1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Tasavvufçuların Küfür Akideleri !

Konu, 'İslami Kitaplar - Online Kitap Oku' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.
  1. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

      
    Tasavvuf'un Aslı Hakikat Ve Marifethullah İncileri - Ömer Öngüt

    (1. Bölüm)

    “Allah kendi nurundan Hz. Peygamberi yarattı.” Yalanı (S.22)

    "Nur üstüne nurdur." (Nur: 45)

    Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm'ın nuru idi.

    Tâ Âdem Aleyhisselâm'dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.



    Ömer Öngüt'e göre Nakşi silsilesi ve son veli (S.44)


    1 - Hâtem-i Nebi Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm

    2 - Hazretti Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh-

    4 - Selmân-ı Fârisi -radiyallahu anh-

    4 - Kasım Bin Muhammed -radiyallahu anh-

    5 - Cafer-i Sâdık -radiyallahu anh-

    6- Bâyezıd-i bestâmî -kuddise sırruh-

    7- Ebu'l Hasan Harkânî -kuddise sırruh-

    8- Ebu Ali Farmedî -kuddise sırruh-

    9-Yusuf Hemedâni -kuddise sırruh-

    10-Abdülhâlik Gücdüvâni -kuddise sırruh-

    11-Arif Rivegerî -kuddise sırruh-

    12-Mahmud Fağnevî -kuddise sırruh-

    14-Ali Râmitenî -kuddise sırruh-

    14-Muhammed Baba Semmâsî -kuddise sırruh-

    15-Seyyid Emir Külâl -kuddise sırruh-

    16- Muhammed Bahaüddin Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh-

    17-Alâeddin Attar -kuddise sırruh-

    18-Yakub Çerhî -kuddise sırruh-

    19-Ubeydullah Ahrar -kuddise sırruh-

    20-Muhammed Zâhid -kuddise sırruh-

    21-Derviş Muhammed Semerkandî -kuddise sırruh-

    22-Hâcegî Muhammed İmkenegi -kuddise sırruh-

    24-Hace Muhammed Bâkibillâh -kuddise sırruh-

    24-İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî –kuddise sırruh-

    25-Muhammed Masum Serhendî -kuddise sırruh-

    26-Muhammed Seyfeddin Serhendî -kuddise sırruh-

    27-Nur Muhammed Bedâûnî -kuddise sırruh-

    28-Mazhar-ı Cân-ı Canan -kuddise sırruh-

    29-Abdullah Dehlevî -kuddise sırruh-

    40-Mevlânâ Hâlid Ziyâeddin-i Bağdadi -kuddise sırruh-

    41-Tâhâ'l Hakkâri -kuddise sırruh-

    42-Tâhâ'l Harîrî -kuddise sırruh-

    44-Şeyh Muhammed Es'ad Erbilî -kuddise sırruh-

    44-Şeyh Halil Fevzi -kuddise sırruh-

    45-Hâtem-i Veli



    Gizli ilimler uydurması (S.58)

    Kurmay olmayan bir subayın paşa olamayacağı gibi, zahirî ilimlerin yanında batını ve ledünî ilimleri de tahsil etmeyen, gizli ilimlere vâkıf olmayanlar Fenâfirrasul ve Fenâfillâh'a ulaşamazlar.



    Melekut aleminde büyük isim verilen kişi yalanı (S.76)

    Bu zata melekut aleminde Azim yani büyük kişi ismi verilir.Bütün halk onun kalbinin ayakları altınada durur ve onun gölgesinde gölgelenir.Bu hallerden heyecana kapılma.



    “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” Uydurması (S.79)

    "Şeyhi Olmayanın Şeyhi Şeytandır" sözü:

    Abdülkadir Geylânî -kuddise sırruh- ve Muhyiddin İbn-ül Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri gibi birçok şeriat ve tarikat büyüklerinin eserlerinde:

    "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır "



    Maddi ve manevi arş diye ikiye ayırma sapıklığı (S.87)


    Hakk'ın tahini ile vazife verilen kimse, emirle o makama getirilmiştir.

    Allah-u Teâlâ ona tasarruf vermişse, O'nun izni ile tasarruf eder. Tasarruf vermemişse Allah-u Teâlâ onda tasarruf eder, latifelerini yürütür.

    Taksimat bütün kâinata "Maddî Arş'tan gelir. Manevî bütün taksimat da "Manevî Arş "tan gelir. Bu da insan-ı kâmil'dir.

    O "Rahmeten lil-âlemîn" değildir amma "Rahmeten lil-âlemîn"in vekili olduğu için o nuru saçmaktadır.

    Bilerek veya bilmeyerek manevî hayat suyunu alanlar ondan alırlar. Bütün âlemlerin o kalpten alışı, aslında O'ndan alışıdır. Çünkü o depoya O vermiştir. "Manevî Arş"a müridin nasibini ayırmış ve ona bağlamıştır.



    Velilerin Allah'tan emir almaları için bir araya gelmeleri yalanı (S.119)

    Muayyen Toplantılar:

    Allah-u Teâlâ'nın sevdiği ve seçtiği veli kullarından vazifeli olanlar muayyen zamanda toplantılar yaparlar. Bu toplantıların ekserisi Mekke-i Mükerreme'de ve Ravza-i Mutahhara'da olduğu gibi; emrolunduğu çeşitli yerlerde, hatta hiç akla gelmeyecek yerlerde de yapılır.

    Onlar bu toplantılara emirle iştirak ederler ve çıkacak hükmü, verilecek emri beklerler.

    O hüküm Allah-u Teâlâ'dan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inden de zamanın kutbuna, naibine gelir.

    Bu toplantılara Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz iştirak ettiği zaman kutbun hükmü yoktur, orada Resulullah Aleyhisselâm'ın hükmü vardır, o emir verir. Daha sonra nâib tebligatı yapar ve emrin idrâsına geçilir. Hükme göre hareket ederler, hiç kimse emirsiz kendi başına hareket edemez.

    Onlar hizmetçidir, verilen emre bakarlar. Ve yalnız emredileni yapmaya sahib-i salâhiyettirler. Ve fakat umumi salâhiyet olmadan hususi salâhiyetin hiç hükmü yoktur. Şu kadar var ki kendilerine verilen salâhiyet dahilinde müzakere yaparlar. Kendi aralarındaki mevzularda görüşürler, konuşurlar. Ancak emir olan bir hüküm üzerinde istişare yapılmaz.

    O emir Allah-u Teâlâ'nın hükmünü taşıdığı için bu hükümlere itiraz olmaz. En küçük bir müdahaleye salâhiyetleri yoktur. Veyahut değiştirilmesi için kalbinden dahi zerre bir arzu geçse nakıstır.

    Niçin? Hizmetçi olduğu için. Onlar Allah-u Teâlâ'nın ve Resul'ünün -sallallahu aleyhi ve sellem-in hizmetçileridir. Yalnız emre bakar ve emredileni yapar.



    “Velilerin hayırlısı beşyüzdür.” Uydurması (S.120)

    MEVKİ VE MERTEBELER

    Yüzyirmidörtbin peygambere mukabil her asırda yüzyirmidörtbin veli bulunur.

    Bu veliler dört kısımdır:

    1 Kendisinin veli olduğunu bilir, halk da bilir.

    2 Kendisi bilir, halk bilmez.

    4 Halk bilir, kendisi bilmez.

    4 Kendisi de bilmez, halk da bilmez.

    Niçin kendisi bilmez? Çünkü o onu kendisine yakıştırmaz da onun için. Allah-u Teâlâ onu perdelemiş ve saklamıştır.

    Bu velilerin hepsi vazifeli değildir, vazifeli olanların sayısı azdır.

    Bunların en hayırlısı beşyüzdür. Bu beşyüzün içinden kırk kişi süzülür. Kırk kişinin içinden yedi kişi süzülür. Yedi kişinin içinden beş kişi süzülür. Beş kişinin içinden üç kişi süzülür. Üç kişinin içinden de bir kişi süzülür.

    O bir kişi ahirete intikal ettiği zaman, onun yerine üçten birisi seçilir ve böylece her boşalan yere bir sonraki mertebeden takviye edilir. Ve nihayet en son olarak vefat eden bir velinin yerine de avamdan bir kimse geçirilir ve bu yüzyirmidörtbin veli her zaman için mevcuttur. Artar eksilmezler.

    Bunlar vazifelerine göre; "Kutup", "Nücebâ", "Ebdâl", "Evtâd",
    "Imâmeyn", "Gavs", "Ümena", "Nükebâ", "Meczûb"... gibi isimler alırlar. Onların hayatları sırdır, Allah bilir, her yerde emniyettedirler.



    Evliyaları derecelendirme Allah'a iftiradır. (S.124)


    EVLİYÂULLAH'IN DERECELERİ

    Evliyâullah çeşitli isim ve meslekte tanınırlar. Bazı ulemâ bunları derecelerine göre tarif etmişlerdir:

    Allah-u Teâlâ'nın mahlûkatı içinde bir kişisi vardır, kalbi İsrafil Aleyhisselâm'ın kalbi üzerindedir.

    Mahlûkatı içinde üç kişisi vardır, kalpleri Mikâil Aleyhisselâm'ın kalbi üzerindedir.

    Mahlûkatı içinde beş kişisi vardır, kalpleri Cebrail Aleyhisselâm'ın kalbi üzerindedir.

    Mahlûkatı içinde yedi kişisi vardır, kalpleri İbrahim Aleyhisselâm'ın
    kalbi üzerindedir.

    Allah-u Teâlâ'nın mahlûkatı içinde kırk kişisi vardır, kalpleri Musa Aleyhisselâm'ın kalbi üzerindedir.

    Allah-u Teâlâ'nın mahlûkatı içinde üçyüz kişisi vardır, kalpleri Âdem Aleyhisselâm'ın kalbi üzerindedir.

    Nihayet Allah-u Teâlâ'nın beşyüz veli kulu vardır.

    O bir öldüğü zaman üçten birini geçirir.

    Üçten öldüğü zaman beşten yerine geçirir.

    Beşten öldüğü zaman yediden yerine geçirir.

    Yediden öldüğü zaman kırktan yerine geçirir.

    Kırktan öldüğü zaman üçyüzden yerine geçirir.

    Üçyüzden öldüğü zaman beşyüzden yerine geçirir.

    Beşyüzden öldüğü zaman Allah-u Teâlâ dilediğini geçirir.

    Her asırda yüzyirmidörtbin mevcut vardır.

    Her türlü belâyı Allah-u Teâlâ onlar sebebiyle defeder.

    Ebdâl dört şeyle ebdâldır; az konuşmak, az yemek, az uyumak, insanlardan ayrı kalmak.

    Onlara ebdâl denmesinin sebebi, kayboldukları zaman yerlerine ruhanî bir suret, bedel olarak bırakıldığı içindir.



    Her bir Veli sınıfı ve özelliği uydurması (S.124-124)

    Her Bir Veli Sınıfının Özelliği:

    Kutub: Bütün kemâliyeti şahsında toplamış, Gavsul-âzâm bir zattır. Her devirde bir tanedir.

    Nücebâ: Hakk'tan gayrısına bakmayan, yaratıkların yüklerini taşıyıp sıkıntılarını gidermeye çalışan, ibadet ve tâata düşkün, cömert, sabırlı, haya sahibi, her şeylerini Hakka vermekten zevk duyan zatlardır.

    Ebdâl: Kuruntu ve hayalden uzak, itidal ve istikamet üzere olan, az uyuyup erkenden ibadet için kalkan, kemâl ve fazilet ehli zatlardır.

    Aynı bunun gibi; ikinci bir hâtem olan Hâtem-i veli'nin gönderileceğini i veli kullarına bildirmiştir. Allah-u Teâlâ'nın sevdiği, seçtiği birçok veli kullan, Hâtem-i veli'nin âhir son zamanda gönderileceğini Allah-u Teâlâ kendilerine bildirdiği için biliyorlar ve bildiriyorlardı.

    Böyle bir kimsenin geleceği halk için meçhul, fakat onlar için açıktı. Eserlerinde bu noktaya parmak basıp izahla bir şekilde ayrı ayrı anlatıyorlardı.

    Nitekim Hâtem-i veli'nin geleceği mevzusuna bin küsur sene önce yaşamış olan Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri çok eğilmiş, birçok vasıflarını olduğu gibi bir bir sıralamış, hatta sırf bu mevzuda "Hatm'ül-evliya" isminde bir kitap yazmıştır. İlk ifşaatta bulunan da odur. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de alâmetleri ile l beraber Hazret-i Mehdi'nin geleceğini bildirmiş, onun hakkında birçok Hadis-i şerifler beyan etmiştir.

    Nitekim Naim bin Hammad'ın Ka'b'dan rivayet ettiği Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
    "Mehdi'nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi'nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu bayraklıların çıkmasıdır." (İmâm-ı Suyûtî, Kitab'ü-1 Arfil Verdi Fî Ahbâr'il Mehdi, sh: 99. Kitabın 7. bölümündeki 14. Hadis-i şeriftir.)


    “Veliler Allah'ın gelinleridir.”uydurması (S.125)


    Bayezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri:

    "Veliler Allah-u Teâlâ'nın gelinleridir." buyurmuşlardır. Gerçekten de öyledir. Çünkü o sevdiğini bulmuş, sevdiğine kavuşmuş.

    Bu durum dünyada olduğu gibi mahşerde de, sıratta da böyledir.

    Musa Aleyhisselâm'a denizi yol yapan Hazret-i Allah, bu sevgili kullan da cehennemin üstüne yol yapar.


    Hakim-i Tırmızi ve Ömer Öngüt Allah adına yalan söylüyor. (S.127-128)


    Hâtem-i evlîyâ, âhir son zamanda gelecek velilerin sonuncusu demektir.

    Nitekim Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

    "Âhir zamanda Mehdi yokken, henüz yaklaştırılıp seçilmemişken; aradaki boşlukta, Hâtem'ül-velâye'den başka adaleti (hakkaniyeti) ayakta tutacak kimse olmaz. Ve o, bütün veliler üzerine o devirde, Allah'ın hücceti olmaya muvaffak olur.
    İşte bu son evliya âhir zamanda; Allah-u Teâlâ'nın bütün peygamberler üzerine hücceti olan ve kendisine Hâtemü'n-nübüvvet verilmiş olan, son peygamber Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi olur."

    Dikkat edilirse "Ondan başka adaleti ayakta tutacak kimse bulunmaz. " buyuruyor.

    Bu söz sadece Türkiye'yi değil dünyayı kapsıyor. Bu nur, değil Türkiye'ye, bütün dünyaya yayılıyor.

    Bu beyanı ile Hz. Mehdi gelmeden evvel adaleti ayakta tutmakla, her ikisini bitirmiş oluyor.

    Çünkü Allah-u Teala adaleti onunla ayakta tutacak.Daha doğrusu Allah-u Teala onu öne sürmüş. Tek kelime ile o robot gibidir, tecelliyat-ı ilahiye Allah-u Teala'nındır. O'nu O öne sürmüş ve onda tecelli etmiştir.

    Allah-u Teala öyle murad etmiş,dinini üstünlüğünü ve adaletini onunla ayakta bulundurmayı dilemiş.



    Şeyh Ali Efendi tarikatı adına yalan söylüyor. (S.144)

    Bu hususta bir temsil:

    Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerinin büyük mahdumu Şeyh Ali Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

    "Kâbe-i muazzama'nın ön safında bulunuyorduk, sabah namazı kılacaktık. Oturduğumuz yerde beklerken:
    'Acaba bu safta veli var mı?' diye içimden geçti.
    Yanımdaki zat kulağıma eğildi ve:
    'Seninle yedidir.' dedi.
    Her taraf dolu olmasına rağmen birinci safta boş bir yer vardı. Oraya hiç kimse oturmuyordu. 'Acaba bu yerin sahibi kim ki oraya kimse oturmuyor?' dîye merak ettim.
    Derken bir ara baktım ki esmerce uzun boylu bir zât geliyor. Herkes ona yol açtı, o da boş yere oturdu. Anladım ki yer onunmuş.

    Bu meyanda bir hacı ihtilâm olmuş. Dışarı çıkacak, fakat hem izdiham var, hem de vakit pek yakın. Bir şaşkınlık içinde iken, o zât ona gelmesini işaret etti, o da geldi. Cübbesinin kolunu açtığı zaman, baktım ki içinde gusül ihtiyacını giderecek her şey var. Adam içeriye girdi, temizlendi ve çıktı. Namazdan sonra dağıldık. O zat bir daha oraya gelmedi, kaç gün baktıysam da göremedim. Bir gün: 'Seninle yedidir.' diyen zâtla çarşıda karşılaştım. 'Efendim, o gün o harikulade kerameti gösteren zât bir daha görünmedi.' dedim. 'Evet' dedi, o öldü, hem de imansız olarak öldü. O gün safın başında idi, insanlara tepeden şöyle bir baktı, kalbinden geçti ki burada benden büyüğü var mı? Allah-u Teâlâ da onun bu halinden hoşlanmadı ve imanını selbetti.' dedi."




    Ömer Öngüt üç sahabeye iftira ediyor. (S.146)

    Şöyle ki:

    Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- hilafeti döneminde Medine-i münevvere'de Cuma hutbesi okurken, Suriye taraflarında Nihâvend'de savaş halinde bulunan Sâriye -radiyallahu anh-e:
    "Yâ Sâriye! Dağa çık dağa!" diye bağırmış, bu sözü gerek o anda mescidde bulunanlar ve gerekse yüzlerce kilometre uzaktaki kumandanı Hazret-i Sâriye -radiyallahu anh- işitmiş, bu ikaz onun savaşı kazanmasına sebep olmuştur. (Keşf'ül- Hafâ. 2, 480)

    Attab bin Beşir -radiyallahu anh- ile Usayd bin Hudayr -radiyallahu anh- karanlık bir gecede Resulullah Aleyhisselam'ın huzurundan ayrılmışlar, birisinin bastonunun ucu, evlerine varıncaya kadar önlerini kandil gibi aydınlatmıştı. (Buhârî)

    Halid bin Velid -radiyallahu anh-, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin nübüvvetinin hak olduğunu ispat edebilmek için, kâfirlerin kibir ve inatçılığına karşı, kâmil bir iman ve kalp kuvveti ile okuduğu Besmele-i şerife'nin ardından hiç tereddüt etmeden bir kâse zehir içtiği halde hiç tesir etmemiştir. (Taberânî)



    Beşer kisvesini bürünen insan-ı kamil uydurması (S.204)


    Allah-u Teâlâ âlemlerde tasarruf ettirdiği kimselere dilediğini duyurur, O'da dünya alemindeki mutasarrıflara bu hakikatları duyurur. Çünkü onların Allah-u Teâlâ ile o nisbette yakınlığı yoktur. Onlar emirle, o tasarrufla.

    O her an Allah-u Teâlâ iledir. Kendisi istemediği halde emir tahtında döndürülmüştür. İnsanları irşad için beşeriyet kisvesine bürünmüştür. Görünüşte halk ile, fakat bâtını Hakk ile meşguldür. Yeryüzünde Allah-u Teâlâ'nîn emriyle tasarruf eder.

    (Devam edecek)
  2. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tasavvuf'un Aslı Hakikat Ve Marifethullah İncileri - Ömer Öngüt

    (2. Bölüm)

    Aziz Mahmud Hüdayi Şahsında bir tasavvuf masalı (S.246-248)

    NUMUNE BİR NEFİS TEZKİYESİ

    Aziz Mahmud Hüdâyî: -kuddise sırruh-

    Milâdî 1541 yılında Şereflikoçhisar'da dünyaya geldi. Medrese tahsilini İstanbul'da tamamladı. Hocası Nâsırzâde ismindeki zât Edirne'ye müderris, Mısır ve Şam'a kadı tayin edildiği yıllarda onu da yanından ayırmadı. 1574'te Mısır'dan dönüşünde Bursa Ferhâdiye medresesine müderris ve Câmi-i Atik mahkemesi'ne nâib tayin edildi. Üç sene sonra, hocasının vefatı ile Bursa kadılığına getirildi.

    Kadılığı esnasında bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu, sırat ve mizan kurulduğunu, sâlih kişiler olduklarını zannettiği pek çok kimsenin, hususiyetle çok sevdiği hocası Nâsırzâde'nin de cehennemlikler arasında bulunduğunu gördü.

    Bu korkunç rüyanın verdiği dehşet ve teessür içindeki günlerde mahkemeye bir dâva getirildi.

    Boşanma dâvası ile huzuruna gelen bir kadın, kocasının her sene Hacc'a niyet ettiği halde gitmediğini ve o sene yine Hacc'a niyet ettiği halde gitmediğini ve o sene yine Hacc'a niyet edip eğer gitmezse kendisini üç talâkla boşayacağını söylediğini, fakat arefe gününe kadar gitmediği halde kurban bayramı günlerinde birkaç gün ortadan kaybolduktan sonra meydana çıkarak Hacc'a gidip geldiğini söylemek suretiyle yalan konuştuğunu, bu itibarla talâkın gerçekleşmesini istedi.

    Yanında bulunan kocası ise, arefe gününe kadar memleketinden ayrılmadığını kabul etmekle beraber, Hacc'a gidip geldiğini, hatta orada görüştüğü arkadaşlarından dönüşlerinde şahitlik yapmalarının istenebileceğini söyleyerek talâkın gerçekleşmediğini savundu.

    Dâva, kadı Mahmud efendi tarafından hacıların dönüşüne kadar tehir edildi.

    Hacılar döndükten sonra ise, kocanın iddiasında doğru olduğu hacı arkadaşlarının şahitlikleri ile anlaşıldı. Bunun üzerine kadı Mahmud efendi talâkın vâki olmayacağına dair hükmü ilân etti.

    Kararı açıklamakla beraber bu işin nasıl olduğunu ve gidiş-gelişin ne şekilde gerçekleştiğini adamdan gizlice öğrenmek istedi.

    O da eskici Mehmed dede adı ile anılan bir zâtın manevî delaletiyle tayy-i mekâna nail olduğunu söyleyince, Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri Mehmed dedeye başvurarak inabe talebinde bulundu.

    Mehmed dede ise: "Nasibin bizden değildir, Hazret-i Üftade'dendir, varın ona müracaat edin." deyince dünyevî meşgalelerini terkederek Üftade -kuddise sırruh- Hazretlerine intisab etti.

    Hazret-i Üftade -kuddise sırruh- ondan; önce mal ve mülkten, ikinci olarak memuriyetten feragat etmesini ve üçüncü olarak da nefsini ayaklar altına almasını istedi. O da bütün bunları tereddütsüz kabul ederek şeyhinin irşad halkasına katıldı.

    Şeyhine verdiği sözleri yerine getirerek önce mal ve mülkünü fakirlere dağıttı, sonra da memuriyeti terk etti. Arkasından da nefsini ayaklar altına alabilmek için çok sıkı bir riyazete başladı.

    Hazret-i Üftade -kuddise sırruh- bir gün müridine:

    "Haydi evlâdım! Bir sırık ciğeri omuzuna alarak Bursa sokaklarında dolaşıp satmalısın."

    Diye emretmiş, Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri de hiç tereddüt etmeden sırığı samur kürkün üzerine almış ve Bursa sokaklarında: "Ciğerci... Ciğerci!..." diyerek satmaya başlamıştı.

    Bu hâli gören ahâli: "Kadı çıldırmış!" diyerek aleyhinde bir sürü dedikodular uydurdular. Fakat o, bu şekilde nefsini kırıp ruhunu yükseltmek için, bu söylenenlerin hiç birine aldırmadı.

    Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri ciğer satma vazifesini kemâl-i ihtimamla yerine getirdikten sonra onu dergahın helalarını temizlemeye memur etti. Bir gün abdesthaneleri yıkarken kulağına davul-zurna ve dümbelek sesleri geldi. Meğer kendisinin yerine, yeni tayin olunan kadı geliyormuş ve halk onu karşılamakla meşgul imişler. Hazret halkın bu âdetini bildiği için, sesleri duyunca kendi kendine:

    "Yeni kadı geliyor hâ!... Biçare Mahmud, sen böyle bir mesleği bıraktın, şimdi abdesthanelere hizmetkâr oldun!"

    Diyerek nefsinin iğfaline kapıldı. Hatırından bir an bunlar geçince derhal toparlandı ve:

    "Mahmud! Sen şeyhine, nefsini ayaklar altına alacağına dair söz vermedin mi?"

    Diyerek kalbinden geçen bu hâle tevbekâr olmuş ve elindeki süpürgeyi atarak taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda şeyhi yetişmiş ve:

    "Evlâdım! Sakal mübarek şeydir, onunla böyle bir şey yapılmaz." diyerek omuzundan yakalamış, sonra da:

    "Maksat bu mertebeyi atlatmaktı." buyurmuş, sâdık müridini içeriye alıp dergâha götürmüştü.

    Kemâliyet lâf ile değil, yaşama iledir. Bunlar bu yolda hep birer vartadır, birer imtihandır. Şeyhine karşı teslimiyet ve merbudiyet sayesinde bu imtihanlar atlatılabilir. Bütün bunlar ilâhî takdirin tecelliyâtıdır. Allah-u Teâlâ bu lütfü ona bahşedecekti, takdirinde vardı, imtihanın neticesinde takdir olunan bu lütfa nail oldu.

    Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri şeyhinin taht-ı terbiyesinde her geçen gün manevî tecellilere nail oluyor, ruhu olgunlaşıyordu. Nefsini tezkiye ile kalbini tasfiyeye muvaffak olan Hazret, artık nebatatın bile teşbihini duyar hâle gelmişti. Üç yıl gibi kısa bir zamanda seyr-ü sülûk'unu tamamladı ve irşada mezun oldu.

    Şeyhinin vefatından sonra Rumeli'ye gitti. Trakya ve Balkanlarda bir süre kaldıktan sonra İstanbul'a geldi. Bu arada Üsküdar'da kendi dergâhını inşa etti.

    Halktan sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir sahası meydana getirdi. Dergahı her zümreden insanlarla dolup taştı. Akın akın gelenler, hasta kalplerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Devrin padişahları ona hürmette kusur etmediler.

    Milâdi 1628 yılında seksenyedi yaşında olduğu halde vefat etmiştir. Cenazesi büyük bir merasimle kaldırılmış ve zaviyesinde bizzat kendisinin yaptırdığı türbeye defnedilmiştir.

    Hususiyetle mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkında:

    "Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler ue imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler."

    Şeklindeki duası, türbesini ziyaretçisi en çok olan türbeler arasına sokmuştur.



    İmam-ı Rabbani yazılarına kudsiyet veriyor. (S.420)

    Yazılan bu marifetlerin hepsinin Allah-u Teâlâ tarafından ilham edilmiş olduklarını, şeytanî vesveselerin hiç karışmadığını umarım. Bunun doğruluğuna delil olarak şunu da söyleyeyim ki, bu bilgileri yazmak istediğim ve Allah-u Teâlâ'nın mukaddes zâtına sığındığım zaman, melâike-i kiram'ın sanki şeytanları buralardan kovdukları görüldü. Bu mekânın çevresine girmelerine müsaade etmiyorlardı. Her işin hakikatini en iyi bilen Allah-u Teâlâ'dır.



    Ömer Öngüt'e göre Vahdet-i Vücut sapıklığı (S.462)


    Vahdet-i Vücud'a Mazhar Olanlar:

    Vahdet-i vücud nedir? Buna mazhar olan kimlerdir?

    Vahdet-i vücud, Hazret-i Allah'tan başka hiçbir mevcut olmadığını görene ve bilene mahsustur. Başkası bilemez, göremez, konuşur. Konuşsa da yalan ve yanlış konuşur.

    Vahdet-i vücud'dan bahseden kimsenin "İsm-i Azam" ı bilmesi lâzımdır.

    İsm-i Azam'ı mı merak edersin? Allah dediğin zaman ve O'ndan başka hiçbir mevcut olmadığını gördüğün zaman, onu söylemiş olursun.

    "La ilahe illallah" da İsm-i Âzam'dır ve fakat O'ndan başka bir mevcut olmadığını gördüğün zaman... Demek ki görülüyormuş. İşte o zaman gerçek mânâda Kelime-i Tevhid'i söylemiş olursun. İman-ı kâmil de budur. O'ndan başka bir şey görmediğin zaman iman kemâle erer.

    Bu esrar-ı ilâhi'yi ancak marifetullah ehlinden dilediği kimseye bildirmiş, her veli kuluna dahi beyan etmemiştir. Yüz senede bir gönderdiği kullarından bazısına açmıştır. Bunun içindir ki bu, pek az kişinin bilebileceği iştir.

    Bildirdiklerinin dahi tecelliyatlan ayrı ayrı olduğu için kişi kendi bilgisini ortaya koymuştur.

    Bunlar pek az gelmiştir, fakat bunların dahi tecelliyatlan ayrı ayrıdır.



    Ömer Öngüt Vahdet-i Vücudu kabul ediyor. (S.462)


    Vahdet-i Vücud'unTecellisi:

    Bu gibi esrar-ı ilâhî ne zaman tecelli eder?

    Bir insanın gerçekten yaratılışı bir damla kerih sudur. O suya, o pisliğe inmesi lazımdır. Bütün vücudun ifna olup, yok ve hiç olduğu zaman, Allah-u Teâlâ dilerse O'nun göstermesi ile Azâmet-i ilâhî'yi görür. Azâmet-i ilâhî'yi görünce kendisinin bir zerre hakir olduğunu görür ve bilir. Vahdet-i vücud bundan sonra başlar.



    Fenafişşeyh-Fenafirresul-Fenafillah uydurması (S.466)


    Nasıl ki tasavvufta "Fenâfişşeyh" olmadan "Fenâfirrasul" olmuyorsa,"Fenâfirrasul" olmadan "Fenâfillâh" olmuyorsa, "Fenâfillâh" olmadan da "Vahdet-i vücud"a geçilmiyor. Fenafillâh'ta hiç olur, hiç olduğunu bilir



    Mürid'in şeyhine köleliği (S.480)

    İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri bir müride lâzım olacak edepler hususunda "Mektubat" adlı eserinde buyurur ki:

    "Kâmil ve mükemmel bir şeyhe kavuştuktan sonra, bütün arzuları onun eline bırakmalı, gassalin elinde teneşirdeki meyyit gibi olmalıdır. İlk fena hâli Fenâfişşeyh'te başlar, bu ise Fenâfillâh'a çıkmaya vesiledir."(61. Mektup)

    "Bu tarikat-ı aliye'de talibin ilerlemesi, bağlı olduğu şeyhin tasarrufu ile olur. Onun tasarrufu olmadan hiç ilerleyemez. Zira nihayetin başlangıca yerleştirilmesi, onun mübarek teveccühünün eseridir. Anlaşılmayan, bilinmeyen mânâlara kavuşmak, hep onun yüksek tasarrufunun bir neticesidir."

    "Bu büyükler birisini bu yola almaya ve sadakatli bir talibe kısa zamanda şuur ve huzur vermeye güçlü oldukları gibi, bunları geri almaya da güçlüdürler. Bir edebin terki sonunda kalplerinin bir incinmesi sâliki müflis bir hâle getirir." (221. Mektup)

    "Allah-u Teâlâ'nın lütuf ve ihsanı ile kâmil ve mükemmel bir şeyhe kavuşulursa, onun mümtaz varlığını ganimet bilmeli, her şeyi ile ona teslim olmalı, saadetini onun rızâsına kavuşmakta aramalı, onun razı olmadığı şeyleri kendisi için felâket bilmelidir. Yâni bütün arzusu onun rızâsına kavuşmak olmalıdır.

    Tâlib, gönülden her şeyi çıkarıp bütün varlığı ile şeyhine teveccüh etmelidir. Huzurunda ondan izin almadan, o emretmedikçe nafilelerle ve zikirle dahi meşgul olmamalıdır. Onun yanında iken ondan başka kimseye bakmamalı, kimseyle konuşmamalı, kimseye iltifat etmemelidir.



    Hakim-i Tırmızi Son veli Allah adına yalan söylüyor. (S.548)

    Adalet Kırbacı:

    Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Sîret-ül evliya" isimli eserinde ise, Hâtem-i veli'nin vazifesini, yapacağı cihadın mâhiyetini ve hakikat ile dalâlet arasında bir berzah olarak gönderileceğini ifşa ederek şöyle buyurmaktadır:

    "İşte o evliyanın seyyididir. Arz ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, Allah'ın has kulu, O'nun nazargâhı ve halk içindeki adalet kırbacıdır. Onları O'nun kırbacı ile terbiye eder. Reddeden halkı O'nun nâmına O'nun yoluna davet eder. Allah'ı birleyenlerin kalplerindeki gizli satırları okur, Hakk ile bâtılın arasını ayırt eder." (Kitâb-u Sîret'il-evliyâ, sh: 94)

    Allah-u Teâlâ bu zât-ı muhtereme neler bildirmiş!



    Öngüt ve Davud-ı Kayseri Allah'a ve resulüne iftira ediyor. (S.540)


    "Haber verme bakımından nübüvvet bitmişse de, velayet ve tasarruf bakımından devam etmektedir. Çünkü Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'dan sonra gelen veliler O'nun tasarrufunu taşımaktadırlar.

    Hazret-i Muhammed Aleyhissetâm, onlar vasıtasıyla halk içinde tasarruf etmektedir.

    Nasıl ki nübüvvet, hariçte peygamberlerden müteşekkil bir dâire meydana getiriyor ve bu dâire Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ile tamamlanıyorsa, velayet de hâriçte velilerden meydana gelen bir daire teşekkül eder ve bu daire, Son veli ile tamamlanır.

    Hâtem'ül-evliyâ, hakikatte Hâtem'ül-enbiyâ'dan başka bir şey değildir. (Yani Hâtem'ül-evliyâ, velayet suretiyle çeşitli vücudlar aracılığı ile tasarrufuna devam etmiş ve onun nübüvveti, nasıl Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm suretinde tamamlanmışsa, velayeti de Son veli'de tamamlanacaktır.)



    “Son veli son resül ile denkleşir.” Yalanı (S.648)


    Sadreddin-i Konevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbü'l-Fukûk"

    isimli eserinde Hâtem'ül-evliyâ ile Hâtem'ül-enbiyâ arasındaki şer'î bağlılığın mâhiyetini beyan etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:

    "Hâtem'ül-evliyâ, Hâtem'ür-rüsul'ün şeriatına tâbi olduğu için şeriatı zahirde ondan alır. Bâtında ise vahiy meleğinin Hâtem'ür-Rüsul'e onu aksettirdiği yerden, aynı kaynaktan alarak, şeriat hususunda Hâtem'ür-rüsul ile denkleşir." (Kitâbü'l- Fukûk fî Müste'nedâti Hikemü'l-Fusûs, sh. 41)
    Tasavvuf'un Aslı Hakikat Ve Marifethullah İncileri - Ömer Öngüt, Hakikat Yayıncılık, 2.Baskı, İstanbul-2001

    son
  3. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Notlar - Ömer Öngüt [​IMG]

    (1. Bölüm)

    Beyazıd-ı Bestami'nin “Ben ilmimi haktan aldım.” Yalanı (S.21)

    Bu iç ilimler Hakk'tan gelir, bunlar Hazret-i Allah'ın ihsanıdır. Çalışmakla elde edilecek şeyler değildir. Mevlâ dilediğine verir dilerse İhsan eder. Bunu böyle bilelim. Bâyezid-i Bestâmi (k.s) Hazretlerimiz «Ben ilmî Hakk'tan aldım» buyururlar. Arifin kelâmı da ken dinden gelmez.



    “Batıni tevbe mürşide bağlanmakla kaimdir” yalanı (S.27)


    Batıni tevbe inâbe ile kâimdir. Hakk'tan gelen feyz-i îlâhi sayesinde kalpteki mâsivâ otları kurutulur. Kalp ekilmeye hazır bir tarla hâline gelir. Kemal bulmuş bir elden kalbe tevhici tohumu düştüğü zaman hemen filiz verir ve ağaç olur. Yerlerin dibine kök salar, dalları ise semâlara yükselir. O tohumu kemal bulmuş bir elden almak şarttır.



    Rüya ile peygamberimizin ölmediğine hüküm vermesi yalanı (S.48)

    Rüya:

    Cenâb-ı Peygamber (s.a) Efendimiz hayatta oluyorlarmış, Mübarek ellerini öpmeye giderken uyanıyorum.
    Buyrulduki:
    «Bizim ruhumuz ölü olduğu için, O'nları ölü zannediyoruz, öteki âleme gitti, bu âlemden haberleri yokmuş gibi zannediyoruz. Bu da tabliki cehaletimizin eseri ve asandır.

    Meselâ bir odanın içinde bulunuyoruz. Camdan baktığımız zaman dışarıda olmadığımız halde, dış âlemi olduğu gibi görebiliyoruz. Kabirde incecik bir tül perde gibidir. O perde camdan daha şeffaftırki, her peyi, her tarafı görürler. O perde bize mahsustur, biz içeriyi göremiyoruz. Görenler yine içeriyi de görürler.

    Binaenaleyh Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimizi ölü zannetmeyelim.»



    Şeyh Esat efendi ile sapık iddiaları (S.53-54)

    Şeyh Es'ad Efendi (ks) Hazretlerimiz Onlar hakkında «Eylemiş nesr-i hakikat Bayezid-i rehnüma » bu yürüyor. Bir çok veliler kapalı tutmuşlar, fakat o birçok hakikatleri ifşa etmiştir.

    Nitekim bir defasında evlerine gelip seslenen kimseye soruyor. “Kimi arıyorsun.” «Bayezid-i anyonum»' " Kalk git, Allah'dan başka kimse yok burada» diyor.
    Bu gibi ifşaatlar vermişlerdir. Bu söz görünüşte bâtıl gibi görünür, ehlince çok mühim bir sözdür. Bir ifşaatdır.


    “Nakşi tarikatı ilim irfan mektebidir.” yalanı (S.63)

    Tarikat-ı aliyye ilim - irfan mektebidir. Mektebe girdikten sonra, artık hakikati tahsil etmek gerekiyor. Hakikât tahsili zannettiğimiz gibi değil, icâb ettiği gibidir. Zan insanı aldatır, ancak hakikat insanı kurtarır. Bu ise bilmekle olmaz, Hazret-i Allah'ın duyurması İle olur. Yani Arifin kelâmı hiçbir zaman anlatılan şeylerle husule gelmez. Bir Arife Mevlâ lütfunu akıtmadıkça onda hiçbir şey olmaz. Ona hakikati bildirmedikçe o da hiçbir şey bilemez. Şu halde boş bir kutu olduğumuzu bilelim. Mevlâ bir nesne ihsan ediverir mi diye gözetliyelim. ikram edince de artık onu benimsemeyelim. O'nun lütfü böylece ziyadeleşir. Kendimize mâl edersek, o verdiğini de alır, bomboş kalırız, işlerimiz hep varlıkla olur. Çünkü içerde artık Rahman kalmadı, hep şeytan doldu. Rahman olursa «Var» İte konuşulur, şeytan olursa "ene" ile konuşulur.»


    Tasavvuf dininde vahdet-i vücut, vahdet-i şuhud inancı ve sapıklığı (S.111)


    Meselâ Bayezid-t Bestami (ks) Hazretlerimiz mest halinde
    «— Kendimi teşbih ederim, şanım ne kadar yücedir.» buyurmuştur. Bu hâl haber verilince «Şayet bir daha böyle birşey olursa batta ile bıçakla üzerime yürüyün» diye emir veriyor. Ayni hâl zuhur ettiğinde, müridan balta ve bıçaklarla üzerine yürüyorlar, hiçbir şey olmuyor. Asli haline döndüğü zaman «Efendim, yine böyle bir söz söylediniz, üzerinize yürüdük, hiç bir şey olmadı.» diyorlar.

    Eline bir iğne alıp batırıyor ve görüyorlar ki kan çıkıyor. «Bayezid odur ki bir iğnenin acısına tahammül edemez, o Bayezid değildi.» buyuruyor.



    Ömer Öngüt Beyazıd'ın bir küfür sözünü peygamber söyledi diyerek Allah'a, resulüne, kitabına iftira ediyor (S.116)
    (Yine Sultan Veled'den nakledilmiştir; Bir gün iler gelen sofiler babam Hüdavendigardan : “Ebu yezid (Tanrı rahmet etsin), Ben tanrımı daha sakalı bitmemiş çocuk suretinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur ?” diye sordular . Babam: Bunun iki hükmü vardır : ya Beyazıd tanrıyı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş yahut Beyazıd'dın meylinde ötürü Tanrı onun gözüne genç çocuk suretinde görünmüştür.” Dedi yalanı;
    ŞARK İSLAM KLASİKLERİ ---ARİFLERİN MENKIBALERİ--- AHMET EFLAKİ
    İSTANBUL 1989 S. 56 CİLT-2 )


    Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz de «Ben Rabbimi güzel bir genç, suretinde gördüm.» buyurmuşlardır .


    “Yakın kullarına farkında olmadan Allah tecelli eder.”iddiası (S.116-117)

    Yakîn olan kullarına Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri Kendileri farkında olmayarak, matluptan İçinde tecelli eder.

