhânî vakî olmuştur (Bir kulun hayali gösterilerek):
    «— 7a Şeyh! Buna ilim ta'lim et* buyurulmuştur.
    Hz. Şeyh'in: «Ya Rabbl, bu kimdir?> diye sorması üzerine, «Beşaret köyünden Hasanü'l-CiyH'dlr> cevabı verilince, Hazret-1 Şeyh:
    «— Ya Rabbi! Ben neredeyim, O nerede? Nasıl ilim ta'lim ederim?deyince,
    «— Sana onu güsterdiğimiz gibi, seni de. ona gösteririz» buyurulmuş ve Şeyh Hazretleri ona ilim ta'lim eylemiştir.

    10. Muhyiddin-i Arabi’nin ALLAH’a ve Rasulune iftirası (S.418)

    Bu ezel sırrı dolayısiyledir ki Şeyhü'l-Ekber (R.A.) bir safahatında ALLAH'ın Resulu ALLAH'dır" buyurmuşlardır, Bu nükteyi anlamak evliyâullah hazerâtının kabul buyurduğu şekilde vahdet-i vücud hakîkatına arif ve vâkıf olmakla mümkündür. Nitekim aşağıdaki beyit bu sırrı tüm ledünniyyatını bütün haşmetiyle dile getirmektedir.
    "Cümle bu cihan ol sanemin vechidir elhak, Ger mescid ü yâ deyr ü yâ put haneye baksan".

    11. “Bir kimse ALLAH’ın ismini anarak bir şey istese ALLAH cevap vermez ve sevgisine mahzar olan kul cevap verir.” Küfrü (S.484)

    Herhangi bir dilek ve hacet sahibi ne vakit Hak Teâlâ'dan muayyen esmasını zikrederek bir şey dileyecek olsa ona Hak cevap vermez. Mahbubiyyet sırrına mazhar olan kul cevap verir. Burada anlaşılması çok güç bir noktaya gelinmiştir. Avam u nâsın bilmeyerek, meselâ: Yâ pir veya yâ Şah Nakşibend veya yâ Aziz Mahmud Hüdâi imdadıma yetiş diye ALLAHü Zülcelâl dururken onlardan mef det ummaları bilmiyerok de olsa bu sırdan dolayıdır. Çünkü bil pîrânın her birinde Hak Teâlâ'nın yâ Rahman, yâ Rab, yâ Kadir esmalarından biri tecelli edip bu yüce zâtlarda şahsi benlik bırakmamıştır.

    12. Seyyid Ahmed Buni’nin şahsında İslam’a hiyanetleri (S.471)


    Sahih rivayetlerdendir ki, Seyyid Ahmed Bunl Hazretleri, kırk yıl mübîn ism-i şerifiyle meşgul olmuştur. Mübîn esmasının dört harfi olup her harfin bir de müvekkel meleği mevcuttur. Ahmedü'l-Buni meşgul olduğu mezkûr kırk yıl içinde dört meleği kendi hükmü altına almış, yani zâtına musahhar kılmıştır. Bu tılsım sayesinde yeryüzünde ne kadar hazine ve define mevcut ise yerlerini avucunun içi gibi bilirdi. Feth-i Taiâsim adlı bir kitap te'lif ederek meraklı talip ve azizlere ilmi bir miras olarak bırakmıştır. Bu kitap halen (Bun) sedirinde kabirleri üzerinde durmaktadır., Halen Şeyh Ahmed-i Buni'nin yolunda yürüyen, onun ilmî hüviyetini meslek odinmiş nice azizler mevcuttur. Garp âleminden bile bu gibi tılsım. meraklıları Şeyh Buni'nin evlâdından olan azizlere baş vurup Feth-i Telâsim. kitabından aradıkları kısımlarnı kendilerine öğretilmesini isterler. Gerekirse bu uğurda" hiç bir maddî fedakârlıktan kaçınmazlar, içlerinde define yerlerini arayanların ancak binde birini arzularına erişmek nasip olur. Bunun hikmeti şudur ki, fetih kapılarının açılması ancak ism-i mübînle mümkün olabildiği gibi, her şeyden evvel bu garplıların islâmla müşerref olmaları lâzımdır. (Nitekim Yûnus Emre (K.S.) bu hikmeti şu beyitle dile getirmiştir:
    «Yolun uğramazsa Muhammed'e,
    Kalktı kervan kaldın dağlar başında».)

    Yasin-i Şerif'in Meal Tefsir ve Hassaları - Emir Sultan, Meral yayınevi, İstanbul, Yayına Hazırlayan: Kadir Meral
  19. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tasavvuf Sohbetleri [​IMG]M. Nazım Kıbrısi -

    1. Bölüm



    Peygamberden umup, yardım istiyor. (s.13 ve s.154 muhtelif sayfalarda)

    Ya Seyyidî, Ya Resûlullah medet, med et ya Sultanu'l Enbiya, medet ya Rasûlullah, sizin şefkat - şefaatiniz olmadan, o ezelî inayet kimseye ulaşamaz. Sizin huzurunuzda da sizden şefaat dilenerek geldik ya Ekreme'l-HalkallALLAH. Ey bütün mahlukatın içerisinde lütfü kerem denizi olan şanlı Nebi! Bize şefkat, şefaat nazarınızdan lütfen bir nazar kılınız. Esselatü ve'sselamu aleyki ya Seyyidî.