    Hallacı Mansur'un bu tecelli karşısında “Ene'l Hakk” demesi küfrü (S.117)

    Ha!lâc-ı Mansûr (k.s), «Ene'l-Hakk=Ben Hakk'ım» derken


    Cüneyd-i Bağdadi'nin bu tecelli ile “Sırtımdaki cübbenin içinde Allah'tan gayrısı yok “ küfrü(S.117)

    Cüneyd-i Bağdadî (ks) Hazretleri bu tecelli ile karşılaştığı zaman; «Sırtımdaki cübbenin içinde Hakk'tarı gayrisi yoktur.» sözünü söylemiş.

    c)Beyazıd-ı Bestami “Kendimi tesbih ederim . Şanım ne yücedir.”küfrü (S.117)

    Bayezid-i Bestâmf (k.s) Hazretleri ise;
    " Kendimi teşbih ederim, fânim ne kadar yücedir"
    buyurmuş. O tecelli o kaba sığmadığı için, taşkınlık alâmetleri zuhur etmiştir.


    ”Resulullah'a tam varis olanlar onu görebilir.” Yalanı (S.117)

    Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a) Efendinizin görülmesi de aynı şekildedir. Görenin istidadına göre muhtelif şekillerde görülür. O'nu gördüm sanılmasın. Ancak her hâlinde Ona tam vâris olanlar O'nu görebilir. Başka hiç kimse hiçbir zaman aslını göremez.


    “Allah dilediği zaman letafetini işletir .Yani mürşid-i kamil olrak görünüyor, fakat hiç alemini kimse bilmez” iftirası(S.117-118)

    Şunu da çok iyi bilmek gerekiyorki, bu tecellilere mazhar olmak için mutlaka bir Rehber-i Sâdık'a ihti yaç vardır. Çünkü onun Sebeb-i mevcudat (s.a) Efen dimizle münâsebeti var, vekili olduğu için onu bizzat O destekliyor.,Aynı zamanda Mürsid-i Kâmili geçmiş Pirân-ı İzam da destekler. Bilhassa şeyhi dâima ya nında bulunur. Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri dilediği zaman letâfâtını işletir. Yani Mürşîd-i kâmil olarak görünüyor, fakat iç âlemini hiçkimse bilmez. Hareketlerinin birçoğundan belki kendisi bile haberdar olmaz. Intisab etmedeki esrar bu olmuş oluyor. Hazret-i Allah ve Habib-i Ekrem'i başka kimsede ' tecelli etmez Onu onlar destekler.Kimse Onları görmez de Mürsid-i Kâmili görür. Halbuki Mürşid-i kâmil latiftin de bir insandır. Hep ordan hep Onlardan geliyor. Cenâb-ı Hakk öyle murad etmiş, müridân da ordan alı yor. Böylece şeyhte terbiye gördükten sonra Fenâ'fir- râsul'e, daha sonra da Fena' fillah'a geçsin.



    “Geylani'nin nefsi açlığa dayanamayıp burnundan çıkmış bir tası yalamaya başlamış” yalanı (S.152)

    Abdülkâdir Geylâni (k.s) Hazretlerimiz o derece aç kalmışlar riyazet yapmışlar ki, nefsi tahammül edem eyerek, sinek şeklinde burnundan çıkmış, bir tası yalamaya başlamış, içeriye gireceği zaman «Koymam içeriye» buyurmuşlar. «Mücadelen kaçtığın için mi beni sokmuyorsun?» deyince «Hayır, lâkin kendini beğenirsin diye çekiniyorum." cevabını vermişler.

    «Biz seni onunla seviyoruz» hitabı karşısında ise, izin verip içeriye almışlar.

    Nefse zerre kadar paye vermemişler. Ne haddelerden süzülmüşler de tekâmül etmişler.»

    Şeyh'in eşiğinde kula kul olup , izzetini yitiren Şah-ı Nakşibend (S.160-161)

    Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerimizin bir hâli ve Eyüb aleyhisselâmın da bir hâli gözümün önüne geleli şu ânda. Efendimiz Sultanimiz, şeyhi Emir Külâl Hazretlerinin kapısına yalın ayak, dikenler batmış, yor gun olarak varıp, içeriye girdiği zaman, kim o? buyurdular. Bahaüddin denince-, «Atın dışarıya.» buyurdular. Dışarıya atıldığında, nefsi serkeşlik etmek istedi «Ey nefis, şeyh ne yaparsa haklıdır, ben bu yolu Allah için kabul ettim.» diye kulağını çektiler ve sabaha kadara mübarek başlarını kapının eşiğinden kaldırmadılar. Ertesi günü şeyh hazretleri dışarıya çıkarken ayağını atdılar, boynuna bastılar, «Kim bu?» dediler. «Bahaüddin »denince, elinden tuttular, içeriye aldılar, su ısıtdılar, dikenlerini elleriyle çıkardılar. Sonra hilâtlarını çıkarıp sırtına giydirdiler. «Oğlum bu hilât sana yakışır" buyurdular.

    Şah-ı Nakşibend Hazretlerimiz buyururlar ki Şeyhi min o hâli ile benim o hâlim hiç gözümün önünden gitmiyor. Şimdi biz de her sabah evden çıkarken, böyle mürid arıyoruz amma. şimdi zaten mürid kalmadı ki, hepsi şeyh hâlife oldu.»


    Efendi Hz. ölmüş oğlunu eve çağırarak anasına göstermesi yalanı (S.163-164)


    Hakk'tan gelenin hepsi güzeldir. Nefsimize acı gelir. Yoksa hepsi tatlıdır. Hep takdire dayanıyor bu işler.

    Tasavvur, buyurun ki, Efendi Hazretleri rahmetli vâlidanımdan neler çekti de, hiçbir gün hiç kimseye şikâyet etmedi. Vâlidanım çok sertdi, çok celalli idi, ihvan girip çıkarken çok dikkatli olurdu. Bütün müridan vâlidanımdan çok korkardı. Biz yalnız müstesna idik. Bizi çok severdi. Allah'ım nur içinde yatırsın, sevdiği için de ne desek hoş görürdü.

    Efendi Hazretlerinin başına gelen ibtilâya bakın ki bir oğlu çok sevdiği diğer oğlunu vurdu.

    İnsan düşünürse, şu ibtilâya bakın efendim. Ve demiş «Onu vurmaya gidiyorum» diye.

    Vâlidanım «Efendi, sana onu vurmaya gidiyorum dedi de niçin mâni olmadın?» dediğinde «Hazret-i Allah takdir ettiği işde kişinin basiretini bağlar.» buyurmuş.

    — Efendim, bir kardeşimiz nakletmişdi, oğlunu göstermişler galiba.

    «Evet birgün de göstermişler. Vâlidanım bize söylemişdi. Kimseye bir şey demezsen sana Ahmed'i gösteririm buyurmuş. Kimseye demem demiş. Efendi Hazretleri sabah namazından sonra geri dönmüş. Ahmed gelmiş, babasının ve annesinin elini öpmüş. Bir müddet oturduktan sonra «Hadi oğlum kalk git» buyurunca kalkıp gitmiş. Daha gider gitmez Vâlidanım komşuya atlamış «Ben Ahmed'i gördüm» demiş. Ondan sonrada bir daha görememiş.»



    “Denizler çeşit çeşittir” yalanı (S.214-215)


    «Denizler çeşit çeşittir. Mevlânın deryasından Ha bibi'nin deryasına, Habibi'nin deryasından zamanın kutbunun mürşidinin deryasına ve o deryadan da murad ettiği yerlere taksim olunur. Onlara Feyz-i ilâhiye denir ki o depolardan kişinin Hakk'a karşı muhabbeti nisbetinde kalbe akar. Herkesin muhabbeti nisbe tinde borusu genişler, kalbi de o nisbetine vüs'at bu lur. Bu kalp vüs'at bula bula göl haline gelir. Sonra d a derya haline gelir.»



    Tasavvufun kelime-i tevhidi “la mevcuda ilallah”(Allah'tan başka mevcut yoktur) hurafesi (S.218)

    «Kelime-i Tevhid'i söyleyebilmek kaide, hâlde, fi lde olur ve çok güçtür. (La mevcûde illallah) merhalesine geçen kimse Hakk'tan başka her şeyin yok olduğunu, varsa O'nun olduğunu görür. Evet görünüşte var, var amma O var etti. Hakk'tan gayri hiçbir şey yok. Şu halde niçin Hakk'tan gayrısına tutunuyonuz? işte o zaman Kelime-i Tevhid'i söyleyemiyoruz denektir. Bu incelikleri söyleyebilmek çözebilmek Cenâb-ı Hakk'ın müyesser ettiği kullar için çok kolaydır,



    Ömer Öngüt vahdet-i vücudu işliyor (S.219)

    Bazı insanlar da vardır ki, tuzun suda eridiği gibi varlıklarını eritmişlerdir yok olmuşlardır. Bunlar ise Hakk île çekenlerdir. «La mabude illallah. La maksude illallah, La mevcûde illallah...» Tevhitlerine de nâ il olurlar.



    “Yolumuzun efendisi Şah-ı Nakşibendi (K.S) 'Ben bir kafirden de aşağıyım'” şerefsizliği (S.248)

    «Yolumuzun Efendisi Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerimiz o kadara hâkikata nail olmuşlar ve öyle bin ışık tutmuşlar ki «Ben değersiz bir mahlûkum» buyurmuşlar. Çünkü Herşeyjn O'nun olduğunu Onlar gözleri ile görüyorlar. Hattâ bir defasında müridanla beraber bir balçığa rast geldiklerinde «Ben bu balçıktan da aşağıyım» buyuruyorlar. Bunun aksi iddia edildi ğinde ise «Hayır hayır, ben bir kâfirden de aşağıyım» cevabını veriyorlar.



    Geylani'nin Allah'a iftira ediyor (S.249)

    Hazret-i Allah, Seyyid Abdülkâdir Geylani (k.s) Hazretlerine murakabada :

    «Zâhidler yolu nefis içinde, Arifler yolu kalp içinde. Vâkıflar yolu ruh içinde. Bizim öyle kullarımız var ki, Biz onları sırf kendimiz için yarattık. Onlardan bi ri de sensin yâ Abdülkâdir.» buyurmuşlardır.



    Ömer Öngüt İbrahim Ethem hakkında yalan bir rüya uyduruyor (S.251)

    "İbrahim Ethem Hazretleri buyuruyorlarki: Rüyada Cebrail Aleyhisselâmı gördüm, gökten iniyordu. Elin de divit kalem vardı. Sordum:

    • Yâ Cebrail, Nereye geliyorsun?

    • Yeryüzüne geliyorum.

    • Ne yapacaksın?

    • Hazret-i Allah'ın sevgili kullarını yazacağım.

    • Beni de yazacak mısın?

    • Hayır, senin için emir almadım.

    — Evet. ben biliyorum, ben Onlardan değilim, amma Onları çok seviyorum, dedim.

    Cebrail aleyhisselâm durakladı, sonra «Evet seni yazacağım, hem de en başa yazacağım» diye cevap verdi.

    Hazret-i Allah'ın sevgililerini sevmek, bu kadara lutfe mazhar olur. Fakat bu arada sevmediğini sevmek de o derece zararlıdır.»



    Halkı batıl inançlara sürüklemek için Esat efendi için uydurulan rüyalar (S.256-257)

    Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimizin camii şerifinde imamlık yapan bîr kardeşimiz, ziyaretleri sırasında tanıdığı Efendi Hazretlerine intisap etmek istediğinde istihare yapması buyuruluyor.

    Yaptığı İstiharede şöyle gösteriliyor:

    «Çok büyük meyvelik bir bahçe, içersinde çok büyük bir köşk, köşk içinde çok büyük bir zat oturuyor. Yanma gitmek istediğinde kapıda bulunan arabi nöbetçi müsaade etmiyor. Bu zat'a gidebilmeniz için şu zat'a hizmet etmeniz gerekiyor diyerek, ayni bahçe içinde, diğer bir köşkte oturan Efendi Hazretlerini gösteriyor.

    Kardeş nöbetçiye İtiraz ediyor, «Bende şeriatın bir imamıyım, o zat'a hizmet etmeden gitmek istiyorum» diyor.

    Arabî nöbetçi diyor ki: — Burası hususi bir yol dur. Bu Zat'a gitmek için O zat'a hizmet etmeniz lâzımdır.

    • Peki öyleyse bu Zat'ın kim olduğunu söyleyin.

    • Menemende iğne ile şehit edilen Es'ad Efendi Hazretleridir.»

    Kardeşimiz ertesi gece yine istihare yapıyor. Aynî rüyayı, ayni konuşmalarla, aynen görüyor.
    Hayırdır inşaallah diyerek üçüncü gece yine istihare yapıyor. Ayni rüyayı ayni konuşmalarla tekrar görüyor.



    Ömer Öngüt'ün yolu şeyh Esat efendi Hz. çizdiği yoldur.(S.257-258)

    «Yolumuz o yol olduğunu. Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimizin çizdiği yol üzerinde yürüdüğümüzü belirtmek maksadı ile Risale-i Es'adiyyeyi bastırmışızdır.

    Çünkü görülüyor ki, farz-ı mahal Efendi Hazretle rinin halifesiyim diye ortaya çıkan nice kimselerin ellerindeki derslerin hepsi ayrı ayrıdır. Hepsinin ders kağıtları bir değildir.

    Bu noktada bizim düsturumuz Efendilerimizin izidir. Biz bu yoldan gidince, bu yolda gitmek istiyenlere de bu yolu gösteriyoruz. Bunu ihvan iyiden iyiye bilsin.
    Tek kelime ile Hakikatten ayrılmamak, ayrılanları da Onunla bilmek ve bildirmek için Risale-i Es'adiy yeyi bastırmışızdır. O büyük bir ölçüdür.

    Hazret-i Allah Efendilerimin yolunu benimsetmiş. Kılı kılına ayrılmamak için, bütün kalıbımızla hareket ediyoruz. Çünkü Ondan fazla birşey bilmiyoruz. Bilmediğimiz için, bilenin izinden yürümeyi kendimize düstur olarak kabul ediyoruz.

    Küçücük bir çığır açarsam, kendimi yoldan ayrılmış kabul ederim.

    Ve biz bu arada, sırf Onların Yolunun hizmetçisi olarak kabul ediyoruz kendimizi.

    Onun için Onlar sahip çıkıyorlar yola. Bütün müridânın üzerindeki himmet ve tasarruf hep Onlarındır.

    Biz bunu katiyyen benimsemiyoruz, kabul etmiyoruz. Onlarda bütün kanatları ile müridânın üzerine gelmişlerdir.

    Maazallah küçücük bir varlık husule gelse, belki onlar çekiliverecekler ve bütün ihvanın feyzi kesilmiş olacak.

    Onların deryası olduğu için, ihvanlar deryâlar içersinde rahat rahat yüzebiliyorlar hamdolsun.»


    Ömer Öngüt şeyh Esat efendiye , İlahlık vasıflarını veriyor (S.258-260)

    «Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz çok büyük bir zâttır.

    Şöyle arzedelim ki, Hacı Halil Efendi Hazretlerimizın zamanın kutbu olduğunu her haliyle gördüğümüz gibi gözümüzle görmüştük.

    Buna rağmen geceleri Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz abd-i acizle meşgul oldular. Efendi Haz retleri hayatda idi. Bizzat onların huzur-u saadetlerinde idik, sık sık görüşürdük. Gerçi onlar güneş gibidir. Uzaklık yakınlık diye bir mesafe yoktur. Buna rağmen Şeyh Es'ad Efendi (k.s) hazretlerimiz geceleri meşgul oldular.

    Hana yatdığımız manevi hastahane dahî Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimize ait idi. Birçok esrar ları bildirirlerdi.. Bir noktada da onları biraz gücen dirdik. Başka sırlar ifşa ederlerdi. «Oğlum bunu kimse ye söyleme» buyurdukları da vaki idi.

    Demek istediğimiz, zamanın kutbu ve mutasarrıfı olduğu halde, Onlar ilgi gösterirdi. Tek kelime ile, çok büyük olduklarını anlatabilmek için bunu arz ediyoruz.

    Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimizi biz bilmezdik. Intlsab ettiğimiz anda onlara sonsuz bir muhab betimiz uyandı. Bir hafta sonra tecelli ettiler, ve bir daha da bırakmadılar. O muhabbeti bahşeden de Onlar.

    Ama ne kadara muhabbet. Halen bu an dahi Efendi Hazretleri ile Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerinin ; muhabbetin; bir teraziye koysalar, bir gelir. Hiç eksilmedi. Bu da onların lütfü.
    Allah'ımız istifade etmek nimetini bizlere ihsan buyursun.

    Bazan Onların yolunda bulunduğumdan da cidden haya ediyorum. Onların âlî hâllerini görünce, kendi halimizi kıyas ediyoruz, kendimizi bu yola bile lâyık görmüyoruz. Kıyas ettiğimiz zaman, bir mahcubiyetden başka birşey göremeyiz. Hazret-i Allah ne büyük kemaliyet bahşetmiş.»


    «Efendi Hazretlerinin manevî sehaveti o derece idi ki, bunu size şöyle arzedelîm: Her gördüğüne «Beraber... Beraber...» buyururlardı.

    Onlara, kemâliyeti nisbetinde sehavet verilir. Ne büyük bir iütuf...

    Onlarla beraber olmak bîr ihsan-ı ilâhiyedir. Onlar bu kelimeyi herkes için kullanırdı. Fakat Onların bu sözü boşa değildir. «Beraberiz...» dediği kimse ile beraberdir. Onlar.

    Çünkü kal ile beraber, hâl ile ve fiil ile de tasarruf altına alırlar. Bu derece sehavetleri vardı.
    O bakımdan, Allah'ımız lütuf beraberliğinden ayır masın»



    Bu anlatılan olaya inanan Şeyh Esat Efendi ve Ömer Öngüt en büyük zulmü işliyor . (S.261)

    Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz o kadara ileriye gitmişler ki, herhangi bir hâl kendilerinde tecelli ederse «Şeyhimin himmet ve tasarruflarıdır» buyururlarmış.

    Hatta bir defasında bir zât, Şeyh Taha Hazretlerinin kabrini ziyarete gitmiş, istimdat etmiş, cevap gelmemiş. Yanındaki kabirden bir zât «O burada yok, İstanbul'da Şeyh Es'ad Efendi Hazretlerinin yanında» buyurmuş, Yani burada yok ki sana cevap versin.

    Pirân-ı izam zamanın mürşidinin muhakkak yanın dadırlar. Onların tasarrufu ile her şey olur. Onu Onlar ihata ederler, bir nevi Onlar idare ederler. Çünkü On lar kınından çıkmış Kılıç gibidirler. Dünyâda iken insan her an nefsinin hile ve desiselerine uyabilir. Nefis insanı anlatılamıyacak kötülüklere duçar eder, hiç umulmayacak yerde maazallah kaydırabilir. Onun için o hilekâr nefsin, tard olunmuş şeytanın şerrinden kurtulmak için, Pirân-ı izam o Mürşidin etrafındadır. Onların tasarrufları bambaşkadır.

    Devam edecek
  4. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Notlar - Ömer Öngüt

    (2. Bölüm)

    Ömer Öngüt Şeyh Esat Efendi'nin Şahsında Allah'a, resulüne, kitabına , İslam'a açıktan açığa iftira ediyor.(S.262-263)

    Şeyh Es'ad Efendi Hazretlerimizin Hâne-i saadetinde bulunuyorduk. Kerimesi var, vâlidânım var. O meyanda tecellî buyurdu Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz öyle tecelli ettiler ki, tecellisini size şöyle arzedelim:

    Cennet-i âlâya girdikten sonra, bir ehl-i cenneti makamına doğru götürürlerken birisini görecek ve secdeye kapanacak. Onu götüren melek diyecek ki, " Niçin secdeye kapandın?», «Ben Cenâb-ı Allah'ı gördüm de secdeye kapandım»,,«Hayır o Allah değil. Hazret-i Allah onu sana hizmetçi, olarak vermiştir.» buyuracak.

    O kadara güzel ki, onu Hazret-i Allah zannıyla secde etmiş.
    İşte Hazret-i Allah'ın verdiği büyüklük ile, bir velî insanlara tecelli etse, hafsalası almaz. Onu Hazret-i Allah sanır.

    Öyle bir tecelli ettiler , hafsalamız almadı. Ne büyükmüş ne büyükmüş dedik. Ya Cenâb-ı Fahr-i Kâinat Efendimiz tecelli etseydi?

    Vekili tecelli ettiği zaman hafsalamız durdu. Onlar tecelli etseydi acaba orada ne kalırdı?

    Bizi hıfsetmesi için Allah'ımıza sığınmalıyız. Hıfzı himayeye, tasarruf-u ilâhiyeye alınanların yüzü suyu hürmetine bizim de alınmamızı niyaz etmemiz gerek.»


    Emir Sultanın şahsında Allah'a iftira (S.263)

    «Dün Emir Sultan (k.s) Hazretlerini okuyorduk. Bir noktasında hayret ettik, hayran kaldık. Şöyle ki, Yıl dırım Beyazıd Han Ondan kızı Hundi Sultan için kırk deve yükü altın istemişti. O da çuvallara kum doldurdu. Hazret-i Allah'ın kudreti ile kumlar altın oluverdi.

    Allah adına uydurulan batıl inançlar ve iftiralar (S.266)

    «Kabrini ziyaret ettiğimiz zât eğer uyanık ise sizin ne maksatla geldiğinizi, ne yaptığınızı, ne okuduğunuzu bile bilir. Halbuki biz onu ölü zannederiz.

    Bir zât-ı muhterem, Allah dostlarından bir zâtın kabri başına gelmiş. «Yarabbi demiş, araplarda bir âdet var, köle âzad edecekleri zaman bir sevgilinin kabri başında âzad ederler. Ben senin âciz bir kölenim, nolur bu zâtın yüzü suyu hürmetine beni affet, beni âzad et.» ilham vâsıtası ile kendisine denmiş ki «Bu duayı yalnız kendin için mi yapıyorsun?»

    Dua Hazret-i Allah'ın o kadara hoşuna gitmiş ki, bütün insanların affını dileseydi demekki affedecekti.

    Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz buyururlar ki, «Sıkıştığınız zaman ehl-i kuburdan istimdat edin.»
    Bu bakımdan ehl-i kemâl kimselerin ziyaret edilmesinden büyük kârlar husule gelir, oradan boş dönülmez.»



    “Hatta bir ara perde hafif aralandı.” yalanı (S.267)

    Hatta bir ara perde hafif aralandı. Değil geleni âdeta gelenin ne maksatla geldiğini dahi bilecek kadara Hazret-i Allah'ın onlara bilgi verdiği müşahade edildi.

    Onun için imanla göçen kâmil insanların ölmediğini ve Rabbimizin onları herşeyden haberdar ettiğini bilmemiz lâzım. Diğerleri de herşeyden haberdardır, fakat hiçbir şeyle mukabele edecek durumda değildirler. Yunus Emre Hazretleri «ölenler hayvandır, âşıklar ölmez.» buyururlar. Allah'ımız cümlemizi âşıklar dan etsin.»



    Şeyhe tapınma olan Rabıta'nın sırrı (S.272-273)

    Râbıtanın sırrı şudur: Hakk Celle ve ata Hazretleri'nin lütuf, ihsan, rahmet deryaları vardır. Bu derya su değildir de anlayabilmeniz için su diyelim. Hazret-i Allah'ın bu deryasını hiçbir beşerin hafsalası almaz, hiç kimse bunu anlayamaz, o kadara büyüktür. Bu manevî su, Hazret-i Allah'ın deryasından Habibinin deryasına gelir. Onun deryası da uçsuz bucaksızdır. Çünkü Hazret-i Allah'tan mâda zerreden kürreye yaratılan herşey O'nun nurundan yaratılmıştır. Bunu Cenâb-ı Allah gözümüzle gösterdi, size olduğu gibisini tarif ediyoruz. Onun deryası hiçbir mahlukun idrâki dahilinde değil haricindedir. Bu su oradan zamanın - mürşidinin deryasına gelir. Onun deryası da uçsuz bucaksızdır. Rabıta yapıldığı zaman, muhabbet teslimiyet ve itimat nisbetinde, gönüllere yerleştirilen manevî borular büyür ve kişi o depodan o nisbette çokça su alır. Çok muhabbet eden, çok riâyet eden, çok itimat eden, o feyiz suyunu aldıkça ve o su orda durdukça varlık erimeye başlar. Tâ ki sıfıra indiği zaman mürşidi meydana çıkar, onda tasarruf etmeye başlar. Fena fir'rasul de böyledir, Fenâ'fillâh da böyledir. Bu birinci merhaleyi anlarsak, ötekiler de kendiliğinden anlaşılmış olur.



    “Pirlerimin tasarrufu yetişti. Şeytan'nın bir hilesi olduğunu anladık. yalanı (S.277-278)

    Bir defasında da gece idi. İbadet ediyorduk. Kıyamda iken «Sen artık en yüksek makama çıktın!...» diye içten ve hâli bir ses işittik. Hemen o anda Cenâb-ı Hâkk'ın lütfü Pirlerimin tasarrufu yetişti, o sesin yabancı olduğu ve şeytandan geldiği bilindi. Biz kıyamda olduğumuzu zannediyorduk. Meğer Mevlâ dilediğini ibâdet esnasında yüksek bir noktaya çıkarıyormuş. Biz bunu bilmiyorduk. Yalnız gayr-i ihtiyari iniş yapmak lüzumunu hissederek derhal harekete geçtik. O kadara bilgili ki, o kadara hilesi çok ki «Şayet bu tuzağı anlarsa sıyrılmak için inişe geçer, bu sefer ben onu burada avlarım.» diye hesaplamış ve iniş yapacağımız yere kendisine ait bir kürsü kurmuş. Ayaklarımız o kürsünün üzerinde durdu, iniş yapamadık. Kursunun şeytana âit olduğunu duyuran Hazret-i Allah, kendisine sığınma lütfunu da bahşetti, istimdat sayesinde istediğimiz yere rahatça inebildik. Cenâb-ı Hakk bu çok büyük tehlikeyi bir anda bertaraf ettirdi. Bunların hepsi an içinde an oluyor.



    “Gücdüvani (K.S)'nin asırlar boyu tasarrufları devam etti. yalanı ve şirki (S.279-280)

    Abdülhâlik Gücdüvânî (k.s) Hazretlerimizden sonra gelen Pirân-ı izam, hep Onun himmeti altında yetişti. Tasarrufu asırlar boyu devam etti. Hazret-i Allah Ona o selâhiyeti o kuvveti bahşetmiş. Şâh-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerimiz de böyledir. O Sultanımızdan sonra birçok Efendilerimiz Pirlerimiz gelmiş geçmiş, fakat hep O'nun manevî himayesinde ve nezâretinde yetişmiş. İmâm-ı Rabbani (k.s) Hazretlerimiz hakeza öyle... Hazret-i Allah'ın çok büyük sevgilileridirler.

    Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimiz de nadiren gelenler arasındadır. Meselâ intisab eden bir kardeşe, biz hemen Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerimizi tanıtmaya çalışıyoruz. Ona muhabbet etsin ki, himmet ve tasarruflarını üzerine celbetsin.



    “Şeyh Esat Efendi Allah'ın izni ile kişinin hayatının takdir (kader) ilmini değiştirmekle değiştirmek meşguller.”küfrü (S.280-281)

    Cenâb-ı Hakk o kadara büyük tasarruf ihsan buyurmuş ki, birgün bakıyoruz Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretleri Hazret-i Allah'ın izniyle kişinin hayatının takdir filmini değiştirmekle meşguller. Tasavvur buyurun büyüklüğünü. Zaten Tarikal-l Nâkşibendiye'nin Pirleri hep öyle, hepsi yüksek... Hazret-i Allah öyle murad etmiş. .

    Ne yazık ki diğer hulefâsından hiçbiri orayı tarif atmıyor ve o muazzam kaynaktan o muazzam deryâdan müridânı mahrum ediyorlar. Hatta bir kardeşle tanışmıştık «Ben yirmi senedir İzmir'deyim fakat bilmiyorum.» diyor. Bunu müşahede edince hayret ettik.


    “Yol sizin evlat da sizin diyoruz . Esat Efendi tasarruflarına alıyor. Mürid bir günde yetiyor.”yalanı (S.281)

    Cenâb-ı Hakk'ın sırf bir ihsanından ötürüdür ki, intisab eden bir ihvanı biz ilk ânda Efendi Hazretlerine, Şeyh Es'ad Efendi (k.s) Hazretlerine sevdirmeye çalışırız. Bize gönderileni hemen Efendilerimize havale ederiz. Hiç tutmayız, aradan hemen çekiliriz. Böyle büyük üstadlarımız varken niçin tutayım? Onlar tasarruf etsinler, biz Onlara hizmet edelim. Bizde bu fikir hâkimdir. Çok şiddetlede istendiği için, inşaallah Mevlâ bunu reddetmez. Yol sizin evlâd da sizin diyoruz. Bu surette muhabbet ettikçe, Onlar da ister istemez himayelerine alıp kısa zamanda yetiştiriyorlar. Bir yılda yetişecek mürid bir günde yetişiyor. Çok kestirmeden yol veriyorlar. Bîr tek teveccühleri bakırı altına çeviriyor. Kendimde tutsam, kendimde o hal yok ki.. Yeter ki bir kere tasarruflarına alsınlar.



    “Ölmüş bir mürşidin hayatı garantidedir. Tasarrufu O nisbette büyüktür, tehlikesiz hareket eder.”yalanı (S.281)

    Ahirete intikal etmiş bir Mürşid-i Kâmilin nefsi yoktur, ruhu kalıptan çıkmıştır. Hayatı garantidedir. Tasarrufu da o nisbette büyüktür, tehlikesiz hareket eder. Fakat zamanın mürşidinde nefis ve şeytan var, önünü göremiyor. Cambaz gibi ipin üzerinde yürüyor. Her ân bir tehlike ile karşı karşıyadır. Binaenaleyh geçmiş Pirân-ı izam daima Ona destek verirler, önünü gösterirler ve hiç yalnız bırakmazlar. Yapacağı iş leri tanzim ettirirler. Çünkü Onun yapacağı iş değil. Onlar daima vazife başındadırlar.



    Beyazıd-ı Bestami'nin “Veliler Allah'ın gelinleridir.”yalanı (S.287)

    Bâyezid-i Bestâmi (k.s) Hazretlerimizin bir ifşaatları var «Velîler Hazret-i Allah'ın gelinleridir.» buyurmuşlar. Hakikaten de böyledir. O sevdiğini bulmuş, sevdiğine kavuşmuş.


    Ömer Öngüt ruhu üç bölümden geçirerek Allah'a iftira ediyor (S.290-291)

    Yani Hazret-i Allah (Kudsî ruh) u ahsen-i takvîm üzere yarattıktan sonra, Lâhûd âleminden saldı, berâberinde tevhid tohumu olduğu halde evvelâ (Ceberut âlemi) ne indirdi. Ruhlara o âleme mahsus, o âlemin nurundan kisveler giydirdi. Bu kisveyi giyen ruhlar (Sultanî ruh) oldu.

    Sonra o kisve ile (Melekût âlemi)ne indirdi. Orada 'da o âlemin nurundan kisveler giydirdi. Bu kisveyi giyen ruhlar da (Ruhanî ruh) ismini aldı.

    Hazret-i Allah ruhları yine saldı (Mülk âlemi)ne indirdi. Emr-i ilâhi ile cesedlere inip mülk kisvesine bürünen ruhlar ise (Cismânî ruh) oldu.

    Demek ki ruh üç bölümden geçmiş oluyor. Bir de (Kudsî ruh) var ki, o yeri gelince açıklanacak.

    Alemlerden süzüle süzüle gelen ve ulviyattan halk olunan ruh. hissiz ve hareketsiz vücuda sığdırıldı. Vücudda birde nefis var. Nefisle ruh vücudda ayrı ayrı yer tutmuşlardır. Nefis zulmâni bir buhardır, karın boşluğunda bulunur. Hazret-i Allah cesedde ruhların her birine, kendilerine mahsus yerler ayırmıştır. Cismânî ruhun yeri etle kan arasıdır ve bedende terbiye edilir. Ruhanî ruhun yeri kalp, sultanî ruhun yeri fuad, kudsî ruhun yeri ise sırdır. Ruhların terbiyesi ayrı bir husustur.

    Sır, Halik ile mahluk arasında bir vâsıtadır, tercüman mesabesindedir. Çünkü Kudsî ruha sahip olan bir kimse Hazret-i Allah iledir ve O'nun mahremi sayılır.

    Yani içten içe, âlemden âleme geçiliyor. Bunlar bâtınların da bâtınıdır.



    Ömer Öngüt yavaş yavaş böylece zıvanadan çıkmaktadır. (S.292-293)


    Peygamber vekili olan bir mürşid merdiven gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın ilmi ezelîsinde hidâyet nasip ettiği kulları tasarrufu ile o ulvî âlemlerin yüksek makamlarına tekrar ulaştırır. Nefis de ruha tabi olarak o makamlara çıkar. Tarikat-ı Nakşibendiyenin bir hususiyeti de budur. Mürşid, muhabbet ve teslimiyet nisbetinde tasarrufunu kullanır. Günâ gün nasibini vererek sınıflarını geçirir, mekteplerini değiştirir. Böylece ruh tekâmül edip yükselmeye başlar. Meleküt âlemine çıktığında ruhanî ruh olur. Ceberut âle mine çıkabilirse sultanî ruh ve nihayet lâhut âlemine yükseldiği zaman kudsî ruh olmuş olur. Burası nebilerin velilerin makamıdır, «insan benîm sırrındır, ben de insanın sırrıyım.» Hadis-i kudsî'si bu ruhu tavsif eder.

    'Hazret-i Allah kudsî ruhla desteklediği ve lahut alemine kadara çıkmaya fırsat verdiği bu kullarından dilediklerini orda tutan dilediklerini de irşad için tekrar insanların arasına geri gönderir. O her ân Allah iledir. Kendisi istemediği halde emir tahtında döndürülmüştür, insanları irşad için beşeriyet kisvesine bürünmüştür.Görünüşte halk ile, fakat batini Hakk ile meşguldür. Yeryüzünde Cenâb-ı Hakk'ın emriyle tasarruf eder. Fâil-i mutlak'ını fiillerini görür, bir yap rağın tutunduğu kadara bile tutunacak varlığı yoktur. Bir çöp kadara kıymeti olmadığını bilir; kendisini bir resimden hiç fark edemez. Çünkü Fâil-i mutlak o resimde tecellî ediyor. Fakat bu bilinmediği için herkes resmi görür.



    “İmam Şarani intisap etmeyenlerin ölü cenaze olacakları” iftirası (S.303)


    Hepimiz elhamdülillah müslümanız diyoruz,İslamiyeti yaşamaya gelince, nefse zor geldiği için hiç de oralı değiliz, imanın kemâline nail olmadıkça, kendimizi çok rahat aldatırız. Muhakkak yoluna girmemiz lâzım. Imam-ı Şârânî (k.s) Hazretleri intisab etmeyenlerin ekserisinin mort olarak gideceğini söylemişler, Abdülkâdir Geylânî (k.s) Hazretleri de «Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır» buyuruyorlar.



    Mürşid ilah ,mürid kul . Tasavvuf dininin aslı budur (S.319)

    Amma Hazret-i Allah ki onu tayin etmiştir, mürid ondan alır. Bunun temsilini şöyle arzedelim: Bir murşidle müridi bir dereden geçeceklermiş. Müridine dönmüş «Evlâdım köprü çok uzakta, kestirmeden geçiverelim. Ben Allah Allah deyip geçerken, sen de mürşidim mürşidim de ve yürü» demiş. Yürümeye başlamışlar. Biraz gidince mürid içinden «Ben de Allah diyeyim yürüyeyim" diye geçirmiş. 'Niyetini değiştirince batmaya başlamış. Durumu sezen mürşid «Oğlum ben bu Allah lafzını söylemek için kırk senedir uğraşıyorum, bugün söyledimde, O'nun hürmetine yürüyorum. Benim söylediğim Lâfza-i Celâlin yüzü suyu hürmetine şeyhim de de yürü» demiş.



    Ömer Öngüt, İmam-ı Rabbani , Muhyiddin Arabi en büyük zulüm içerisindeler (S.341)

    İmam-ı Rabbanî (k.s) Hazretlerimiz «Kıyamete kadara bu yola girecek olan kimselerin ismi cismi tek tek bana bildirildi,» buyuruyorlar.

    Muhiddin Arabî (k.s) Hazretleri de, gelecek bütün mürşidlerin ismini bildiğini ifşa etmişlerdir.

    “Şah-ı Nakşibendi (K.S) ‘in yüz fersah(bir fersah 5 km) mesafede gömülen her Müslümana şefaat edecektir.”(S.341)

    Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerimizin «Mezarımın yüz fersah mesafesinde ( Yaklaşık 78.500.000 metrekare ) gömülecek her müslümana şefaat etme izni verildi.» buyurmalarından, onlara ne kadara geniş merhamet ve selâhiyet verildiği anlaşılıyor. Nerde kaldı ki müridânın üzerine eğilmiş olmasınlar. Mezarının etrafrnı düşünürde kendi evlâdını düşünmez mi yolun büyüğü? Müridân demek öz evlâdı demek.»


    Notlar - Ömer Öngüt, Akyol Matbaası, İzmir-1982

    son
  5. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Sohbetler - Seyyid Abdülhakim El Huseyni,


    Nakşibendi durduğu müddetçe mürid'in amel defteri kapanamayacak. Yalanı (S.4)


    Şeyh Fethullah Verkanisî (K.S.) iki kardeştiler. Bir kendisi, diğeri kardeşi Şehmuz. Şeyh Fethullah kendisine yol olarak ilim tahsilini seçti. Medreseye gitti. Daha sonra Şeyda - i Tâğî Hazret lerine gidip ona intisab etti. Seydaya hizmette bulunarak sâdâtı Nakişbendînin arasına karıştı. Saadatı Nakşibendi olduğu içindir ki, Kıyamete kadar, bu tarikatı Nakşibendi durduğu müddetçe, onun amel defteri kapanmayacak; Kıyamete kadar ismi anılacak ka zana yazılmaya devam edecek.


    Şeyh ve müridin kabir alemini görmesi yalanı (S.4)


    Keşif ehli bir kimse bir gün Gavsı Hizani'ye (K.S.A.) gelip, " Kurban, kabristanımızda hrıstiyanlar vardır.)demiş. Gavs, "Na sıl hristiyan var?» deyince, «Kurban kabristanda yüzleri değil de sırtları Kıbleye çevrilmiş olan mevtalar gördüm." karşılığını almış. Gavs (K.S.A.) tebessüm ederek. "Hayır onlar kafir değil, müslümandırlar. Onların dünyaya karşı aşırı muhabbetleri olduğu için melekler onların yüzünü Kıble'den çevirip sırtlarını Kıble'ye getirdiler. Dünyaya olan muhabbetleri yüzünden öyle oldular buyurmuştur.



    “Rufai tarikatına mensup olanı fırın yakmaz.” Yalanı (S.5)


    Meselâ, Seyyid Ahmed El Rufâî (K.S.A.) Hazretleri'nin tari katinde olan müritleri de vanan tandırın içine girerler, fakat, ateş ten zarar görmezler.


    “İrşad zahirle olmaz manevi tasarruf mümkündür.” Yalanı (S.7)


    Gavs (K.S.A.) bir sohbetinde şöyle buyurdular- «Eğer irşad etmek vaaz ve nasihatla olsaydı, çok güzel vaaz eden, nasihatte, bulunan hocaların, mollaların etrafında cemaatlerin bulunması, onları irşad etmesi icap ederdi. Halbuki hiç de öyle değil» Demek ki bu iş zahirî değil. Bu iş. yani kulluğa davet vaaz ve nasihatin değildir. Ancak ve ancak sâdâtın manevi tasarrufu tesir ve irşada sebeptir. Yine Gavs (K.S.A.) bir sohbetlerinde şöyle buyurdular. «Bir şeyhe sormuşlar: (İşiniz nedir, sanatınız nedir, siz neyle meş gul oluyorsunuz?) diye. Demiş ki: (Bizim işimiz çözmek ve bağ lamaktır.) (Nasıl çözmek ve bağlamak Kurban?) diye sorduk larında şöyle cevap vermiş: «Demiş ki biz bize gelenlerin kalplerini dünyadan çözer, âhirete bağlarız.»


    Allah'ın tasarruf hakkını şeyhe verme iftirası (S.8)


    İşte böyle... Eğer zahiri tasarrufla, olsaydı, bunca kuvvetli vaizler, âlimler, gayet güzel vaaz ve nasihat ederek. Allahı anarak sohbet ederken birçok kimseyi de irşad etmeleri gerekirdi. Halbuki öyle olmuyor. Çünkü irşad işi tamamen manevî tasarrufladır.


    Gavs'ın üzerine yağmur yağmaz hurafesi (S.9)


    Gavslık alâmetlerinden «Yağmur yağınca gavslar yağmurdan ıslanmaz" ibaresini düşünerek köye yaklaşmaktadır. Mevsim bahar, gökte en ufak bir bulut kümesi bile yok. Nihayet köye vasıl olup Gavs Hz. ile buluşuyorlar. Hemen orada tepenin üzerinde oturarak sohbete koyuluyorlar. Az bir zaman sonra gök gürleyip, şimşekler, çakarak sağanak halinde yağmur yağmaya başlıyor.Oysa ki ha- vada hiç bulut yoktu az evvel. Sığınacak bir ver olmadığı için iyice ıslanıyorlar. Tam bu sırada Abdurrahmani Taği Hazretlerinin aklına tasavvuf kitaplarında gördüğü (Gavslar yağmurdan ıslan- mazlar ibaresi geliyor. Başını kaldırıp Gavs-i Hizanî Hazretlerine baktığında ne görsün , üzerinde en ufak bir ıslaklık bile yok, sanki hiç yağmur yağmıyor.



    “Peygamberler yardıma gelir.” İftirası (S.10)


    Peygamberler (A.S.) dahi insanın yardımına gelirler, manen yardımcı olup insanı desteklerler. Eğer onların da manevi kuvvet ve destekleri olmasaydı, bu zamanda hiç kimse yakasını kurtaramaz, imanını muhafaza edemez ve onu koruyamazdı



    Mürid'in levh-i mahfuzu görme yalanı (S.17)


    Kendisine muhabbet ve bağlılığı çok fazla olan bir dükkân sahibi tüccar varmış. Papaz da onun sıksık ziyaretine gidermiş. Bu tüccar verilen vazifeleri yapıyor, samimi olarak çalışıyor ve nihayet keşfi açılıyor. Birgün virdini çekmiş, rabıtadayken, hele bir bakayım şeyhimin Allah yanında mertebesi ne kadar yücedir, diye Levhi Mahfuza nazar ediyor. Bir de ne görsün ? Bunca za man hizmet ettiği şeyhi orada müslüman değil, keşiş olarak yazılır.. Derhal şeyhine karşı kalbi soğuyor. Muhabbeti kesili yor. Hergün kendisine uğrayan hürmet ve saygı gösteren şeyhi o günden sonraki ziyaretlerinde bakar ki dükkancı hiç hürmet göstermiyor, adabı falan terk etmiş. Dayanamaz sorar: «Bana karşı soğuk davranıyorsun, muhabbetin kalmamış, bunun sebebi nedir ?» diye Israr eder. Tüccar evvela söylemek istemez, fakat ıs rar karşısında hakikati söyler : «Benim dinimde kafire hürmet yoktur. allah2ın inayetiyle keşfim kerametim açıldı. Levhi Mahfuza şeyhimin makamına bakayım, dedim. Baktım seni orada papaz

    olarak gördüm. Kâfire hürmet caiz olmadığı için sana hizmet etmiyorum.» Papaz donup kalıyor.

    "Burada benim papaz olduğumu bilen hiç kimse yok. Bunu bildiğine göre senin keşfin haktır. Müslümanlık da hak dindir.»


    Allah'a ve Cebrail'e iftira ve müride ilahlık vasfı verilmesi (S.31-32)


    Birgün Cebrail (A.S.) Rabbül Âlemîn'den soruyor : «Ey Rabbimiz, diyor, şu anda senin yanında en makbul kulun kimdir acaba? Lütfen bana haber ver, onu görüp tanımak istiyorum» Rabbül Âlemin de Cebrail'e : «Falan şehre git, filân yerde bir köprü vardır, şafaktan evvelki bir saatte orada bulun. Her kim öncelikle o köprüden geçerse bu zamanda en makbul kulum işte odur.» Cebrail (A.S.) emredilen memlekete gidip şafaktan evvel köprünün başında bekler. Bakar ki; fakir, kendi halinde bir adam, omuzunda bir ip olduğu halde çıkıp gelir. Doğruca köprüden geçip su başına giderek abdest alır. Seccadesini yayıp sabah namazının sünnetini kılar. Şafak atınca farz namazını da kılar. Sonra otu rup da güneş doğuncaya kadar virdini çeker. Güneş doğunca kalkıp odun toplar. Topladığı odunları sırtlayıp şehre doğru gitmeye başlar. Tam köprünün üstüne gelince karşıdan bir atlı belirir. Ayağında çizme, elinde kamçısı olduğu halde o da köprüye gelir. O sırada atı birden ürkerek üzerindeki süvariyi yere atar. Yerden kalkan süvari sofiye, sen benim atımı ürküttün, diye elindeki kamçıyla vurmaya başlar. Fena halde döver. Sofî'den ise hiç ses çıkmaz. Süvari dayağını bitirip atına binmeye gidince, sofi ondan evvel koşup atının başını tutarak süvarinin binmesine yar dım eder. Süvariye, «benim yüzümden attan düştün, üstün hep toz toprak oldu, özür dilerim, beni affet» diyerek helâllik ister ve «eğer hakkını helâl etmezsen, vallahi atının başını bırakmam» der. Atın dizginlerini tutup durur. Süvari nihayet bırak, git, işte, helâl ettim. Allah belânı versin» deyince sofî atı bırakır. Süvari yoluna devam ederken sofi de odunlarını sırtlamak üzere odunlarının yanına gelir. Tam odunlarını sırtlayıp gideceği zaman Ceb rail (A.S.) oradan çıkıp sofiyi durdurur. «Vallahi seni bırakmam. Eğer bana Cibril-i Emin'in yerini söylemezsen giden süvariden yüz defa daha fazla seni döver, ondan sonra da köprüden aşağıya a tarım» der. Sofî feryad u figan ederek: «Aman ben fakir, ben biçare, ben yüzükara bir kimseyim, nereden Cibril-i Emîn'in ye rini bilebilirim, onu nerden görmüşüm ki tanıyayım» diye yakınır ise de Cebrail (A.S.), «hayır elimden kurtulamazsın, vallahilazim, eğer Cebrail'in yerini söylemezsen seni fena halde döver, sonra da köprüden aşağıya atarım.

    Sofiye kanaat gelir ki bu adam dediğini yapacak kendini dövüp köprüden atacak. Çaresiz olduğu yerde oturur, gözlerini yumar, öylece bir müddet rabıtada kalır, sonra gözlerini açıp Ceb rail'e (A.S.) Allah'a kasem ederim ki, bütün gök tabakalarım ara dım, Cibril-i Emîn gökte değildi. Yer tabakalarını aradım, orada da bulamadım. Bütün Dünyayı dolaştım, yine yoktu. Ge riye yalnız biz ikimiz kaldık, ya sen Cebrailsin yahutta ben, Ken dimin Cebrail olmadığını biliyorum, geriye sen kalıyorsun, öyley se Cebrail senden başkası değildir» diyor. Bunun üzerine Cebrail, (A.S.) elini beline vurup, «Allah dostluğu sana mübarek olsun." diyerek oradan ayrılıyor.


    Nakşi tarikatına bağlı müridin zikirden kalbinin yanması yalanı (S.49)


    Bir gün bir Kadiri, Mevlana Halid'in (K.S.A.) yanına gidip bizim zikrimiz şöyledir, böyledir, diye kadirilerin methini yapmış, bunun üzerine Mevlana Halid gelen Kadirîye: Bana yüz defa «Lailâheillallah» de bakayım, demiş. Gelen adam hemen başla mış zikre, bitirdikten sonra Mevlânâ Halid sormuş. Sende bir şey meydana geldimi, demiş. Hayır, demiş o adam. Bu sefer Mevlana Halid (K.S.A.) orada bulunan bir sofisine dönüp haydi şimdi desen zikir yap demiş. Sofi zikre başlamış. İkinci zikrinde sofinin kalbine ateş düşüp kalbi yanmış. Bundan sonra Mevlânâ Hâlid Kadirîye dönüp gördüm, işte. Bir de gelmişsin bize kadirinin vasfînı veriyorsun. Sen yüz defa zikrettin hiçbir değişme olmadı sende. Hava gibi çıkıp gitti. Bak sofi bir kere söyledi, ikincisinde sığdıramadı kalbine, ateş düşüp Allah'ın zikrinden kalbi tutuşarak yandı.


    “Her mürid Allah bir ruh yaratır.” İftirası (S.50)


    Bu Tarikat-ı Nakşibendî'de mürid tarikat alıp Nakşibendî olunca Rabbül Âlemin şeyhinin bir evrahını halk eder. O ervap dâima onunla beraber olur. Kal Dinde tasarrufta bulunur, İster o şeyhin milyonlarca müridi olsun, Rabbül Alemin her bir mürid için ervah yaratır.



    Beyzıd-i Bestami'nin İstanbul'daki müridini zinadan men etmesi yalanı (S.72-73)


    Bayezid-i Bestamî (K.S.A.) nin bir etbaı bir gün gelip kendini ziyaret ettikten sonra, Kurban, müsaade olursa bir sorum var, diyor. Bayezid-i Bestamî müsaade edince soruyor: «Kurban, diyor, Şey'in hakkı nedir? Vazifesi nedir? Ve müridin hakkı nedir?» Bayezid-i Bestamî: Çok büyük bir soru sordun sen. Sorduğun çok büyük bir sırdır. Cebavı ancak ihtiyaç hasıl olduğunda veri lir, buyuruyor. Mürid tekrar soruyor : «Kurban, ihtiyaç hasıl ol duğunda, dediniz. İhtiyacı nedir?» Ebayezid-i Bestamî bu sorusuna karşılık kendisine bir mektup uzatarak, «Al bu mektubu. İstan bul'a Sultan Mahmud'a götür» diye emrediyor. Mürid derhal mektubu alarak dışarıya çıkıyor ve yola koyuluyor. Halbuki mü ridin böyle bir yolculuğa hiç hazırlığı yok. Ne parası var, ne azığı var, ne de bineği var. Buna rağmen murid hiç tereddüt etmeden yaya olarak, bineksiz, parasız, pulsuz, hazırlıksız, çıplak olarak Şeyhinin ağzından söz çıkar çıkmaz derhal mektubu alarak yola koyuluyor. İki aylık bir yolculuktan sonra İstanbul'a varıyor. Mek tubu Sultan Mahmud'a takdim ediyor. Sultan Mahmud mektubu alıp okuyunca öpüp başına koyuyor. Sofiye de : Sen yoldan gel mişsin yorgunsun haydi istirahate çekil, diyor. Arkasından da bir cariye çağırarak git bak sofinin neye ihtiyacı var, ne yemek is tiyorsa hazırla, istirahatini temin et, diye emir veriyor. Cariye sofî'nin kaldığı odaya gidip canın ne yemek istiyorsa söyle, hazır- lıyayım, diye sorunca, sofî: Yoldan geldim boğazım toprak dol muş. Şöyle tatlı cinsinden, pekmezli bir şeyler hazırla da yiyeyim, diyor. Cariye kadın ateş, yakıp istediklerini hazırlamaya başladı ğında şeytan da gelip sofiye vesvese vermeye başlıyor. Şehveti depreniyor. Başını kaldırıp kadının saçlarına, güzelliğine bakınca dayanamıyor, elini kadının uzun ve güzel saçlarına dokunduru yor. Dokundurunca şeytan daha da vesvese vererek şehvetini ar tırıyor. Sofi hemen yerinden kalkarak niyetini tam bozmuş ola rak kapıyı kapatıyor. Artık kadınla zina arzusundadır sofi. Tam o sıra bir de ne görsün, duvar iki parça olup içinde Ebayezid-i Bes tamî, üzerinde cübbesi, başında sangı olduğu halde heybetiyle çık masın mı? Sofi kendinden geçerek bir nara atıp yere yıkılıyor.

    Ebayezid-i Bestamî (K.S.A.) sofiye dönerek: «Ey gafil ne yapıyorsun ? Yusuf ile Züleyhanın başına gelen fitne şimdi de senin başının üzerindedir.» diyor. Sofi bir müddet yerde kaldıktan sonra aklı başına gelip kalktığında bakıyor ki kimseler yok. Sabah olunca Sultan Mahmud'a gidip mektubunun cevabını alıyor. Tekrar gerisin geriye yola koyuluyor, iki ay gidiş, iki ayda geliş olmak üzere tam dört ay sonra mektubun cevabını getirip şeyhine veriyor.

    Ebayezid-i Bestamî: «Ha, geldin mi?» diyor. «Evet, kurban, geldim, diye sofi cevap veriyor. Ebayezidi Bestamî: «İyi, güzel. Sen gelene kadar ben de sorunun cevabını hazırladım. Şeyhin mürid üzerindeki hakkı: Her ne söylerse itirazsız, acizlik gösterme den hemen yerine getirmek. Senin yaptığın gibi. Demedin ki ya yayım, bineğim yok. Demedim ki parasızım, azığım yok, hazırlığım yok. Derhal iki aylık yola revan oldun.

    Müridin şeyh üzerindeki hakkına gelince : Onu hatalardan, günahlardan, emre uymamazlıktan muhafaza etmek korumaktır. O da benim seni günahtan koruduğum gibi der.


    Gavs çayda yıkanan kadın müridini görmesi hayasızlığı (S.73)


    Gavs, (K.S.A.) bir seferinde sohbet etti, buyurdu ki, «Gavs-i Hizanı (K.S.A.) tesbihat yaparken tebessüm etmişti. Orada ken disiyle serbest konuşabilenlerden birisi vardı. Sordu : «Kurban, dedi, senin hiç böyle adetin yoktu. Tebessüm etmenin sebebi aca ba ne olabilir,» Gavs şöyle buyurdu : «Bir müride kadın, Botan Çayı'nda yıkanıyordu. Saçını tararken tarak saçına takılıp kaldı. Canı acıdı. Benden istimdat etti. İşte ben de ondan dolayı tebessüm ettim.


    Geylani'ye ilahlık vasıflarının verilmesi şirki (S.73-74)


    Şeyh Ahmed er Rufaî (K.S.A.) Hazretlerinin talebelerinden Siirtli Molla Halil şöyle naklediyor. Diyor ki : «Bir gün hocamla ders yapıyorduk. Dışarda birisi belirdi. Pencerenin önüne gelip Hocama, Seyyid Ahmed, acele durma, gel, diye seslendi. Hocam hemen kalkıp ayakkabısını giyerek dışarı çıktı. Aradan bir müddet geçti. Tahminen on - onbeş dakika kadar. Hocam Şeyh Ahmed e? Rufaî döndü. Ben, «Şeyda, nereye gittin böyle?» diye sordum. Bana cevaben, «Beni çağıranı tanımadın mı ?» dedi. «Hayır, vallahi tanıyamadım» dedim Hocam; «O Şeyh Abdulkadir Geylanî idi. Geldi, beni çağırdı,» dedi. Ben tekrar sordum: «Sizi niçin çağırdı ? Nereye gittiniz?» diye. Şöyle cevab verdi. «Beni çağırdı, onunla Arap şehrine gittik beraber. Ağalarını bana gösterdi, abdest bozuyordu. Dedi ki: (Ben bunu vurup öldüreceğim ama olmuyor. Çünkü maneviyattayım ben. Ama onu küfür üzerine bırakacağım. Sen vur onu, öldür.) dedi. Ben de kılıcımla vurarak öldürdüm ve döndüm.»

    Molla Halil devamla : «Hocamın bir sözlerine, pek inanmadım.. Bir sev de diyemedim tabii. Fakat dersim bitince hemen not aldım. Gününü saatini yazdım, bu işi tetkik etmeye karar verdim, Bu işin haşa yalan olup olmadığını öğrenmek istiyordum.

    Aradan yirmi gün, bir ay geçti. Hocamdan izin istedim eve gideceğim diye. İznimi aldım..Doğruca bahsetmiş olduğu Arap şehrinin yolunu tuttum. Artık kaç gün kaç konak yol aldıktan sonra o Arap şehrine vardım. Bir defa aslını öğrenmeye azmetmiştim Sordum o şehir halkına «hani ağanız nerededir?" dedim «Vallahi ağamız öldürüldü.» dediler. «Nasıl oldu ? Sebep nedir ki?» diye üsteledim. Şöyle anlattıar : «Bahar mevsiminde ağamızla bir kabilenin üzerine vardık. Kuvvetliydik, vergi istedik, aldık. Seyyide olan bir kadın da vardı. Onu da çağırıp vergi istedi ağamız. Kadın vallahi ben fakirim. Verecek param yok. Üstelik yetimlerim de var. Ancak onların idaresini zorlukla yapabilmekteyim, diye yakındı Kadın dönünce Ağa elindeki değnekle kadının eteğini havalandırdı. Kadının çıplak vücudu meydana çıktı. Ağamız gülerek bakın bakın şu Arap kadınları kilotsuz dolaşıyorlar, diye eğlendi. Kadın çok utandı. Yüzünü Bağdada Şeyh Abdulkadir-i Geylânî'nin türbesine doğru çevirip tükürerek, eğer sende na- mus gayreti varsa, onu kabul etmezsin, diyerek uzaklaştı.

    Arkasından da ağamız ibriğini alarak abdest bozmaya gitti. Bekledik, bekledik gelmedi. Gidip baktığımızda ağayı öldürmüş olduklarını gördük. Yerde yatıyordu. Kimin neden dolayı öldürdüğünü bilmiyoruz ve öğrenemedik de.



    İbrahim Ethem'in karısını süsleyip şeyhine takdim etmesi hayasızlığı (S.126)


    Tarikat alamayan İbrahim Ethem, memleketine döner. Üzerin de .kul hakkı varsa hepsini sahiplerine iade eder. Padişahlığı, saltanatı terk ederek tekrar şeyhin huzuruna varır. Tarikat alıp tövbe ederek yüzünü Allaha çevirir, amel etmeye başlar. On-onbeş sene emek vererek amel eder.

    Bir gün şeyhi İbrahim Ethemi çağırır. «Benim canım şarap istiyir. Falan çarşıda, falan dükkânda vardır. Git, bana al getir» der. İbrahim Ethem hiç kalbini bozmadan itikadını zedelemeden hemen ; kalkıp söylenen dükkâna gider. Şarabı alır, getirir, şeyhine arzeder Şeyhi istemiyorum artık, canım istemiyor diyerek şarabı reddeder

    İbrahim Ethem için imtihan devresi başlamıştır artık. Şeyh onu tecrübelerinden geçirmektedir.

    Aradan bir müddet geçer. Şeyhi tekrar onu çağırarak canım güzel bir kadın istiyor, der. İbrahim Ethem peki, kurban, diyerek huzurundan çıkar. Düşünmeye başlar: «Şeyhimin emrini acaba nasıl yerine getireceğim» diye. «Eskiden olsaydı padişahlık zamanında etrafımda bir çok güzel kadın vardı. Fakat şimdi ne yapacağım? Şeyhimin arzusunu nasıl yerine getireceğim» diye düşüne düşüne eve varır. Eve girer, karısına: «Hanım kalk. En iyi elbiselerini giyin. Ziynetini tak, beraberce şeyhimin yanına gideceğiz» der. Hanımı hazırlanır, beraberce çıkarlar. Şeyhinin huzuruna vararak «Efendim, emriniz üzerine getirdim» der. Şeyhi «Neyi getir din?» diye sorunca. Siz benden genç ve güzel bir kadın istememiş miydiniz? Kendi hanımımdan daha güzelini bulmama imkân olmadığından onu getirdim» diye durumunu arz eder.

    Şeyhi İbrahim Ethemin hanımını hemen geri gönderir. Yapmış olduğu bu tecrübeyi kafi görür. İtikadını, teslimiyetini tam olarak ölçen şeyh hemen İbrahim Etheme halifelik verir. İbrahim Ethem zamanının en büyük evliyası olur.


    Allah'ın tasarruf hakkını Gavs'a verme sapıklığı (S.225)


    Gerçi dünya büyüksüz olamaz, Dünyada daima Gavs vardır. Tâ Kıyamet'e, Nefha-i Sûr'a kadar da bulunacak, böylece tasarruf edecektir. Bazıları tasarruflarını zahiri olarak yaparlar, bazıları da bâtınî.... Kimse tarafından bilinmezler, tanınmazlar. Ama Şâh-ı Hazne'nin tasarrufu ise hem zahirî hem de bâtını idi. Zahiren de ümmet-i Peygamber' (A.S.V.)e hidayet saçıyordu, batinen de. İnsan yakinen anlıyordu ki Şah-ı Hazne yeryüzünün sultanıydı.

    Sohbetler - Seyyid Abdülhakim El Huseyni
  6. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Sohbetler 1 – Şeyh Muhammed Konyevi


    Şeyh Seyda Muhammed Konevi Hazretleri'nin hayatı (S.9-10)


    Şeyda Hazretleri, l942 yılında Mardin ilinin Kızıltepe ilçesine bağlı Konaklı köyünde doğdular. Altı yaşına geldikleri zaman, o yıl köylerine açılan ilkokula kaydoldular. Öğrenimleri devam ederken aynı zamanda dayılarının yanında Kur'an-ı Kerim öğrendiler. Bu esnada dayıları O'na, "Seni medreseye göndereceğim" derlerdi. Şeyda Hazretlerinin okul öğretmenleri O'nu öğretmen okuluna gönderme kararı verdiler. Bu zaman zarfında Şeyda Hazretleri öğretmen okulunda namaz kılmaya müsaade etmediklerini öğrenip, bu karara karşı çıktılar. Okulu bitirince bir süre kendi koyunlarına çobanlık yaptılar.

    Şeyda Hazretleri, aradan bir süre geçince yanına bir yatak alarak evden kaçtılar. Bir medreseye yerleştiler. Kendisi o günlerden bahsederken; «O günlerin tadı bambaşka idi. ilim ve din aşkı bizi öyle sarmıştı ki, eve geldiğim zaman, akrabalarımız; "ilim ve din aşkından deli olacaksın" diye üzüldüklerini beyan ederlerdi.» diye aktarıyor.

    Medrese yılları boyunca bütün arkadaşları ile hoş geçinmeye çalışır ve bu hususta azami dikkat sarfederlerdi. Hocalarını da memnun etmek için var güçleri ile çalışırlardı. Hatta hocalarından birisinin şöyle dediği nakledilmiştir. "Yalnızca o talebeliğin hakkını veriyordu." Şeyda Hazretleri hocalarını anarken; "Allah onlardan razı olsun» diye dua ediyorlar.

    Medrese arkadaşları ile çok iyi geçinmelerine rağmen, birgün bir arkadaşı ile ağız kavgası yapmışlar. Şer'an dahi arkadaşı haksız olmasına rağmen o gece herkesin uyumasını bekleyip, daha sonra gidip arkadaşından özür dilemiş ve helalleşmişlerdir. Böyle davranmalarına neden olarak şu Ayeti Celileyi gösteriyorlar. "Bir kimse sahibi bilcem'den (birlikte olduklarından) sorulacaktır."

    Hocalarından birisi de Seyda-i Molla Süleyman Banihi idi. Çok yaşlı idi. Hatta Şah'ı Hazne (k.s.)'nin halifesi olan Şeyh Abdurrezzak da ondan ders almıştır.

    Şeyda Hazretleri, bir arkadaşı ile beraber medreseden ayrılmaları icap etmiştir. O zaman Seyda-i Süleyman Banihi onları yanına alıp evine götürdü. Ve çay ikram etti. Dedi ki; «Bugüne kadar çok talebe okuttum. Ancak hiçbirinin gidişine bu kadar üzülmedim. Siz hem talebe olarak hem de ahlak olarak çok başkasınız. Gidişiniz beni üzüyor.» işte böyle hocalarını memnun ederlerdi.

    Medrese yılları esnasında bütün talebeler harmanlara çıkarak zekat toplarlardı. Şeyda Hazretleri ise okumasına devam ederdi. Ramazan ayında civar köy camilerine giderek imamlık yapıp harçlık temin ederlerdi. Bu şekilde devam edip, daha sonra kayınpederi olan Molla Abdussamed Hazretlerinden mollalık icazetlerini aldılar. Ve memleketleri olan Konaklı köyüne döndüler.

    Konaklı köyünün imamı amcalarının oğlu idi. O kişi bu görevden ayrılınca köy halkı görevi kendilerine teklif ettiler. Şeyda Hazretleri kendi köyleri olması sebebiyle kabul etmek istemedi. Ancak ısrar üzerine onlara iki şart koştu. Bunlardan biri davul-zurnalı düğünlerin terk edilmesi ve kadın erkek bir arada oynamamaları idi. ikincisi ise beraberlerinde getirdikleri talebelerin bakımını üstlenmeleri idi. Köylüler bu şartları kabul ettiler. Şeyda Hazretleri orada küçük bir medrese yaparak, üç yıl ikamet ettiler.

    O günlerden kalan bir anı şöyledir: Köy halkından birisi başka bir köyden kız istedi. Kız tarafı davul-zurnalı düğün isteyince şu cevabı verdi; «Kızınızı altınla süsleyip verseniz de, biz imamımıza söz verdik. İsterseniz vermeyin.» diyerek karşılık vermişlerdir. Üç yıl sonra kendi tabirlerince; oradaki nasipleri bitti ve köylülerden birisi düğününü bu şekilde yapınca oradan ayrıldılar. O dönemde bazı geceler hayırlı bir yer ve hayırlı bir nasip dileyerek ağladıklarını anlatıyorlar.

    O sıralarda Gavs Hazretleri (k.s.) vefat etmişler ve Sevda Muhammed Raşid Hazretleri (k,s.) irşada başlamışlardı. Muhammed Raşit Hazretleri, Şeyda Hazretlerini Menzile davet ettiler. Bu davet üzerine yanlarında Molla Abdussamed olduğu halde menzile geldiler. Yirmi küsur yıl orada hizmet ettiler Hâlâ o günleri anarken." Keşke bütün ömrümüz hizmetlerinde geçseydi. Allah (c.c.) onlardan razı olsun." diyerek gözleri doluyor

    Seyda Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretlerinin ölümünden sonra altı ay teberrüken Menzil'de kaldıktan sonra, Seyyid Muhammed Raşid Hz. nin hayatta iken işaret buyurdukları Konya'ya hicret ettiler. Halen Konya'nın Ankara yolu üzerinde


    “Şeytanı yakanların yanına gittim .Şeytana o köpeğe inanma deder ve benim halimi bildiler.”yalanı (S.71)

    «Bir gün rüya aleminde ya da hal esnasında gördüm ki, şeytan çıplak olarak insanlarla oynuyor. Ona dedim ki: "Ey Lain, sen o kadar hayasızsın ki, insan- lara çıplak olarak oynuyorsun.» Şeytan. "Bunlar insan mıdır? Bunlar insan değil ki, ben onlardan haya edeyim. Bunların Allah'la hiç bir alakası yoktur" diye karşılık verdi. Ona "Peki seni yakan insanlar kimdir?" diye sordum. Şey tan "Filan camiye git, orada bazı insanlar görürsün, işte onlar beni yakıp mahvettiler" diye cevap verdi. Bu halden sonra uyandım baktım ki, gece yarısıdır. Hemen camiye gittim ve şeytana "Onlar seni ne ile yakıyorlar?" diye sordum. Şeytan "Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen «Allah» diyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar" diye cevap verdi. Bundan sonra o adamların yanına gittim, selam verdim ve birisi bana dönerek "Sen o köpeğe inanma" dedi. Anladım ki onlar, benim bu halimden haberdardırlar.»

    İşte onlar, daima Allah-u Zülcelâl ile beraber bulunuyorlardı, insan Allah'la beraber bulunduğu zaman, Allah-u Zülcelâl'in kudret ve azametinin karşısında kimsenin duramayacağını anlar. Onun için sahabiler, Hz. Peygamber (a.s.v.)'a «Ya Resulallah, evliya kimdir?» diye sormuşlar. Hz.Peygamber (a.s.v.) «Kim onun yanına giderse ona Allah'ı hatırlatır.» diye cevap buyurmuştur. Çünkü evliyalar daima Allah-u Zülcelâlden bahsederler. Onun için her zaman iyi kişilerle beraber olup, onların sohbetlerine gitmek gereklidir. Bu konuda Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

    "Sadıklarla, (doğrularla) beraber olun." (Tövbe:119)

    Bir mürşid-i kamile,
    «Sizin işiniz nedir, ne ile meşgulsünüz?» diye sorduklarında, «Bizim işimiz, çözmek ve bağlamaktır.» cevabını vermiş, tekrar «Bağlamak ve çözmek ne demektir bizi aydınlatır mısınız ?» diye sorduklarında, şöyle cevap buyurmuştur: «Biz, bize gelen kimselerin kalplerini dünyadan çözer, ahirete bağlarız.»

    İşte bu söz, çok doğru bir sözdür. Allah'a ulaşabilmek için bir Allah dostuna ihtiyaç vardır. İnsan ancak bir Allah dostu vasıtasıyla Allah'a ulaşabilir. Bu yolu takip etrnek lazımdır. Aksi halde Allah'a ulaşmak çok zor olur.

    İnsan devamlı zikir ve sohbet meclislerine gittiği zaman, günahkar da olsa, Allah-u Zülcelal'in af ve mağfiretine mazhar olur . Nasıl, kar güneşin karşısında eriyorsa, günahlar da o şekilde eriyip yok olur. Allah-u Zülcelâl, daima kendine ibadette bulunmayı hepimize nasip etsin. İnşaallah-u Teâlâ.



    Şeytanla Abdulkadir Geylani konuştuğu yalanı (S.121-122)

    Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s.) bir gün dışarda iken, şeytan bir bulutun içine girerek nur şekline girdi ve ona;

    «Ey Abdulkadir, sen hakiki olarak makamına eriştin. Artık senin ibadet ve taatına lüzum yoktur.» dedi.

    Şeyh Abdulkadir-i Geylani;

    «Ey lain sen bana ne diyorsun, çık oradan!» dedi.

    Şeytan;

    «Eyvah, sen beni nasıl bildin.» diye sordu.

    Şeyh Abdulkadir Geylani;

    «İlmin bereketiyle bildim. Çünkü senin sesin bir taraftan geliyordu. Eğer Allah'ın sesi olsaydı, O'nun sesi her yerden gelecekti. Bunun için biliyorum ki, sen şeytansın.» diye cevap verdi. Bunun üzerine şeytan;

    «Hakikaten sen ilmine kurban ol, çünkü senin gibi bu makamda olan yetmiş bin evliyayı küfre götürdüm.» dedi.

    Şeytan bir gün İmam-ı Şafii'ye ;

    «Beni dilediği şekilde yaratan ve dilediği şekilde kullanan, istediği zaman cennet ve cehenneme atacak olan Allah adil mi yoksa zalim midir?» diye sorar.

    İmam-ı Şafii biraz düşündükten sonra;

    «Şayet seni, senin arzuna uyup da yaratmışsa zulmetmiştir. Yok şayet kendi dilediği gibi yarattıysa, o dilediğini yapar.» cevabını verir.

    Şeytan sonra İmam-ı Şafii'ye;

    «Ey Şafii, ben bu sorumla yetmiş bin abidin fikrini bulandırıp onları kulluk tan alıkoydum." der.



    Allah adına uydurulan masal (S.201-202)

    İsrailoğulları arasında bir abid kişi vardı. Geceleri Allah-u Zülcelâl'e ibadet eder, gündüzleri de malını halka satardı. Hemen her zaman da, nefsine, «Ey Nefsim, Allah'tan kork» derdi. Günlerden bir gün, yine malını satmak için, evinden çıkü. Şehir yöneticisinin kapısının önüne geldi, malının adını söyleyerek seslendi. Yöneticinin karısı baktı ki; kapı da satıcı bir erkek, yüzü de pek güzel, benzerini görmemiş.. Kadının nefsi o abid erkeği çekti ve onu evine çağırarak; "Ey satıcı, elbiseni çıkar, ipekli elbise giy, istediğin kadar da buradan mal al" dedi. Satıcı abid nefsine hitaben " Ey nefsim Allah'dan kork" dedi. Kadın, «Vallahi, kendini bana teslim etmedikçe kapıyı açmam» dedi. Sancı abid,-yine nefsine «Ey nefsim. Allah'tan kork» dedi. Daha sonra, bir saat kadar, o kadının elinden kurtulma çarelerini düşündü ve kadına «Ey yönetici karısı, bana mühlet ver. Abdest alayım ve iki rekat namaz kılayım» dedi. Abid. abdest aldı, evin damına çıktı ve orada iki rekat namaz kıldı. Namazdan sonra yere baktı ki yer yirmi zira kadar yüksektir.

    Daha sonra, gözlerini göğe dikti. Rabbi'ne münacaat edip ağlaya ağlaya «Ben, sana yetmiş senedir kulluk ediyorum, beni o kadının elinden kurtar, yoksa o kadına kapılacağım" dedi. Bundan sonra, kendisini damdan aşağı attı.

    O kendini damdan aşağı atar atmaz, Allah-u Zülcelal, Cebrail (a.s.)'a «Kulumun elinden hemen tut, benim cezama çarpılma korkusundan kendisini damdan aşağı attı, yere düşmeden yetiş» buyurdu. Cebrail (a.s.) hemen indi, yere düşmeden satıcı abidi tuttu ve yere oturttu. Bundan sonra abid, kadının şerrinden kurtulup evine gitti. Ailesinin yanına gittiği zaman çok acıkmıştı. Ağlamaklı ve hüzünlü bir şekilde kadının yanına Oturdu.

    Tam bu sırada, komşularından bir adam geldi ve ödünç olarak bir ekmek istedi. Abid, o adama «Vallahi, günlerdir bizde ekmek yok, istersen tandıra da bakabilirsin» dedi. Ödünç ekmek isteyen, tandıra baktığı zaman gördü ki; tan dırda taze pişmiş ekmek var. Durumu abide haber verdi. Birlikte ondan yediler. Abidin karısı bu işe şaşırdı ve «Bu keramet sendendir, benden değil. Bunun sırrı nedir?» diye sordu. Abid, işin sırrını açıkladı ve hep birlikte Allah-u Zül-celâl'e şükrettiler. Bu arada Allah-u Zülcelâl'in ayet-i kerimede buyurduğu şu mana zuhur etmişti:

    «Bir kimse, Allah için takva yolunu tutarsa... Allah ona bir çıkış yolu nasib eder, ummadığı yerden de rızkım yollar.» (Talak: 2-3)



    Mehdi ile ilgili uydurma rivayetler (S.261-263)

    «Kıyamet kopmadan önce, Allah-u Zülcelâl benim evladımdan birisini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi babamın ismi gibi olur ve dünyayı adaletle doldurur. Ondan önce dünya zulümle dolu iken, onun zamanında dünya adaletle dolar».

    Rivayetlerin çoğunda onun ismi Muhammed olarak geçer, bazı rivayetlerde ise, Ahmed diye anlatılır. Babasının adı Abdullah'tır. Çünkü Tirmizi'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte Hz. Peygamber (a.s.v.) şöyle buyurmuştur:

    «Onun ismi ismime, babasının ismi de (babamın ismine) muvafık olacaktır»

    Mehdi (a.s.)'ın şemaili: açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, dişleri parlak ve seyrek bir kişidir. Sağ yanağında, inciyi andıran, bir yıldız gibi yüzünü aydınlayan bir işaret vardır. Sakalı sık, omuzunda Hz. Peygamber (a.s.v.)'ın nişanı vardır. Uylukları uzundur, rengi Arap rengidir. Dilinde ağırlık vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman, sağ elini sol dizine vurur. Otuz ile kırk yaşı arasında olacaktır. Allah'a kargı son derece boyun eğicidir. Üzerinde iki pamuk abası vardır. Ahlâk bakımından Hz. Peygamber (a.s.v.)'a benzer.

    Mehdi (a.s.), Hz. Peygamber (a.s.v.)'ın yolunda gidecek, uyuyan kişiyi uyandırmayacak, kan da akıtmayacaktır. İhya etmedik sünnet, kaldırmadık bid'at bırakmayacaktır, Ahir zamanda aynı Hz. Peygamber (a.s.v.) gibi dinin icablarını yerine getirecektir. Zülkarneyn ve Süleyman gibi bütün dünyaya hakim olacaktır. Salibi (haçı) kıracak, domuzu öldürecektir. Müslümanlara bütün her şeyi geri verecektir. Yeryüzü zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır. Her- şeyi hak ve adalet ölçüleriyle eşit bir halde taksim edecektir. Böylece yer ve gök sakinleri ondan razı oldukları gibi, havadaki kuşlar, ormandaki yırtıcı hay-vanlar; denizdeki balıklar bile memnunluk duyacaktır.

    Ümmet-i Muhammed içinde O'ndan memnun olmayan hiç bir fert kalmayacaktır. İyi ve kötü insanlar, onun zamanında görülmemiş bir nimete boğula cak, gökten bolca rahmet yağacak, yerlerde bereket artacak, bütün defineler bulunacak, bütün ülkeler ona kapılarını açacaktır. Her taraftan arıların kovana gelip sığındığı gibi, ona gelip sığınacaklar.

    İnşaatlara, ilkin olduğu gibi, gökten üç bin melek inip, muhaliflerinin yüzüne ve arkasına darbeyi indirecektir. Meleklerin başında Cebrail (a.s.), sonunda mi- kail (a.s.) bulunacak, O'nun zamanında kurtla koyun bir arada otlayacak, ço cuklar yılan ve akreple oynaşacak, insanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacaktır. Tefecilik, veba, zina, içki gibi fena ahlaklar kalkacak ömürler uzayacak, emanetler yerine teslim edilip kötüler helak olacaktır .

    Mehdi (a.s.)'ın beraberinde Hz. Peygamber (a.s.v.)'ın gömleği, kılına ve sancağı bulunacaktır. O sancak ki. Hz. Peygamber a.s.v.Vın vefatından bu güne kadar hiç açılmamıştır. Mehdi (a.s.)'ın zuhuruna kadar da açılmayacaktır. Onun sancağında «El-Biatu Lillah (Allah için biati» ibaresi vazıh olacaktır. Basında bir sarık bulunacak. Bu sarığın içinde bir adam çıkıp Mehdi'yi göstererek «İşte Allah'ın halifesi Mehdi! Ona uyunuz!» diye haykıracaktır. İnsanların kalpleri zenginleşecek, yeryüzü bereketle dolacak, Ka'be'nin altından define çıkaracaktır. Yahudiler onu görünce, birazı müstesna müslüman olacaklar, israiloğullarına deniz ikiye bölündüğü gibi, ona da bölünecek, arasından rahatlıkla geçip gidecektir. İsa (a.s.v.) ile buluşacak ve İsa (a.s.) onun arkasında namaz kılacaktır. Üzerinde Peygamberin alameti bulunacaktır.

    İste Mehdi (a.s.)'dan bu kadar bahsetmek sebebi sudur: bazı insanlar herkes bir yerde şu Mehdi midir, bu Mehdi midir? diye soruyorlar. Halbuki Mehdi (a.s.) r işte anlattığım bu özelliklere sahiptir. Zamanımızdaki bazı sapık insanlar kendilerini Mehdi yada peygamber olarak müslümanlara lanse ettiriyorlar. Halbuki Mehdi (a.s.) Hz. Peygamber (a.s.v.)'ın yaşadığı gjbi yaşayacak ve onun ahlâkı Hz. Peygamber (a.s.v.)'ın ahlâkı gibi olacaktır. Hz. Peygamber (a.s.v.)-dan sonra da peygamber gelmeyecektir. Yalnız İsa fa.s.) ahir zamanda, Dı meşk'de Emevi Camii'nin doğusundaki beyaz minareye inecek ve Hz. Peygam ber (a.s.v.)'ın şeriatıyla amel edecek, yeni şeriat getirmeyecektir.

    Dediğim gibi, yalancı mehdi'ler ve yalancı peygamberler, tarih boyunca ve çeşitli devirlerde türlü kılıklarda kendilerini ortaya atmışlardır. Bunlar gibi yalancılar halen vardır ve kıyamete dek devam edip gidecektir. Ne var ki, her devrin yalancı mehdileri ve yalancı peygamberleri, kendi devirlerinde yaşayan insanları kandırabilecek şekilde ortaya çıkarlar.

    Deccal de kıyamete yakın bir zamanda çıkacaktır. İbn-i Kesir'in anlattığına göre: Allah-u Zülcelâl ilk önce şeytanı insanlara bela ettiği gibi, sonunda da Deccal'in insanlara musallat edecektir. Deccal çıktığı vakit, dünvavı felaket bulutları-kaplayacak, kendisi rüzgar önünde bulut gibi gidecek, yetmiş bin yahudi ona katılarak ve bütün dünyayı dolaşacaktır. Medine'ye gelmek istedi ğinde melekler ona engel olacaklar ve şehre giremeyecektir. Bir cemaat gelip Deccal'a inanacak, Decaal onların isteklerini yerine getirecek. Başka bir cemaati davet edecekse de onlar kabul etmeyeceklerdir. Bir harabeye uğradığı vakit, emri üzerine orada ne gibi hazine varsa dışarı çıkacak, mezarlıktan insan lar suretinde şeytanlar çıkacaktır. Bir yanında su ve bir yanında ateş olacak. Kendisine uymayanları ateşe atacak, uyanları da suya bırakacaktır. Gerçekte ona uyanların durumu kötüdür, asıl yanacak onlardır. Deccal'in alnında "Ka fir" diye yazılıdır ve bir gözü de kördür.