    Ya seyyidenâ, ya tabîbe'I - kulûb, ya hayate'l vücud, ya sâdatınâl - kiramu cemîa.(sayfa 13)


    Medet ya Sultanu'l-Enbiya, medet Ya Sultanu'l –Evliya...(Sayfa.154)

    Medet ya ALLAH, Ya ResulALLAH medet. Medet Ya Seyyidî Sultanu'l-Evliya! Medet Ya Seyyidî, ya Şeyh Yahya! destur.(sayfa.192)

    Ya seyyidî ya RasulALLAH! Medet Ya Sultanu'l- Enbiya!Bu ümmetlere, bize lüzum edeni, sizin şef kat ve şefaatinden dileniyor, niyaz ediyoruz. Ya seyyidî ya RasulALLAH biz bir şey bilmiyoruz, bildirirsen biliriz. Bize lüzum edeni Ya seyyidî, ya Rasulal lah isteriz. Ya RicalALLAH! Ya ibadALLAHi's-Salihin! Ya EvliyaALLAH! Ya Sultanu'l-Enbjya! Sizden de imdat ediyoruz. Ya seyyidi! Ya Şeyh Yahya, size olan selahiyetten, sizin maideden bize yediriniz. Ruhani olan gıda ruhani olan kuvvet menbaından bize de aşılayıp sizin yolunuza yürümeye, yürütmeye fehm-u tefhime sizden imdat istiyoruz.(sayfa.192-193)



    Bir beldenin olmayan mutaraffından izin isteme gafleti. (s.14)

    İmam-ı Şarani Hazretleri, «Hiçbir zaman cem aate bir söz söylemek üzere oturmadım ki, o asır da o beldede bu vazifeyi esaleten uhdesinde tutan mutasarrıftan destur taleb etmeyeyim.>> Bu da bütün vaizlere olan edebdir. Kim bir yerde bir şey konuşacak olursa; o vazife üzerinde asaleten bulunan, oradaki ümmet-i muhammedîyi irşada, — zahir ve maneviyatında - himayeye müvekkel olan bir veliyyullah bulunur. Edeb o makamda oturan kimseye, derhâl ondan destur talep etmektir. O desturu verdikten sonra onun söylediği kelamı hazır olan cemaatın kalbine nakşetmesi o zatın vazifesidir.



    Hz.İsa'nın sofra inmesi için Hz.Muhammed'e tevessül ettiği iftirası.(s.15)

    Peki İsa Peygamber'in ümmetine Cenab-ı ALLAH maide indirdi. — Gökten sofra indirdi — Kimin hür metine endi, o sofra. İsa Peygamber hürmetine mi indi? Habibullah hürmetine, Habibullah ile tevessül edip de indi, İsa Peygamber'e maide. «Habibullah hürmetine indir» dediği vakit indi. Bu da sırdır.


    Aracısız ALLAH'a dua edilmez yalanı.(s.16)

    En biya kiminle tevessül ediyordu. Enbiya'nın makamına layık mıdır? Peygamber'i atlatıp ta ALLAH'tan bir şey istesin. Yeni çıktı bu moda. Peygamber'i bu ta rafa atıp da ALLAH'dan birşey isteyecek. MaaşALLAH.



    Yüzyirmidörtbin peygamber kıdeminde olduğu iddia edilen veliden izin almadan başka bir veli İstanbul'a giremez yalanı.(s.17)

    Hazır olan bir beldeye müvekkel olan bir tek kimse var. Burada, sancağı şerifi bekleyen zat var burada. Peygamber sancağı buradadır. Onu beklemeye müvekkel bululan vazifeli bir veliyyullah var. Yüzyirmidörtbin peygamberin kıdeminde olan zattır. Ondan destur almadan hiçbir veliyyullah içeri giremez, İstanbul hududuna. Ondan illa destur alacak. Gelirken ona göre izin verirse içeri girer. İzin vermezse edeben ta izin verilinceye kadar durur. Burası boş yer değil, burası makam.


    Peygamber adına yalan söyleyerek: mü'min levh-i mahfuzu, cenneti, cehennemi, arşı ve yerin altını görür uydurması.(s.22)

    Levh-u mahfuzu görmene mani yok. Peygamber böyle söyledi, bu yalan kelam değil. Hüccet ile söyl enen sözdür bu. Mü'min ALLAH nuruyla bakar. ALLAH nuruylan baktığı vakitte, yedi kat yerin altındakini de görür. Yedi kat göğün üzerindeki bütün hakikatlarıda seyredebilir. Arşıda görür, levhide görür, cen neti de görür, cehennemide görür. Mü'min dediğim iz vakitte, sen onu az bir şey zannetme.



    Kibritü'l-Ahmer denen kişilerden nur alırsak levh-i mahfuzu bize gösterirler iddiası. (s.23-24)

    Kibritü'l Ahmer dediği; İsmi duyulup kendisi gör ülmeyen, en kıymetli cevherden kinaye olarak söylenen cevherdir. Onlar hemen ele geçmez. Çok araş tırdıktan sonra, çok talib olduktan sonra; ALLAH-u Zülcelal talib olan, sıdk ile taleb eden kulunu boşa bırakmaz. İlla buldurur, illa söyletecek, illa dinletec ektir. İşte o gibi kimselerden nur alırsak, işte z aman o Levhü'l Mahfuz'u bize gösterirler. Bizim çerağımızda yandığı zaman o nurlar, biz de bakarız biz de görürüz. Levh-u Mahfuz'daki sözümüzü bili riz, ona kendimizi takdim ederek kulluğumuzu ifa ederiz.



    ALLAH'ın sıfatlarını ve tasarruf yetkisini kutublara verme şirki. (s.39-40)

    Vaktin kutbu odur ki, kutub demek bütün inayet üzerine inzal olup içinden, gerek ulvî alemlere, gerek suflî alemlere, gerek semâvata, gerek yerlere dair ve içerisinde olan bütün mahlukata yaşatacak, gayelerine döndürecek, onları vücudda tutacak inayeti taksim eden zat demektir.