    Daha sonra Allah-u Zülcelâl, Dımeşk'de Emevi Camii'nin doğusundaki be-yaz minareye iki ellerini meleklerin omuzlarına dayamış olduğu halde İsa (a.s.)'ı indirecek ve İsa (a.s.)'ın yüzünden inci tanesi gibi terler dökülecektir. Misk saçan kokusu, on beş kilometreden duyulacaktır. Sonra Kudüs'ün Led kapısın- da Deccal ile karşılaşacak ve onu harbesi ile vurup öldürecek ve Deccal'in kanı yerin dibine kadar akacaktır. Sonra İsa (a.s.) cenneti bir kavme müjdeleyecek ve onlar da ona uyacaktır. Sonra Allah'ın vahyi üzerine İsa (a.s.) cemaatle birlikte Tûr-i Sina'ya çekilecek, bir taraftan Ye'cüc ve Me'cüc bütün mefsedet ve mel'anetleri icra edeceklerdir. Kudüs'e geldiklerinde; «Yer yüzünde ne kadar, insan varsa öldürdük, simdi de göklerdekileri öldürelim» diyecekler ve oklarını havaya kaldırıp atacaklar. Sonra Allah-u Zülcelâl küçük böcekleri bun lara musallat edip, onları helak edecektir. Sonra Tûr-i Sina dağında adamları ile birlikte yere inen İsa (a.s.), bunların leş kokularından kurtulmak için dua edecektir. Allah-u Zülcelâl de leş kaldıran kuşlarını gönderip bunları denize döktürecektir. İşte bu sırada Öyle bir düzenlik olarak ki, kurt koyun ile yürüyecek ve yıkılan şehirler yeniden tamir edilecektir... Hz. Peygamber fa.s.v.1 bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

    İsa (a.s.) yeryüzüne inip bütün put ve haçları kırdıktan ve yeryüzünü ada letle düzenle koyduktan sonra Mehdi ile buluşacak ve aralarındaki anlaşma neticesinde, Mehdi imam olup namazı kılacaklar ve İsa (a.s.) yedi yıl halifelik yapacaktır»

    İsa (a.s.) yeryüzünde iken güneş batıdan doğacaktır. Artık bunu gören herkes imana gelecek, fakat kıyamet alametleri kesin olarak görüldüğü için, bundan sonraki iman makbul olmayacaktır. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

    «Güneş battığı vakit yine doğudan doğmak için Allah'tan izin ister, fakat kendisine bu izin verilmez de Batıdan doğar. Hatta güneş üç gün geçtikten sonra doğacaktır. Gece ibadet edenler bunun farkına varıp tövbe ve istiğfar ederler. Güneş batıdan doğup tam zeval yerine geldiği vakit, ay da aynı yere gelmiş olacak ve orada ay ile güneş tutulması olacaktır. Bir süre sonra açılacak ve yine Batıdan batacaktır. Sonra eskisi gibi Doğudan doğup Batıdan batacaktır. Ancak bundan sonra tövbe kapısı kapanmış olacaktır»

    Bu olaylardan sonra İsa (a.s.) Medine'ye gidip, orada bir kadın ile evlenir ve kız çocukları olur. Yeryüzünde tam kırk yıl kaldıktan sonra vefat eder ve Hz. Peygamber (a.s v)'ın yanına defnedilir

    Sohbetler 1 – Şeyh Muhammed Konyevi, Ümran Yayınları, Ankara 1998
  7. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Sohbetler 2 – Şeyh Muhmmed Konyevi


    “Ey habibim, sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım.”yalanı (S.13)

    «Ey Habibim, Sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım.» Bu söz hadis-i kudsi olarak söylenmiş ise de sahih rivayete göre, hadis-i kudsi olmayıp, bazı evliyalara ilham yoluyla gelmiş olan bir kelamdır.

    Rüya ilim olmadığı için amel edilemez ve kitaplara yazılamaz (S.27)

    "Gördüm ki, kıyamet kopmuş, insanlar da mahşer meydanında toplanmışlar. Terazi kurulmuş ve Sırat köprüsü uzatılmış. Önce Abdülmelik b. Mervan'ı getirdiler ve kendisine; «Şu Sırat köprüsünün üzerinden geç!» dediler. Ayağını Sırat köprüsünün üzerine koydu, yürümek istedi ve bir iki adım atmadan cehenneme düştü. Bundan sonra Velid b. Abdülmelik'i getirdiler ve kendisine «Şu Sırat köprüsünün üzerinden geç!» dediler. Ayağını Sırat köprüsünün üzerine koyar koymaz, cehennem ateşine düştü. Diğer halifelerin hepsi de böyle oldu. Ya Emirü'l-müminin sonunda seni getirdiler.»

    Cariye böyle der demez, Ömer b. Abdulaziz bir bağırış bağırdı, şiddetli bir şekilde çırpınmaya başladı. Tıpkı ağa giren bir canlı balık gibi, başını yere vurup duvara çarpıyordu. Diğer tarafta cariye «VALLAHi, seni cennette gördüm. Sen Sırat köprüsünü selametle geçtin» diye bağırıp duruyordu. Ne var ki, Ömer b. Abdulaziz, çırpınmasından vakit bulup onun anlattıklarını anlayamıyordu.

    Dediğim gibi, cemaat halinde kılınan namazların ilk tekbirinde yetişmekte çok çok sevap vardır.



    Zülkarneyn ile bir cemaatin tartışması yalanı (S.46)

    Zülkarneyn, zamanında, bir yere giderken garib bir cemaat gördü. Kendi evlerinin arasında kabir kazmışlar ve yemekleri de ottan ibaretti. Zülkarneyn yerine gittikten sonra onların ileri gelen büyüğüne bir elçi gönderdi. Fakat adam «Benim Zülkarneyn'e ihtiyacım yoktur. Eğer onun ihtiyacı varsa o yanıma gelsin» dedi. Elçi durumu Zülkarneyn'e anlatınca «Hakkikaten benim ona gitmem lazımdır» diyerek kalktı ve yola çıktı. Onların yanına gidince «Siz gelmediniz işte biz geldik» dedi. Adam «Doğrudur, çün'kü bizim sana ihtiyacımız yoktur" dedi. Zülkarneyn «Ben hiç böyle bir cemaat görmedim, neden evlerinizin arası) na kabir kazdınız?» diye sordu. Adam «Bu kabri daima ölümü hatırlamak içirt kazdık. Bu kabir önümüzde olduğu zaman, daima ahiret aklımızda oluyor ve daha çok ibadet alıyoruz» dedi. Zülkarneyn «Peki neden yemek yemiyorsunuz?»' diye sordu. Adam «Eğer yemek yersek vücudumuz büyür ve o vücudu, bu kabrin \ içinde kurtlar yiyecektir. ALLAH'ın otu çoktur ondan yiyoruz.» dedi.

    Bundan sonra bir kafatası eline aldı «Bu kimdir, biliyor musun?» diye sordu. Zülkarneyn «Hayır, bilmiyorum» diye cevap verdi. Adam «Bu da senin gibi bir padişah idi. Onun mülkleri, hâzineleri vardı ve o kadar zalim idi. Bak sonu ne oldu!..» dedi. Adam elini başka bir kafatasının üzerine koyarak «Bu da adaletli bir insandı. İşte onun sonu da böyle oldu» dedi. Adam daha sonra elini Zülkarneyn'in başına koydu ve «Acaba bu baş öldükten sonra zalim padişah gibi mi, yoksa adaletli bu kimse gibi mi olacak?» dedi. Bu esnada Zülkarneyn ağlamaya başladı ve «Senin bu nasihatin bana yeter. İstersen her gün bana nasihat etmek için vezirim ol.» dedi. Adam «Hayır! bütün dünyayı bana versen yine de olmam. Ben halimden memnun" dedi.



    “ALLAH onun ruhunu huzuruna çağırdı.” Yalanı (S.57)

    Ebu Said el Hudri (r.a.) anlatıyor:

    "Bir insan vardı... Dünyada yapmadığı günah kalmadı. En sonunda eceli gelip öleceği vakit kendi vasiyetini yaptı. Şöyle vasiyet etti; "Ben öldükten sonra benim vücudumu parça parça yapın. Parçalarımı ateşte yakın. Bir kısmını denizlere, bir kısmını dağlara, bir kısmını rüzgara savurun, atın. Ayrı ayrı yerlere dağıtın" diye vasiyet etti. Vefat ettikten sonra ALLAH-u Zülcelâl onun ruhu nu huzuruna çağırdı ve sordu "Senin niyetin, maksadın ne idi?Niçin böyle vasiyette bulundun?.." Onun ruhu; "Yarabbi! Benim işlemediğim günah kalmamıştı ve senin azametinden korktuğum için, ben de böyle bir vasiyette bulundum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Ecelim de gelmişti, Ya rabbi ben senin, korkundan böyle yapmalarını vasiyet ettim. Benim maksadım buydu" dedi.



    Bir müminle kafirin balık yakalaması yalanı (S.66)

    Anlatıldığına göre zamanın birinde, bir mümin ile bir kâfir balık ayına çıkmıştı. Kâfir, putların adını anarak ağını atıyor ve ağını yukarı çektiğinde balıkla dolu olduğunu görüyordu. Mümin ise ALLAH'ın adını anarak ağını atıyor ve ağını çektiğinde hiç balık tutamıyordu. Nihayet akşam üzeri ağına bir balık takıldı. Fakat o da sıçrayarak tekrar dereye atlayıverdi. Böylece mümin bir tek balık bile tutamazken, kâfir balık dolu torba ile geri dönmüştü. Bu durum, müminin koruyucu meleğini üzmüştü. Fakat gökyüzüne çıkınca, Allan ona müminin Cennetteki yerini gösterdi. Melek orayı görünce; 'VALLAHi, o buraya gelecek olduktan sonra, karşılaştığı hiç bir tersliğin zaran yoktur." dedi.

    ALLAH aynı meleğe bir de kâfirin yerini gösterince. 'VALLAHi, o sonunda buraya gelecek olduktan sonra, eline geçen bir dünya nimeti kendisine yaramaz." dedi.


    Hz. Peygamber (a.s,v.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu anlatılmıştır:

    “Sabır üç türlüdür; şöyle ki; musibete sabır, taata sabır, mahiyetten uzak durmaya sabır.”



    Şeytanın Hz. Musa'ya ALLAH'a şöyle beni affetsin yalanı (S.71-72)

    Rivayet edildiğine göre şeytan birgün Hz. Musa'ya (a.s.) gelerek, kendisi ne; «Sen ALLAH tarafından seçilerek peygamber olarak gönderilmiş ve doğru dan doğruya onunla konuşma mazhariyetine erişmiş bir kimsesin. Ben de ALLAH'ın mahlukatından biriyim. Rabbine karşı tövbekar olmak istiyorum ona söyle de tövbemi kabul etsin.» dedi. Hz. Musa (a.s.) duyduğu bu sözlerden dolayı sevindi. Hemen su isteyerek abdest aldı ve ALLAH'ın dilediği kadar namaz kıldıktan sonra, Rabbine; «ALLAHım şeytan senin mahlukatından biridir. Senden tövbesini kabul etmesini istiyor, onun tövbesini kabul et!» diye dua etti. Bu sırada kulağı na, «Ya Musa, o tövbe etmez.» diye bir ses geldi. Fakat Musa yine, «Ya Rabbi. o tövbesini kabul etmeni istiyor.» dedi. Bunun üzerine ALLAH (c.c.), vahiy yolu ile Musa'ya (a.s.) duasını kabul ettiğini bildirerek; «Şimdi Şeytana söyle de, Ademin (a.s.) mezarına secde etsin. Ben de tövbesini kabul edeyim» buyurdu. Bu vahiy karşısında çok sevinen Musa (a.s.), hemen geri dönüp şeytana durumu anlattı. Fakat şeytan, Musa'nın (a.s.) anlattıkları konusunda küplere bindi ve büyük bir kibirlilik edası ile; «Ben ona diri iken secde etmemiştim, hiç onun ölüsüne secde eder miyim!..» dedi. Böyle dedikten sonra Hz. Musa'ya (a.s.) dönerek, "Ya Musa, benimle Rabbin arasında şefaatçi olduğundan dolayı hakkın var. Bu yüz den sana 3 öğüt vereyim, şu üç durumda beni hatırlayıver:


    "Öfkelenince beni hatırla Çünkü o sırada ben vücudunda dolaşan kari gibi kalbinde dolaşırım. Düşmanla karşılaştığın an beni cephede hatırla. Çünkü düşmanı ile karşılaşınca insanoğluna sokulur ve ona eşini, ailesini, malımı ve çocuklarını hatırlatırım ki; cepheden kaçıversin. Sakın namahrem kadınlarla oturma. Çünkü ben o sırada, bir yandan undan sana ve bir yandan da senden o na gidip gelerek aranızda mekik dokurum."


    Ruhun alınmasında , ALLAH'a , Azrail'e iftira (S.75-76)

    Naklederler ki bir insanın eceli geldiği vakit Azrail (a.s.) onun ruhunu almaya gelir. İlk önce onun ağzından ruhunu almak ister. Eğer dünyada ağzı, dili zikirle, ibadetle hayrı anlatmayla meşgul olmuşsa, Azrail (a.s.)'a izin vermeye cektir, ben kabul etmiyorum diyecektir. Çünkü ben hep ALLAH-u Zülcelâl'in zik ri ve ibadetiyle, hayırla meşgul oldum diyecektir, bırakmıyorum diyecektir. Azrail (a.s.) ALLAH-u Zülcelâl'in huzuruna geri dönecektir. Bakın ibadet, ALLAH-u Zülcelâl'in zikri, Azrail (a.s.)'ı bile perişan ediyor. Neden?.. Çünkü o da ALLAH-u Zülcelâl'in elinde..

    Azrail (a.s.) ALLAH-u Zülcelâlin huzuruna varınca diyecek ki; «Ya Rabbi, se- nin kulun beni perişan etti, onun ruhunu ağzından almak istedim bırakmadı» ALLAH-u Zülcelâl; «Git başka bir yerinden al» diyecek... Azrail (a.s.) bu sefer gelip ellerinden ruhunu almak isteyecek. Eller de «Hayır, ben ALLAH için sadaka yerdim, ALLAH için hizmet ettim» deyip izin vermeyecek. Azrail (a.s.) umutsuz kalacak Ayakları tarafından yaklaşacak. Ayaklar da, «Ben camiye gittim, hayır (işlerine koştum, namaz kıldım» deyip izin vermeyecek. Böylece Azrail (a.s.) nereden giderse gitsin, o kul salih bir kişi ise, her azası ALLAH-u Zülcelâl'in emirlerine uyduysa, hiç bir aza ona izin vermeyecektir, Onun ruhunu alması için Azrail (a.s.), yine ALLAH-u Zülcelâl'in huzuruna çıkıp; «Ya Rabbi, senin kulun bırakmadı ki, onun ruhunu alayım. Onun ruhunu almam için, benim için hiçbir tarafından yol yok.» der. Eğer biz ALLAH-u Zülcelâl'e aşık isek, ALLAH-u Zülcelâl'in zikrine aşık isek, ALLAH-u Zülcelâl Azrail (a.s.)'a diyecek ki; «Benim ismimi onun karşısına koy, onun ruhu bana aşık olduğundan, be nim ismimle meşgul olacak ve onun ruhu ağzından birden çıka cak, sen hiç zahmet çekmeyeceksin" diyecektir .



    Mezarın başında selavat getirme ve cennet kazanma yalanı (S.105)

    Bir gün bir kadın, Hasan-ı Basri (k.s.a.)'nin yanına gelmiş. Kadın, kızının öldüğünü ve Hasan-ı Basri'den bir dua öğrenip, onun kabrindeki halini öğrenmek istediğini söylemiş. Hasan-ı Basri'nin ona bir dua öğretmesi üzerine gitmiş. Kadın, bir müddet sonra geri gelip, «Ben kızımı katrandan bir cehennem elbisesi giymiş ateşte yanıyor gördüm» denir. Bunun üzerine, Hasan-ı Basri de aynı duayı okuyup gece yatmış ve kadının kızını cennet bahçelerinde görüp, bu hale şaşırmış. Oysa ki, kızını annesi, bir kaç gün önce cehennem ateşinde yanarken görmüştü. Kıza sormuş «Sen cehennem ateşinde yanmıyor muydun, oysa şimdi, cennet nimetleri içindesin, nasıl oldu bu?» diye. Kız «Doğrudur. Bir kaç gün önceye kadar halim perişandı, fakat mezarlığın yanından bir ALLAH dostu geçerken bir defa salavat getirdi ve sevabını bizlere bağışladı. Bizim me zarlıkta tam 500 kişi vardı. Biz bu sevabı paylaştık ve bana düşen pay ile cennet nimetlerine kavuştum» demiş.



    Veliye “Senin amelin kabul olunmaz” diye bir nida geldi yalanı (S.106-107)

    Bir evliya vardı. Devamlı dua eder," amelinin kabul olup olmadığını merak ederdi. Bir gün «Senin amelin kabul olunmaz» diye bir nida geldi. Evliya, çok üzüldü ve sebebini sordu «Çünkü senin hanımın filan yere gittiğinde, orada namazını kılmadı» diye cevap geldi. Hemen gidip hanımına durumu sordu, o da doğru olduğunu, namazı kılamadığını söyleyince, O evliya «Seni ALLAH Rızası için boşuyorum dedi». Sonra tekrar ibadet yaptı ve dua etti. Bunun üzeni ne «Şimdi senin amelin kabul olundu» diye bir daha nida geldi.

    İşte, namazı kılmanın ağırlığı böyledir. İnsan sadece kendinden değil, aile etrafından da sorumludur.



    Muaviyeyi Şeytan'ın namaz kıldırması yalanı (S.126)

    Hz. Muaviye (r.a) bir gün yatarken birisi geldi ve Onu kaldırdı. Hz. Muavi-y e (r.a.) kalkınca baktı ki, karşısında duran insan kılığına girmiş şeytandır. Dedi «Ben biliyorum sen şeytansın ama, beni niye kaldırdın?» Lain; «Ben filan [yerden gelen bir yolcuyum, namaz vakti geldi, baktım uyuyordun!.. Onun için seni kaldırdım» dedi. Hz. Muaviye (r.a.) ona «Ben seni tanıdım, şimdi söyle, niye beni kaldırdın?» deyince, Lain «Bir Ashab-ı Kiramdan birisi yatıyordu. Ezan okundu. Abdest alıp da cemaat gitti, fakat tam kapıdan içeri girdiğinde, Hz. Peygamber (a.s.v.) Ashab-ı Kiram'la beraber namazı kılıp dağıldılar. Bu nun üzerine o sahabe bir "ah!" çekti, onun bu ahından arş-ı ala titredi. Onum o "ah!" çekmesinden dolayı, ALLAH-u Zülcelâl, o günün bütün insanlarının na mazlarını o "ah!" üzerine kabul etti. Sen de kalk namaza yetiş, sen de ah! çekme diye seni kaldırdım» dedi. İşte onlar ibadetlerine böyle düşkün idiler. İşte lain insana böyle düşmandır. İbadetlerini, zikirlerini yaptırmamaya çalışır. Bu da olmazsa, insanı ALLAH katında sevapları çok olan ibadet ve zikirlerden alıkoymaya çalışır. Yani insanı derecesinin artmaması, az sevap alması için elinden geleni yapar. Ondan dolayı lain, düşmanımızdır. Onun gibi yapmamak lazımdır. Ona uymamak , daima onu düşman olarak bilmek lazımdır.



    “Peygamber efendimizin ilk hali tasavvuf hali idi.” Yalanı , iftirası (S.146-147)

    Sözün kısası, bu sofiyye yolu hakkında ne denebilir ki? Bu öyle bir yoldur ki b u yolun birinci şartı olan temizlik kalbi tamamıyla ALLAH Tebareke ve Teâlâ'- an başka herşeyden temizlemektir. Namazın iftitah tekbiri yerine geçen anahtarı ise kalbini ALLAH'ın (c.c.) zikri ile kaplamaktır. Onun nihayet ve sonucu tamamıyla kendinden geçip ALLAH'ın (c.c.) azametinde fani olmaktır. Bu ma çam tarikatın başlangıcında meydana gelen irade ve çalışmayla elde edilebilecek hallere göre tasavvuf yolunun sonucu sayılır. Yoksa fena makamı hakikatte tarikatın başlangıcıdır. Bu yola koyulanlar için bundan evvelki haller, sokak kapısı ile evin asıl kapısı arasındaki avlu mesabesindedir.

    Tarikatın Başlangıcından itibaren keşif ve müşahedeler başlar. Öyle ki onlar uyanık iken Melaike-i Kiramı, Peygamberlerin ruhlarını görürler, onların sesle rini işitirler, onlardan birçok fayda elde ederler. Daha sonra onların siret ve misallerini görmekten hal ve makamları öyle derecelere yükselir ki, bunları ifade etmeye sözün sınırları dar gelir. Bu makamla ilgili olarak söz ile bir şeyler anlatmaya çalışan aşikar bir hata ve yanlışlığa ister istemez düşer.

    Hülasa tarikatta ALLAH'a (cc) yaklaşmâ bakımından iş o raddeye varır ki, ulaşılan bu dereceyi bazıları ALLAH'a (c.c.) hulul etmek, O'nunla ittihad, bazıları da O'na vasıl olmak sanır. Halbuki bu üç itikadda yanlıştır.

    Sonuç olarak tasavvuf yolunda yaşayarak kendisine bir şey nasip olmayan' insan peygamberliğin hakikatinden, isminden başka hiç bir şey idrak edemeyecektir. Hakikatte velilerin kerametleri Peygamber'in (a.s.v.) ilk zamanların da meydana gelen halleridir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ilk hali de tasavvuf hali idi. Peygamberlik gelmeden önce Hira dağı'na çekilir, orada Rabb'ine itaat ederdi. Hatta Araplar o zaman "Muhammed Rabb'ine aşık oldu "derlerdi. Bu bir haldir ki o yolda yürüyenler, onu zevkle ve tadarak öğrenir. Bu zevkten mahrum olanlar, sofilerin sohbetine devam ederlerse, onlardan işiterek, tecrübe ile ve hallerinin delaleti ile anlayabilirler. Kim onlarla beraber oturursa bu yakini, imanı onlardan alır. Dolayısıyla onlar öyle bir cemaattir ki sohbetlerin de bulunan ve yanlarında oturan şaki olmaz. Onların sohbetinde nasibi olmayan ve onlardan mahrum kalan kimse, apaçık delillerin ışığı altında bu halin mümkün olduğunu - İhya-u Ulumiddin adlı eserimizin acaibu'l-kalb bölümünde açıkladığımız gibi - öğrenebilir.

    Bir şeyi kesin delilleri ile gerçekleştirmeye ilim denir. Bu hali doğrudan doğruya yaşamak zevktir

    Sohbetler 2 – Şeyh Muhmmed Konyevi, Reyhani Yayınları, İstanbul 1998
  8. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Sohbetler 3 - Şeyh Muhammed Konyevi

    Behlül-ü Dana'nın Kur'an'a aykırı batıl cehennem anlayışı (S.6)


    Behlül-ü Dana bir gün bir yerden gelirken ona: "Nereden geliyorsun?" diye sormuşlar. "Cehennemden geliyorum, ateş , alacaktım fakat cehennemde ateş bulamadım" demiş. Onun konuşmasına hayret etmişler. "Cehennem ateşle doludur sen nasıl ateş bulamadın?" demişler. "Siz bana akılsız diyorsunuz ama asıl siz akılsızsınız" demiş. "Cehennemde ateş yoktur. Ateş insanın beraberinde, götürdüğü amelidir. Bu kötü amel cehennemde ona ateş olacaktır" buyurmuş. Eğer cehennemde ateş olsaydı, o ateş günahı olmayanları yaksaydı melekler, zebaniler orada çokça olmalarına rağmen ateş onları yakardı. Oysa ateş onları yakmaz. Orada herkes kendi kötü amelinin oluşturduğu ateşin içinde yanar.



    Süleyman (A.S.) ve Azrail'e iftira (S.27)

    Bir gün bir gençle bir kadın, nikahlarını yaptırmak için Süleyman Peygamber'in (as) yanına gelmişler. Hz. Süleyman--onların nikahlarını kıyar. Baktı ki ikisi de çok sevinçli., ferahlıktan uçacaklar, o kadar seviniyorlar. Azrail (as) Süleyman peygamber'in (a.s.) yanına gelir. "Ya Süleyman! Sen onların bu kadar sevinmesine, ferahlanmasına çok hayret ettin değil mi?" der. Hz.Süleyman (as) "Evet, ben bunlar kadar sevineni görmedim, sanki ebedül'ebed baki olarak yaşayacaklar" dedi. O zaman Azrail "Ya Süleyman! O gencin ruhunu almama beş (5)'gün kalmıştır dedi.

    Yine bir gün, Hz.Süleyman (as) bir adamla beraberken Azrail (as) oraya geldi. Azrail (as) o adama baktı ve şaşırdı Adam, Hz.Süleyman'a "Ya ALLAH'ın Peygamberi Benim Hint ülkesinde çok acil bir işim var. Beni oraya gönderebilir mi-sin? dedi. Yalvardı ona. Süleyman Peygamber (as) onun bu dileğim kabul etti ve ALLAH'ın emriyle, çok kısa bir zamanda onu oraya gönderdi. Biraz sonra Azrail (as) gelerek dedi ki "Ya Süleyman! Ben çok acayip bir olayla karşılaştım." "Nedir, ya Azrail?" dedi. Azrai1 (as): "ALLAH-u Zülcelal bana bu adamın ruhunu Hindistan'da almamı emretti. Ben de geldim baktım ki adam buradadır. Hindistan neresi burası neresi? Ben onun ruhunu nasıl Hindistan'da alacağım diye düşünürken, baktım ki o kendi kendine Hindistan'a gitmeyi istedi. Ben de gidip onun ruhunu aldım."



    ALLAH iki kaşının arası bin sene mesafe büyüklüğünde bir melek yaratmıştır yalanı (S.47)

    ALLAH öyle bir melek yaratmıştır ki, iki kaşının arası, bin (l000) sene mesafe büyüklüğündedir.. Onun dört tane yüzü vardır. Bir yüzüyle secde eder, "Ya Rabbi! Senin cemalin ne güzeldir, ne büyüktür." Bir yüzüyle de cehenneme bakar "Azap olsun. kahrolsun buraya giren şahıslara" der. Bir yüzüyle de cennete bakar Ne mutlu buraya girenlere" der. Diğer yüzüyle de Ramazan Ayı'nda oruç tutan, ibadet ve zikir yapanlar için istiğfar eder. Kıyamet Günü'ne kadar böyle yapmaya devam eder.



    Sahabeler tasavvuf dini ile amel etmişlerdir iftirası (S.57)

    ALLAH için Sadat-ı Kiram kendilerine ve sizlere, şunu tavsiye etmişlerdir. Ölünceye kadar, Sadat-ı Kiram'ın tasavvuf kurallarıyla amel yapın. Onların kural ve kaidelerini tatbik edip onların arkasından gidin, insanın en büyük kurtuluş kapısı budur.

    Vicdanlı olarak, İslam tarihine bakarsak, Hz. Peygamber'in ve Ashâb-ı Kiram'ın meşrebi üzerinde olanlar, tasavvuf ehli ve tasavvufla amel yapan şahıslardır. Ancak tasavvur ehlinin hayatı, onlarınkine uymaktadır. Niçin? Çünkü Peygamber (asv) ve Ashab-ı, kendi nefislerini görmemişler, yapıp ettiklerini yeterli görmemişlerdir.



    Şeytan Hz.Musa'ya tevbe etse ALLAH beni affeder mi? Diye sormuş yalanı (S.99-100)

    Şeytan -aleyhillane- bir gün Hz.Musa'nın yanına gelerek, ona şöyle dedi: "Ya Musa! ben ALLAH'ın katında çok kıymetlisin. ALLAH bütün kullarının arasından seni seçti, seninle konuşuyor. Ben de ALLAH'ın bir kuluyum, hata ettim, tövbe etsem ALLAH beni affeder mi?" Tabi, ALLAH'ın peygamberleri şefkat ve merhamet sahibi oldukları için Musa (as) hemen "Ben bunu ALLAH-u Zülcelâl'den isteyeceğim" dedi . ALLAH-u Zülcelâl'le konuşmaya gittiği zaman "Ya Rabbi! Şeytan böyle diyor, sen ne buyurursun" dedi. ALLAH-u Zülcelâl de dedi ki: "Gitsin Adem'in kabrine secde-etsin, onu affedeyim." Hz.Musa (asa) şeytanın yanına geldiğinde ona "Eğer Adem'in (as) kabrine secde edersen, ALLAH (cc) seni affedecek, bu çok kolay bir şeydir." dedi. Şeytan ise "Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne nasıl ederim!" diye karşılık verdi. Bakınız, nefis insana neler yaptırıyor! Kibir, ucub ve nefis, şeytana galip geldiğinden, secde etmeyeceğini söyledi.

    Bu olay üzerine şeytan, Hz.Musa'ya: "Ya Musa! Sen benim hacetimi ALLAH'a ilettiğinden dolayı bana bir iyilik yapmış oldun, ben de bunun karşılığında sana üç şey söyleyeceğim. Birincisi; sinirlenip gazaba geldiğinde beni hatırla, o zaman ben insanı mahvediyorum. Damarlarının içindeki kana girip onu bütün günahlara sevk ediyor, onun için zararlı ne varsa yaptırıyorum. Diğer bir rivayette de çocuklar nasıl topla oynuyorlar, toplarım istedikleri yere götürüyorlarsa, ben de sinirlenen, gazaba gelen şahsı, günahlara o şekilde sevk ediyorum."





    Bağdat hatiplerinden bir alim zatın hakkında ALLAH'a Kur'an'a ve İslam'a iftira (S.146-147)

    Bağdat hatiplerinden çok alim bir zat, kendi kendine şöyle duşundu. ALLAH-u Zülcelâl, mümin kullarını elli (50) bin sene, Haşir meydanında bırakacaktır. Mümin kullarını erli (50) bin sene orada bırakmak, O'nun keremine uygun değildir. Çünkü ayette buyurulduğu gibi "O, mümin kullarımı karşı kerimdir, rahimdir, şefkatlidir." "Oysa müminleri, Haşir meydanında, sıcaklık altında ve izdihamda bırakmak O'nun sıfatlarına terstir. Kafirleri elli (50) bin sene orada bekleterek onlara azap ediyor ama mümin kullarına niçin böyle yapıyor?" Bu soru, alimin kalbinde bir müddet kaldı...

    Bu alim, bir Cuma günü, biraz et alıp eve getirdi. Pişirip yiyecek, sonra Dicle Nehri'ne gidip Cuma namazı için gusül abdesti alacak, sonra da Cuma namazına gidecekti. Nehrin kenarında: "Ya Rabbi! Kıyamet Günü, elli (50) bin senedir, ayetinin manasını bana iyice bildirseydin!" diye ALLAH'a yalvardı. Nehre girmek için elbiselerini çıkarıp kenara koydu.

    Yıkandıktan sonra, bir de baktı ki elbiseleri orda yok. Etrafına baktı bulamadı. Çok şaşırdı. Çünkü kendisini bir anda yabancı bir yerde buldu. Büyük bir şehirde ve o şehrin kenarındaki bir nehrin yanındaydı. Elbisesiz olarak şehre gitti. İnsanlar ona 'sen niçin elbisesizsin, böyle çıplaksın" diye sordular. O da 'ben fakirim, elbisem yok' dedi!'"insanlar ona elbise verdiler.

    Sonra bir camiye gitti. Orada Kur'an okudu, insanlara ilim öğretti, bu sayede öyle meşhur oldu ki bazı büyük zatlar, zengin kişiler, kızlarını onunla evlendirmek için teklif ettiler. Bu zat, tekliflerden birini kabul etti, o kızlardan biriyle evlendi ve orada elli sene yaşadı. Sonra bir gün, yine Cuma namazı için gusül abdesti almaya nehre indi. Elbiselerini nehrin kenarına bıraktı, gusül abdesti aldı.

    Başını kaldırdı, bir de baktı ki Bağdat'tadır! Kendisinin bir önceki yaşadığı yer ise Mısırdı. Eskiden elbiselerini bırak tığı yere baktı, elbiseleri yerinde duruyordu. Elbiselerini giydi, evine gitti, baktı ki hanımı, çarşıdan getirdiği eti pişiriyordu. Çok şaşırdı, hiç bir şey söylemedi ona . Sonra Cuma namazına gitti. Ona hiç kimse, bu kadar zamandır neredeydin diye sormadı. O zaman "Eyvah! Ben ne kadar yanılmışım, ne kadar akılsızmışım, ALLAH-u Zülcelâl ne kadar büyük!' dedi. 'Yarım saat gibi az bir zamanı, bana elli (50) sene yaptı.



    Dünyada iki arkadaşın şahsında ALLAH'a ve meleklerine iftira (S.150)


    Dünyada iki kişi arkadaş oldular. Birisi ALLAH'a çok muti (bağlı) idi. Diğeri de çok asi idi. Hepimiz biliyoruz ki muti olan cennetlik, asi olan ise cehennemliktir. Bunlar öldükten sonra, ALLAH-ü ZülCelâl muti olanı cennete doğru, asiyi de cehenneme doğru gönderdi. Asi olan şahıs, yalvarmaya başlayıp şöyle dedi: "Ey arkadaş! Dünyada seninle o kadar beraber gezdik. Şimdi burada, beni nereye bırakıyorsun?"

    O itaatkar kul da Cennet'in yakınında durdu ve arkadaşına çok acıdı, ağlamaya başladı. Melekler: "Cennete gir, ALLAH'a şükret!" demelerine rağmen içeriye girmedi. "Arkadaşım bana yardım et diye yalvarıyor, benim de onu kurtarmak için kuvvetim yok, ben de onunla beraber cehenneme gireceğim, başka çarem yok" dedi. (Dikkat edersek, bu kula ALLAH (cc) böyle yaptırıyor.)

    Sonra ALLAH Meleklere dedi ki: "Kulum ne demek istiyor, ona sorun." itaatkar kul dedi ki: "Ya Rabbi! Ya o benimle beraber cennete girecek ya da ben onunla beraber cehenneme gireceğim." ALLAH-u Zülcelâl "Niçin?" buyurdu. Kul "acıyorum ona" diye cevap verdi. ALLAH-u Zülcelâl şöyle buyurdu: "O bir kul olduğu halde, ona acıyor, o asi kulum da bir kaç seher vakti, bana yalvardı, ağladı. Madem İki o ona acıdı, ben de yalvardığından dolayı onu af ve mağfiret ettim."


    “Tasavvuf dininde ruhban sınıfını teşkil eden silsile-i saadatı sevmeyenlerin sonu tehlikededir.” yalanı (S.161-162)

    Sadat-ı Kiram'ı bize nasip ettiğinden dolayı, ALLAH-u Zülcelâl'e karşı çok borçluyuz. Sadat-ı Kiram -eğer hakiki olarak birbirlerinden izin almışlarsa- izinli olan Sadat'ın her biri, zincirin halkaları gibidir. Zincirin halkaları vardır ve Şunlar birbirine geçmiştir. En sonda olan halkayı çektiğimiz zaman, bütün zincir bize doğru gelecektir, insan Sadatı sevdiği zaman, hayattaki Sadat'a (Sevda) muhabbet beslediği zaman, direk ALLAH'ın muhabbetini kazanmış olur. Çünkü, hayatta olan Sadat, zincirin son halkasıdır. Diğer Sadat-ı Kiram da son halkaya bağlanmış durumda olan zincirin di-ğer halkalarıdır. Bu zincir, Ebu Bekir Sıddik (ra)'dan, Hz.Peygamber (asv)'a ondan Cebrail'e (as). Cebrail'den de Âllah-u Zülcelâl'e kadar, halkalar şeklinde uzanır.

    İnsan, Sadat-ı Kirama muhabbet beslediğinde, zincirleme şeklinde, bir saniyede ALLAH'ın muhabbeti insana gelir. Kişinin içinde bir ferahlık, bir huzur oluşur. Sanki dünya, ahiret cennet onun olmuştur. Nasıl son halkayı çektiğimiz zaman, bütün zincir, geliyorsa, biz de hayatta olan Sadat'ı (beyda) sevdiğimiz zaman, bu sevgimiz, zinciri harekete ge-çirerek, kişiye ALLAH muhabbeti getirir. Bu fırsat elimizdeyken, onu değerlendirmeli, kıymetini bilmeliyiz. Sadat'in muhabbeti, kalbimizden biraz eksildiği zaman. ALLAH'a olan muhabbetimiz de eksilir. Hiç kimse buna karşı çıkmamalıdır. Çünkü bu, çok tecrübe edilmiştir.

    İmam-ı Rabbani (ks.) şöyle buyurur: "Herhangi bir kimsenin, bu badat a muhabbeti olduğu zaman, kalbinde dağlar gıdı zulmet varsa bile hiç korkmayın, ondan onun akıbeti (sonu) iyi olacaktır. O Sadatın muhabbeti, onun akıbetini iyi neticelendirecektir. Eğer kişide bu Sadat'ın muhabbeti yoksa/ veyahut da -neuzibillah- bilakis onlara münkirse, (onları inkar ediyorsa onun kalbinde dağlar gibi nurlar olsa da ondan korkun. Onun sonu tehlikelidir."





    Kabirlerde kefen soyan hırsıza ölü bir kadının tokat vurması yalanı (S.172)

    Ebu Eshab'il Fezari (ks) şöyle buyuruyor: "Bir adam devamlı olarak yanımıza geliyordu. Yüzünün bir tarafı kapalıydı, açmıyordu. Bu dikkatimi çekti, merak ettim ona sordum. Sen bizim yanımıza çok geliyorsun, yüzünün bir tarafını niye açmıyordun? Eğer bu söylediğimi kimseye söylemezsen sana söylerim dedi."

    "Ben eskiden kabirleri açıyor, kabirde ölünün yanında ne varsa çalıyordum. Bir gün bir kadının kabrini açtım. Onun kefenini almak için elimi uzattım, o da kefenini benden koparmak için kefeni geriye çekti. Ben de kefeni kendime çektim. Kâdın böyle keramet gösterdiği halde, yine de kefeni bırakmadım, çok akılsızmışım. Kadın kefeni bırakmadığımı görünce, bir elini kaldırdı yüzüme vurdu. Böyle dedikten sonra, yüzündeki peçeyi indirdi. Baktım ki yüzünde kadının vurduğu tokattan dolayı, beş parmağın izi vardır. O işte o gün, bir daha böyle bir iş yapmamaya tövbe ettim. ALLAH'a söz verdim."



    Musa ile ateşe tapan bir kamburun hikayesi yalanı (S.319-320)

    Nebi Musa (as) bir yerden geçerken kamburu çıkmış bir ihtiyarı ateşe ibadet ederken gördü. "Ne yapıyorsun?" diye sorduğunda ihtiyar dedi ki: "İbadet ediyorum." Musa (as) ihtiyara şöyle hitap etti: "Senin ALLAH'a dönme zamanın gelmedi mi? Ateşe ibadet ediyorsun ama sana bir kar sağlamayacağı gibi bir zarar da vermez. Nerede ise öleceksin, artık ALLAH'a dönme zamanın gelmedi mi?" İhtiyar adam dedi ki: "Ta Musa! Ben tövbe edip ALLAH'a dönersem bu yaşımda beni af eder mi?" Nebi Musa (as) "Kaç yaşındasın?" diye sordu. Cevaben "Doksan dört yaşındayım" dedi. Musa (as) dedi ki: "Allan at edici ve merhamet sahibidir. Tövbe et, gerisine sen karışma." İhtiyar adam dedi ki: "Ya Musa! Bana kelime-i tevhidi öğret." Musa (as): "Eşhedü en la ilahe illellah ve enne Musa Rasulullah" demesini söyledi. Bunu söyleyince öyle bir ferahlandı ki bir cezbe hali geldi ve yuvarlanmaya başladı. Hz.Musa (as) yanma gittiğinde, vefat etmiş olduğunu gördü. Öyle şaşırdı ki bu kadar sene ateşe ibadet etti, bir kelime-i tevhid ile aşka geldi öyle bir ferahlandı ki

    ALLAH'ın aşkından yandı. Acaba, ALLAH-u Zülcelâl ona nasıl muamele etti ki bir Kelime-i Tevhid ile bu hale geldi diye merak etti. ALLAH-u Zülcelâl'e münacaatta bulunup "Ya Rabbi! Bu kulunun hali ne oldu?" diye sordu. ALLAH-u Zülcelâl şöyle hitap etti: "Ya Musa! bana Kelime-i Tevhid ile, gelenden razı olup Cennetimi vereceğimi bilmiyor musun?" İşte ALLAH-u Zulcelâl'e inandığımız zaman, imanımızda biraz samimi olursak bize karşı merhameti böyle olmaktadır.

    ALLAH-u Zülcelâl hepimize; amel-i salih, samimi bir iman ve rızasını kazanmayı nasip etsin, inşALLAH.