    Tasavvuf dinine göre “Alim” kimdir? (s.41)

    Biz henüz kendi sırrımıza agâh değiliz. Biz henüz kendimizi tanımış değiliz. Kendimi tanıyorum.

    • Kimsiniz siz? dediğiniz vakitte;

    • Ben filancayım.

    • Sen kimsin ve nesin, sırrın nedir? ALLAH ile olan muaheden nedir. «Elestü, Birabbikum Kâlû Bela» da ALLAH-u Zülcelal seni çağırdığı günde, hangi isimlerle çağırdı seni, biliyor musun? Kaç isimle ça ğırdı? Bir kimse alimim diye cevap verdi, Trablusşam' da:

    • Alim misin? dedim.

    • Evet, Ezher'den mezun alimim.

    • Şu ağacın kaç yaprağı var söylesene bana dedim. Söylemedi.

    • Bilemiyorum, dedi.

    Bilemiyorsan, biliyorum diyerek o ismi nasıl taşıyorsun? Alim demek bilici demektir. Onu bırak kendinde olan sakalının tüylerinin sayısını söyle bana. O ağaç sana uzaksa sakalında olan tüyler kaç tanedir, kaç tel var sakalında? Onu haber ver?

    — Saymadım.

    • Öyle beleşten alimim deme, bana.

    • Ne diyelim, Hoca Efendi, ne diyelim Şeyh Efendi, dedi.

    • Talibim de. Talibim de, hiç olmazsa. Alimim diye iddia etme. Talibiz öğrenmeye, peyderpey öğreniyoruz. Bizim öğrendiğimiz bu taraftan gelirse, o taraftan fazlası çıkıyor. Yani unutuyoruz, birikmiyor içeride.

    Alim kimdir? Alim; Arif-i billah olan kimsedir. Arif kimdir? Bütün masiva bütün yaratılmış olan herşeyi adedi ile, hikmeti ile ihata edebilen kimse dir. Çünkü mahluku bilmeden halikı bilmeye yol yok ki. Nasıl arif olacaksın? Yarattığını bilmezsen, o azamet ve kudret sahibi ALLAH Azze ve Celle'ye nereden yol bulacaksın? Bu alemleri bileceksin. İçeri sinde olanları tanıyacaksın. Zerre be zerre, cüz'ün la yetecezza'yı da bileceksin. İsmiyle, hikmetiyle tanıyacaksın. Ondan sonra onu yaratana yol bulursun arif olursun. Alimlik kola değil.


    Kur'anda bildirilen mahşerden habersiz olan şeyhin sapık anlayışı ve kutbun küstah tavrı.(s.42-43)

    Mahşer gününde: «Bunlara olan suali bana, bunların cevap veremediği meselede bana sual Ya rabbi! Bana sual edin. Bunların noksanını bana y ükle. Bunlara verilecek azabı bana yükle. Bun ların yerine beni cehenneme koy» diye habîbin ümmetlerini bu derecede kayırmayı kendilerine feda et mese o rütbeyi onlara giydirmezler.



    Beyazıd-ı Bestami'nin ALLAH'a karşı küstahlığı(s.47)

    Ebu Yezid(Beyazıd-ı Bestami) öyle çağırırdı:

    • «Ya Rabbi! Sen kadirsin, muktedirsin. Be nim vücudumu büyült, yedi cehennemi dolduracak kadar büyült. Yedi cehennemi benimle doldur. Kullarının hepsini dışarıya at. Ne ümmet-i Muhammedi' den olan ne gayrilerini. Hepsini dışarıya at, benim le doldur» diyor. Bütün millet - mahşerde - titreyip duruyor. ALLAH Azze ve Celle'nin huzurunda hesap vermekten titreyip duruyor hepsi diyor. O gü nü bekliyorum. O günde «Ya Ebâ Yezid!» dediğini iş iteyim habibimin ben. «Ya abdî! Hesaba gel» de diğini işiteyim. Onu işittikten sonra yedi cehennem bana dokunmaz.


    Cehennemi söndürebilen Beyazıd-ı Bestami yalanı.(s.48)

    Yedi cehennemin içerisine beni atarsa yedi cehennemi söndürecek ferah var, benim kalbimin içerisinde o zaman diyor. Neden o Rabbim Azze ve Celle'nin «Ya abdî» hitabı geldikten sonra ferah ve sürürün haddi hesabı, haddi payanı olamaz. Yedi cehennem söner diyor, O benim ferahtan. Beni içeri atsın diyor. O saati, o anı bekliyorum ben, diyor. O an ki; Rabbim «Ya Abdî» desin bana, yetişir. Başka ferah, başka şenlik aramam diyor. O hitabı işittirsin bana Rabbim Azze ve Celle. «Ey kulum» desin. Bu kulaklarım onu işitsin. Ebedî ferahtayım ben, diyor. Yedi cehennem değil, yetmiş cehennem olursa söner benim içerimdeki aşk-ı şevkin, ferahı, sürürün şiddetinden. İşte onlarda böyledir. Böyle olmaya ALLAH-u Zülcelal, bize İman hakikatinden aşı lasın. Amin.


    Tasavvuf meclisinde toplananlara cennet mühürü vurulur yalanı.(s.49)

    Eğer o evliyaull ah'tan birisi zikrolunduğu vakit bu meclis müstaid bir kimselerin meclisi olursa, ruhaniyetiyle burda hazır olurlar. Onların bir ruhanî kuvveti onlardan niyabeten onların yerine olaraktan bu meclisimizde hazır olur. Bu meclise Berzah'ta bulunan Evliyaul lah'tan olsun, hayattakilerden olsun, ruhanî olarak birisi geldi mi bu meclisteki kimselere aslî olan saa det mührünü vurur ki; bu mecliste şaki otursa saîd olur. Cehennemlik kimse oturursa, cennetlik sıfata döndürecek mühürle onu mühürler.



    Bir mü'min asla kafirden aşağı olamaz.(s.50)

    Sultanü'l-Arif'in Beyazıd-ı Bestami Hazretleri ne diyor: «Kendi nefsini Firavun'dan, Nemrut'dan, Ebu Cehil'den ve İblis'ten daha aşağı görmeyen kimse bizim bu yolumuzun kokusunu alamaz.» Bu mühim bir sözdür, bize lüzum eden bir ilaç, bir dermandır. Sultanü'l Arifin Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri söylüyor. Bizim yolumuza giren kimselerin dikkat edeceği meseledir bu. Her kim kendi nefsini Firavun'dan, Nemrut'tan, Ebu Cehil'den ileride görür ise tarikatımızın - Bu yolumuzun - kokusunu bile alamaz.



    İslam dinine göre bir miraç, tasavvuf dinine göre onikibin miraç vardır.(s.51)

    Miraç gecesinin esrarını almayan veliyullah ola maz. Vilayet sırrı, miraç esrarı kalbine keşf olan kim selerde olur. Evet, Nakşibendi saâdatının(üstadlarının), meşa yih-i izâmın indinde Peygamber-i Zîşan'ın onikibin miracı vardır. Senin bildiğin bir miraçtır. Senin işitti ğin bir miraçtır. Lâkin Sıddıkî Ekber'e varis olan sâdât-ı Nakşıbendiyyun meşayih-i izamın malumatı olan onikibin miraç vardır.



    Yahudiye bakışı sempatikleştirmek için şeytani bir kıssa.(s.55-56)

    Bir veliyulah bir yahudi gördüğü anında kendinden geçip düşmüş, ayılttıkları vakitte :

    -«Hoca Efendi, Şeyh Efendi Hazretleri size ne oldu» demişler. O yahûdiyi gördüğün vakit niye bay ılıp düştün?»

    -«Ey evlatlar» diyor. Sırrıma nida geldi ki: «Ey kulum! Onu hakir görme. Ona yahudilik – cıfıt lık gömleğini giydiren benim. İman libasını sana giy dirdi isem, onu senden çıkarıp ona giydirmeye, on dakini çıkarıp sana giydirmeye Kadir'im. Edeb gözet » dediği vakitte, o korkudan gittim diyor. Öyledir. Bu yol sağlam yoldur, edep yoludur. Kimse ye yukardan bakma. Bize fazl-u keremiyle iman li basını giydiren ALLAH-u Zülcelal'e hamdeyle, şükreyle. Ya Rabbi! Adlinden giydirdin onlara. Onu, fazlınd an da bize giydir Ya Rabbi! Fazlından onları da m ahrum evleme Ya Rabbi! de.


    Tasavvuf dininin Peygamber anlayışı.(s.62-63)

    Peygamber HAY'dır. Peygamber hakikî hayat la hayat sahibi, diridir. Peygamber ölürse ümmet kalmaz. Ümmetlere hayat, o peygamberin sayesin de; ondan geliyor. O Peygamber, değil yalnız üm metlerinin hayatı, bütün kainatın hayatı odur. Bü tün kainat onun yüzü suyu hürmetine vardır. O olma sa kâinat yok idi, olmayacaktı. Olan da onun hürme tine, olacak da onun hürmetinedir. Zuhur edende zuhura gelecek de hepsi onun hürmetinedir. Varlığa can, peygamberdir (A.S.V.). Bunu böyle bilmeyen gafildir.

    On sekiz bin alem, bu bizim bildiğimiz. On sekiz bin alemin canı kimdir? Efendimizdir (A.S.V.). Daha 18.000 alemden ötede nice avalim vardır ki; onu ehli bilmektedir. Onların canı Efendimiz (S.A.V.) dir. Efendimiz (A.S.V.) kalpten kalbe evliyalara, evliya lardan da — dediğimiz gibi— kalbimize gelip biz onu tebliğe memur olan kimseyiz.


    Şeyh Sururî (Kıbrisî'nin hocası) müridlerine saadet mührünü basıp (cenneti garantiliyor). (s.67-68)

    İşte Suhuri Hazretleri böyle bir ALLAH'ın has kullarından büyük bir zat. Büyük Şeyhimiz Hazretleri dir. Hayatta değildi, Şeyh Şerafeddin Hazretlerini ruhaniyetiyle irşad edip terbiye etti. Onun adeti; - Suhurî Hazretlerinin - oldu ki her kim huzuruna gelirse kelime-i şehadet'i getirtirdi. Böyle diz be diz oturtup kelime-i şehadeti okuturdu. Böyle büyük bir zat huzurunda o kelime-i şehadeti okuyan kimse ye, onun kalbine, kalbinden hiç çıkmayacak nakış la nakşediyor o kelime-i şehadeti. Saadet mührünü basıyor onun kalbine, o zaman. O kelime-i şehadeti söyledikten sonra onun imanını bütün dünyada ins-ü cinnin adedinde şeytan olup üzerine gelse ondan so n nefeste o imanı almaya imkan yoktur. Bitti o mühür bastıktan sonra tamdır.
    (Devam edecek)
  20. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    ( Devamı)

    Tasavvuf dininde veli kavramı.(s.89)

    Şimdi bir veliyullah kendi velayet kuvvetini kullanırsa bu alametleri durdurur. Durdurmaya kuvveti var, bir veliyullahın. Lakin onlar haya eder, Peygamber-i Zîşandan. Demek ki peygamberin haber verdiği şey ler doğru çıkmıyor, diyecek milet. Onun için durur evliyalar. Yoksa bu alem gibi yüz tane olsa, sıra, sıra, bir teveccühte ya hepsini dünyadan azleder atar, ya hepsini velayet makamına oturtur. Böyle kuvvet sahibi evliyalarda var şimdi.