    Sohbetler 3 - Şeyh Muhammed Konyevi
  9. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Erenler'in Kalb Gözü - Osman Akfırat, Pamuk Yay


    Şeyhin resmini rabıta etme ve gaflet anında Şeyhin'i çağırma sapıklığı (S.325)


    Meşâyihın sapıklarından birisi rabıta üzerinde şunu da eklemiştir:

    Halvet hâlinde müridin kalbi gaflete mâruz, kaldı mı mürid şeyhin ismini anarak onu çağıracaktır (!)

    RESİME RABITA

    Bir kısmı da şeyhinin fotoğraflarını çıkarmış, gaaib olan müridlerine o resimleri göndermiş, tâ ki o resimlerle rabıta kursunlar (!) Dervişlerden bir kısmı var ki, şeyhinin fotoğrafını cebinde taşıyor. Evradına başladığı zaman ev velâ fotoğrafı çıkarıp bakıyor, sonra evradını okuyor (!)

    Hulâsa; dervişlerle arkadaşlık yapan bir kimse her gün yeni ve sonu gelmeyen bid'atlara muttali' olabilir! Bütün bu musibetler rabıtanın üçüncü ve dördüncü kısmından neş'et etmiştir. Mademki, fesadlık bu raddeye çıktı, öyle ise bu kapıyı tamamen kapatmak en uygun harekettir.




    Allah adına “Kutbu'l –Akatab , Gavs, Kutbu'l –irşad” uydurması (S.384-385)


    Velîlerin en büyüğünün ve en kâmilinin tâyin ve tesbiti hakkında meşâyih arasında ihtilâf vardır. İmâm-ı Rabbânî, «Gavs»ın, «Kutbu'l-medar»ın gayrisi olduğunu, «Kutbu'l-medar»ın ancak bâzı emirlerde gavstan yardım beklediğini. Ebdalların mansıblarını tâyin etmekte müdahalesi olduğunu söylüyor. Kutba yardımcılık etmesi itibariyle «Kutbu'l-Aktâb» da denir. Çünkü onun yardımcıları kürre-i arzın tamamında manevî hâkimler ve vekillerdirler.

    İmâm-ı Rabbânî der ki:

    «Peygamberlerin etba'larının en kâmilleri tam tebaiyyeti elde ettikleri zaman peygamberlik mansıbına değil, makamına yönelirler. Peygamberlik mansıbı ise, Hazret-i Muhammed'den sonra artık muhaldir. Bu makama yönelen o kâmil insanların bâzısı imamet mansıbıyle diğerinin başına geçer. Bu, velîlerin en yücesidir. Bâzıları da sadece o kemâli elde etmekle iktifa eder. İşte bu iki büyük insan, o kemâli elde etmek hususunda eşittirler. Onların arasındaki tefavüt mansıbı elde edip etmemekte ve mansıbla ilgili birtakım emirlerdir. Tabiîlerin en kâmilleri velayet kemâlâtını tam elde ettiği zaman, bir kısmı manevî hilâfet mansıbıyla ortaya çıkar. Bâzıları da — biraz önce geçtiği gibi — o kemâlâtları elde etmekle iktifa eder. Bu iki mansıbın beheri de asîl kemâlâtla ilgilidir. Zilli kemâlâtta ise, imamet mansıbına en lâyık yani onun hizası ve gölgesi olmaya en lâyık kutbu'l-irşad mansıbıdır. Hilâfet mansıbına en uygun Kutbu'l-medar mansıbıdır, işte bu iki alt makam, o iki üst makamın gölgesldir.»




    Şaraniye göre “Ahmet-i Rufai yerin ve göğün kutbudur.” İftirası (S.385-386)

    Çünkü Hazrete: «Sen kürre-i arzın kutbusun» denildiği zaman, cevab olarak:

    «Beni -bu vazifeden uzak tutunuz» dedi.

    Yine kendisine:

    «Sen göğün kutbusun.» denildiğinde, 'buyurdu ki:

    «Beni bundan da uzak tutunuz.»

    Şârânî diyor ki, bu söz, seyyid Ahmed-i Rifaî'nin bütün makamları geçtiğine delildir.

    Seyyid Şerif el-Cürcânî. «To'rifât» adlı eserinde şöyle diyor:

    «İhtiyaç sahibi ve sıkışan bir kimse ona iltica ettiği itibariyle kutba bozan «gavs» denir. Kutub her zaman Cenâb-ı Hakkın nazar-ı ilâhîsinin mahalli bulunan biricik insandır. Cenâb-ı Hak, nezd-i ilâhîsinde ona en büyük tılsım (bir çeşit mevhum nesnedir ki, onun hükmü definenin bulunmasına mânidir. Sihir ta'birîerindendir.) vermiştir. O, kâinata sızar. Kâinatın bâtın ve zahir âyinlerinde ruhun cesedde dolaştığı gibi dolaşır. En umumî feyzin terazisi onun elindedir. O, en yüce ve en esfel kâinata hayat ruhunu göndermekle vazifelidir. O, insanlık bakımından değil, hayat ve hissetme maddesini yüklenen meleklik hissesi bakımından İsrafil'in kalbi üzerindedir. Cebrailin ondaki hükmü, nefs-i natıkanın insan denilen varlıktaki hükmü gibidir. Mîkâil'in ondaki hükmü cezbedici kuvvetin insanlıktaki hükmü gibidir. Azrail'in ondaki hükmü, insan daki def'edici kuvvetin hükmü gibidir... »



    Dört Kutub'un küfürde ve şirkte yarışması (S.386-387)

    Bu ve bundan evvelki kelâmdan istifade ediliyor ki, kutbun ruhu daimî bir terakki ve gelişme içindedir. Kendisine mahsus velîlik makamına kadar yücelir. Öyle ki kâinatı doldurur. Ruhun cesedde seyrettiği bi tedbir için kâinatta seyreder. Bunun için büyük gavs Abdü'l-Aziz-L Debbağ (K.S.) derdi ki:

    «Divan da ne imiş? Divanın tamamı benim göğsüm'dedir.»

    Seyyid Ahmed-i Bedevi (K.S.) de derdi:

    «Muhit Denizi benim havuzumun üzerinde dönüyor. Rabbimizin izzetine yemin ederim. Eğer denizin suyu biterse havuzumun suyu bitmez.»

    Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (K.S.) derdi :

    «Dünya benim nazarımda bir zerre gibidir.»

    Seyyid Bahaeddin-i Nakşibendî (K.S.), Hâce Ali Ra- miteni buyururdu:

    «Dünya benim nazarımda sofra gibidir» dediğini naklettikten sonra ekledi:

    «Ben de derim ki, dünya benim nazarımda tırnak gi bidir.»



    Şeyh Ebu'l Hasan Şazali Allah'ın 15 sıfatını Kutub'a vermesi küfrü (S.387-388)


    Şâzilî tarikatının başı Şeyh Ebul Hasan (K.S.) dedi ki:

    «Kutbun onbeş alâmeti vardır:

    1 — İsmet imdadıyla takviye edilir.

    2 — Rahmet imdadıyla takviye edilir.

    3 — Hilâfet imdadıyla takviye edilir.

    4 — Niyabet imdadıyla takviye edilir.

    5 — Büyük arşın hamelelerinin imdadıyla takviye edilir.

    6- Onun için zâtın hakikati ve sıfatların kapsayıcılığı keşfolunur.

    7-Mevcutlar arasında ayırdetme ilmiyle müşerref kılınıyor.

    8 — Evvelin evvelden ayırmasıyla müşerref kılınıyor.

    9 — Bu durum, sonuna kadar ondan ayrılmaz.

    10 — Onda sabit olanla müşerref olur.

    11 — Daha evvel ve daha sonra olanın hükmüyle mü şerref olunur.

    12 — Evveli ve sonu olmayanın hükmüyle müşerref olunur.

    13 — Her ilmi ihata eden ilimle müşerref olunur.

    14 — Birinci sırdan sona kadar görünen ve sonra ona dönen malûmatın ilmini ihata etmekle müşerreflenir

    (Bu bölüm, hâl ilmi olduğu için tam manasıyla tafsilâtını yapmaktan âciz kaldık. Ancak ibarenin aynısını aktardık. Hiçbir hükmün çıkarılmasından sorumluluk kabul etmiyoruz. Dikkat edelim.)



    Muhyiddin-i Arabi'nin “Hak Teala bütün isimleri ona vermesi gerekir.” Şirki (S.388)
    Muhyiddin (K.S.). 336. babda dedi ki:

    «Hak Teâlâ bir kulunu kutbiyyet mertebesine getirirse misâl huzurunda ona bir taht kurulur. O, hilâfet suretinde o tahtın üzerinde oturur. O taht kendisine nasbedildiği zaman, âlemin istediği bütün isimlerin ona bahsedilmesi gerekir. Böylece o isimler sayesinde süslü, başı taçlı, kolları sultanlara mahsus bilezikli, kulakları saltanat küpeleriyle küpeli olarak görünmeye başlar .Ziynet, üst, alt, orta, zahir ve bâtın her tarafını kaplasın diye böyle yapması gerekir. Cenâb-ı Hak aednâ ve a'lâ» her me'mura onu dinleyip biy'at etmesini emreder.»



    İmam-ı Rabbani Kutb-ul irşad diye hayali bir kişiye Allah'ın sıfatlarını veriyor. (S.389-390)


    İmam-ı Rabbânî buyurdu :

    «Müntehaya varan velîlerden bir taife vardır. Fena ve beka makamlarından sonra kendilerine kuvvetli bir çekim ve cezbe veriliyor. Onlar bu cezbe ile varılması mümkün olan mertebenin nihayetine kadar giderler. Resûlâllah'ın mütâbaatı vasıtasıyle makam-ı mahsusundan (özel makam) nasib elde ederler. İşte bu kabil varış, bu efred (ferdler) taifesine mahsustur. Bu makamdan kutublara dahi nasîb yoktur. Eğer nihayetin nihayetine varan, bu suretle âleme geri gelirse, kendisine müstaid olan kimselerin terbiyesi havale edilirse, nefsi kulluk makamına erer, ruhu ise, nefissiz olarak Cenâb-ı Mukaddese doğru yol alır. İşte bu ferdî kemâlâtı derleyen kutblyyetin tekmillerini bir craya getiren bir kimsedir. Kutubdan maksadım burada irşad kutbudur, evtad kutbu değildir. Zilli makamlar aslî medâricin (dereceler) maârifi buna müyesser olur. Belki onun varlığı makamda ne zil vardır ne de asıl... Çünkü o hem zilli, hem de aslı geçmiştir. Böyle bir kâmil ve mükemmelin varlığı, pek ezdir. Hattâ böyle bir kimse uzun asırlardan ve uzak zamanlardan sonra var olursa, yine âlem için büyük bir fırsat ve ganimettir. Âlem onunla nurlanır. Bu taifenin bâzısı bütün velayet makamlarından deha üstün olan abdiyyet (kulluk) makamına seçilir. Böyle bir kimseye mahbubiyyet makamının kabiliyyeti de müsellemdir. Binâenaleyh böyle bir kimse velayetin bütün kemâlâtını câmiidir. Velâyet-i has seden, (özel velilik) makam-ı nübüvveten (peygamberlik makamından) haz ve nasibdar olmuştur...»

    Erenler'in Kalb Gözü - Osman Akfırat, Pamuk Yay
  10. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    TARİH VE TASSAVUF SOHBETLERİ - NİHAD SAMİ BANARLI
    [​IMG] [​IMG]

    “Duy tabiatta biraz sende ilah olduğunu" küfrü (S.194)

    Yûnus Emre Anadolu'daki Türk düşünüş edebiya tının ilk büyük şâiridir. Onun zamanımızdan 700 yıl öncesi için, inanılmayacak kadar güzel bir Türkçe ile söylediği Tasavvuf Düşünüşü milletinin vicdan ve îman târihine çok uygun bir duyuş, düşünüş ve heyecan sistemi idi.

    Çok kuvvetli bir tarife göre:

    Tasavvuf ALLAH'ın ahlâkı ile ahlâklanmak demektir.

    Bu ahlâk, insanı daha hayatta iken bile, biricik ölümsüzün hayâtına götürür;

    Duy tabiatta biraz sen de İlâh olduğunu diyen şâirin söylediği gibi, insanı daha çok insan yapar, ve hattâ insanlık üstünde bir kudrete ulaştırır; yer yükünde böyle duygularla yükselmiş insan toplulukları yaratır.



    “Her insan ALLAH'ın bir parçasıdır” küfrü (S.198)

    Her insanda Allâh'dan bir parça ve ondan gelip bedenlenmiş bir cevher bulunduğu inancıyla mes'ud bir vicdan…


    “Bir gün tanrı ,Musa peygambere hastalandığını söyler” iftirası (S.205)

    « Bir gün Tanrı, Musa Peygambere hastalandığını söyler. Hâttâ kendisini yoklamaya gelmediğinden şikâyet eder. Musa, hayretler içinde kalır: «Sen yaratıcısın.. Nasıl hasta olabilirsin?!» diye seslenir. Tanrını cevâbı şudur: «Görünüşte hasta olan ben değilim, benim dünyâdaki velîlerimden biridir. Sen onu yoklanıp, benim gönlümü alacaktın. Çünkü o benden ve ben ondan ayrı varille değiliz.»



    “İnsan zeka vicdanının keşfettiği en yüce varlık ALLAH'tır” iddiası (S.207)

    Çünkü bir kadın edibimizin çok doğru söytediği gibi insan zekâ ve vicdanının târih boyunca keşfettiği en yüce varlık «ALLAH»tır. ALLAH'ı bulup onun varlığına ve kudretine inanmak beşer zekâ ve mâneviyâtının. en üstün buluşu olmuştur.


    “İnsan nefis denilen ve sema ile tanrılaştırmak yolunun önderlerindendir” yalanı (S.226)

    Mevlânâ, insan denilen varlığı derin bir maneviyatla yıkamak; insanı «nefis» denilen ağır yükten kurtarmak ve bir semâ' kanatlanışiyle Tanrılaştırmak yolunun önderlerindendi. Başta söz sanatı (şiir) olmak üzere hemen bütün güzel sanatları bu yolda dile getirenlerdendi. Onun şiirleri baştan sona münâcâttır. Fakat bu münâcât, bir dua değil, büyük bir aşkın ilanıdır.


    “'Tassavuf ben de yaratacağım !' diyen bir feverandır” iddiası (S.230)

    Çünkü tasavvuf kısa zamanda kemikleşerek, öylesine katılaşıp, insana düşünce ve yaratma hakkı vermiyen, mutaassıp bir dînî inanışa karşı insan varlığımı «Hayır: Ben de düşüneceğim ve ben de yaratacağını» diyen bir feveranıdır.

    TARİH VE TASSAVUF SOHBETLERİ -NİHAD SAMİ BANARLI, Kubbealtı Neşriyat, İst-1984
  11. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tasavvuf ve İslam - Abdurrahman El-Vekil



    1

    İbn Arabi’nin Tanrısı (S.61-74)

    Tasavvufun bu en meşhuru, tasavvufçular için tuhaf bir tanrı uydurmuştur. Birbiriyle çelişen iki zıddı zatında ve hakiki iki zıddı sıfatlarında toplayan tuhaf bir tanrı! Gerçek varlık o, gerçek yokluk da o, yaratan da yaratılan da odur. Her varlığın kendisidir. Sıfatları da var ve yok her varlığın sıfatlarıdır. Yüce hak ve çirkin batıl odur. Deha düşüncenin kendisi ve aptal hurafenin aynısıdır. Zihinde parlayan düşünce ve kaybolan kuruntu ile şaşkın hayal odur. Mümin o, kafir odur. Katıksız muvahhid o, putperest müşrik odur. Hareketsiz cansız o, keskin duyarlı canlı odur. Arşın altında secde eden melek o, Cehennemde yanan şeytan odur. Gözyaşları dökerek teşbih eden rahip o, günahlaryla genel evini ayağa kaldıran zani odur. Allah sevgisi ve korkusu ile yaşayan rahibe o, etini budunu satarak geçinen ve çıplak vücut için yaşayan fahişe odur. Aydınlığıyla alemi kuşatan ışık o, inleri korku ve dehşetle dolduran koyu karanlık odur. İbn Arabi'nin rabbinin bazı kimlikleri ve tasavvuf! tanrısının bazı hususiyetleri bunlardır.

    Onun için bu tağut buzağıya tapan yahudilerin kurtuluşa erdiklerine, hatta uluhiyetin hakikatini bildiklerine inanır. Musa ile Harun tecellilerinden ne bir parıltıya ne de kapalı iken açılan ilahi sırların bir kıvılcımına bile mazhar olmamıştır. Çünkü buzağıya tapanlar Musa gibi ibadeti soyut bir düşünce ile sınırlı görmemişler, buzağı suretinde tecelli eden rabba ibadet etmişlerdir. Harun'un kavramayadığı işin gerçeğini onlar kavramışlardır. O da ilahi zata ancak yaratıkların suretinde tecel li ettiği zaman ibadet edileceği gerçeğidir.

    İbn Arabi puta tapanların kutsallığına inanmakta, imanlarının doğruluğunu ve tevhidlerinin samimiyetini yüceltmektedir. Yıldızperest sabiilerin Allah'ın birliğine inanıp ona taptıklarını ve dini ona halis kıldıklarını kabul eder. Üç tanrıya ibadet edenlerin yüceliğine inanır, ama gerçeği tam olarak kavrayamamalarını onlar için bir kusur olarak sayar. Çünkü her varlıkta Allah'a (c.c.) ibadet etmeleri gerekirken ve hissedilen üç varlıkta ona tapınışlardır. Halbuki Allah (c.c.) görülen ve hissedilen ile görülmeyen ve hissedilmeyen her şeyin kendisidir. Teslisçiler ona göre yanılmışlardır, çünkü rabbin sadece bazı tezahürlerine veya bazı görünümlerine tapınışlardır. Halbuki ona her şeyde tapmaları gerekirdi. Çünkü açık ve gizli kaldığı her şey odur.
    (Fususu'l-Hikem kitabından isevi ve Muhammedi faşları okuyunuz.)

    Her şey Allah'tır (c.c.):

    Her şeyin Allah (c.c.) olduğunu açıkça belirttiği şu sözlerine bakınız:

    " Onlar kendisi olduğu halde eşyayı açığa çıkarana münezzeh olsun." "Arif hakkı Allah'ı (c.c.) her şeyde gören, belki her şeyin kendisi olarak görendir ." İbn Arabi'nin tağut dininde "şey" kelimesini, zatı ve hususiyetleriyle bizatihi kaim ve bağımsız olan maddi bütün varlıklar için kullanıldığı gibi, kuruntu, yok olan ve zihinsel suretler için de kullanılır. Görüldüğü gibi İbn Arabi vahdeti vücuda en açık davet eden, hatta onun mimarı sayılan kişidir.

    Allah Büyük Bir İnsandır :

    Şimdi de tanrısının eksiklik, acizlik, ahmaklık ve cehalet gibi yaratıkların nitelendiği bütün sıfatlarla nitelenmesi ve onların tanımlarının aynı zamanda Allah'ın (c.c.) tanımı olduğuna dair sözlerine bakalım.

    " Her şeyin tarifi (haddi) aynı zamanda Hakkın (Allah (c.c.)'m) tarifidir .(Arapçada had, tanımların en mükemmelidir. Mesela putu her hangi bir şekilde tanımlayacak olursak bu tanım tasavvufi rab için de geçerlidir. Çünkü rab o putun kendisidir.)
    Yaratıkların ve eserlerinin müsemmalarında sirayet etmiştir. Gören de görülen de odur. Alem de onun suretidir. Alemin ruhu ve yöneticisi de odur. O büyük insandır ."(Fususu'l-Hikem: 111 el-Halebi baskısı)


    Allah alemin suretleridir :

    Alemde görülen bütün suretlerin Allah olduğunu ifade ederek şöyle diyor:

    " Onlar hakkın zahiri (görünmesi)dir. Çünkü o zahirdir. Onların batını (gizlisi) da odur. Çünkü batın odur. Evvel de odur. Çünkü bunlar yok iken o vardı. Ahir de odur. Çünkü bunlar ortaya çıktıkları zaman Allah onların kendisiydi ."

    İbn Arabi rabbini tarif ederek şöyle diyor :

    " O ortaya çıkanların kendisidir. Ortaya çıktığı durumda gizli olanların da kendisidir. Ortada başkasını gördüğü bir şey yoktur. Kendisinden batın olacak bir şey de yoktur. O kendine zahir ve kendisinden gizli (batın) dir. Ebu Said el-Harraz diye adlandırılan da odur. Görünen ve isimlendirilen başka varlıklar da odur."

    İbni Arabi'ye göre Allah'ı (c.c.) bilen gerçek arif, Allah'ın (c.c.) tabiattaki varlıkların suretlerinde sirayet edişini gören ve alemdeki bütün varlıkların suretlerinde Allah'ın (c.c.) bizzat suretini müşahade eden kimsedir.(Fususu'l-Hikem: 181)

    Allah'ın (c.c.) Sıfatları Yaratıkların Sıfatlarıdır :

    İbni Arabi tanrısını acizlik ve zilletle, noksanlık ve ah maklıkla niteliyor. Alçaklık, kötülük ve zillete tavsif edilebileceğini ifade ederek şöyle diyor:

    " Hakkın yaratıkların sıfatlarıyla ortaya çıktığını (göründüğünü) görmüyor musun? Bunu kendisi belirtmiştir. Noksanlık ve kötülük sıfatlarıyla ortaya çıktığım kendisi ifade etmiştir. Yaratıkların da başından sonuna kadar Hakkın sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Yaratıkların sıfatları Onun için hak olduğu gibi onun sıfatlan da yaratıklar için haktır ." (Fususu'l-Hikem: 80)

    İbn Arabi Allah'ın (c.c.) sıfatlarını mecazi olarak yaratıklara verdiğini yahut yaratıkların sıfatlarını mecazi manada Allah'ın (c.c.) sıfatlan olduğunu söylediğini herhangi bir insanın tevehhüm etmesinden korkmuş ve birinci şıkta söylenenlerin mecazi manada değil, gerçek manada olduğunu söylemiştir. Onun için " Yaratıkların sıfatları da Hakkın sıfatlarıdır " diyerek mecazi manada değil, gerçek manada böyle olduğunu belirtmiştir. İnsanlara, tanrısı hakkındaki hükümlerinde yahut onu acizlik, noksanlık ve kötülük gibi sıfatlarla nitelemesinde ve diğer yaratıklarla aynı görmesinde bir mecazın bulunmadığını vurgulamak istemekte ve şöyle demektedir:

    " Allah'ın (c.c.) rablık, ilahlık, yaratma, rızık verme ve diğer bütün sıfatları yaratıklar için haktır " Yani bu sıfatlar aynı zamanda yaratıkların da sıfatlarıdır. Onun için yaratıklar mecaz olarak değil, gerçek olarak Allah'ın (c.c.) sıfatlarını taşırlar. İşte İbni Arabi'nin dini!

    Tasavvufçuların Allah'ı (c.c.) Varlık ve Yokluktur :

    İbni Arabi'nin dininde tasavvufun tanrısı her türlü varlık ve yokluğu içine alır. Şöyle diyor:

    " Kendi kendine yüce olan, örf, akıl ve şeriatta ister iyi, ister kötü olan, hiçbir sıfattan yoksun kalmayacak şekilde varlık ve yokluğa ait bütün işleri kapsayan kemale sahip olandır. İşte bu sadece Allah'ın (c.c.) müsemmasma mahsustur ."(Fususu'l-Hikem:79)


    Varlığın diriltileceği ve yokluğun yok edeceği hangi tanrıdır bu? Örf, akıl ve şeriatta kötülenebilecek hangi ilahtır

    İbn Arabi tanrısını bütün kötülüklerle nitelemiştir. Böyle olunca onu örf akıl ve şeriat neden kötülemesin ?!

    Her şey Tasavvufçuların Allah'ıdır (c.c.):

    Yıldızlara tapanlar kafir olmuşlardır. Buzağıya tapan yahudiler de kafir olmuşlardır. Hiristiyanlar da üç ortaklı (teslis) bir tanrıya taptıkları için kafir olmuşlardır. Cahiliyye arapları da ölenlerin putunu dikip hayatta kendilerine umut ve emellerle yaklaştıkları gibi ölümden sonra da benzer umut ve emelerle yaklaşıp kendileriyle Allah arasında aracılıklarını sağlamak için taptıklarından dolayı kafir olmuşlardır.

    Bütün bu gruplar ve insanlar Allah'tan (c.c.) başka varlıklara taptıkları için kafir oluyorken, acaba her şeye tapmaya çağıran tasavvufçular için hüküm ne olur? Her şeye ibadete davet eden tasavvufçular için ne diyeceksiniz?

    İşte tasavvuf kahinlerinden Abdulkerim el-Cili'nin sözleri :

    " Zatı itibariyle yüce olan Hakkın açığa çıktığı her varlığa tapmak gerekir. O alemin zerrelerinde açığa çıkmış (zahir olmuş)tur. "S3

    İbn Arabi bunu daha açık ifade ederek şöyle demektedir:
    " Mükemmel arif, tapılan her şeyin hakkın açığa çıktığı ve kendisinde Hakka ibadet edildiğini görendir. Onun için tapılan bu tanrılara taş, ağaç, hayvan, insan, yıldız, melek gibi özel ismi yanında hepsi ilah adını vermişlerdir ."
    (Fususu'l-Hikem: 1/195 İbn Arabi önceki kafirlerin taptığı tanrıları sıralamıştır. Onlar taşa, ağaca, hayvana, insana yıldıza ve meleğe tapmışlardır. Bunlar sabiiler, yahudi, hristiyan ve puta tapanlardır. Bütün bunların tapmalarını tasvip etmiştir. Çünkü onun dininde bunların bütün taptıkları, mabud suretinde tecelli eden tanrıdan başka bir şey değildir.)

    Ne dersiniz tasavvufçular her küfürden almış ve daha önce kafirlerinibadet ettiği herşeye ibadet etmiştir, derken aşırılığa mı kaçmış oluyorum! Bizzat tasavvufun kendisi putperestliğin tarihi ve kafirleri saptırmak için İblisin uydurduğu kokuşmuş şirk bataklığıdır, derken haddi mi aşıyorum?!

    Cahiliyye tanrıları olan taşa, ağaca, Firavunculuğun ve Yahudiliğin tanrıları olan hayvanlara, Hristiyanlık ve Şiiliğin tanrısı olan insana, Sabiilerin tanrıları olan yıldızlar ve meleklere tapmak özlem ve sempatisiyle İbn Arabi'nin iliklerine kadar dolu olduğunu görmüyor musun?

    Tasavvuf işte bu küfürlerin tümüdür. Altı, üstü, sağı, solu, önü ve arkasıyla kendi küfrü de işin cabası? İbn Arabi'nin söyledikleri bu konuda kalblerdeki bütün şüpheleri gidermeye yeterlidir.

    Kadın Suretine Girme :

    İbn el-Farıd kadının vücuduna taptığı gibi İbn Arabi de kadın vücuduna tapınıştır. Birincisi iffetini kendisine teslim eden kadına taparken, diğeri isteklerine ram olmaya bir türlü yanaşmayan kadına tapmıştır. İbn Arabi'nin dişiye tapma konusunda ne kadar sarih olduğunu gösteren Fususu'l-Hikem kitabından bir nakil yapıyoruz:

    " Erkek kadını sevdiği zaman onunla yatmak istemiştir. Yani sevginin sonunda meydana gelen şey. Nikah (kadın-erkek münasebeti)nden daha büyük bir kavuşma yoktur. Şehvet kişinin bütün vücudunu kaplar. Onun için kişinin yıkanması emredilmiştir. Şüphesiz Allah kulunun kendisinden başka bir şeyle lezzet bulduğuna inanmasını çok kıskanır. Onun için kendisinde fena bulduğu (kadın) suretine girerek tekrar kendisine dönmesi için yıkanma (gusl) ile onu temizlemiştir .
    (Yüce Allah'ın (c.c.) guslü (yıkanmayı) emretmesinin sebebi, vücudu ve günahıyla tasavvufi tanrıça ile beraber olduğu halde bir kadınla beraber olduğunu tevehhüm etmesidir. Böyle bir kuruntuya kapılmasaydı ona yıkanmayı emretmezdi, diyor îbni Arabi!)

    Çünkü bundan başkası olmaz. Erkek Allah'ı (c.c.) kadında müşahade ederse, buna münfailde müşahede denir. Kadını zuhuru açısından kendisinde müşahade ederse, buna da failde müşahede denir. Kendisinden oluştuğu varlığın suretini göz önünde bulundurmadan kendi nefsinde müşahade ederse, buna da vasıtasız Allah'tan (c.c.) münfail olanda müşahade denir. Allah'ı (c.c.) kadında müşahade etmesi tam ve en mükemeldir. Çünkü Allah'ı (c.c.) fail ve münfail olarak, özellikle kendisinde münfail olarak müşahede etmektedir.» Onun için Rasulullah (s.a.v.) kadınları sevmiştir. Çünkü Allah (c.c.) onlarda çok mükemmel müşahede edilmektedir .
    ( İbn Arabi Rasulullah'ın (s.a.v.) kadınları sevmesinin sebebi Allah'ın (c.c.) onların zatında en mükemmel şekilde ortaya çıktığı ve tecelli ettiğine inanması ve Allah (c.c.) suretine girmiş bir vücutla eğlenme arzusu olduğunu iddia etmektedir. Rasulullah (s.a.v.) bu iftiralardan münezzehtir)

    Zira Allah (c.c.) maddelerden soyut olarak hiçbir zaman müşahede edilmez. Allah'ın (c.c.) kadınlarda müşahede edilmesi en büyük ve en mükemmeldir. Kavuşmanın en büyüğü de nikah (kadın-erkek münasebeti)dir. "
    (Fususu'l-Hikem:l/212, el-Halebi baskısı Kaşani Şerhi 437 istanbul baskısı, Bali şerhi 420 basını, 1309 h.)

    İbn Arabi'nin bütün dinini bu ibarelerden çıkarabilirsiniz. Tasavvuf tanrısını en mükemmel ve tam şekilde tecel lisinin şehvet küpü haline gelen erkeğin musallat olduğu ve etini budunu okşadığı kadın suretinde tecellisi olduğuna inanmaktadır. Gecenin karanlıklarında birbirinin vücutlarından yararlanan aşıkların tasavvufun tanrıları olduğuna inanmaktadır. Günah sarhoşluğunun kendilerine yorgan edinen aşık ve zanilerin gece karanlığında her türlü cinayetlerini işlerken bütün günah lezzet şehvet ve karanlıklarıyla aslında birer tasavvuf tanrısı olduklarım söylemektedir. Şehvet ve lezzetlerini bir dişide değil, rezalet fırtınasına tutulmuş günah küpüne dönüşen tasavvufi tanrıda tatmin etmişlerdir.

    Ondan sonra İbn Arabi maddenin en derin çukurlarına çılgın bir hızla yuvarlanarak şunu bize vurgulamaya çalışmaktadır. Tasavvuf tanrısı maddi bir şeydir. Ancak ve ancak maddede görülür.

    Ey tasavvufu savunanlar! Tasavvufun özü ve ruhu işte budur. Tasavvufun en büyük kahini bunu bütün dünyaya sarahaten ilan ederek "Allah maddelerden soyut olarak hiçbir zaman müşahede edilmez, varlık bakımından mevcudadın aynısıdır, muhdesat (sonradan olan) diye isimlendirilenler onun yüce zatıdır ve ondan başkası değildir" demektedir.

    Hristiyanlardaki Tecessüd (Bir varlığın vücuduna bürünme) Ve Tasavvuftaki Tecessüd

    Bu konuda İbn Arabi'den daha fazla nakil yaparak okuyucuların yaralarına tuz ekmek istemiyorum. Ancak şunu belirtmek isterim ki sofuluk hristiyanlığı baştan çıkanp hidayet ve doğruluğundan uzaklaştırınca, ruhani kutsallık ve münzevi rahiplik onun saflığını bulandmnca üç ilaha tapmağa dönüşerek katıksız tevhidden sapmış, yine de tasavvuftaki kadar her varlığı tanrı sayarak her şeye tapma derecesine inmeden yüce Allah'ın (c.c.) risaletle şereflendirdiği ve insanlar arasından seçtiği tertemiz bir zatı seçmiş, Yüce Allah'ın (c.c.) en büyük tecessüdü olduğuna inanarak ona tapınıştır. İsa'nın (a.s.) Allah'ın (c.c.) tecessüd ettiği insan olduğuna inanıp taptığı için de Allah'ın (c.c.) ebedi lanetine, gazabına, Cehennem azabına uğramıştır.

    Ama tasavvufun şeyhi ekberi küfürde kahredici en alçak çukura düşmüş veya küfrü bu dereceye düşürmüştür. Bu derece alçalarak Allah'ın (c.c.) leş ve putlarda, Samiri'nin buzağısında, Musa'nın (a.s.), Firavun'unda ve pislik içinde yuvarlanan vücutlarda tecessüd ettiğine inanmış, şehvetleri alevlenen, güdüleri tutuşan ve her günahkarın önünde sere serpe açılıp günah bataklığına taşıyan ahlaksız kadının vücuduna büründüğünü söyleyerek ona tapınıştır.

    İbn Arabi Niçin Kadına Tapmıştır ?

    Tasavvufun şeyhi ekberi bir defasında şeyh Mekinuddin'in kızına aşık olmuştur. Nerede? Mekke de!

    Çılgın aşık kadının vücuduna ulaşıp pençe ve tırnaklarını ona nasıl saplayacağının yollarını aramış onunla başbaşa kalması için yalvarmış, kendisini ona teslim etmesi için yüzsuyu dökmüş, ama iffetli bir kadın bir canavarın iffetiyle oynamasını kabul etmeyip haya zırhına bürünerek defet miştir. Kadın kendisini temiz bir kalp için sevmiş, o ise şehvetten gözü dönmüş bir ceset için istemiştir. Onu iffet ve dindarlık için istemiş, kendisi ahlaksız ve ortamalı olmasını istemiştir. Bunu gören kadıncağız canavar pençelerinden uzaklaşmış ve isteklerini reddetmiştir. Bunun üzerine İbn Arabi kadının tenine ve iffetli cesedine ulaşma hülyasıyla "Tercümanu'l-Eşvak" divanını yazmıştır. Belki kadın insafa gelir ve kendisiyle beraber uçuruma yuvarlanır da, ona vücudundan bir parça, kanından bir avuç bağışlar diye düşünerek aşkını şiire dökmüştür. Ama iffetli kadın onu güllerle çevrili hareminden uzaklaştırmış, şeref ve namusuna toz kondurmamıştır. Duygulan nezih, iffeti temiz, şerefi parlak ve ahlakı örnek bir kadın olmanın dışında yaşamayı red etmiştir.

    Ne dersiniz? Elde edememenin ümitsizliği İbn Arabi'nin aşkını söndürmüş müdür? Hayır, aksine ruhunu,vücudunu sarmış fitne, istikrarsızlık, üzüntü, sıkıntı ve ızdırapla dolmuştur. Ümizsizliği gitmediği gibi alevi de sönmemiştir. Bu sefer divanım tasavvuf dini ile şerhetmiş, vücudunu ellerine teslim etmeyen bu iffetli ve namuslu kadına çok güzel bir kadının vücuduna bürünen bir rab olduğunu, ancak ilahi hakikatin en güzel tecessüdü ve zuhuru olduğu için kendisim sevdiğini, onu arzularken aslında rabbinin kadınlığını ve güzel vücudunu arzuladığını vurgulayarak belirtmiştir. Ancak kadın günahları avuçlayan tasavvufi bir tanrı değil, sadece ve sadece iffetli ve namuslu bir kadın olarak kalacağını söylemiştir.

    İbn Arabi mitoloji yolunda devam ederek onu yüceltmiş ve apaçık bir tasavvufi gerçek halini kazanıncaya kadar onun reklamını yapmıştır. Ona apaçık ve sarih bir vücut vermiş kendisiyle beraber ve kendisinden sonra onun gibi zındıklar da desteklemiştir. Bu şekilde tasavvufçular, Leyla, Büseyna ve Suda diyerek gazel okumuştur.

    Bunun ne demek olduğunu sorduğunuz zaman tasavvufçular cahilliğinize dudak bükerler:

    " Zavallı! Rabbimizin güzel bir kadın olduğunu hala bilmiyor, oynayıp sakırdayan saçılıp dökülen şarkıcının ilahi tecellilerin en yüce ufku ve haramlar girdabı cesedini yüce rabbimizin cesedi olduğunu, baştan çıkaran bir ceset ve kara bir rezalet olarak Allah'ın (c.c.) o kadın olduğunu bu miskin bilmiyor " diyerek birbirlerine göz işaretleri yaparlar.
    (Meşhur tasavvufçulann çoğu Allah'ı (c.c.) kadın suretinde tasavvur eder ve zevklerini tatmin için seksi bir pozisyonda canlardırırlar. Bu gerçeği onlarla ilgili ınenkibe kitaplarının hemen hepsinde görmek mümkündür. Hatta bazan işi Lut kavminin o çirkin alışkanlığına kadar götürdüklerini anlatan olaylar naklederler. Mesela bu kitapların en meşhurlarından Menakibu'l-Arifin 'den bazı misaller verelim.

    " Şemsi Tebrizi'nin Kimya adında bir karısı vardı. Birgün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlana hazretleri medresenin kadınlarına işaretle:
    "Haydi gidin, Kimya hatunu buraya getirin. Şemseddinin gönlü ona çok bağlıdır" buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlana Şems'in yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlana bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems:
    "İçeri gel" diye bağırdı. Mevlana içeri girdiği vakit Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve :
    "Kimya nereye gitti?" dedi. Şems:
    "Yüce tanrı beni o kadar sevdi ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi" buyurdu, s. 2/56-57.

    Sultan veled hazretlerinden nakledilmiştir:
    Birgün Mevlana Şemseddin iyi ve namuslu kadınları övüyor ve onların iffeti ve ismeti hakkında:
    " Bununla beraber bir kadına Arş'ın üstünde bir yer verseler, onun nakazı birden bire dünya üzerine düşse ve yeryüzünde intiaza (intizan olsa gerek) gelmiş bir tenasül aleti görse, deli gibi kendini oradan aşağı atar ve aletin üstüne düşer. Çünkü kadınların mezhebinde ondan daha yüksek bir mertebe yoktur " buyurdu. Sonra şu hikayeyi anlattı:

    " Şam'da bulunan şeyh Ali Hariri kademli, parlak kalpli, metanet sahibi bir kişiydi. Sema esnasında kime baksa derhal o, ona mürit olurdu. Giydiği hırka parça parça idi. (Bu yüzden) sema esnasında vücudun her tarafı görünürdü. Halifenin oğlu da bunun menkibelerini işittiği için semaini görmek istedi. Sema edenleri seyretmek için makam kapısından içeri girdiği vakit şeyhin nazarı ona ilişti. O derhal mürit oldu ve elbise giydi. Oğlunun şeyhe mürid olduğu haberi Mısır'da halifenin kulağına ulaştı. Son derece canı sıkıldı. Şeyhi öldürmek istedi. Fakat şeyhin yüzünü görür görmez o da tüm bir samimiyetle şeyhe teveccüh gösterdi. Halifenin karısı da onu görmek istedi. Şeyhi eve davet ettiler. Hatun ilerleyip şeyhin ayaklarına kapandı ve elini öpmek istedi. Şeyh tenasül aletini kaldırarak kadının eline verdi ve "Senin istediğin o değil budur" dedi ve sema başladı. Bunun üzerie halifenin itikadı bir iken bin oldu."s. 2/59-60.

    " Bir gün Şemseddin (Tebrizi) seyahati esnasında bir şeyhe rastladı. Bu Şeyh, mahbuperestlik (genç çocuklar seyretmek) illetine tutulmuştu. Nerede genç bir çocuk görse yüzünü temaşa etmekten kendini alamazdı. Şems ona:
    "Hey bu ne haldir" diye çıkıştı. Şeyh:
    "Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben tanrıyı o aynada müşahade ediyorum" dedi..."s. 2/49-50.

    "Mevlana hazretleri, Sultan Veled'i Şemsi Tebriziye mürit yaptığı vakit:
    " Bahaddidinim haşhaş yemez ve asla livata yapmaz, çünkü bu iki şey, kerim olan tanrının yanında son derecede yerilmiştir " buyurdu. 2. 52

    Herhalde rastgele bu iki çirkin fiile dikkat çekmiyor, çünkü bunlar tekke çevrelerinde yaygın fiillerdendir.

    "Yine sultan Velet'den nakledilmiştir:
    Bir gün ileri gelen sofular babam Hüdaverdigar'dan Ebu Yezid (el-Bistami):

    " Ben tanrımı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüîn" buyuruyor.
    "Bu nasıl olur" diye sordular. Babam:
    "Bunda iki hüküm vardır. Ya Bayazid tanrıyı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş, yahut Bayezid'in meylinden ötürü tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür." dedi.
    (Devamında Kimya Hatuna olayı anlattılar) s. 2/56.

    Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak bütün bunların arkasında yatan gerçek, tasavvuf çevrelerinin Allah hakkında taşıdıkları ve iman esaslarıyla bağdaşmayan bozukluklar ve zındıklıkların çokluğudur. Üstelik bu sapıklık ve zındıklıkların dindarlık, ermişlik, velilik ve Allah'ın (c.c.) sıfatlarına sahip olmakla kamufle edilmesine çalışılmasıdır. Küçüğünden büyüğüne kadar hemen hepsinin eserlerinde ve sözlerinde bunu bulmak mümkündür, isterseniz alimlerin ğavsi, ariflerin kutbu, evliyanın önderi, müceddi-i elf-i sani İmam Rabbani'nin mektubatından örnek verelim. Birinci mektupta şöyle diyor:

    " Kıymetli emirlerinize uyarak bu mektubu yüzümün karasıyla yazıyorum. Dağınık, bozuk olan hallerimi titreyerek arzediyorum. Bu yolda ilerlerken, Allah'u Teala'nın ismi zahirleri o kadar çok tecelli etti ki, her-şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa (kadınlar) şeklinde, onların organları halinde ayrı ayrı zahir oldu.. ." Mektubat tercemesi, 1/6, birinci Mektup tercüme Hüseyin Hilmi Işık, Sönmez istanbul, 1968 (Çeviren))

    (Devam edecek)
  12. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tasavvuf ve İslam - Abdurrahman El-Vekil



    2

    (Devamı)

    Tasavvufun Tanrısı Kullara Muhtaç:

    Yüce Allah: " Ey insanlar siz Allah'a muhtaçsınız, zengin ve övülmeye layık olan Allah'tır ."(Fatır: 35/15) buyuruyor. Ama tasavvufçular kullara muhtaç bir tanrıya inanıyorlar. Varlığında, bilgisinde, kalıcılığında, yeme içmesinde, gizlilikten sonra açığa çıkma, yokluktan sonra meydana gelme ve yok olmasını önlemede kullara muhtaç bir ilaha inanıyorlar.

    İbn Arabi şöyle diyor:

    " Varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz ona muhtaç, nefsinde zuhuru için o bize muhtaçtır ." Yine şöyle devam ediyor.

    " Sen ahkamla onun gıdası, o da varlıkta senin gıdandır. Senin özelliğin ne ise, onun özelliği de odur. Emir ondan sana olduğu gibi senden de onadır. Ne var ki sen mükellef diye adlandırılıyorsun. Gerçi halinde sen ona "Beni mükellef kıl" dediğin için seni mükellef kılmıştır. Ama o mükellef diye isimlendirilmez.

    O bana hamd eder, ben de ona hamd ederim, o bana ibadet eder. Ben ona ibadet ederim."60

    İbni Arabi'nin bize uydurduğu tasavvuf kitaplarının inanıp secde ettiği tasavvufun tanrısı işte budur!

    İbn Arabi ilmini ve kitaplarım direkt Rasulullah'tan (s.a.v.) aldığını, levhi mahfuzdan vasıtasız yazdığını iddia etmiştir.61

    Vahdeti vücud inancını sistemleştirip tevhid inancına meydan okurcasına halka sunması, Kur'an ayetlerini tahrif ederek kafir Hud kavmini sıratı müstakim üzere oldukları, Firavun'un imanı kamil bir mümin olduğu gibi Nuh kavminin de mümin bir kavim olduğu ve bu imanlarından dolayı Allah (c.c.) onları mükafatlandırıp vahdet deryasına batırdığı, nimetini tadmaları için ilahi sevgi ateşine soktuğu Hz. Harun'un İsrail oğullarını buzağıya tapmaktan alıkoyarak yanıldığı, çünkü buzağının gerçek mabud veya onun suretlerinden bir suret olduğu Nuh kavmini Ved, Yeğus, Yeuk, Suva ve Nesr putlarına tapmayı bırakmamakla isabet ettikleri çünkü bu putların ilahın birer görünümü oldukları, ateşin azap değil, tatlılık olduğu, rahmete uğramayan ve rızaya kavuşmayan hiçbir insanda bulunmadığı bir şey var olmadan önce Allah'ın (c.c.) onu bilemiyeceği çünkü bir şeyin varlığı ilmin varlığı demek olduğu hatta her şeyin varlığının Allah (c.c.)'ın varlığının tercümesi olduğunu ve benzeri birçok saçmalıkları söylemesine rağmen, İbn Arabi bunların hepsini eksiltmeden ve çoğaltmadan doğrudan Rasulullah'tan (s.a.v.) aldığını söylemiş ve Rasulullah'ın (s.a.v.) bunları insanlara tebliğ etmesini emrettiğini iddia etmiştir.

    Kur'an'a ve sahih Sünnete açıkça aykırı ve küfür oldukları apaçık olan bütün bu saçmalıklara rağmen İbn Arabi bunları söylediğinden günümüze kadar adı müslüman olan yığınlardan pek çok taraftar ve sempatizan bulmuş, fikirleri İslam dünyasında alabildiğine yayılmıştır. Günde defalarca La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah diyen İslam ümmeti içinde hala evliyanın büyüğü ve asfiyanın kutbu olarak görülmüş ve adı binbir takdis ve tazimle anılmıştır. İşte tuhaf olan budur!


    Abdulkerim el-Cilli’nin Tanrısı (S.75-79)

    Tasavvufun bu meşhur kahini İbn Farid ve İbn Arabi 'nin dinine inanmaktadır. Ancak zındıklığı Allah'ın (c.c.) ancak kamil insan ve kamil insanın Allah'la (c.c.) insanı bir kişide toplayan en büyük rabb olduğuna inanmasıdır. Bu zındıklığı daha önce İbn Arabi ortaya atmış ama el-Cili bu konuda daha ileri giderek derinleştirmiş ve felsefesini yapmıştır. El-Cili bu mertebesini kendisinden daha önce olan kimselere kaptırmak istemediği için kendisinin, insanlığın rububiyet ve uluhiyetin en yüce ufku olduğunu söylemiştir.

    En Büyük Rabb Olduğunu İddia Etmesi:

    El-Cili en büyük rabb olduğunu iddia ederek şöyle demektedir:

    " İki alemde de mülk benimdir. İkisinde de benden başkasını görmedim. Onun ya iyiliğini umarım yahud ondan korkarım.
    Kemalin her türlüsüne sahibim ve küllün büyüklüğünün cemaliyim. Ben ondan başkası değilim."

    El-Cili böyle diyor. Halbuki yüce Allah: " Yerin ve göklerin'nıülkü Allah'ındır. Allah herşeye kadirdir ." (Al-i İmran: 3/189) buyuruyor. Fakat el-Cili dünya ve ahiret mülkünün sadece kendisine ait olduğunu, alemin kendisinden başka ilahı bulunmadığını ve Ahiret gününün maliki de kendisinden başka olmadığını söylüyor. Hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını ve kendi kendine yeterli olduğunu, kimseden hiçbir nimet istemediğini, çünkü nimetleri kendisinin verdiğini, hiçbir kişiden de korkusu bulunmadığını, çünkü her şeyin sahibi ve maliki kendisi olduğunu iddia ediyor.

    El-Cili bu kadarlada yetinmiyor, yaratış (halk)ın çeşitlerini ve maddi hissi, ruhi ve manevi varlık suretlerini sayarak kendisini zat ve vücut olarak bunların aynısı olduğunu, alemde el-Cilli'den farklı bir şeyin bulunduğunu kimsenin sanmaması gerektiğini de iddia ediyor ve şöyle diyor:

    " Gördüğün ne kadar maden, bitki, hayvan ve seciyeleriyle insan,
    Gördüğün ne kadar deniz, çöl, ağaç veya yüksek bina,
    Gördüğün ne kadar manevi suret ve göze hoş gelen güzel manzara,
    Gördüğün ne kadar melek şekli ve manası iblis olan gö rünüm,
    Gördüğün ne kadar beşeri bir şehvet ve elde edilen bir hak,
    Gördüğün ne kadar arşı kuşatıcısı kürsüsü yüce refref,
    İşte onlar hepsi benim, hepsi benim manzaram, (görünüşüm) dür, onun hakikatinde tecelli eden benim o değildir. Halkın rabbi ve efendisi benim. Bütün alem isim, zatım ise müsemmasıdır. "

    (el-Cili el-İnsanu'l-Kamiil: 1/22 vd.h. 1293 baskısı)

    el-Cili'nin nasıl bir putperestlik sergilediğini ve hangi me-cusiliğe inandığını gördünüz mü? "Onun hakikatinde tecelli eden benim, o değildir" sözünü gördünüz mü? Bu şekilde el-Cili gerçek varlığı kesin yokluk olarak sayıyor.

    " Halkın rabbi ve efendisi " olduğu iftirasını okudunuz mu? Zındıklık şehveti kudurmuş olan el-Cili'nin şehvetlerin ilahi varlığın sütunlarından olduğunu, bütün pislik ve kötülüğüyle Allah'ın (c.c.) varlığın aynısı bulunduğunu, bütün sapıklık ve küfrü ile iblisin Allah'ın (c.c.) kendisi ve her müsemmanın aynısı olduğu için alemdeki bütün varlıkların isminin Allah'ın (c.c.) ismi olduğunu her varlık Allah'ın (c.c.) kendisi olduğu için bütün varlıkların sıfatlarının Allah'ın (c.c.) sıfatı olduğunu nasıl söylediğini gördünüz mü?
    Bütün bunlar veya bunlardan sadece bir tanesi acaba neyi ifa de ediyor? Bütün bunlar el-Cili'nin putperestliğini göstermiyor mu?

    Ey Tasavvuf şeyhleri!
    İslam için hazırlanan bu alçak komployu görebilmeniz için yüce Allah'ın (c.c.) kalplerinizi hidayet nuru ile aydınlatmasını diliyorum. Kin ateşini tasavvufçulann alevlendirdiği ve son darbeyi indirmek için-baştan çıkaran tatlı gülücüklerle büyük bir deha ve kurnazlık içinde komplosunu zındıkların yürüttüğü bu sapıklığı mü şahede etmeniz için Allah'tan (c.c.) kalplerinize nur istiyorum.

    Şaşıracaksanız, bu dileklerimize değil, tasavvufçulann el-Cili ve benzerlerini kutsallaştırması hak ve adaletin hükmün den onu temize çıkarmaya çalışmasına şaşırmalısınız. Şüphesiz bu girişimler maskesi yırtılan ve kurbanı üzerine üşüşmek için fırsat kollayarak her şeyden, hatta kendi nefsinden beri olduğunu söyleyen alçak iki yüzlülük çabalarından başka bir şey değildir.

    Aynı zındıklık! Her sofu onu diğerinden miras almaktadır. Onun için yüce Allah'ın (c.c.) şu sözüne muhatap olmuşlardır:
    " Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır onlar azgın bir topluluktur." (Zariyat: 51/53)

    " Mülk benimdir, melekut benim eserim ve sanatımdır. Gayb benimdir, ceberutun'sahibi benim ." diyen bir kimseyi tasavvufçular nasıl vahiy almak için ruhu Allah'a (c.c.) çıkan bir kutup sayarlar?!

    Tasavvufun Tanrısı İki Zlttır

    Tasavvufçulann zihinden geçen bütün şeylerin ve birbirine zıt bütün nesnelerin aynısı olan bir tanrıya inandıklarını görüyoruz. Bununla beraber tanrılarını zatında zıt iki şe yi ve birbirinin karşıtı iki sıfatı birleştirdiğini söylemekten geri durmazlar. el-Cilli şöyle diyor:

    " Allah Muhammed'in nefsini kendi zatından yarattığı -ki Allah'ın(c.c.) zatı iki zıddı bulunmaktadır- zaman hidayet, nur ve güzellik sıfatları bakımından melekleri Muhammed'in nefsinden yarattığı gibi zulmet ve celal sıfatları bakımından iblis ve tabilerini de Muhammed'in nefsinden yarattı." (el-İnsanu'l-Kamil: 2/41)

    İblis'in Muhammed'in nefsinden yaratıldığı iddiasına bakınız. Gördüğünüz gibi tasavvufçular bizleri küfürle suçlamaktadır. Çünkü İblisin ateşten yaratıldığına inanıyoruz. Allah'ın (c.c.) bildirdiği şekilde Rasulullah'a (s.a.v.) salat getirmelerini istediğimiz için bizi küfürle suçlayan tasavvufçular acaba İblisin Muhammed'in nefsinden yaratıldığını söyleyen el-Cili için ne diyeceklerdir?!

    Şöyle devam ediyor:

    " Bil ki varlık ve yokluk iki karşıttır ve uluhiyet feleği ikisini kuşatır. Çünkü uluhiyet eski-yeni halk-Hak, varlık-yokluk, gibi zıddı birlikte bulundurur. Onda vacip olarak zuhur ettikten sonra müstahil olarak zuhur eder vemüstahil olarak zuhur ettikten sonra vacip olarak zuhur eder. Yine ondan hak halk (Hak ve hak ilahi, zatın iki yüzü yahut iki sıfatıdır. Birincisi baını itibariyle ikincisi de zahiri itibariyledir.) suretinde ve halk hak suretinde zuhur eder ." (el-lnsanu'l-Kamil: 1/27) " Uluhiyet kendi içinde iki zıdda şamil olmayı ve iki zıddı birlikte bulundurmayı gerektirir ." (el-lnsanu'l-Kamil: 1/69) " Zıtlar bir ilahta birleşmiş ve onda toplanmıştır. O onlardan ortaya çıkmıştır. " (el-İnsanu'1-Kamil: 1/33)

    Herhalde tasavvufçulara bu inanç mecusiliğin düalist inancından geçmiştir. Bilindiği gibi mecusilikte aydınlık ve karanlık, iyilik ve kötülük tanrıları olarak Hürmüz ve Ehri men'in varlığına ve bunların tasarrufuna inanılmaktadır. Zaten tasavvuf İslam alemine mecusiliğin eski yurdu İran'dan geçmiştir.

    Çok tuhaf bir tanrı! Böyle bir tanrıyı ancak tasavvufçuların çarpık mantığı ve sakat aklı icad edebilir. Var ve yok, vacip ve müstahil, eski ve yeni, diri ve ölü bir tanrı. Bir an da hem diri hem ölü, el-Cilli'nin uydurduğu ve tasavvufçuların iman edip taptığı tasavvuf tanrısı işte budur!

    son
  13. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tasavvuf ve İslam - Abdurrahman El-Vekil



    3


    Ya Gazali ne alemdedir? (S.80-97)


    Tâsavvufçuların müslümanların kalbinde kalmış nur parıltılarını da döndermek için tarihte en büyük lakap olarak "Hüccetu'l-İslam" lakabım verdikleri Gazali gibi bir insanın bu gibilerle bir araya anılması belki tuhafınıza gidecektir. Ama ne yazık ki onlarla aynı akıntıda kürek çektiği realitesini de gözardı etmek mümkün değildir. Belki de Hüccetu'l-İslam yerine Hüccetu'l-Tasavvuf demek daha uygun düşen Gazali 'nin sözlerine bakalım. Tevhid ve mertebelerinden söz ederken şöyle diyor:


    " Tevhidin dört mertebesi vardır... ikincisi, lafzın manasını kalbinin tasdik etmesi, umum müslümanların tasdik ettiği gibi. Bu da avamın itikadıdır .(Umum müslümanların itikadda avam oldukları deyişine bakınız)Üçüncüsü, bunu Hakkın nuru vasıtasıyla keşf yolu ile müşahede etmesidir. Bu da mukarreb olanların makamıdır .(Bu mertebede failin birliğini söylüyor. Nitekim daha sonra bunu ifade edecektir. Şöyle ki, bir tek failden başkası müşahade edilmez, buna göre suçlunun fiilini de o tek faile nisbet etmek gerekir.)
    Bu da birçok şeyler görmesi ama hepsinin bir ve Kahhar olandan sadır olduğunu görmesidir ."(Yukarıda failin birliğini söylerken başkasının varlığını nefyetmiyordu. Burada ise mevcudun, birliğini yani varlığın birliğini kararlaştırmaktadır. Çokluklarına rağmen nesneler gerçekte bir nesneden başka değildir, demektedir.)
    Bu da sıddıkların müşahadesidir. Tasâvvufçular buna "tevhidde fena" adını verir. Çünkü bir varlıktan başkasını görmediğinden kendini görmemektir. Tevhidle kuşa tıldığı için kendini göremediğinden tevhidinde kendi (nefsi)nden de fani olur. Yani kendisi ve halkı (alemi) görmeme fenalığına ulaşır (artık kendini ve alemi görmez )"
    Daha sonra Gazali her mertebede muvahhidlerin makam larını anlatarak dördüncü mertebe sahibinin tevhid durumu nu şöyle açıklamaktadır:


    " Dördücüsü muvahhiddir. Yani şuhudunda birden başka sını bulundurmaz. Çok olması açısından küllü bütünü görmez sadece bir olması açısından görür. İşte tevhidde en yüksek nokta budur. Gök, yer müşahade edilen diğer cisimler gibi varlıklar çok oldukları halde nasıl oluyor da sade ce biri görür? diyeceksiniz. Çok varlıklar nasıl bir olur? Bilinki bu mükaşafe ilimlerin son noktasıdır (Tevhidin en yüce mertebeleri bilmeyi mükaşefe ilimlerine bıra kıyor. Acaba nedir o ilimler? Şüphe yok ki Kur'an ve Sünnetten başka şeylerdir. Tasavvufçuların vecd ve zevklerinden uydurdukları ve kitaplarına yazdıkları hurafelerdir. Sanki Kur'an ve Sünnette katıksız tevhide ve yüce ALLAH'ın (c.c.) sevgisine ulaştıracak şeyler yokmuş gibi! Bu nevi sözlerin müslümanları ALLAH'ın (c.c.) hidayetinden uzaklaştırıp tasavvufçuların sapıklık ve hurafelerine götüreceği acaba Gazali'nin hiç mi aklına gelmedi?! )ve bu ilimlerin sırlarının kitaplarda yazılması caiz değildir .(Yüce ALLAH'ın (c.c.)" Kitaba almadığımız hiçbir şey bırakma dık ." sözüne bakınız. En önemli şey de uluhiyet ve rububiyetinde ALLAH'ın (c.c.) tevhididir. Ama Gazali gerçek tevhid hakikatinin kitaplarda yazıl masının caiz olmadığını iddia ediyor. Bu demektir ki tevhid hakikati Al lah'ın kitabında yoktur ve onu tasavvufçulardan başkası bilmiyor) Nitekim arif olanlar "Rububiyetin sırlarını ifşa etmek küfürdür." demiş lerdir ." (Bunun anlamı şudur: Gazali ve benzeri tasavvufçular rububiyetin sırlarını bildikleri halde kitaplara aktarmada cimrilik yapıyorlar ve müslümanlar tevhidin hakikatini bilmiyorlar. Kısaca ALLAH'ın (c.c.) ki tabında tevhidin mevcut olmadığına inanıyorlar)
    Sonra vahdette kesretin müşahedesine dair misal vererek şöyle demektedir:


    " Ruhu, cesedi, organları, kasları, kemikleri ve iç organları itibarıyla insan çok (çokluk) iken, başka açıdan ve başka müşahade ile o tektir. Aynı şekilde halik ve mahluk ola rak alemde ne varsa, hepsinin çok itibarları ve farklı müşahadeleri vardır. İtibarlardan birine göre tek(bir)dir. Başka itibarlara göre ise çoktur. İnsan misalinde olduğu gibi. Gerçi ikisi tıpatıp değildir. Ancak genelde, müşahade itibariyle çokluğun nasıl tek hükmünde olacağını gösterir.
    Ulaşamadığın bir makamı inkar etmeyi bırakıp tam tasdik ile iman etmen gerektiği bu sözlerimizle anlaşılmıştır.(Gazali bu basit mantıkla yaratan ile yaratılan arasındaki birini delillendirmekte ve kendisine inanmamızı zorunlu kılmaktadır. Bunun ye rine ALLAH'ın (c.c.) kitabından bir ayet yahut akli bir delil veya sahih bir düşünceyi delil getirmesini isterdik. Ne var ki çirkin hayale başvurarak ALLAH ile yaratıkların birliğini insan ile organların birliğine benzetmiştir.) el-Huseyn b. Mansur el-Hallac (Hallac-ı Mansur şeriatın kesin ve sarih hükümlerine muhalefetinden ve zındıklığı sabit oluşundan dolayı h. 309 yılında idam edilmiştir.) buna işaret etmiştir. Havvas'ın (el-Havvas, İbrahim b. İsmail Ebu İshak olup h. 291 yılında öldü.) Tevrat'ı karıştırdığını görünce, sormuş:
    "Ne yapıyorsun?"
    "Tevrat'ı karıştırıyorum, tevekkülde durumu düzeltmek istiyorum." demiş. Hallac ona şöyle demiştir:
    "İçini imar etmek için ömrünü tükettin, hani tevhidde fena? Sanki Havvas üçüncü makamın tashihinde bulunuyordu da dördüncü makamda olmasını kendisinden istemiştir." (Yukarıdaki bütün pasajlar Gazali'nin îhya-u Ulumi'd-Din:4/212 vd.dan alınmışır. Darul'l-Kütübi'l-Arabiyye baskısı)


    Aşağıdaki beyitlerin sahibi olduğunu bile bile Gazali'nin Hallac'ı övmesi yahut en yüksek muvahhid olarak nitelemesi çok tuhaftır. Hallaç şöyle diyor:


    " İçkiye berrak suyun katılması gibi ruhunu ruhuma kattın.
    Sana birşey olursa, bana da olur, zira her durumda sen benim." (el-Hallac; et-Tavasin: 130-132)


    Gazali'nin ALLAH'ın (c.c.) yiyen ve içen, hayatı ve ölümü seven, hüzünle kahrolan, yokluktan mahvolan ve şehvetler elinde bocalayan bir varlık olduğunu ve yaratıkların aynısı bulunduğunu iddia eden bir zındıkı tebcil etmesi ne talihsizliktir!
    Tevhidin en üstün mertebelerine yükselme konu sunda Gazali müminlerden örnek alacağı hiç bir mümin bulamadı?. Ebu Bekir ve Ömer'in tevhidi hiç mi ilgisini çekmedi de gitti bir zındıkı en yüksek muvahhid olarak gösterdi?


    Müslümanları ALLAH'ın hidayetinden saptırmak için tasavvufçuların büyük lakaplarla adlandırdığı kişiyi görüyor musunuz? Gazali'nin vahdeti vücut veya vahdeti şuhud, ne derseniz deyin, inancına nasıl sahip olduğunu müşahede ediyor musunuz?


    İslam'a aykırılıkta iki hurafe de birleşmekteydi. Vahdeti vücudun bir başlangıç ve vahdeti şuhudun bir sonuç olduğunu söylemeyin. İsimleri ve renkleri farklı da olsa ikiside tasavvufı bidattir ve tevhid inancına aykırıdır. Gerçekleri gören bir insan elbette zehire balın adının verilmesine aldanmaz.


    İkisi de yırtıcı hayvanın avına çaldığı müziktir. Birisi billur kadeh içinde sunulurken diğeri altın tabak içinde sunul maktadır.


    Gazali, Hallac'in tevhidini örnek vererek sırrına açığa vurmuştur. Hallac'in yolunu ve metodunu Gazali'nin tavsif ettiğine delil olarak bu yeter.


    Gazali ve Oryantalistler


    Gazali'nin bu sakat anlayışını ve tasavvuf mikrobunu canlandırmasını oryantalist Nicholson kavramış ve şöyle demiş tir:
    " Şüphesiz Gazali hür din sözünü tam anlamıyla ifade et tiği hür dinde kardeş olan İbn Arabi ve benzeri vahdeti vü cutçu tasavvuf çevrelerinin alanım genişletmiştir ." ( Nicholson, Fi't-Tasavvufi'l-islam: 104 tere. Dr. Afifi .)
    Ga zali'yi göğe çıkaran bir takım çevrelerin bunu kavraması ve hristiyan oryantalistin anladığı kadar anlamasını isterdik.( Nicholson'dan önce imam îbnTeymiyye bunu kavramış okudu ğum yazılarında Ihya'dan yaptığımız gibi nakiller yapmamasına rağ men Gazali'nin tasavvufunu kesin delillerle açık bir şekilde ortaya koy muştur.)


    Goldziher de şöyle dernektedir :


    "Gazali'den açıkça etkilendiğine daha önce işaret ettiği miz İbn Arabi tevil metodu izlediği tefsirinde Gazali'nin ba kış açısına tamamen uymaktadır."( İ.Goldziher, Mezahibu't-Tefsir: 259 ) "Gazali tasavvufu için de bulunduğu uzletten kurtarmış, resmi diyanetten kopuk luğuna son vermiş, İslam'da ve dini hayatta onu ülfet edi len bir unsur haline getirmiş, donuk dini tezahürlere can kat mak için tasavvufla ilgili görüş ve öğretilerden yararlanma yı teşvik etmiştir."( İ.Goldziher, el-Akide ve'ş-Şeria: 159 ) "Gazali tasavvufi görüşlerin şanını yüceltmiş ve İslam'ın dini hayatında etkin amellerden yap mıştır."( İ.Goldziher, el-Akide ve'ş-Şeria: 161 )


    Bu şekilde Gazali denilebilir ki İslam'dan çok tasavvu fa hizmet etmiştir. Müslümanlar tasavvufun zahirlerine kar şı çok dikkatli ve ona tamamen sırt çevirmiş iken, büyüle yici ifadeleriyle tasavvufun hurafelerine inanmaya ve sarıl maya onlan sürüklemiştir.


    Cari Bockr 'da şöyle demektedir :


    "Agnostizm ruhu İslam'ın ilk dönem fırkalarına hakim olmuş, başlangıçta dinden çıkaran bir bidat sayılan tasavvu fa da sonra hakim olmuştur. Ama tasavvuf Gazali sayesin de zehirden arınmış ve ehli Sünnet tarafından kabul edilmiş bir vaziyet kazandı."( Cari Bockr, et-Turasu'l-Yunani:10, tere. Dr. Bedevi )


    Evet Gazali'nin sebep olduğu tehlike işte budur. Müslü manlara tasavvufu zehirden arınmış Cennet şarabı olarak tasvir etmiş, onlar da içmiş ve başlarına ne geldiyse gelmiş tir.


    Vahdet-i Vücud'un Tehlikesini Nicholson Anlatıyor :


    Nicholson şöyle diyor: " Şüphe yok ki "La ilahe illALLAH" kelimesinin ifade ettiği tevhidin anlamı "ALLAH dışında ger çekte hiçbir varlık mevcut değildir." şeklinde olursa, İs lam tek kelimeyle bütün anlamını yitirir ve müsemması ol mayan bir isimden ibaret kalır. Mücerred (yorumsuz) şek liyle vahdeti vücudu kabullenmek, indirilen dinin bütün hususiyetlerini ve ayırıcı özelliklerini tümden yok etmekte dir ."


    Bir hristiyanın itiraf ettiği, ama dinin imam ve bilginle ri olduklarını iddia eden anlı şanlı şeyhlerin bir türlü kabul lenmediği apaçık gerçek!
    Acaba Gazali'nin sözünü ettiği dördüncü makam "ALLAH'tan (c.c.) başka varlık yoktur" di yenlerin makamından başka bir şey midir?
    Onların makamı olduğu ve tasavvufçuların sabah akşam dillerine doladıkla rı apaçıktır.


    ALLAH (c.c.) için dile getirdiğim bu gerçeklerle şöhreti ufukları dolduran şeyhleri kızdırdığımı biliyorum. Çünkü İh ya kitabı onların birinci kutsal kitabıdır. ALLAH'ın (c.c.) ki tabını İhya kitabına göre tevil veya tahrif ederler. İhya ki tabından hurafeler ve Mişkat kitabından evham mitolojiler le ALLAH'ın (c.c.) kitabına karşı çıkarlar.


    Ama küplere binenlerin yüzüne hakkı haykırarak onla ra "Yavaş olun" diyorum. ALLAH'tan (c.c.) başka kimseyi tanrılaştırmıyoruz. O'nün kitabından başka bizleri hidayete kavuşturacak bir kitap tanımıyoruz, Rasulullah'tan (Selamun Aleykum.v.) başka bir lider kabul etmiyoruz, hiç bir puta secde etmiyoruz, hiç bir tağuta boyun eğmiyoruz, velev ki bu Gazali ve kitapları da olsa?!
    (es-Subki "Tabakatu'ş-Şafiiyye" kitabında Gazali'nin son gün lerinde Kur'an ve Sünnetle uğraştığını söyleyerek onu temize çıkarma ya çalışıyor. Keşke söyledikleri doğru olsa! Bununla beraber Gazali'nin kültür mirası konusunda müslümanları uyarmak gerekir. Çünkü ellerin deki Gazali'nin kitaplarının çoğu tasavvufla ilgilidir. Son zamanında Kur'an ve Sünnetle ilgilendiğine dair bize bir kitap bırakmamıştır.


    Vahdeti vücudun tevhide aykırı ve şirk bir inanç olduğunu oryantalistler kavradığı gibi tasavvuf meşhurlarından imam Rabbani de kavra mış ve mektubatında yer yer eleştirmiştir. Gerçi vahdeti vücut yerine vah deti şuhud adını verdiği ve "Salik aradığı hakiki varlığa o kadar çok bağ lanmalıdır ki herşey var olduğu halde, o hiçbirine bakmamalı, belki hiç bir şeyi görmemeli, onun kalp gözüne hiçbir şey gelmemelidir. -Nasıl mümkün oluyorsa-" şeklinde açıkladığı inancı getirmektedir kendisi. Bununla beraber bir tasavvufçu olarak vahdeti vücud inancını eleştirme si ve îbn Arabi ile onun gibi düşünenleri tavsif etmemesir gerçeği ancak bazı ağızlardan duymaya alışmış ve ancak onlardan gelirse kabul eden birtakım çevrelere gerçeği göstermesi bakımından büyük bir önem taşı maktadır. Bu açıdan vahdeti vücut ve savunucuları hakkında söyledikle rinden bir kısmını burada aktarmayı yararlı görüyoruz. Başka yerlerde bir takım eleştiriler yöneltmektedir. Şöyle diyor:
    Bu kısım İmam Rabbani'nin Mektubat tercümesinden alınmıştır.
    (çeviren)
    "Tenzih ile teşbihi kendinde toplayanlardan bir çoğu da diyor ki, bü tün müminler tenzih ile, görmeden iman ediyorlar. Bu iman ile birlikte teşbih imanına da kavuşan arif olur. Bu arif mahlukları ALLAH'u Teala'nın zuhuru olarak görür. Mahlukları, vahdetin muhtelif şekiller almış hali olarak bilir. Yaratanı yarattıklarının içinde görür. Bunlara göre, yalnız tenzih ile olan, yani yaratanı hiçbir şeye benzemeyen, anlaşılama yan bir varlık olarak inanmak noksanlıktır. Bir olan varlığı bu çokluktan ayrı olarak düşünmeyi ayıp bilirler. Hiçbir şeyle bağlı olmayan hiçbir şe ye benzemeyen bk varlığa inananları aşağı derecede sanırlar. Çokluğu dü şünmeden, yalnız bir varlığı düşünmeyi sınırlı, dar bir çerçeve içinde kal mak sanırlar.


    SubhanALLAH! ALLAHu Tealaya hamd olsun! Peygamberlerin hepsi afaki yani insanın dışında olan ve enfüsi yani insanın içinde olan putla rı yok etmeye uğraştılar. Bu putların yok edilmesini herkesten istediler. Hiçbir şeye benzemeyen nasıl olduğu anlaşılamayan ve varlığı lazım olan yaratanın bir olduğunu bildirdiler. Hiçbir peygamberin mahluklara benzeyen bir yaratana iman edilmesini emrettiği ve mahluklar yaratanın görünüşleridir, dediği hiç i|itilmemiştir. Bütün peygamberler, varlığı lazım olan yaratanın bir olduğunu söz birliği ile bildirmişlerdir. Ondan başka hiçbir şeye tapılamayacağını söylemişlerdir.


    Bu tasavvufçular peygamberlik derecesini anlıyamamış olacaklar. O büyükler, iki varlık (yaratan ile yaratılan) bildirmektedir. Bu iki varlık birbirinden başkadır demişlerdir. Peygamberlerin sözlerinden tevhid ve ittihad manalarını çıkarmak boş yere uğraşmaktır. Onların dediği gibi var olan, bir olsaydı ve her şey onun görünüşü olsaydı, mahluklara ibadet etmek, ona ibadet etmek olurdu. Böyle yanlış söyleyenler de yok değildir. Peygamber böyle bir şeyi çok sıkı yasak etmişlerdir. ALLAH'u Teala'dan başkasına tapınanlara sonsuz azap yapılacağını bildirmişlerdir. Mah luklara tapanların ALLAH'ın (c.c.) düşmanı olduklarını bildirmişlerdir.


    Bu tasavvufçulara yanlış anladıkları bildirilmediği için ve cahillikle yaratanı yaratıklarına benzetmek felaketinden kurtarmadıkları için ve mahluklara ibadeti ALLAH'u Teala'ya ibadet sanmaktan vazgeçmedik leri için bir çoğu diyor ki: Peygamberler kalın kafalıların yanlış anlamamaları için ince olan tevhidi vucud (vahdeti vücud) bilgilerini sakladılar. Çok varlık bulunduğunu söylediler. Bu sözler şiilerin, alevilerin Hz. Ali'yi iki yüzlü yapmalarına benziyor ki elbette kulak verilmez. Peygam berlerin her şeyin doğrusunu bildirmesi lazımdır. Varlığın bir olması doğru olsaydı ve ondan başka hiçbir şey var olmasaydı, bunu elbette saklamazlardı. Doğruyu bırakıp yanlışı bildirmezlerdi. Hem de ALLAH'u Teala'nın zatı ve sıfatları ve işleri için olan bilgide doğruyu söylemeye titizlikle çalışacakları meydandadır. Kalın kafalılar anlayamasa da doğruyu söylemekten çekinmezlerdi. Görmüyorlar mı ki Kur'an'ı Kerim'de ve hadisi şeriflerde müteşabihat denilen ince bilgiler vardır. Müteşabihatı değil kalın kafalılar keskin görüşlüler ve ince düşünüşlü büyükler bile an layamamaktadır. (Bu anlayış eksiktir) Bununla beraber bunları bildirmek ten çekinmediler. Cahiller anlayamaz diyerek bildirmekten vazgeçmediler.


    Bu tasavvufçular varlığın iki olduğunu söyleyenlere ve ALLAH'u Te ala'dan başkasına ibadetten kaçınanlara müşrik diyorlar. Varlık birdir, di yen bir kimseye binlerce puta tapınsa bile muvahhid diyorlar. Bunlara gö re o putlar ALLAH'u Teala'nın görüntüleridir. Onlara tapınmak, ALLAH'u Te ala'ya ibadet etmek olur, diyorlar, insaf olsun ki bu ikisinden hangisi müş riktir ve hangisi muvahhiddir?


    Peygamberler vahdeti vücud bildirmediler .Varlık ikidir diyenlere, yani ALLAH'tan (c.c.) başka varlıklar kabul edenlere müşrik dediler. Mabudun tapınacak varlığın bir olduğunu söylediler. Ondan başkasına tapınmaya şirk dediler. Bu tasavvufçular mahlukları ALLAH'u Teala'dan başka bilselerdi, başka şeylere tapanlara müşrik olmaz demezlerdi. Onlar bilse de bilmese de mahluklar mahluktur. O (ALLAH) değildir.


    Bunlardan sonra gelenlerin bir kaçı bu alem, ALLAH'u Teala'nın görünüşü değildir, dediler. Her şeye o demekten kaçındılar. Her şey odur diyenleri beğenmediler. Bunun için Şeyh Muhyiddin b. Arabi ve onun yolunda olanları inkar ettiler ve ayıpladılar. Fakat bunlar, bu alem Al lah'tan (c.c.) başkadır da demiyor. O değildir, iki şey elbet birbirinden başka olur. ikiliğe inanmak akla uymamak olur. Evet, ehli Sünnetten ke lam alimleri, ALLAH'u Teala'nın sıfatları o değildir, ondan başka da değil dir, dediler ise de, buradaki başka sözü lügat manasında değildir. Başka olan iki şeyin birbirinden ayrılması caiz olur, demektir. Çünkü ALLAH'ın sıfatları zatından ayrılmış değildir ve ayrılmaları caiz değildir. Bunun için ALLAH'ın (c.c.) sıfatlan o değildir. Ondan başka da değildir sözü doğrudur. Alem ise böyle değildir. ALLAH var idi. Hiçbir şey yok idi. Bunun için alem ondan başka değildir demek hem lügat bakımından hem de inanç bakımın dan doğru olmaz. Bunlar ilerleyememiş olduklarından alemi yani mah lukları ALLAH'ın (c.c.) sıfatları gibi sandılar. Sıfatlar için söylenmesi caiz olanı alem için de söylediler. Alem odur, demediklerine göre, ondan başkadır dememeliydiler. Böylece tevhid-i vücudi (vahdeti vücud) yolun dan kurtulmalıydılar. Varlığın çok olduğunu anlamalıydılar. Tevhid-i vücudi sahiplerine mesela Şeyh Muhyiddin ve onun yolundan gidenler, herşey odur, diyorladı. Bu sözleri alem ALLAH'la (c.c.) birleşmiş demek değildir. Haşa ve Kella! Bu sözleri alem yoktur ancak ALLAH vardır demektir. Mektuplarımda bunu uzun açıklamıştım...


    Vahdeti vücudu ilk olarak açıklayan kısımlara ayıran bir gramer kitabı gibi parça parça anlatan şeyh Muhyiddin Arabi'dir. Bu bilginin bir çok derin ve ince yerlerini yalnız ben buldum demiş, hatta peygamber lerin sonuncusu, ince bilgilerin bir kısmını velilerin sonuncusundan al maktadır, demiştir. Velayeti Muhammedinin sonuncusu olarak da, ken dini bilmektedir.


    Sözün kısası şudur ki, fena ve bekaya kavuşmak ve velayeti suğra ve velayeti kübranın derecelerine yükselmek için tevhidi vücudi hiç lazım değildir. Tevhidi şuhidi (vahdeti şuhud) lazımdır. Yani var olanı bir bil mek değil, bir görmek, ondan başkasını görmemek lazımdır. Böyle gör mekle fena hasıl olur. ALLAH'u Teala'dan başka her şey yani masiva unu tulur. Bir salik baştan sona kadar ilerler de tevhidi vücudi (vahdeti vücut bilgileri) kendisine hiç gösterilmeyebilir. Hatta o bilgilere inanmayacak gibi olur.."


    ( Mektubat Tercemesi Hüseyin Hilmi Işık, Sönmez Neşriyat İstanbul 1968, Mektup, 272 )


    Biraz dikkatli bakılırsîi vahdeti vücut ile vahdeti şuhud'un netice itibariyle aynı şey olduğu görülür. Ancak birisi temelde ikiliği reddederken, diğeri mevcut olan ikiliği (yaratan ile yaratılan ikiliğini) ortadan kaldırmaya çalışmakta ve görülmemesi gerektiğini savunmaktadır. (Çeviren))




    Gazali Vahdeti Vücudu Terennüm Ediyor :


    Şöyle diyor:


    " Hakikat semasına yükseldikten sonra arifler bir hak (ALLAH) dışında alemde bir şey görmediklerinde ittifak etmiş lerdir. Ancak bu durum bazıları için ilmi bir irfan (Yani ona delil ve burhan yolu ile ulaşmıştır.) iken, bazıları için de zevk ve hal (Yani ona keyf ve ilham yolu ile ulaşmıştır) olmuştur. Onlar için kesret tüm den yok olmuş mahza ferdiyetle kuşatılmış ve onlar için Al lah (c.c.) dışında bir şey kalmamıştır. Öyle bir sarhoş olmuş lardır ki akıllarının egemenliği ona teslim olmuştur.


    Kimi "enelhak" (Ben ALLAH'ım) (Tayfur el-Bistami söylemiştir)kimi "Sübhani ma a'zama şe'ni" (noksan sıfatlardan kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir.) (el-Bistami söylemiştir),
    kimi de "ma fı'l-Cubbeti illALLAH "(cübbemin içinde ALLAH'tan başka birşey yoktur) (Hallac-ı Mansur söylemiştir) demiştir.
    Aşıklar sekr (sarhoşluk) halinde söylediği sözler gizlenir ve anlatılmaz.
    (Gazali bu mecusiliği ALLAH'ın (c.c.) aşkıyla sarhoş olmuş ruhların yüksek sesleri olarak niteliyor. Baştan başa zındıklık demek olan bu ifadeleri Gazali -eleştiri sayılırsa- güya eleştirmek için bütün söylediği "Aşıkların sözü gizlenir, anlatılmaz." ifadesinden ibaret olmuştur. Ama bu nevi zındıklıklar için ALLAH'ın (c.c.) hükmünün ne olduğunu söylemiyor. Gerçi bundan önce bunu tevhidin en üst mertebesi olduğuna ken disi hükmetmişti.)
    Sarhoşlukları azalıp akılları başlarına gel diğinde bunu hakikaten ittihad olmayıp ittihada benzediğini anladılar. Aşk derecesi yükseldiği zaman aşıkın "Sevgilim benim, ben de oyum, biz iki beden içinde iki ruhuz ."(Bu söz Hallac-ı Mansur'undur. Bkz. et-Tevasin: 34 ondan son raki beyit de şöyledir:
    "Beni gördüğün zaman onu görmüş olursun, onu gördüğün zaman bizi görmüş olursun.") sözü gibi bir şey .