    ALLAH'ın haramını hoş ve helal göstermeye çalışan şeytani bir yaklaşım.(s.113-114)

    Onun için şimdi burada Ebul Vakt Şaranî hazretlerinin işareti de oldu bize. Benim bir sözümü de söyle dedi. Onun çok telifatı vardır. O telifâtın içeri sinden zikretmis olduğu bir sözü var. O kahpe kadınlara bile — yolsuz kadınlara —, onlar hakkında ne söylerdi? «Cenab-ı ALLAH bu kimseleri mağfiret etsin. ALLAH bunlara rahmet etsin. Bunlar olmasaydı namuslu kadın kalmayacaktı. Azgın, kızgın, yoldan kaçkın erkeklerin şerrinden, onların azgınlığına, dalga kıran - dalgayı kırıyor - gibi onların karşısında k endilerini feda eden kimseler, bunlar» dermiş, o ma halden geçerken. Namuslu kadın kalmayacaktı diyor. Bunlara azgınlıklarını kıran dalga kıran gibidir diyor bunlar. ALLAH bunlara rahmet etsin dermiş.
    Onlar nasıl nazardan bakar. Evliyalar yolsuz bir şey görür mü? Bak o yolsuz kadınlara da yol veriyor. Onların da vücudu böyle büyük bir hikmete bağlı dır. O kadınlar kendilerini feda etmişlerdir, diyor. Namuslu kadınlar için fedailerdir onlar. Mahşer gün ünde :

    • «Ey namuslu hanımlar! Bize de bakın bakalım. Siz namuslu kaldınız, biz sizin için fedai olduk» diye söyletecek onları. Biz sizi gözettik. Biz fedai olduk. Biz namussuz olduk, siz namuslu kaldınız. Biz o namussuzluğu yüklenmeseydik, siz namuslu kalamıyacaktınız. Bize merhamet edin. Şimdi Allah'ın huzurunda şefaat edin bakalım. Ne hikmetler var. İşte böyle böyle herkes bir v azife yüklenmiştir. Hacı efendiler, hoca efendiler, m ümin kardeşler. Herkes bir vazife yüklenmiştir, bu alemde. O vazifesini yapmaktadır. Sen ona karışma sen kendi kulluğuna karış –bak-



    Hz.Peygamber'e ve Hz.Ali'ye iftira.(s.114)

    Efendimize zehirlenmiş kuzu takdim ettiler. Eline aldığı anda Cibril haber verdi, o zehirli koyunu. Cibril haber verdiki ağzına koyma bu zehirlidir diye. O peygamber A. Vesselam bir lokma yese ona doku nurdu diyor, bizim şeyh efendi hazretleri. Hz. Ali Efendimiz, hepsini yese bir şey olmazdı. Bırak o zehirli koyunu, bütün dünyadaki ne kadar zehirler var sa hepsini yese Hz. Ali, hepsini yakar bitirirdi. Ona, kılına birşey olmazdı. Peygamber-i Zîşan ona tahammül edemezdi.



    Peygambere uluhiyet sıfatı giydiren tasavvuf itikadı.(s.115)

    Peygamber (S.A.V.) miracda rütbeyi aldıktan sonra, burdaki zuhuriyyet beşer sıfatındadır. Daha keskin İfade ile; Uluhiyyet sıfatını orda giydi.



    Beyazıd-ı Bestamî'nin karşılıklı olarak ALLAH ile konuştuğu yalanı.(s.132-133)

    Koskoca Sultanu'l-Arifin, Beyazıd-ı Bestami Hazretlerine hitap geldi. Kimden? Bir karıncadan. Bir yerden geçerken, bir karıncanın ayağını ezip geç miş. Sonra “İki rekat sağlam bir namaz kılayım, Allah'ın huzuruna takdim olunacak bir namaz kılayım” diyerek niyet yapıp, iki rekat kıldıktan sonra hitap geliyor. Hîtab-ı Rabbani;

    • «Ya Talip! Zulüm ile ibadet, bizim kapımıza uğramaz.»

    • «Aman Yâ Rabbi, ne gibi bir zulümda bulun dum?» diye kendi ahvalini teftiş etmiş. Bir türlü bulamamış. Aczini izhar edip :

    • «Yâ Rabbi! Sen bilirsin.» O zaman,

    • «Yâ Beyâzıd! Filan vadiye in, orada sen zulmünün hakikatini bilirsin.» Oraya yaklaştığı vakitte,
    o karıncayı böyle bir tarafını ezmiş yerde buluyor.
    Onun Rabbü'l-Melaini, kulağına geliyor:

    «Ya Beyâzıd! Sen daha bastığın yeri bilemeyecek haldeyken ne yapıyorsun, ben Rabbime tertemiz ve makbul olacak bir namaz kılayım diyorsun. Sen daha ayak basacak yeri bilmiyorsun. Neyin üzerine bastığını bilmiyorsun. ALLAH'ın bir zayıf mahlukunu çiğneyip geçiyorsun. Ona dikkatin yok. Nasıl oluyor da sen o dava ile ALLAH'ın huzurunda duruyorsun. O malzeme, o zülüm boynunda iken, ya Beyâzıd!» diye hitap geliyor. Bu vicdan sahiplerinin, vicdanını titreten meseledir. ALLAH'ın mahlukatına karşı, sen de onları incitecek sıfat varken, sen iman dairesine giremessin. Ancak intikam dairesinde duran adam olursun. Her an içinde bir intikam oku, o kimseyi vurmaya hazırdır. Emniyet yok. Evet hak bu derecede gözetilecektir.


    Şeyh bütün yaratıkların dilini bildiğini iddia ederek yalan söylüyor.(s.155)

    Bir defasında Hazret dedi ki: “Her lisandan, yı lanın lisanını da bilirim, kurdun, kuşun lisanını da bilirim, her insanın lisanından da bilirim.”



    Tasavvuf dininin Mehdisi.(s.175-181)

    Mehdi Aleyhi's-Selâm'ın Şam'da oluşu konusuna gelince, şimdi Şam'da değildir. Lâkin zuhuru için emir olunduğunda, şimdi bulunduğu makamda tedbir alıp, hazır olacaktır. Halen hayattadır, lâkin Şam'da değildir.

    Hicaz kıtasında Necid ile Yemen arasında, Rubu'l-Halî denilen bir yer var. Orda, hayat namına hiçbir şey yoktur, nebatta yoktur. Orası, seyyar kum denizleridir. Oradan ne kuş uçar, ne de kervan geçer. Oradan geçmek memnu. Orası bomboş bir yer. Mehdi (A.S.), o mıntıkada bir makamda duruyor.

    «Kubbetü's-Süheda» denen bir makam vardır. Melâike-i Kiram'ın bina etmiş olduğu bir kubbedir. Sahibu'z-Zaman Hazretleri de orda, kırk halifeleri orda, yedi vezirleri orda, Nebi Razil orda ve büyük evliyalardan kendilerine izin verilenler orda hazır olur. Sıradan bir kimsenin oraya yaklaşmasına im kân yoktur. Cin taifesi de orayı ihata etmiştir. Gelene dokunduğu gibi işini bitirir.

    Şey Efendi Hazretleri, hatta onu da söylemişti : Orada, bir büyük mağara vardır. Onların makamı o mağaranın içerisindedir. Orası, seferberlikten sonra işgale uğradığı zaman, İngilizler de, Fransızlar da o taraflara uğradıklarında bir devriye, orada acaip bir haller görüpte içeriye girmiş, «Ne var, içeriye bakalım» diye. Bir kişi dışarıya çıkmamış. Cin muhafızlar dokunduğu gibi, onları cansız bırakıp vücudlarını da alıp denize atmışlar. Arkasından büyük projektörlerle, arama yapmak üzere bir askerî birlik girmiş, İngilizin.

    «Bir bölük asker, arama yapmaya geldi» diyor. «Nerde kayboldu bunlar, bunun içerisinde» diye. Onla rdan da bir kişi çıkmadan, cinler onlara da doku nup kaybetmiş. Bir daha içeriye kimse girip, orayı teftiş etmemiş. İkinci harpten önceki vukuattır, bu.

    Biz Medine-i Münevvere'de iken Şeyh Efendi Hazretlerine bir haberci geldi. Sahib'in hizmetini gören postacı evliya var. O gelip Hazret'e Sahib'in kendisini davet ettiğini söyledi. Hazret'in makamı, milletin içerisinde de görünmek olduğu için cismanî kuvvetle milletin içinde idi, ruhanî kuvvetle daima orada, Sahible beraber. Lâkin cismanî vücud ile de davet ettiğinde, avcı kelbi ile çıkar, — hâşa minel huzur — o surette bizi, beraberine aldı. Tayy ile aldı, oraya. Yürüyüşle değil. Göz açıp yumuncaya kadar, oraya vardırdı. O makama indiğimizde, Sahip orda. Mağaranın ağzı yetmiş zîra, yani yetmiş arşın gelir. Hazret geldiğinde, Sahibu'z-Zaman, ellerini açıp o, yetmiş arşın ağzı olan mağarayı böyle tuttu. İki eli, ordan oraya yetişti.

    Sonra Hazret'e yürüdü. O kucaklayıp öptüğü vakit, yukardan öper. Sahibu'z-Zaman, boylu-boslu, gayet heybetli. Onun yüz yapısına da, kimse bak maya doyamaz.

    İşte Şeyhimizle böyle kavuşup, dedi ki, «Ya Seyyidî! Sizinle görüşmek için bize emir olundu. Sizi onun için davet ettik, bilirsin. Burdan içeriye, zahirde girmeye izin yoktur. Siz içeriye girerseniz dışarıya çıkamazsınız. Sizinle burda görüşmek de cismanî kuvvetin hakkıdır» dedi. Şeyh Efendi Hazretleri, O meclisi nazarla bana gösterdi.

    Sizin yakın kuvvetiniz artması için söyletiyor, bunları. İşte, Sahip o makamdadır, Şam'da değil. Lâkin kendisinin zuhuru emrolunduğunda ALLAHu Ekber, ALLAHu Ekber, ALLAHu Ekber diyerekten Şam'ın kıyısında tekbîr alır ve Şam'a girer. Girdiğinde bütün millet orda, ona bey'at etmek için gelirler. O da kabul eder.

    İlk bey'at, Arafat dağında oldu. Onikibin evliyalar bey'at etti. Bitti, ordaki bey'at. Dedik ya, avcı kelbini yanında taşıdığı gibi; Hazret'in beraberinde idim, Sahib'e onikibin zatın bey'at ettiğinde.