    Gazali yulcândaki sözün Hallaç'a ait olduğunu bildiği hal de bile bile adını gizliyor ve arkasına sığınıyor. Hallaç bilindiği gibi hululiyesi olup ilahi hakikatin ikiliğine inanır. ALLAH'ın (c.c.) iki yüzü yahut iki tabiatı olduğunu, bunların lahut ve nasut, yani ilah ve insan tabiatı yahut yüzü olduğunu söylüyor. Lahut (ALLAH) nasut (insan) da hulul etmiştir. Onun için insanın ruhu ilahi hakikatin lahutisi (ilahisi)dir. Onsuz olduğu zaman da nasutisi (insanisi)dir. Gazali ittihadı reddedip ittihada benzeyen bir şeyi kabul etmekle ittihaddan daha kötü olan hulule (ALLAH'ın insan şekline bürünmesi) inanmış olur. Bunun açık delili de Gazali'nin naklettiği Hallac'ın beyitidir. Hallac'ın hulul inancım açık ça ifade etmektedir.


    Bu hal kuşattığı kişi ile beraber mecaz.dilinde ittihad hakikat dilinde tevhid diye adlandırılır. Bu gerçeklerin ar kasında öyle sırlar var ki onlara dalmak caiz değildir." (Gazali, Mişkatu'l-Envar: 122 basım 1934 Gazali sır dediği saç malıkların deşifre edilmesini ve içyüzünü insanlara açıklanmasını da caiz görmeyerek sahiplerine bir nevi dokunulmazlık tanımaktadır)


    Kimin tevhidi? Rasulullah'ın (s.a.v.) tevhidi mi? Yoksa nezih ve temiz ashabının tevhidi mi? Ey Gazali ve benzer lerinin kurbanları, ey bu zındıkları kutsallaştıranlar veya İslam olduğunu söyleyenler cevap veriniz?
  14. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tasavvuf ve İslam - Abdurrahman El-Vekil

    4




    Vahdet Saçmalıkları

    Vahdet mitolojisine dair Gazali'nin söylediklerine bakalım:

    " Her şey (kul) onunnurundandır. Belki başka varlığın hüviyeti" (kimliği) onsuz ancak mecaz yolu iledir, (yani başka varlıkların varlığı gerçek değil, mecazdır) o halde onun dışında bir nur yoktur (ne nur varsa odur) diğer bütün nurlar onun yüzünün zatında değil, onun tarafındaki yüzdendir. Her şeyin yüzü ona dönük ve yönü ona yöneliktir.

    ALLAH (c.c.) şöyle buyuruyor :
    "Ne tarafa dönerseniz ALLAH'ın yüzü oradadır."(Bakara: 2/115)

    O halde ondan başka ilah yoktur. Şüphesiz ilah, ibadette yüzlerin kendisine dönük olduğu şeyin ifadesidir. İlahlaştırma, yani kalblerin yüzleri de nurlar ve ruhlardır. Belki ondan başka ilah olmadığı gibi (belkema lailahe illa nüve) ondan başka o da yoktur, (fe la huve illa huve) Şüphesiz o (huve) işaret edilen şeyden ibarettir. Nasıl olursa olsun. Ona olmayan hiçbir işaret yoktur, belki ne zaman işaret etsen, gerçekte ona işaret etmiş olursun ." (Gazali; Mişkatu'l-Envar: 124. Bu da Gazali'nin hazırladığı
    felakettir.)

    Alemdeki her varlığın (hüviyetin) ALLAH'ın (c.c.) hüviyetini yani hakikatinin aynısı olduğunu ve hangi varlığa işaret edilirse ALLAH'a (c.c.) işaret edilmiş olacağını söylüyor. Mesela bir put veya ölüye işaret edilirse, Gazali'nin rabbine işaret edilmiş olur. Neden olmasın ki? Putun mahiyeti veya hakikati Gazali'nin anlattığı rabbin mahiyetinin kendisi değil midir?!

    Gazali'nin uydurduğu ve kendisinden sonra gelen tasavvuf kahinlerine vasiyet ettiği mitoloji işte budur. Vahdet saçmalığının yeni bir terennümünü dinlemek ister misiniz?
    Şöyle diyor:

    " La ilahe illALLAH" avamın tevhididir. La huve illa huve havasın tevhididir .
    (Gazali, tevhid kelimesinin gerektirdiği şeylere imanın, avamın tevhidi olduğunu iddia ediyor. Çünkü uluhiyet ve rububiyeti sadece ALLAH'a (c.c.) tahsis eder ve başkalarından nefyeder. Dolayısıyla yaratıkların ve yaratmanın varlığını ispat eder. Bu da iki mevcudun varlığını yani biri diğerinden farklı iki mevcudun varlığını ispat eder. Vahdeti yok eden bir anlayışı kabul eder. Bu ise tasavvufçulara ve onların kahinlerine göre şirktir. Onun için La ilahe İllALLAH'ın avamın tevhidi olduğunu söyleyerek horlarlar. Halbuki bütün peygamberlerin tevhidi odur. Gazali'ye ve tasavvufçulara göre havasın tevhidi ise "la huve illa huve"dir. Çünkü bu söz bir tek varlığı (mevcudu) ispat eder, gayriyeti, kesreti ve taaddüdü (başkalığı, çokluğu ve birden fazla oluşu) nefyeder. Görünümleri değişik olan bir tek mevcudu isbat eder ki bu görünümler halk (yaratıklar) adını almıştır. Yaratılan ile yaratan arasındaki varlıklar arasındaki gayriliği ve başkalığı nefyederken birincinin varlığının ikincinin varlığının aynı (kendisi) olduğunu ispat eder. Sanki onun varlığından başka bir varlık, onun zatından başka bir zat yok, demek olur. Zatlardaki bu vehmin çokluğuna ise, kalpleri kör olanlar inanır! tşte Gazali'nin sizlere uygun gördüğü din! )
    Çünkü o daha genel, bu ise daha hususi, daha şamil, daha dakik, daha haklı olup sahibini mahza ferdaniyet (ferdiyet) ve sırf vahdaniyete daha fazla dahil eder. Yaratıkların mizacının zirvesi ferdaniyet memleketidir. Onun ötesinde bir yükseliş yoktur. Çünkü yükseliş çokluk olmadan tasavvur edilemez. Bu bir nevi izafettir ki yükselişin kendisinden ve kendisine yapıldığı şeyi gerektirir. Kesret (çokluk) ortadan kalkınca vahdet (birlik) gerçekleşir, izafet kalmaz ve işaret yok olur. Artık yükseklik, aşağılık", yükselen, inen diye bir şey de kalmaz. Artık yükselmek ve terakki etme müstahil olur .(Bu ifadenin aynısını Tezkiratu'l-Evliya: 2/2163 da tasavvufçu Feriduddin Attar kullanmıştır.)

    En yükseğin ötesine yükselme ve vahdetle beraber kesret yoktur. Kesretin yokluğu halinde yükseliş de yoktur. Ortada bir değişme varsa, o da dünya semasına inmiştir. Yani yüksekten aşağıya işrak olur. Çünkü daha yükseği olmasa da -en yükseğin aşağısı vardır. Bu da ancak ALLAH'ı (c.c.) bilen alimlerin bilebileceği gizli künhü olan ilimdendir. Bunlar onu ifade ettikleri zaman onu ancak ALLAH'ı (c.c.) bilmeyenler inkar eder ."
    (Gazali, Mişkatu'l-Envar: 125. Yüce ALLAH arşına istiva ettiğini meleklerin kendisine yükseldiğini (uruc ettiğini) salih ameli kendisine yükselttiğini bildirmiştir. Ama Gazali hakkın karşısına batılı dikmeden edemediğinden olacak ki yükselişin (urucun) müstahil olduğunu söylemiş ve kesinlikle reddetmiştir. Çünkü inandığı vahdeti vücutla ters düşmek istemiyordu. Herhangi bir kişinin ALLAH'a (c.c.) yükselişini kabullenmek kesreti, gayriyeti ve taadüdü kabullenmek demektir. Çünkü yükselen ve kendisine yükselinen kişilerin varlığını gerektirir. Bu ise Gazali'nin inandığı vahdete aykırı ve onunla çelişen bir ikiliktir. Onun için herhangi bir yükselişten söz edilirse, o sadece bir yükseliştir. Zira yükseliş zatı ilahinin kendisinden kendisiyle ve kendisine olmaktadır. Yükselişi yapan kendisine yükseliş yapılan bizzat kendisidir, demektedir.

    Yükselen ve inen denildiği zaman da aynıdır. Çünkü inen de, yükselen de bir zattır. İnmek de yükselmenin kendisidir. Çünkü gerçekte birbirinin aynısı iki vasıftır. Sadece itibari olarak farklıdırlar. Bir anda bir durumda kendileriyle bir tek zat tavsif edilir ki, o da ilah zattır. "Melekler ve ruh ona yükselir." (Mearic: 70/4) ayetinde sözü edilen ve yükselen melekler, başka isimler taşıyan zatı ilahinin bizzat kendisidir. ALLAH'ın (c.c.) kendisine yükselttiği salih amel, başka bir vasıf içinde zati ilahinin bizzat kendisidir. Aksi halde kesreti ve taaddüdü sonra ALLAH'ın (c.c.) yarattıklardan ayrı oluşunu kabullenmek gerekecektir.

    İşte Gazali'nin tevhid anlayışı budur. Artık siz değerlendirin. Bundan sonra aynı saçmalıklarla, ama yeni bir isim, büyüleyici bir kıyafet ve gözler kamaştıran aldatıcı büyük bir lakapla karşınıza İbn Arabi çıkar.)

    Gazali, ALLAH'la ilgili sözlerine şöyle devam ediyor: " Dünya semasına inişi vardır. O inişi de duyuları işletmek, organları hareket ettirmek içindir. Rasulullah'ın (s.a.v.) "Onun kulağı olurum..." sözünde işaret edilen odur. O halde işiten, konuşan ve gören odur, başkası değil ."(Gazali, Mişkatu'l-Envar: 125.)

    Gazali'nin hak ile halk (yaratıklar) birliğine inancını bu son cümle ifade etmeğe yeterlidir. Gördüğünüz gibi konuşan, gören ve işiten herkesin ALLAH (c.c.) olduğunu ifade ediyor. Bu kuruntularda haktan bir parıltı ve bu saçmalıklarda tevhidden bir kıvılcım olduğunu bir müslümanın kabul edeceğini sanmıyorum. Olsa olsa tasavvufi vahdet Cehennem'inin karanlıklarıyla ortalıkları dolduğunu ve ölesiye nefesleri boğduğunu müşahade eder.

    Gazali bu sözlerini ne kadar mantıksız ve tevhide ne kadar aykırı olduğunu farketmiş ve hak ehlinin şimşeklerine hedef olacağını anlamış olacak ki bu saçmalıklarına karşı çıkanları " ALLAH'ı (c.c.) bilmeyenler " olarak nitelemiştir. ALLAH'ı (c.c.) bilmeyenler, dediği kimler ola? ALLAH'ı (c.c.) bilmeyenler, dediği Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu gerçek dine iman eden, Gazali ve benzerlerinin hurafelerine karşı çıkanlardır.
    Evet, tasavvufun kahinleri onları böyle niteliyor. Doğrusu bu sözlerle Gazali, kitabının birini adlandırdığı gibi, Faysalatu'l-Tefrika Beyne'l-Kufri ve'z-Zendeke (küfür ve zındıklık arasında ayırımın ölçüsü) değildir. Bu ölçü sadece ve sadece Gazali gibilerini sanık sandalyesine oturtan, bu hurafelerini ve onlara inananları mahkum edip yerin dibine geçiren ALLAH'ın (c.c.) kitabı Kur'an'dır.
    (Gazali'nin bazı yazılarında selefiliğe dahiyane meyletmesine şaşmamalısınız. Çünkü Gazali'nin yüzleri çoktur. Zamanımızda değişik insanların karşısına bu yüzlerle çıkmıştır. Bakarsınız Eşaridir. Çünkü Nizamiyye Medresesi' nin sahibi Nizamulmülk böyle olmasını istemiştir.
    Halbuki kendisi felsefenin düşmanıdır. Çünkü o zaman kitlelerde felsefe düşmanlığı vardı. Bakarsınız, kelamcıdır. Ama Hanbeillerden çekindiği için kelamcılara düşman görünür. Örnek verdiğimiz yerlerde ve "el- Maznunu Biha ala Gayri Ehliha" kitaplarında tepeden tırnağa kadar Eşari ve tasavvufçudur. Diğer kitaplarında da bazen Eşari, bazen de Eşari Selefi karışımı olarak karşımıza çıkar. Bu şekilde her kesime hoşandıklarını bildiği yüzle görünür. Bu yüzün hak yüzü veya batıl yüzü olması önemli değil.)


    Gazali ve Tasavvufçuların Keşfi:
    ( Bu kısım Abdurrahman Abdulhalik'ın el-Fikru's-Sufi fi Dav'il-Kitab ve's-Sunne adlı kitabından alınmıştır)

    Gazali evliya diye adlandırdığı tasavvuf çul ara bir çok ilhamların geldiği ve keşf yolu ile gizli şeylerin onlara açık olduğunu iddia etmiş ve şöyle demiştir:

    " Enbiya ve evliyaya keşf vaki olur, kalplerine nur dolar. Bu okuma, yazma ve talim ile değil, belki dünyaya meyletmeme, zühd, kalbi dünya işleriyle meşgul etmeme, himmet künhüyle ALLAH'a (c.c.) yönelme yolu ile olur. Kim ALLAH (c.c.) için olursa, ALLAH da onun için olur. Bunun yolunun bütün dünya ilişkilerinden kesilme, kalbe dünyayı sokmamak, mal, çoluk çocuk, memleket, dünya, makam ve mevkiden himmeti kesmekle olduğunu söylediler. Hatta kalbi o dereceye kadar sabreder ki artık ona bir şeyin varlığı ile yokluğu eşit gelir. Sonra bir köşeye çekilir, farz ve revatip (sünnet)lerle yetinir, kalbini her şeyden boşaltmış ve himmetini toplamış olarak oturur. Düşüncesini Kur'an okuyarak veya bir tefsir mütalaa ederek dağıtmaz, ne hadis ne de başka bir şey yazmaz sadece aklına ALLAH'tan (c.c.) başka bir şey gelmemesi için çabalar. Halvette oturduktan sonra dili ile sürekli "ALLAH ALLAH " der ve kalbini ona bağlar. Dili hareket ettirmeyi terkedinceye ve kelimenin şekli silininceye ve sadece kelimenin manası kalbinde kalıp onunla doluncaya artık lazımı gayri müfank bir hal alıncaya kadar bu durumda devam eder. Bu dereceye gelebileceği gibi vesveseleri defederek bu durumu daha da devam ettirebilir. Arna ALLAH'ın (c.c.) rahmetini çekme konusunda bir seçim yapma yetkisi yoktur. Çünkü bu yaptıklarıyla artık ALLAH'ın (c.c.) rahmetinin nefhalariHa maruz kalmış olur. Artık yapacağı şey, bu yolla enbiya ve evliyaya verdiği gibi, ALLAH'ın (c.c.) vereceği rahmeti beklemekten ibarettir.

    İşte o zaman niyeti sadık himmeti saf ve uygulaması güzel olmuşsa, artık şehvetleri onu rahatsız etmemiş ve nefsi kendisini dünyevi şeylerle meşgul etmemişse, kalbinde hayır parıltıları parlar. Başlangıçta ani şimşek gibi olur ama tekrar gelir, gecikebilir de. Tekrar gelince devamlı olabilir veya kesik olabilir. Devamlı olursa, bu devamlılık uzayabilir, uzamayabilir de. Böyle kişiler bunun artması için çalışabilir yahut bir türle yetinebilirler.

    Bu konuda ALLAH'ın (c.c.) velilerinin menzilleri sayılamayacak kadar çoktur. Tıpkı yaratılışları ve ahlakları sayılmadığı gibi. Bu yol kendi tarafından mahza temizliğe, tasfiye ve tecellilere sonra istidat ve beklemeye bakar! " (Gazali, İhya-u Ulumiddin: 3/19-20)

    Keşfe ulaşmak isteyen tasavvufçuya dair Gazali'nin şu sözlerine bakınız:

    " Kalbini her şeyden boşaltmış ve himmetini toplamış olarak oturur, düşüncesini Kur'an okuyarak veya bir tefsir mütala ederek dağıtmaz, ne hadis, ne de başka bir şey yazmaz... Sadece sürekli olarak ALLAH, ALLAH der.. ."
    Acaba Kur'an ve Sünnette böyle bir şey var mıdır? Yoksa bununla tasavvufçu ALLAH'ı (c.c.) veya ALLAH'ın (c.c.) nurlarını yahut melekleri veya Rasulü görmez gibi elde etmesi mümkün olmayan bidat mı işlemektedir?! Bu bidat zikir sonunda acaba tasavvufçu şeytan ateşinin kıvılcımlarım, tuzaklarının ipleri ve müminlerin yolundan ayrı bir yol izleyenlerin uğrayacağı Cehennem ateşinin alevlerinden başka ne görebilir?

    Tasavufçulara bu gibi saçmalıklarda akıl hocalığı yapan, onların küfür ve zındıklıklarının yayılmasına hizmet eden Gazali bütün bunlara rağmen tasavvufçulara meleklerin nazil olduğunu söylememektedir. Herhalde peygamberden sonra kendisine vahyin indiğini iddia eden kimsenin kafir olacağını bildiği için peygamberlere indiği gibi meleklerin tasavvufçulara da ineceğini söylememiştir.
    Ama bunu söylememekle Gazali tasavufçuların tağutlarını kızdırmış olacak ki meşhur tağutları İbn Arabi bundan dolayı kendisini eleştirmiş ve yanıldığını söyleyerek meleklerin peygamberlere indiği gibi tasavvufçulara da indiğini sadece getirdikleri şeylerden birinin vahiy diğerinin ilham olduğunu söylemiştir.
    (Abdulvahhab el-Şa'rani el-Yevakit ve'1-Cevahir: 2/24, 25)

    Şöyle diyor:

    " Aralarındaki fark, meleğin inmesinde değil, indirdiği şeydedir. Çünkü meleğin peygambere indirdiği tabi olan veliye indirdiğinden başkadır. Melek tabi olan veliye ancak peygamberine ittiba etme ve hadis gibi kesin bilemediği şeyleri kendisine öğretmek üzere iner. Mesela alimlerin zayıf olduğunu söylediği bir hadisin sahih olduğunu ilham meleğinin ona bildirmesi gibi. ALLAH (c.c.) ehlinin bildiği şartlarla veli kendisi için artık o hadisle amel edebilir...

    Gazali ve başkalarını veliye meleğin inmeyeceğini söyleyerek yanılmalarının sebebi zevkin yokluğudur. Süluklanyla bütün makamlarını bildiklerini sandılar. Kendileri için bunu kabul edip meleğin kendilerine inmediğini görünce, karşı çıktılar ve bunun peygamberlere mahsus olduğunu söylediler. Zevkleri sahih, ama hükümleri batıldır... Gazali ve başkaları ALLAH ehlinden kamil biriyle bir araya gelip meleğin tasavvufçuya indiğini kendilerine söyleseydi, bunu kabul eder ve karşı çıkmazlardı. Nitekim ilham meleği sayılamayacak kadar çok ilimlerle bize nazil olmuştur. Bizim gibi inanmayan bir çokları da böyle olduğunu söylemiş ve yolumuza düşmüştür."
    (Abdulvahhab eş-Şa'rani: age/84. Bunun detaylı eleştirisi ve keşfe dayandırılan saçmalıklar hakkında geniş bilgi için bakınız, Abdurrahman Abdulhalik, el-Fikru's-Sufi fi Davi'l-Kitap ve's-Sunne: 175, 199, 1986 üçüncü baskı (çeviren))

    ( Devam edecek)
  15. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tasavvuf ve İslam - Abdurrahman El-Vekil



    5


    (Devamı)

    İbn Amir el-Basri’nin Tanrısı (S.98)
    Söylediklerimizin selefinden halefine kadar bütün tasavvufçuların dini olduğundan şüphenizin olmaması için bazı küçük putlarının dininden de söz edeyim. İbn Fand'm Taiyyesi'ne vezin ve kafiyede nazire yazdığı, tıpkı onun pislikleriyle sıvadığı İbn Amir'in şu taiyyesine bakalım. Şöyle diyor:

    " Sevgilim bana her yönden tecelli etti. Onu her mana ve surette müşahade ettim. Sırları keşfederek bana benden seslendi, o sırlar letafet ve yücelikte başkasının bulunmasından münezzehtir . (Müslüman "ALLAH ortaktan münezzehtir" derken, tasavvufçular "ALLAH yardan münezzehtir" derler. Yani ondan başkası (gayri) yoktur, çünkü o her şeyin aynı (kendisi)dir.)

    Bana, kim olduğumu biliyor musun? dedi. Dedim ki "Ey seslenen, sen benim, çünkü sen benim hakikatimsin.
    Baktım, ortağı olmayan ama kesretle örtünen mahza vahdetten başkasını görmedim.
    Eşya çoğalmış halbuki hepsi (el-kullu) birdir, bir hüviyet içinde dercedilmiş sıfatlar ve zat,
    Sen benim hayır, ben sensin (Rabbine "Sen benim ve ben sensin" diyor. Halbuki bütün küfür ve inkarına rağmen İblis "Onların dirileceği güne kadar bana mühlet ver.'' 'Hicr: 15/36) diyordu. Kafir ve melun, tasavvufçular kadar küfür de ileri giden yok.) her türlü gayr ve ortalıktan münezzeh bir vahdet ."


    Sadreddin Konevi’nin Tanrısı (S.99)
    (Sadrettin el-Konevi Muhammed b. îshak olup h. 673 miladi 1274 yılında ölmüştür. Nasıruddin et-Tusi ile içli dışlı olmuştur.)


    Neratibu'l-Vücut" kitabında Konevi şöyle diyor: " İnsan hakkın kendisidir. Zat, sıfat, arş, kürsi, levh, kalem, melek, cin, gökler ve yıldızlar, yer ve içindekiler, dünyevi ve uhrevi alim, varlık ve içindekilerdir insan. Hakkın kendisi odur. (Tasavvufçular hak kelimesiyle ALLAH'ı (c.c.) yahut yaratılmış suretlerde tecelli etmeden önceki ilahi hakikati kastederler) Halk da odur. Kadim ve hadis odur ."(Sadrettin el-Konevi; Neratibu'l-Vücud Şam Zahiriyye Kütüphanesi 5895 de kayıtlı el yazmasından naklen el-İnsanu'l-Kamil 115 Dr. Bedevi.) Konevi'nin bu sözlerindeki putperest unsurları sanırım okuyucuya göstermeye gerek yoktur. Çünkü her şey ortada ve gözler önündedir.



    Abdulgani en-Nablusi’nin Tanrısı (S.99-101)

    (Abdulgani b. İsmail en-Nablusi h. 1143 miladi 1731 yılında ölmüştür. Meşhur tasavufçulardan olup "İzahu'd-Delalat fi Cevazi Semai'l-Alat yanında başka eserleri de vardır.)
    "Sana biat edenler, ancak ALLAH'a biat ediyorlar."(Feth: 48/10) ayetini izah ederken en-Nablusi şöyle diyor: " Yüce ALLAH Peygamber Muhammed'in ALLAH olduğunu, biatim da ALLAH'ın (c.c.) biati ve biat için uzatılan elinin ALLAH (c.c.)'m eli olduğunu haber vermiştir ."

    Yüce ALLAH'ın (c.c.) Hz. Musa'ya ''Ben seni seçtim." (Taha: 20/13) ayetini de şöyle açıklıyor: " Ben olman için ve ben sen olmam için, benden sana vathyedileni dinle. Bu da gafil insanın kendi nefsiyle konuşmasına benziyor o nef-siyle konuşuyor ve nefsi onunla konuşuyor "

    Yine Yüce ALLAH'ın (c.c.) Hz. Musa'ya: "Benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendi sevgimi lütfettim" (Taha: 20/39) ayetini açıklarken de şöyle diyor: " Zatımı sana giydirdim ki onunla ben görüneyim ve sen kaybolursun. Sen görünürsün, ben kaybolurum. İkisi iki değil, bir kişidirler. " (Abdulgani en-Nablusi, Hulmu Şathi'l-Veliyyi Şam Zahiriyye Kütüphanesi 4008 no'da kayıtlı el yazması kitabından naklen Dr. Bedevi Şatahatu's-Sufiyye: 153.)

    en-Nablusi kadar utanmadan yalan söyleyen ve batılı terviç etmek için iftirayı meslek edinen kimse görmedim. Vahdeti vücut inançlarında tasavvufçuların Kur'an ve Sünnete bağlı kaldıklarını söyleyerek şöyle diyor:

    " Rabbimizi tanımada Kur'an da kendisinin kullandığını kullanmada, peygamberin onun için kullandığım kullanmada azığımız ve dayanağımız Kur'an'ı Kerim'e ve Rasulullah'ın sünnetine sarılmaktadır ." (Şatahatu's-Sufiyye aynı yer. Tasavvufçular bu iki yüzlülükle müslümanları dinlerinde aldatırlar. Çünkü canına okumak için batıla hak elbisesini giydirirler.)

    Edepsizce küfürle yetinmemiş ona çok adi bir iftirayı eklemiştir. Vahdeti vücuda sarılmada azık ve dayanağının Kur'an olduğunu iftira etmiştir. İnanıyorum ki en-Nablusi'nin akidesinden habersiz olarak naklettiğimiz son paragrafı okuyan bir kimse onun kalbi hakkın nuru ile taşan ve mümin olduğuna inanır. Bütün tasavvufçular böyledir. Her duruma uygun bir kıyafet giydirir ve okuyucuyu memnun edecek bir süs verir. Ne zaman ona inanırsa onu avlar ve öldürür. Çünkü hepsi anlatımda batıla hak elbisesi giydirirler.

    ALLAH'ın (c.c.) kitabına kin ve nefret savaşı açan sapık bütün fırka ve inanç mensupları bu şekildedir. ALLAH'ın (c.c.) vahyini açıkça yalanlamıyor öldürücü iki yüzlülüğüyle hedeflerini maskeleyip lafızlarını kutsallaştırdığını söyleyerek onlara ALLAH'ın (c.c.) hiç cevaz vermediği ve Kur'an'la hiçbir ilişkisi bulunmayan manalar giydiriyor. Bu kılıfla bakarsınız küfrün anlamını iman ve batılın hakkın kendisi olduğunu söylüyor onun için bunların ALLAH'ın (c.c.) sözünü yalanlamada en alçak ve en korkunç olduğu görülür. Küfrünün sinsiliğinde Bahailik ve davetinin deccallığında Kadiyanilik söylediklerimin en açık delilidir. İkisi de ALLAH'ın Kitabına ve Rasulünün Sünnetine inandığını iddia ettiği halde bakarsınız ALLAH'ın (c.c.) Rasulü'nün ve Kur'an'ın en amansız düşmanları onlardır.


    İbn Besiş’in Tanrısı (S.101-102)
    (Şazaliyye tarikatının ileri gelenlerinden Abdusselam b. Beşiş'tir.)

    îbn Beşiş'in uydurduğu vird büyüleyici bir emel teşkil etmiştir. Tasavvufçuların içine düştükleri ümizsizlik ve döktükleri gözyaşları bedbinlikten sonra okşayıcı bir seher yeli rolü oynamıştır. Çünkü tarikat farklılığına rağmen hepsi de onu kutsallık ve rabbanilik saçan bir vahiy, secde meleklerini huşu içinde kıldığı bir namaz ve Firdevs örtüleri içinde hurilerin okuduğu bir teşbih sayarlar.

    Seher gecenin alnından öptükçe put tapınaklarında tasav-vufçuların okuduğu şu virde bakalım: " ALLAH'ım kendisinden sırların yarılıp çıktığı, nurların fışkırdığı ve gerçeklerin kendisinde yüseldiği kişiye salat eyle ."

    Tasavvufun Hakikati Muhammediye mitolojisini açıkça dile getiren hezeyanlar! Ancak bu hezeyanların sesi yavaş yavaş yükselerek feryada ve naralara dönüşmektedir. Şöyle devam ediyor:

    " Her şey onunla vardır, çünkü denildiği gibi vasıta olmasaydı kendisi için vasıta yapılan olmazdı. ALLAH'ım, o sana delalet eden kapsamlı sırrındır. Senin için ve önünde duran en büyük perdendir ."

    Sonra çılgın bir vaziyette inancı üzerindeki maskeyi yırtarak ALLAH'a (c.c.) şu tasavvufi küfür kelimelerle yalvarmaktadır: " Beni ehadiyyet denizlerine at, tevhid bataklıklarından kurtar. Vahdet denizinin pınarına batır ki ancak onunla göreyim işiteyim, hissedeyim ve bulayım "

    Her tarafı sesizlik ve sükunetin kapladığı bütün varlıkların lisanı hal ile ALLAH'a (c.c.) teşbih ettiği, mümin gönlümün yüce yaratıcı için sevgi ve imanla dolduğu seher vaktinde tasavvufçular ALLAH'a (c.c.) " Bizi tevhid bataklığından kurtar " diye yalvarıyorlar! Küfür ve ilhadın ancak bu kadarı olur!


    Muhammed ed-Demirtaş Tanrısı (S.102-103)
    (Muhammed ed-Demirtaş el-Muhammedi olup h. 929 yılında ölmüştür.)

    ed-Demirtaş vahdet inancını şöyle dile getiriyor:

    " Örtü kalkmadan önce bir zamanlar benim sana zikr ve şükreden olduğumu sanıyordum,
    Karanlık çekilince artık zikreden ve zikredilenin sen olduğunu gördüm ." (ed-Demirtaş el-Kavlu'1-Ferid: 16 h. 1348 baskı)

    Bakınız şu işe! Şu mülhid bile gözünden örtü kalkıp kendisinin ALLAH olduğunu iddia ediyor! Şöyle devam ediyor:

    " Her şeyde bir mevcut olan sadece odur. Ancak vehimde "başka" diye adlandırılmıştır ."

    Buradaki "kullu" kelimesi kapsam ve şümul bakımından her şeyi içerir. Hissin idrak edeceği, vehmin haya edeceği veya güdülerin farkına varacağı ne varsa, hepsi zat ve sıfat olarak ALLAH'ın (c.c.) aynı (kendisi)dir. Ne var ki vehim (kuruntu) bu gerçek ile akıllar arasında engel olmuş, onlar da hissedilen bütün bu varlıklar ve zihinsel suretlerin ALLAH'tan (c.c.) başka şeyler olduğunu sanmıştır. Onun için şöyle diyor:

    " ALLAH'tan (c.c) başka varlık yoktur, başkası vehim ve hayaldir ." (ed-Demirtaş age: 14)



    İbn Acibe’nin Tanrısı (S.103-104)
    (Ahmet îbn Acibe el-İdrisi el-Masi, hicri onüçüncü asrın ortalarında ölmüştür.)

    Sinsi bir şii Fatimi ruhla beslenen İbni Acibe, İbn Ataullah'ın Hikemin'den şu beyitleri alıp, aşağıda belirteceğimiz gibi açıklamaktadır.

    " Bir rab, bir kul ve zıddı nefyetmek mi? Ona dedim ki, bende böyle bir şey yok!
    Öyleyse sizde ne var? dedi. Bizde vücudun varlığı ve vecdin yokluğu, hakkı terkederek bir hakkı tevhid vardır. Benden başka hak yoktur."

    Beyitleri şöyle açıklamaktadır:

    " Anlamı şudur: Ubudiyet için rububiyet manalarının sırlarından ayrı ve kendi kendine kaim müstakil bir yer kabul ederek (ALLAH-alem) ayırımı yapanları reddetmektedir. Çünkü bu ayırımın olması halinde ubudiyet rububiyetin vasıflarına aykırı düşer. Halbuki hakkı (ALLAH'ı) tevhid ederken "Onun hiçbir zıddı yoktur" diyorsun. Eğer favkı (ALLAH-alem ikiliğini) kabul edersen, kendi sözünü nakzetmiş (onunla çelişmiş) olursun. Onun için İbn Ataullah "Ve zıddı nefyetmek" demiştir. Burada vav harfi beraberlik bildirmekte olup bu beraberlik inkar edilmektedir. Yani ubudiyet rububiyetin vasıflarına aykırı olduğu halde ve rububiyetin zıddı kabul edilmemişken, müstakil bir rab ve müstakil bir kul olabilir mi?

    Gerçek şu ki ALLAH fark kalıplarında bütün varlıkların görünümünde tecelli etmiştir. (Yani bütün varlıklar ALLAH'ın görünümü olup varlıkları ALLAH'ın varlığından ayrı bir şey değildir.) Ubudiyet kalıplarını izharda rububiyyet azametiyle zahir olmuş (görünmüş) tür. Hepsi bu kadar! "
    (İbn Acibe, Ikazu'l-Himem fi Şerhi'l-Hikem: 209 vd.)

    Sinsi bir şii Fatimi olan İbn Acibe'nin bu sözlerini biraz açalım. Şunları söylemek istiyor: İnanıyoruz ki rububiyetin zıddı yoktur. Zat ve sıfatlarda rububiyetten farklı olan bir ubudiyetin varlığını kabul edersek kendi kendimizle çelişkiye düşmüş ve söylediklerimizi yalanlamış oluruz. İnanılması gereken şey, mutlak vahdet (teklik)tir. O da kulun rabbin bizzat kendisi olduğudur. Ancak bu şekilde "Rabbin zıddı yoktur" sözümüzle çelişkiye düşmemiş oluruz.
    (Goldziher şöyle der: "Tasavvufçular düşüncelerini bilerek Kur'an ve Sünnet'e katmaya çabalamışlardır. Böylece Philo'nun mirasını İslam'a aktarmışlardır." Bkz. el-Akide ve'ş-Şeria:140.)


    Hasan Rıdvan’ın Tanrısı (S.104-105)
    (Hasan Rıdvan hicri 1310 yılında ölmüştür. Çağdaş tasavvufçu sayılır.)

    Hasan Rıdvan "Ravdu'l-Kulub el-Mustetab" adlı uzun şiirinde şöyle diyor

    " Alemde onun dışında bir şey yoktur, eşya onunla birlenir,
    Vehmedilen varlığın çokluğu esasında birlikte yokluktur,
    Hak bütün eşyada zahirdir ve görünen tezahürleri (varlıklar) onun sırrı ile kaimdir.
    Zerrelerden her bir zerre her şeyin O'nun (ALLAH'ın) zatının aynısı olduğunu söylüyor,
    Vahdeti vücud (varlığın birliği) her şeydedir, ancak farik (ayırıcı özellik) var gibi kabul edilir,
    O halde hudus ve fena ile nitelenmesi veya tarif edilmesi (marife getirilmesi) zarar vermez ."
    (Hasan Rıdvan, Ravdu'l-Kulub el-Mustetab:269, hicri 1322 baskı.)
    Hasan Rıdvan tasavvuf yoluna girenleri müjdeleyerek şöyle devam ediyor:

    " Nuru artmaya devam eder ve nihayet onda tevhid kemal bulur,
    Vahdeti vücudun sırrı kendisine açılır ve zevkini ondan alır,
    Kastedilen vahdet nuru ile görülen çokluk yok olur,
    Birleyici gözü ile kainatta bir tek zattan başka bir şey görmez ." (Hasan Rıdvan, Age:l 15.)


    Ve kendini ilah edinen Ebu Yezid el-Bistami (S.105)
    (Horasan'ın Bistam şehrinde doğmuş ve hicri 874 yılında orada ölmüştür. Zamanın meşhur tasavvufçularındandır)

    Şimdi de Tayfur Ebu Yezid el-Bistami'nin saçtığı zındıklığı dile getiren şu sözlerini nakledelim:

    " ALLAH'tan ALLAH'a çıktım, nihayet benden bende "Ey ben sen olan" diye seslendi .(Feriduddin Attar, Tezkiratu'l-Evliya: 1/160.) Ve "Sübhani (kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzehim) ma a'zama şa'ni (şanim ne yücedir!) "
    (Feriduddin Attar, Age aynı yer. Ebu Yezid el-Bistami'nin İslam inançlarıyla bağdaşmayan sözlerini tasavvufçular red ve inkar edecekleri yerde onları temize çıkarma, haklı gösterme ve savunma yoluna gitmişlerdir. Mesela Celaleddin er-Rumi bu yolu izlemiş ve Bistami'nin sözlerini hep temize çıkarmağa çalışmıştır. Ahmed Eflaki, Meııakibu'l-Arifin: 2/39-40, Milli Eğitim Basımevi istanbul 1966.)

    Küçük tanrıların ana büyük tanrıçanın dinine nasıl bağlı olduğunu görüyorsunuz, değil mi?!

    son
  16. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Tam Müzekkin Nüfus - [​IMG] Eşrefoğlu Rumi




    Abdulkadir Geylani zamanı ve mekanı kendisine tabi eder döndürürdü yalanı (S.429)

    Şeyh ve mürşit olanların, hali ve vakti kendilerine tâbi etmeleri revadır. Zamanı ve mekânı da kendilerine tâbi etmeleri ve fakat kendilerinin zamana ve mekâna tâbi olmamaları lâzımdır.

    Nite'kim, bizim şeyhimiz ol Gavs-ür-Rabbani ve Kutb-us-Samedani Sultan Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu, zamanı ve mekânı kendisine tâbi eder, döndürürdü. Müritlerinin hallerini, zamanlarını ve mekânlarını da döndürür, kendilerine tâbi ederdi. Zamanı kendisine tâbi etmesi, meselâ on yılda, yirmi yılda hâsıl olacak şeyleri bir saatte eder ve müritlerine de ettirirdi. Mekânı kendisine tâbi etmesi de, bir veya iki yıllık yola bir adımla veya bir hareketle gider, gelirdi. Zamanı kendisine tâbi kılarak, müritlerine tasarruf ederek, müritlerine ve başkalarına döndürüvermesinden bir kaçını söyleyivereyim ki, kalanı da bundan anlaşılsın. Sen de, Velilerden âdete muhalif halleri duyarak inkâra yeltenme! Şunu iyi bil ki, mürşid-i kâmil olanlar diledikleri zaman böyle şeyler yaparlar ve akıllar hayran kalır.



    Abdulkadir Geylani Allah'ın vasıflarıyla vasıflanıp kendisine muhalif olan bir danişmende 10 yıllık zaman içinde zaman yaşatması yalanı (S.429-432)

    Sultan Abdülkadir-i Geylâni zamanında, ilim ehlinden ulu bir dânişmend kişi vardı. Şeyhin, sultanlığını inkâr ederdi. Bazan şeyhi zemmettiği bile olurdu. Bir cuma günü, şeyhin mescidine geldi, oturdu. Maksadı, Hazret-i şeyh ile müba hese etmek ve aklı sıra ona sataşmaktı., Biraz sonra Şeyh hazretleri de mescide geldiler.Bir çok azizler de o mecliste hazır bulunuyorlardı. Hoş beşten sonra, Hazret-i şeyhe dö nerek şöyle bir sual sordu:

    — Yâ Şeyh! Mürşit olan kişiler, zamanı kendilerine tâbi ederek döndürürler ve yıllarca yapılması mümkün olmayacak işleri yaptırırlarmış, doğru mu?

    Şeyh Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu cevap verip, buyurdu:

    — Allahu teâlâ, dervişlere o kadar kuvvet verir ki, 10-15 yılda olacak bir işi , gayet kısa zamanda yaparlar.

    Münkir olan zat itiraz etti.

    — Ben buna kail değilim ki, zamanı döndürüp kendinize tâbi edebilirsiniz ve 10 - 15 yılda olacak işi bir günde veya bir saatte yapabilirsiniz. Bu, ancak Allahu teşlâya mahsus ve münhasırdır.

    Hazret-i Şeyh, tebessüm buyurdu ve:

    — Allahu teâlânın tasarruf verdiği öyle kulları vardır ki, ne isterlerse yaparlar, hiç bir şey onlara mâni olamaz. Konuşmanın burasında cuma namazı vaktinin yaklaştığı anlaşıldı, şeyhe seccade çıkardılar. Şeyh kalktı, işaret etti ve o seccadeyi dânişmendin eline verdiler:

    — Bunu lütfen siz götürünüz, dediler.

    Münkir dânişmend, seccadeyi aldı, omuzuna attı ve mescide gitmek üzere hep birlikte yola çıktılar. Yolda, bir şadırvana rastladılar. Dânişmend, abdest tazelemek istedi, omuzundaki seccadeyi" bir ağaca astı ve şadırvanda abdest almağa başladı. Fakat, ellerini suya vurur vurmaz kendisini bir pazar yerinde ve bir çilingir dükkânının önünde buldu. Bir müddet, çilingirin çalışmasını seyretti, yaptiği işleri çok hoş ve üstadâne buldu, imrendi ve dükkâna girerek:

    — Bu sanatı bana da öğretir misin? dedi. Çilingir:
    — Görüyorum ki, sen bir dânişmend kişisin. Bu sanatı öğrenip ne yapacaksın?