    İkincisinde, rüya yolu ile bey'at var. Rüyada çok kimseler, Hz. Mehdi Aleyhi's-Selâm'ı görüp, ona bey'at ettiler.

    Üçüncüsü umumî olacaktır. Bütün Ehlü'l-İslâm, ona bey'at etmek için Şam'a yetişen gelecek. Sonra, Halifetullah olduğuna dair bey'at alacak.

    Umumî bey'at aldıktan sonra, doğru yürüyüp yedi konakta İstanbul'a inecek. İşte bu, bizim bur- daki milletin İslama yaptığı hizmetin mükâfatı olarak. Deccal Horasan'dan çıkar. Mehdi, millete hiz metinden dolayı, Ehl-i Sünnet ve'1-cemaat'a hizmetinden dolayı ve Sancak-ı Şerifte sizde saklıdır, buraya gelip teşrif edecek, şereflendîrecektir sizi. Hiç korkma, sen. O vakit bizim ahbapları görelim. İn şâALLAH geleceğim, beraber. Şimdi kırılmış bit gibi duruyoruz. Kimsenin haberi yok. Ama bir geliş var buraya, inşALLAHu'r-Rahman. Orda «Lailahe illALLAH» çektiğimiz vakitte, bu İstanbul Sahip'le girerken bir baştan bir başa kaynattırılacak, inşaALLAH.

    Teknik ne, silâh ne canım teknikleri de çöpe, 'silâhlan da çöpe atılacak, biiznillah. ALLAH, dininizi artırsın, hepinizin. Kim dinleyip kabul ederse, o günlere, o saadet gününe onları da yetiştirsin. Kabul etmeyenler de yetişmesin. Madem istemiyor, kabul etmiyor, etmesin.

    Deccal, Horasan cihetinden gelir. İlk Filistin'e iner. Yanında yetmiş bin taylasanlı yahudla. Bu İsrail'e İnecek. İsrail onu bekliyor. Onun için kurulmuştur, orda. Geldiğinde oturacak yerini bilsin diye. Meclislerinde onların, büyük bir taht vardır. Oraya k imseyi oturtmazlar. Ahir zamanda gelecek peygamber diye bilir, onlar. Halbuki, kitaplarında yazılı olan Efendimizdir. «O değil, o değil» derken, şimdi Deccal'a kaldı işleri. Gelip oraya oturup, ondan sonra ilâm eder ki, «Bütün dünyanın hakimi benim. Tanrı nız da benim, secde ediniz.»

    Yahudiler, böyle bir film çevirip onu Londra'da televizyonda göstermişler. Ordaki talebeler söyledi. Bir acaip isimle, o filmin adını koymuşlar. Harukulâ de işler gösteren bir kimse geldi, geliyor diyerekten kendi kitaplarına göre bir film ile onu intizar edip duruyorlar. Yahudiler bilir, hazır da beklerler, onlar.

    İsrail devletinin orda, muvakkat olarak kuruluş undaki hikmet odur. ALLAH onlara kırk gün dünya ha kimiyeti verecektir. Kırk gün buzağıya taptılar kırk gün buzağının üstüne bindirecek onları. Gezsinler, kırk gün dünya onların elindedir. Şimdi, bütün dünyada alttan alta, onlar hakimdir. Lâkin o vakit, bütün zahirde de vahudiler, bütün dünyanın idaresini ellerine alır.

    Deccal Şam'a giremez. Mekke Medine'ye giremez. Ordusu; bütün yahudiler ordusunda, bütün veled-i zina olan kimseler ordusunda, bütün edepsiz, şerefsiz kadınlar da arkasında. İşte bu hippiler - mippiler onun arkasına takılıp, bir ucu mağripte bir ucu maşrıkta, ordusu ile dolaşacak. İş yok, güç yok, oyun - eğlence çok. Milletin istediği o, o zamanda. Çalgıyı çengiyi duyan, oyun - eğlenceyi duyan, iş- güç yok diye onun arkasına takılıp dolaşacak. Ta ki, Hazreti Isa inzal olsun. Hazreti İsa inzal olduğunda, gökten indiğinde Deccal'ı katleder. Bütün yahudi leri, Deccal'ın askerini de tüketip, yeryüzünde «Lâ ilahe illALLAH» yazar, mağripten - maşrıka. İnşâALLAH. O saadet günlerine de yetişiriz. Dâbbetü'l arz ise. İsa Aleyhisselam'ın sonralarında çıkar.

    Hazreti Mehdi Aleyhi's-Selâm yedi günlük olduğunda , onu tesmiye için, Yeraltı Cami'si var, Karaköy'de; orda içtima olup evliyaların hazır olduğu bir mecliste, Efendimiz Aleyhi's-Selâtü ve's-Selâm'ın ruhaniyeti de hazır olup, Hızır Aleyhi's-Selâm o bebeği getirdi. Yedi günlük bebek geldi, yedi aylık olarak. Günde bir aylık büyümek sureti ile. Onu Peygamberimiz, «Muhammedü'l-Mehdi» diye tesmiye etti. Sonra kendisi mübarek elini koyup ondan bey'at üzerine durup, bütün evliyalar da bey'at etti orda, Vaktin Sahibi olduğuna dair. Ondan sonra tekrar yerine döndürüldü. Burada durdurulmadı. Onun buraya gelişi, Sancak-ı Şerif-i teslim almak için olacaktır. Vazifesi odur. Şimdi kırk yaşını buldu ve ilerledi. Lâkin, kırktan elliye kadar kırk diye hesap olunur. Bulutu gördüğünüzde, yağmur her halde yağar diye tahmin ettiğimiz gibi bu Ehlullah, ortalığın haline baktığında, onun gelişini öyle yakın görüyor. Onun ordusu ile gelip, kuzularda kesilip, ziyafetler de verilir. Zikirlerde çekilip, ondan sonra göz açıp yumuncaya kadar, yerimize döneceğiz. Arabaya binmeye hacet yok, atların üzerinde. Atlara bindiğimizde; bizim bineceğimiz atlar, inşaALLAH ufka basarak gidecek.

    Altı ay, o genç halinde Mehdi'ye verilecek manevî ilimlerin temelini o (Şeyh Şerafettin Hazretleri) döşedi. Ondan sonra hizmet, bizim Hazret'e oldu. Şimdi bizim Hazret'ten oraya kuvvet aşılanır. Ondan sonra o, meydana çıkacaktır.

    ALLAHu, hû, hak, hay. Zikrettik. Zikrin dışında m ıyız? Zaten zikrin içindeyiz. Şah-ı Nakşibendi Hazretlerine müridleri, «El hamdülillah, sizi bulduk, ya Seyyidî!» demişler. O vakit, Şah-ı Nakşibendi Hazretleri, bir perde yaptı. Kendisini kaybetti. Onlar oraya-buraya koşup aramaya başladılar, «Nerdedir?» diyerekten. Sonra zahir oldu. Dedi ki, «Burdayım ben. Siz mi beni buldunuz, yoksa ben mi sizi buldum? Siz mi beni buluyorsunuz? Hele bulun bakalım. Beni buldunuzsa burda niye bulamadınız?» İşte onlar, bizi buluyor müritleri o mürşitler buluyor, topluyor.

    Şimdi, bu hakikat menbalarını söyleyecek bir kimse, ya burdaki meşayıhlardan, ya Anadolu'da, ya Arabistan'da bu söze mezun olan şeyh yoktur. Bu, Büyük Şeyhimiz Hazretlerine açılmış, bir kapıdır. Ona izin vardı. İzinle söyleniyor, odur söyleyen. Bizi zannetme. Bunu söyleyebilecek bir adam varsa, onun ayağının altını öperim ben. Mehdi'den haberi olmayan, Mehdi'den haber bilmeyen, haber söyle meyen adam çok uzakta daha. O haberi ona bildirecek adam ister o. Siz Cenab-ı ALLAH'a şükrediniz ki, size bu haberleri işittirecek kimseyi ayağınıza yolladı. Ve size bu gibi hakikatleri kabul edecek, tasdik edecek bir kalpte vermiş. «Şeksiz - şüphesiz, amenna ve saddaknâ» diyorsunuz.

    Hazreti Mehdi Aleyhi's-Selam, buraya geldiğinde, burdan Sancak-ı Şerifi emanetleri de teslim aldığında, o zaman, Deccal'ın huruç ettiğine dair haber gelecek ve kendisi burdan hareket edecektir. O zaman bütün dünyada ne kadar ehl-i iman varsa, ilân olur ki; «Deccal'ın fitnesinden sakınmak isteyen Şam'a, Mekke'ye, Medine'ye girip, orda kendini gözetsin.»

    Bu İstanbul'da bir veliyyullah var. Boğazda, sen bilmezsin onu. Peygamber Aleyhi's-Selâm'dan doğrudan emir alan, büyük zât var, burada. Boğazda durur o. Bir tek Peygamberden emir alabilecek büyük evliyadan bir zât burda bulunuyor, İstanbulda Emanetleri gözeten zâttır o. Yedi düvelin kuvveti gelse, onların çemberini kırıpta, içeriye adım atacak kuvvet yoktur. Bu emanet, Hazreti Mehdi'nindir. Kim çalacak? Kim yaklaşabilir oraya? Yaklaşan bir kişi yanar, onun alevi görünür.

    Bu insanlar arasındaki ihtilaflar, Vaktin Sahibi tevhit sancağını açıp, tamamıyla zulmü ortadan kal dırıncaya kadar devam edecektir. Hak sahibinin hakkını, herkesin hakkını ve hukukunu, adaletle taksim ettiği vakit, o ihtilaf, o kavga, ikilik - üçlük bitecektir. Şimdi herkes, kendi yanında haklıdır ve Cenab-ı ALLAH'ın (C. C.) onlara olan muameleleri ni yetlerine göredir. İki taraf, üç taraf dediğimiz, kaç taraf olursa olsun, onların niyetlerine göre Cenab ALLAH (C. C.) onları muhakeme eder. Binaenaleyh, ni yeti hayır olan, ALLAH yanında niyeti makbul olan kimseye, ALLAH'ın muameleleri, ALLAH'ın rahmeti olac aktır. Niyeti şer olduğu vakitte, o zamanda ALLAH'ın ona karşı intikamı haktır. İntikam alıcıdır, Cenab-ı ALLAH. Bu ahir zamanda, bu fitnelerin olacağını Aleyhi's-Selâtü ve's-Selâm Efendimiz haber vermiş, tâ Vaktin Sahibi çıkıncaya kadar da devamını bildirmiştir ki, ölen, ne için öldüğünü bilmeyecek, öldüren de ne için öldürdüğünü bilmeyecek. Ölen «ne için öldüm», öldüren «ne için öldürdüm» ondan haberi olmayacak diye bildirmiştir, Aleyhi's-Selâtü ve's-Selâm. Öyle bir karanlık devirdir şimdi. Onun için ALLAH, Vaktin Sahibi'ni bize tez gönderip, o nuru açsın.

    M. Nazım Kıbrısi - Tasavvuf Sohbetleri, Nush yayınları, İst-1986
Yüklüyor...
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.

Sayfayı Paylaş