    — Sanat öğrenmek ve işlemek hoşuma gitti. Helâlinden, elimin emeği ile kazanır, ilmimle amel eder otururum, cevabını verince, dört yandan dükkân komşuları geldiler ve dânişmen di, çilingire köle ediverdiler. Dört yıl hizmet etti. Fakat, bu işi o kadar sevmişti ki, ayrılamadı ve dört yıl daha çilingirin yanında çalıştı. Artık, çilingirliği de öğrenmişti. Fakat, ustası ölünce onun dul karısı ile evlenmek zorunda kaldı ve zamanla iki oğlan çocukları oldu. Birisini, mektebe verdiler, diğeri henüz evde kaldı. Bir sabah, yine dükkânına geldi, işine başlamak üzere ateş yaktı, bir demiri ocağa sokacağı sırada, baktı ve gördü ki kendisi şadırvanda abdest alıyor ve şeyhin seccadesi de astığı gibi ağacın üstünde duruyor. Şaşırdı, buna bir mâna veremedi. Alelacele abdest aldı, seccadeyi ağaçtan kaptığı gibi şeyhin ve yaranının peşlerinden koştu ve onlar mescidin kapısından içeri girerlerken yetişti. Şeyhten önce mescide girdi, seccadeyi şeyhin önüne serdi ve geriye çekil mek istedi. Fakat, Hazret-i şeyh kendisini bırakmadı ve yanına aldı. Şeyh ile birlikte iki rekât tahiyye't-ül-mescit kıl dılar. Şeyh, dönüp sordu:

    —Nasıl, hâlâ inkârda mısın? Dânişmend, safiyetle cevap verdi:

    — Sultanım! Abdest almak üzere sizden ayrıldım. Elimi suya sokar sokmaz, kendimi bir pazarda ve bir çilingir dük kânının önünde buldum. Bu çiligire bakarken, sanatına özen dim ve çırak olarak yanına girerek tam dört yıl hizmet ettim.
    Dört yıl sonra, ustam öldü ve ben onun dul kalan karısıyla evlendim. Dükkânı satın alarak oturdum, yıllarca aynı dük kânda çalıştım. O kadından iki çocuğum oldu. Birisini mekte be verdim. Bir sabah yine çalışmak üzere dükkânıma geldim, demiri ocağa koydum ve körüğe el atar atmaz, kendimi yine sizden ayrılıp abdest almağa gittiğim şadırvanda buldum. Abdest aldım, ağaca astığım seccadenizi de omuzuma vurarak peşinizden yetiştim ki, sizler de henüz mescidin kapısına varmıştınız. Bilmiyorum ki, bu ne haldir? Hayal midir, rüya mıdır? Lâkin, doğrusunu söyleyeyim, gönlüm o hatunda ve çocuklarımda kaldı.

    Hazret-i şeyh tekrar sordu:

    • Bu hal olalı kaç yıl oldu bilir misin?

    • Bana kalsa, on yıldan fazladır..

    • Öğrendiğin çilingirliği şimdi de işleyebilir misin?

    • îşte ellerim şahittir, işlesem elbet işlerim.

    • İyi bil ki, bu iş ne hayaldir, ne rüyadır. Gerçekten olmuştur. Namazı kılalım, mescitten çıkalım, adam gönderip karını ve çocuklarını getirtelim.

    Hep birlikte cuma namazını kıldılar. Mescitten çıktıktan sonra, o şehre mektup yazdılar ve dânişmendin karısı ile ço cuklarını getirdiler. Münkir dânişmend, iradet getirdi ve şeyh in elini tuttu, tövbe etti ve ölünceye kadar şeyhin hizmetinden ayrılmadı.



    Camide abdestini tazelemek için bir müridini mescidin içinden Bağdat'a iki senelik yere atarak abdestini aldırması yalanı (S.432-433)

    İşte, mürşid-i kâmilin zamanı döndürmesi böyle olur. Amma, iş bu kadar da değildir. Onlar, mekânı da tayyederler.

    Nitekim, Şeyh Abdülkadir-i Geylâni kuddise sırruh, bir gün mescitte halka vaaz ediyordu. Cemaat gayet kalabalıktı. O kadar ki, dışarı çıkmağa imkân kalmamıştı. Dervişlerden birisine, minber dibinde otururken, abdest tazelemek icabet ti. Derhal, Hazret-i şeyhin mübarek yüzüne baktı. Dervişin hali, şeyhe malûm olmuştu. Minberden bir lâhza kaybolur gibi oldu, halk oturup kalktığını zannetti. İşte o bir lâhza içinde şeyh, dervişin elinden tuttu ve mescit duvarından dışarı attı. Derviş, kendisini ıssız ve tenha bir sahrada buldu. Kaba bir ağaç vardı ve bir pınar akıyordu. Hacetini gördü, pınardan abdestini aldı, iki rekât namaz kıldı ve tekrar mescide gitmek istedi. Biraz aşağı doğru yürüdü. Nereye gideceğini bilemedi. Gördüğü ve bildiği bir yer değildi. Biraz durakladı ve etrafına bakındı, karşıdan birisinin gelmekte olduğunu gö rerek ona yaklaştı, yol sordu ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:

    • Nerelisin?

    • Bağdat'ta sultan Abdülkadir dervişlerinden bir dervişim.

    • Ne diyorsun? Burası yorga at gidişi ile Bağdat'a iki yıllık mesafededir.

    • Peki, ben şimdi ne yapacağım?

    • Sen bir kenara çekil, otur. Seni buraya kim gönderdiyse, yine aldırır, hiç merak etme.

    Derviş, bir kenara çekildi ve tevekkülle beklemeğe başladı. Tam bu sırada, Hazret-i Şeyh minberden yine elini uzattı ve dervişi alarak mescitte oturduğu yere bıraktı. Ancak, bu hali dervişten başka kimse bilmedi. Çoğu, o dervişi kendileri gibi saatlerden beri ders dinliyor sanıyordu.

    İşte, o sultanın mekânı da kendisine tâbi etmesi de böyle olur.



    Zira Allah Teala müridlerimden hiçbirisini ateşe koymayacağına dair söz verdi yalanı (S.436)

    a) Her kim ki bana intisap ederse, onu kabul eder ona yönelirim

    b) Kabirde hiçbir müridimi korkutmamaları için münker ve nekir meleklerini yakaladım yalanı (S.436)

    Müridim iyi olmadığı zaman, ben iyiyimdir. Rabbimin izzeti hakkıyçün, ben şarkta bulunduğum halde, elim devamlı olarak garptaki müridimin başı üstündedir. Eğer, onun bir ayıbını sezersem, doğudan elimi uzatır ve onu örterim. Rabbimin izzetiyçün, kıyamet gününde benim bütün müritlerim geçinceye kadar cehennemin kapısında duracağım. Zira, Allahu teâlâ müritlerimden hiç birisini ateşe koymayacağına dair bana söz verdi. Her kim, bana intisap ederse, onu kabul eder ve ona yönelirim. Kabirde hiç bir müridimi korkutmamaları için Münker ve Nekir meleklerini yakaladım.

    Tasavvuf dininde müridin iman edeceği 5 şartı yerine getirme farzı (S.438-439)

    1) Şeyh edindiği ve müridi olduğu kişiye temiz bir itikatla bağlanmaktır.

    • Onun huzurunda, bütün mal ve mülkünden tecerrüt etmektir.

    • Sıdk ve gerçekliktir.

    • Kendisini şeyhine satılmış bir köle gibi teslim etmek ve o ne dilerse öyle yapmaktır.

    • Onun elini tutup tövbe etmek ve bütün mâsiyyetlerden kaçınmak suretiyle, onun muhabbetini gönülde sağlamlaştırmaktır. (O kadar ki, şeyhi kendisine oğlundan, kızından, malından, mülkünden ve kendi nefsinden bile sevgili olmalı, gönlü onun muhabbeti ile dolmalı, ondan ayrılmağa asla razı olmamalıdır.)



    Üstadı olmayanın üstadı şeytandır yalanı (S.441)

    Üstadı olmayanın, üstadı şeytandır, demişlerdir,

    Görmez misin ki, Resul aleyhissalâtü vesselamın dahi üstadı Cebrail aleyhisselâm idi. Tâbiiyinin üstadı ashab-ı kiram idi. Tebe-i tâbiiynin üstadı da, tâbiiyin idi. O zamandan bu zamana kadar hep bu silsile ile gelmiştir. Üstadlık, şakirtlik, şeyhlik ve müritlik böyle sürüp gidecektir. Eğer, taliplerin kökleri kesilse, şeyhlik dahi —Ne'ûzü billah— kesilir ve âlemin nizamı bozulur ve kıyamet kopar. Âlemin nizamına sebep olanlardan birisi de şeyhlerdir. Şeyhler ise, sadık müritlerden hâsıl olur. Sadık müritler ve âşık talipler, şeyhin hükmüne ve terbiyesine teslim oldukları zaman, şeyhin bâtınından onların bâtınlarına hal sirayet eder. Nasıl ki, bir ışık bir ışıktan nur alır. Bir yanan mum, yüzlerce yanmayan mumu uyandırır. Ne zaman ki, ikisinin arasında perde kalmaz ve ikisi buluşurlarsa, şeyhin sözleri müridin gönlüme girerek orada karar eylerse şeyhin sözleri ona nefis haller getirir. Şeyhten müride hal intikal eder. Ne zaman ki, mürid şeyhe güzel bir edeple musahip olursa, kendi nefsini ona teslim ederse, kendi iradesini bırakıp şeyhin iradesi altına girerse, te'lif-i ilâhi olur, şeyh ile kendisinin arasında kalp imtizacı ve ruh irtibatı husul bulur. Mürit de, şeyhi ile kalbi irtibat ve ruhî imtizaç tesis ederek kendi ihtiyarını terketmekle edeplenir ve o mertebeye yetişir ki, şeyhten fehmeylediklerini, Al lahu teâlâdan da fehmeylemeğe başlar.

    Şunu iyi bil ki, bütün bu hayırların başlangıcı, şeyhin huzurunu bilmek, ona tâbi olmak ve onun rengine boyanmak tır. Şeyhin huzurunda bulunurken, hiç ses çıkarmadan otur malıdır, hiç bir suretle söz söylememelidir. Meğer ki, şeyhi söylemesi için ruhsat vermelidir ki, bunda dahi elbet bir hikmet vardır, onu ancak şeyh bilir. Mürit, şeyhin huzurunda deniz kenarında oturan ve rızkını bekleyen birisi gibi oturmalıdır. Zira, şeyh bir deryadır ve müridin beklediği de o deryadan baha biçilmez inciler zuhurudur. Onun için, can kulağı ile şeyhini dinlemelidir. Eğer, şeyh konuşmuyorsa, sessizce huzurundan ayrılmalı ve hizmetinde bulunmak için can atma lıdır. Şeyhin başından bir dünya işini alırsa, kendisine de bir çok faydaları olur.

    Tam Müzekkin-Nüfus - Eşrefoğlu Rumi – Salah Bilici Kitabevi, İst-1979
  17. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    Onların Alemi - Ahmed-el Rufai , Çev.Abdülkadir Akçiçek


    “Kendimi bir anda Beyt-i Mukkades'de buldum.” Yalanı (S.94-95)

    Abdülvahid b. Zeyd anlatıyor;

    • Ben, Beyl-i Mukaddeme gitmek istiyordum. Bu niyetle yola çıktım. Bir süre devam ellim. Sonra, yolu şaşırdım Ne tarafa gideceğimi kestiremeden öylece durdum. Aniden önüme bir hanım çıktı. Onu görünce, biraz ferahladım ve sordum:

    • Yabancı, sen de mi yolunu şaşırdın?
    Buna karşılık bana şöyle dedi:
    - Onu bilen nasıl yabancı olur ve onu seven nasıl yolunu şaşırır?

    Bundan sonra, bana şöyle dedi:
    - Bastonumun ucunu tut ve önden yürü

    Haliyle bastonunu tuttum; yürümeye başladım. Bu yürüyüş, sanırım ki, yedi adım kadar oldu. Pek farkında değilim; Belki de, altı veya sekiz oldu: Kendimi Beyt-i mukaddes le buldum. Acaba şaşırdım mı? diye, gözümü oğmağa başladım ve kendi kendime:

    - Herhalde bir yanlışlık oldu.

    Dedim, Ben, öyle söylenirken, o hanım bana döndü ve şöyle dedi:

    - İşte, senin bu yolun zahirilerin yoludur. Benim yolum ise ariflerin yoludur. Zahidler yürür: ama arifler uçarlar. Bana gelince, hem yürüyenlerdenim; hem de uçanlardanım..
    Böyle dedikten sonra, güzümden kaybolup gitti.



    “Boşlukta oturan ve elinde yakuttan bir sürahiyi bana uzatarak suyu aldım.”Yalanı (S.95)

    Ebu İmran Vasitî anlatıyor:

    Denizde, gemi içindeydik; yolumuza devam ediyorduk. Aniden gemi delindi ve nihayet parçalandı. Ben ve zevcem kendi Başımıza kaldık. Zevcem çocuk doğurdu; çok hararetlenmiş olacak ki, benden su istedi. Bir şey diyemedim. Başımı semaya doğru kaldırdım. Birden güzüme, gökyüzünde biri çalındı. Boşlukta oturuyordu. Elinde Kırmızı yakuttan bir sürahi vardı. Alim zincirle onu sarkıtıyordu. Bana kadar uzattı. Suyu aldım. Onun bu halini sordum; bana şu cevabı verdi:

    Şahsi arzularımı bırakınca Allah, böyle yükseltti.



    “Haccac'ın adamları kapıyı kesti. O anda kendimi Ebukubeys dağında buldum.” Yalanı (S.96)

    Abüülvahid b. Zeyd anlatıyor:

    • Ebu Asım'a bir gün sufle sordum:

    • Kani bir gün, Haccac-ı Zalim seni çağırtmıştı. Her halde öldürecekti, O zaman nasıl oldu?

    Bana anlat: Şöyle anlattı:

    - Bir gün evdeydim. Haccacın adamları kapıyı kesti, Davetçi içeri girecekti. Bu arada bana bir baygınlık geldi. O anda bana doğru uzanan bir el gördüm; elimden tuttu. Bir adım kadar çekti. Yahut daha fazla.. Sonra. Kendimi Ebu kubeys dağında gördüm. Hepsi bu kadar.



    “Elindeki asa ile taşa vurdu ve su fışkırdı ve su içtim.” Yalanı (S.96-97)

    İbrahim Edhem anlatıyor:

    - Bir gün, yürüyordum; yolum bir çobana uğradı. Ona:

    - Yanında süt veya su gibi içilecek bir şey var mı? Diye sorunca, bana:

    - Hangisini seviyorsun? Onu söyle.. Su mu istiyorsun, yoksa süt mü?,. Dedi.

    Bunun üzerine ben:
    -Su.

    Dedikten sonra; elindeki asası ile Geride duran taşa vurdu, taştan ses çıkmadı; Aniden su fışkırmaya başladı. Kar gibi soğuktu; bana baldan daha tatlı geldi, içtim.. Hiç sesimi çıkarmadan durdum. Hayretle çobana bakıyodum. Bana şöyle dedi

    - Hayret etme, bunda yaşılacak bir şey yok.. Kul, gönülden Allah'a bağlanırsa . her şey onun emrinde olur.




    “Rabia hatun duvarda asılı seleye elini vurur ve isteği yemeği alır, yerdi.” Yalanı (S.97)

    Hasan-ı Basrînin çağdaşı Rabia Hatun'un evinde bir sele bulunurdu. Bu sele duvarda asılı dururdu. Her ne zamarı yemek istese, seleye eli ile vurur; istediği yemeği alır yerdi.


    “Selmani Farisi'nin yanında bir misafiri vardı.Bir kuş bir geyik istedi hemen geldiler.” (S.97)

    Hasan-ı Basrî anlatıvor;

    • B ir gün Selman-ı Farisi r,a, şehri dolaşmaya çıktı. Yanında bir de misafiri vardı. Önlerine bir geyik çıktı. Geyik koşarak gidiyordu Birtakım kuşlarda şemada uçuyorlardı. Selman-ı Farisî r .a.:

    • Misafir var; bir besili kuş. bir geyik gelsin..

    Der demez hemen bir kuş uçarak, bir de geyik koşarak geldi. Bunu göre misafir hayret etti ve:

    - Gökteki kuşları, yerdeki hayvanları emrine hazır kılan Allah sübhandır.

    Dedi.. Bunun üzerine Selman-ı Farisî misafire döndü ve söyle dedi.

    - Buna şaşıyor musun? Halbuki şaşılacak bir şey yoktur , Sen, Allah'a itaat edene âsi olanı gürdün mü?



    “Elinde odun altın oldu ve tekrar oldu.” Yalanı (S.97--99)


    Abdülvahid b. Zeyd anlatıyor:

    - Şam yolunda, Eyyub Sahtiyan? ile yürüyorduk. Birden önümüze siyah bir adam çıkiı. Sırtında odun yüklüydü. Ona:

    • Arab. Rabbın Kimdir?.. Deyince kızdı.

    • Benim gibisine böyle bir sual olur mu?.

    Dedi. Sonra başını semâya kaldırdı ve şöyle devam etti:

    - Ya Rabbl. şu odunu altına çevir.

    O odun, hemen altın oldu. Sonra, bize döndü:

    - Gördünüz mü?,.

    Dedi Daha sonra, elini açtı ve:

    - Ya Rabbi. şu altını odun eyle..

    Diyerek dua elti. O allın eskisi gibi yine odun oldu. Bundan sonra, şöyle dedi:

    - Bırakın böyle şeyleri. Ariflerin hikmetli işleri bitmez.
    Eyyüb diyor ki.

    - Bu iş üzerine ben mahcup oldum. Adam bizi çok utandırdı. O ana kadar böyle mahcup olmamıştım.

    Sonra ben:

    - Yanında yiyecek bir şey var mı?

    Deyince., yanında bir kavanoz vardı; onu gösterdi. İçinde bal bulunuyordu; rengi kar gibi beyazdı, kokusu da çok nefisti. O balı bize verdi; verirken de şöyle dedi:

    - Ondan başka ilâh yoktur. Ona yemin ederim ki; bu bal arıdan değildir

    Balı yedik. Fakat şunu diyelim ki: Ömrümüzde ondan daha t atlı bir şey yiyemedik Haliyle hayret ettik. Bizim hayret etliğimizi görünce;

    - Allah'ı bilen için şaşılacak bir şey yoktur. Allah'a kulluk eden onun işlerine taaccüb etmez. Ve bu gibi şeyleri görmek için Allah'a ibadet eden camidir. Çünkü bunlarla avunan yokla kalır.

    O silah zat, şaşılacak bir halet içindeydi. Onu bir daha göremedim. Yemin ederim ki: Onu, o günkü haliyle ne öldüğünü ve kim olduğunu anlayamadım.




    “Hacca giderken bir ses geldi ve derenin hepsinin gümüş gördüm.” Yalanı (S.99)


    . Yine aynı zat anlatıyor

    • Hacca gidiyordum. TELBlYE(1) yapmak istedim Yanım da bir büyük bez vardı. Temizce yıkadım, sonra ikiye buldum; bir parçasını örtündüm, diğerini lâzım olur diye sakladım. Böylece yürüyordum; kulağıma bir ses geldi:

    • Önündeki dereye bak.

    Deniyordu. Baktığımda, derenin dolusunu gümüş olarak gürdüm. Gözümü yumdum. Onu geçtim. Va şöyle bir dua ettim:

    - Ya Rabbi senden başkasına götüren ve senden başkasını isteten arzudan sana sığınırım.

    . (1) LEBBEYK: Emrine geldim manasına gelir. Haccın şartlarından sayılır





    “Benim ismimi ve babamın ismini bildi.” Yalanı (S.100)

    İsmi bilinmeyen bir zat tarafından hikâye ediliyor:

    • Yine ismi meçhul bir zat tarafından rivayet ediliyor:

    • Hirem b . Hiyan şöyle anlatmış:



    • Bir gün Dicle kenarında yürüyordum; karşıma biri çıktı Bana doğru geldi; selâm verdi. Yüzünde ariflerden oluğunu gösteren sir nişan vardı. Halini, hatırını sordum Bana:

    • Rabbimiz sübhandır. Onun her dediği yarine gelir.
    Hıyanoğlu Hirem, bu suallerden vazgeç. Sana lâzım olan işlere koyul

    Bunun üzerine:

    - Allah'ın rahmetine kavuşasın; benim ismimi ve babamın ismini nereden biliyorsun?.. Halbuki bugüne kadar seni hiç görmedim.
    bu sözümden sonra; bana şöyle dedi:

    - Öğrenmedin mi? Arif olanlar marifet nuru ile birbirlerini tanırlar.


    “Zunnun ismini bilen kadın.” Yalanı (S.101-102)


    . Yine Zünnun anlatıyor:

    • Bir gün, Nil kenarında gezmeye çıkmıştım. Suya düşmüş bir kadın gördüm. Dalgalar onu. sağa sola çarpıyordu. O, bu halinde söyle diyordu:

    • İla hi, bana yaptığını görüyor musun?

    Yanına yaklaştım:

    - Hanım,

    Dedikten sonra şöyle devam ettim:

    - Ondan şikâyet mi ediyorsun? Halbuki o, her iyinin ve kötünün sahibidir.

    Bunun üzerine bana şöyle dedi,

    - Ey Zünnun, senin öyle bir halin var ki ancak ondan olursa, şükredersin. Darılacağın zaman da, ondan ona darılırsın..

    Sordum:

    • Hanım, benim ismimi nereden biliyorsun?..
    Söyledi:

    Cebbar olan ulu Allah'ın nuru ile biliyorum



    Kişi için gaybi bir soruya “Ben bilirim.” Yalanı (S.104)

    Hırem b. Hiyan anlatıyor

    • Üveys b. Âmiri gördüm. Selâm verdim:
    -Sana da selâm olsun; ya Hirem b. Hıyan, Deyince sordum:

    • Benim ve babamın ismini nereden bildin?..

    - Ben bilirim. Senin ruhun benim ruhumdur. Bunu, Rabbıma karşı olan marifet nuru ile anlıyorum.

    Onların Alemi - Ahmed-el Rufai, Çev.Abdülkadir Akçiçek, Rahmet Yayınları, 3.Baskı, İst-Tarihsiz.
  18. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    İnsanın Yüceliği ve Guénoniyen Batınilik - Zübeyir Yetik [​IMG]

    1. Bölüm

    Tasavvuf'un üç vechesi (S.131 136)

    " Tasavvuf konusunda ve dolayısıyla şu âna değin söylenmiş olanlar ve bundan sonra da söylenecekler çevresinde kimi "yanlış" değerlendirmeler yapmamak, "ya nılgı" türü yargılara saplanmamak için bir noktayı daha aydınlatmakta yarar vardır:

    "Tasavvuf, belli bir anlam yükü taşıyan, belirli bir içeriği olan salt ve yalın bir kavram olarak alınmamalıdır. Onu böylesine yalın bir bağlamda almak, çünkü, tek yanlı bir bakış olacağı için, sonuçta, kimi kargaşa ve an laşmazlıklara, tartışmaların sürüp gitmesine yolaçacakür.

    Tutarlı bir belirlemede bulunabilmek için, kesinlikle, bu ad ya da kavramı "olay", "olgu" ve "oluşum" bazlarında, ayrı ayrı, irdelemek gerekecektir. Görüngü/görünüş olarak tasavvuf.. Gerçekliğiyle/durum olarak tasavvuf.. Ve, gelişimi içerisinde, süreç olarak tasavvuf.. Bunlardan her biri, tümü birden "tasavvuf diye anılsa da, bilinse de, her biri diğerinden ayrı bir özellik belirtir ve olayın ele alınışı sırasında bunu göz önünde bulundurmak kimi karmaşa ve kamaşmaları önler; daha sağlıklı bir yönelim için gerekli aydınlık ve sınırlamaları, bakış açısında ihtiyaç duyulan tutarlılığı sağlar.

    "Olay olarak tasavvuf, bir görüngü, bir görüntü, bir görünüştür. Bilindiği gibi, görünüşler, olaya bakan kimselerin yorumlarıyla büyük ölçüde bağımlıdır.
    Görüş, olayla ilgilenen kimsedeki değer yargılarına ve yerleşik sanılara, kanılara göre biçimlenir.

    İslâm âleminde, hemen herkes denilebilecek ölçüde büyük bir çoğunluk, çocukluk yıllarından başlayarak "şeriat tarikat hakikat" vurgusunu işite işite yetişir. "Tarikat" in ve dolayısıyla "tasavvufun günübirlik dinden, şeriattan daha ileri düzeyde bir "dindarlık" olduğunu kabule hazırlayıcı bir "iklim"in çok ustaca bir biçimde oluşturulmuş olmasıdır, buna yol açan. Veli menkıbeleri, türbe ziyaretleri, rüyalar, kimi psikolojik anlatılar, şunlar ve bunlarla kurulmuş, geliştirilmiş ve besleneduran bir iklim..

    Daha "üst" bir katmanda görünmek isteyenlerin "tasavvuf! hikmet"ten söz etmeleri, "ehl i tarik" kimsele rin düz müslümanlar karşısındaki tafraları, eksik ve yanlışlarının bilincinde olan müslümanlann bu eziklik içinde yakalayamadığı "tamamiyet"in özlemiyle "acaba tarikat mı?" diye düşünürken diğerlerinin tafrası karşısında "ben kim, tarikat kim?" türü ikinci bir "eziklik"e yuvarlanmaları, özellikle de binlerce kimbilir belki de onbinlerce yıllık bir "birikim"in desteğinde "insan psikolojisi" ve etkileme yöntemlerini iyi bilen "dai/çağırıcı" kimlikli propagandistlerin çabalan da anılan "iklim"e katılınca, "düz müslüman"ın gözünde, tarikat ve dolayısıyla tasavvuf, çok önemli, erişilemez, dil uzatılamaz, imrenilmesi gereken, en azından saygı duyulacak bir "kurum" konumuna gelmektedir.

    İşte, "tasavvuf" bir "olay" olarak, bir "görüngü" olarak, budun Dinine daha iyi sarılma yöntemi.. Ustaca ser gilenen bir tablonun çekici görüntüsü...

    "Olgu olarak tasavvuf ise, kesinlikle, bu görülenden ya da sanılandan çok daha farklıdır, İslâm'ı daha iyi yaşayabilmek, kötülüklerden uzak kalabilmek, ALLAH rızası na çok daha fazla yaklaşabilmek gibi amaçlarla, zahid ve muttaki kimlikler edinmek üzere şu ya da bu tarikatta bulunanlardan hiçbirine herhangi bir inancı isnat etmek sizin ve hiçbirinin dinsel duyarlılığına gölge düşürmeksizin ve hiç kimsenin inanç ve ibadetleri konusunda yargı da bulunmaksızın hemen belirtelim ki, "tasavvuf, adına "islâm Tasavvufu" da deniliyor olsa, ALLAH'ı "tevhid" biçiminden "Kitab"a bakış tarzına, Peygambere/peygamberlere iman konusundan "ahiret" anlayışına varıncaya dek her bakımdan ve her alanda ve her yönüyle Hazreti Muhammed'in getirdiği islâm'dan daha başka bir "İslâm"dır. Ve, bu başkalık "varlık"a yönelik bakıştan, "bilgi"ye ilişkin değerlendirmeye dek her alanda gözlemlen mekte; hatta, "ibadet" anlayışına kadar uzanmaktadır. Nitekim, ileride, yer yer ve zaman zaman bu farklılıklar, "karşıt" denilebilecek boyutlara varan bu farklılıklar vurgulanacaktır. "Olgu olarak tasavvuf, yani, tasavvu fun gerçeği, özü, "has oda"dakilerin taşıdığı iman, "ketumiyet" sebebiyle ve "anlatılsa da anlamağa takat getire mezler" gibisinden bahanelerle gizlenen temel inançlarla biçimlenen sistem, bu... Kendi deyimleriyle, açıklandı ğında taşlanmalarını gerektirecek ilke ve düşünceler, bunlara olan iman.. Ve, gerçekte, "insanlığın ortak mirası"... Üzerine "peygamber varisi" yazılmış bayrağı ellerinde sallayıp durmalarına karşın, "velayet"i "nübüvet"ten üstün sayıcı bir anlayışla "velayet" sahibi olduklarını öne süren bu kimseler, evet, gerçekte "peygamber varisi" değil de, "insanlığın ortak mirası"nın varisleri. "Olgu olarak tasavvuf, işte, böyle.


    Aşamalar:

    "Oluşum olarak tasavvufa gelince... Tasavvuf bağlılarınca "ilk sûfiler" olarak tanıtılan müslümanların hayır lıları, gerçekte ve gerçek bir süreç bağlamında bir oluşum zincirinin ilk halkaları olmadıktan halde böyle gös terilip, tüm müslümanların imrendiği ve öykündüğü kimlikler olarak, "tasavvuf propagandacılığı bağlamında birer "ökse", "tasavvufu savunma ve aklandırma doğrultusunda ise "sığınak" olarak işlevlendirilen bir konumda değerlendirilmişlerdir. Oysa, bu hayırlı kimselere yönelik bu tutumları, gerçek anlamda içten ve sadık bir "izleyicilik" değil, starateji ve taktik gereği başvurulan bir sahiplenmedir.

    Nitekim, "'sûfiler"in yaptıkları ilk iş, bu "izlerince" gittiklerini öne sürdükleri kimselerin davranış biçimlerini çarpıtarak benimsemek ve anlatmak olmuştur. Onların günübirlik yaşamda uyguladıkları Kur'an ve Sünnet'e da yalı ölçüler, "sûfiler" eliyle yorumlanarak, farklı içerikli bir yapıya oturtulmuştur. Bu, "tasavvufun oluşumu doğrultusundaki birinci aşamadır ve bu aşamadaki yorumlardır ki, Kur'anî kavramlar çift anlamlı bir görünüşe büründürülmüş; Kur'an ı Kerim'de ya da Hadislerde geçiyor olmasından ötürü hiç kimsenin karşı çıkmayacağı, tersine, dört elle sarılacağı "kelime"ler bu yanıyla "ökse", gibi kullanılmış ve yakalananlara da aynı kelimeye yük lenmiş daha yeni anlamlar "ilkah edilerek/aşılanarak" insanlar birer ikişer dönüşüme uğratılmıştır. Bir ağaca bir başkasından getirilen çubuğun aşılanması gibi.. Gövde aynı olsa da, işte, ağaç, aşılanan çubuğa göre meyve verecektir. Ve, nitekim, islâm gövdesine "yorumlar" ve "yorumlama"larla yapılan aşı sonunda, o gövdeden "insanlığın ortak mirası"nın meyveleri fışkırmağa başlamış tır. Bu meyveler, kesinlikle İslâm'ın değildir ve "oluşum olarak tasavvuf bağlamında ilk başkalaşım bu noktada, böylece başlamıştır. Bu olayı, biz, İslam'ın diğer inançları tasfiye ederek özümlemesi diye alamayız; bu yöndeki düşünceleri doğru sayamayız, çünkü, gövde islâm'ın olsa da meyve onun değildir ve Muhammed Ümmeti, Muhammedi olmayan meyvelerden gıda almağa, beslen meğe başlamıştır. Bu tutum, "izince gitmek" değil, belki kendi verimlerini bir başkasının açmış bulunduğu kanal dan yararlanarak diğer insanlara ulaştırma eylemidir ve bu durumda da izleyicilikten çok "kullanıcılık" söz konusu edilebilir.

    Oluşum olarak tasavvufun oluşma sürecinin ilk basamağındaki "yorumlama"nın hemen ardından "kavramlaştırma" diye adlandırılması mümkün bir aşamaya girilmiştir. Aradaki fark şuradadır ki, ilkinde İslâm'ın günü birlik yaşama ilişkin ölçüleri yorumlarla yeni anlamlara kaydırılıp, beyinler bu doğrultuda koşullandırılmışken, ikinci aşamada, bu koşullandırılmış beyinler artık kabule hazır bulundukları kimi yeni kavramların kapısına iletilmişlerdir. "İnsanlığın ortak mirası" inanç ve düşünceleri kendi minderinde, İslâm adına, yenmeğe soyunmak gibi çok iyi niyetlerle ayağa kalkan Kelâm'ın da, savaşın sırasında, onların yöntemlerini kullana kullana dolaylı bir katılımda bulunduğu "felsefe"yle tanışık duruma gelmiş bir ortamda, bu iletilme işi, evet, doğrudan doğruya "felsefe"nin gündemlere alınmasıyla gerçekleştirilmişti. Çok geçmeden, "tasavvuf, kendi sorunsallarını felsefi" bir düzlemde ortaya koymağa başlamıştı. Artık; ruh, nefis, mana, madde, yaratıcı, yaratılış, varlık, yokluk, birlik, çokluk, evvel, âhir, kıdem, beka, fena, bilgi, vahiy, marifet, zaman, mekân, irade, eylem, durum, tutum, hatta: iman, küfür, günah, sevap, helâl, haram, mübah, mekruh, haliyle: farz, vacip, sünnet, en temelde de: zahir, bâtın gibi akla gelen ve gelmeyen bütün kavramlar "felsefenin aydınlığı"nda tartışılıyor, sonuçlandırılıyor, benimseniyor ve bu yolla da yeni bir "kavramlaştırma" yapılarak yeni yeni kavramlar Müslüman beyinlere, ruhlara, gönüllere, zihinlere işleniyordu.

    Bu yeni yöntem hem uzun bir eğitimi, hem de tepki almamak için "gizli"liği gerektiriyordu. "Avamın kavrayamayacağı gerçekler"! kuşatma sevdasına düşenler, işte, andığımız bu "gereklilik"ten ötürü "özel" eğitime alını yor, bir yerlerden alınıp bir yerlere götürülme süreci ola rak gözlenen bu eğitim sırasında da, kavram ve yorumları benimsenen kesimin eğitim yöntemlerine de başvurul uyor ve böylece, "öğretmenler" birer "mürşid", "öğrenciler" birer "talip/mürid", "eğitim süreci" de "seyr i sülük" oluyordu. Kemâl noktasını Suhreverdî'nin "işrak" felsefesinde tutan "birden bire ve doğrudan doğruya aydınlanarak gerçeği bilme" eğilim ve yöntemi bu "seyr i sülük" sürecini oldukça karmaşık ve zorlu bir disipline dönüştürüyordu. Yola giren herkes Kur'an ı Kerim'de aranması gereken gerçeği ve gerçekliği, biraz daha fazla sını da dilemiş olarak, "seyr i sülük" yöntemleriyle "doğrudan doğruya" bulma, ele geçirme, "keşf' etme amacıy la didinirken, bu arada, "dayanışma" ya yönelik bir "örgü tlenme" de kendini gösteriyordu: Tarikatler.


    Kur'an İslam'ının yerine “Tasavvuf İslam'ı oturtulmuştur.” (S.141 143)

    "Kur'an İslâmı"nın yerine "Tasavvuf İslâmı" oturtulmuştur. "

    Muhasibi ve Cüneyd gibi isimlerle başlayıp, Serrac ve Kelabazi gibi kişilerle süren, Kuşeyrî ve Gazali gibi kimselerce geliştirilen, Şeyh'ül Irak Şeha beddin Suhreverdi ve Müceddid i Elf i Sanî Ahmed Serhendî gibi adlar eliyle de bir "öğreti"ye dönüştürülen " onarım" doğrultusudur. Kimi zaman törpüleme, kimi zaman gerekçelendirme, kimi zaman tevil etme, kimi zaman dengeleme biçiminde gerçekleştirilen bu "onarım", "başkalaşım" sürecinin "islâm'ı başkalaştırma"ya koşut yürüyen bu "islâm'da başkalaşma"ya yolaçıcı kolu, ger çekten de, oldukça ilginç bir serüven yaşamıştır. Bu doğrultudakiler islâm'ın "sufiler"den yediği darbeler üzerine, sözümona, bu darbelerin açtığı yaralan onamağa çalışır larken, gerçekte, "tasavvufu onarmışlar; İslâm'ın savunmasını yapıyor çabaları içindeyken, bu çabalarıyla, hep, yine mutasavvıflara sarılabilecekleri gerekçeler, dayanabilecekleri dayanaklar, tutunabilecekleri tutamaklar, öne sürebilecekleri kanıtlar sağlamışlardır. Çünkü, bunlar islâm ile Tasavvufun her toslaşmasında, islâm'ın yara aldığım gördükçe, tutup da o yarayı savsaklanmış kimi ölçüleri diriltip onunla saracaklarına, hep, tokuşma sıra sında islâm'da yara açan Tasavvuf sivriliklerine bakmışlar, İslâm'ın o yanının noksanlığından ötürü yara aldığını sanmışlar ve islâm'ı sözüm ona yeni bir donanıma kavuşturmak için Tasavvufun o yanını alıp, hemencecik, İslâm'a yamama cihetine gitmişlerdir. Elbette, yama olarak getirilen parçanın İslâm'ın bünyesince dışlanmamasını, yamanın tutmasını sağlamak için de, islâm'ın ölçüle rini tevillerle "macun" yapıp, böylece elde ettikleri karışımı sündüre sündüre yamama işini gerçekleştirmişlerdir. Buysa, bir yandan, Tasavvufu kimi kavram ve kuramlarının İslâm'a eklenmesi, diğer yandan da o sivriliklerin "ilsak"ını sağlayan "macun"un dönüp dolaşıp Tasavvufu aklayıcı bir gerekçe olarak kullanılması ve dolayısıyla bu "öğreti"nin aklanması sonucunu verir olmuştur. Bu; tasavvufun kimi kavram, kuram ve yöntemleriyle "sağaltım" yapılmak istendiğine göre, gerçekte, bilincinde olmaksızın da olsa İslâm'ı eksik ve yetersiz görüyor olma anlamını taşır. Oysa, Yüce ALLAH'ın "tamamladım" dediği, seçtiğini bildirdiği bir "din"de eksiklik varmışcasına "tamamlama" işine kalkışmak, tek kelimeyle, abesle iştigaldir...

    Yukarıda "yamama" benzetmesi yapmış olmamıza karşın, olay, gerçekte bir "işgal" olayıdır ve İslâm'da baş kalaşma da, işte, bu "işgal"in sonunda ortaya çıkmıştır. Şöyle:

    "İslâm'ı başkalaştırma" sürecini yürütenler olarak işlevlenen birinci kolun güdücüleri eliyle getirilen, üreti len, türetilen herhangi bir kavram, bir kuram ya da bir yöntemin, birden, İslâm'a özgü alan içinde kol gezdiği görülmüştür; görülünce, görüldüğünde... Ne pahasına olursa olsun bunun İslâm'la bağdaşır yanı olmadığını belirterek, onu tardetmek ve gezdiği yerleri de dezenfektanlarla temizlemek gerekirken, buna güç yettirilemeyince, "İslâm'da başkalaşma"ya yol açan diğer koldakilerce Ayet ve Hadis'lerin tevili ile ona bir İslâm elbisesi giydi rilmek istenmiştir. Elbisenin giyene uydurulması için de, elbette, daraltma, genişletme, kısaltma, uzatma, kesimini değiştirme gibi yollara başvurulmuş; böylece rengi tutsa da biçimi uymayan bir giysi ile o kavram, kuram ya da yöntem, sözüm ona, İslâmîleştirilmiştir... Bir, iki, üç, dört, beş, onbeş, yüzbeş, binbeş... Derken, birden bire islâm'a özgü alanın bu tip giysiler içindeki kimselerce işgal edilmiş bulunduğu bir durum ortaya çıkmıştır. Bu ga ı rip elbise içindekilerin yürüyüşü, oturuşu, kalkışı, bakışı, susu ve busu başka olsa da, hatta elbisenin kesimi değiş ik bulunsa da giyilenin rengi "İslâmlaştınlmıştır" ya, öyleyse, iş bitmiş; sorun kalmamıştır. Ama, gerçekteyse, işte, o elbiseyi giymekle birlikte kendi asal kimliklerinden ödün vermeyenlerin sayısı arttıkça ve kimi müslü manlar da, elbisenin rengine aldanıp, İslâm sanarak ve sayarak, onlar gibi davranmağa başladıkça, "işgal" olayı tamamiyetine ermiştir. Tasavvufa, adını andığımız kişi lerce, yavaş yavaş, islâm'ın rengini taşıyan, ama, biçim de ve kesimde Islama uymayan elbiseler giydirildikçe, islâm'ın alanının "işgal" altına düşmesi ile birlikte "baş kalaştırmacı"lara da bu alanda dilediğince at oynatabile çekleri bir zemin oluşmuştur. Tasavvufu Kur'an'ın ve Sünnet'in dairesi içine sokmak isteyenlerin oluşturduğu bu kolun çabaları, işte, sonuçta "tasavvufun işgali altında" bir durumun ortaya çıkmasına; böylece, "islâm'da başkalaşma"ya yol açmıştır.

    Tıpkı, gayrimüslim kadınlarla evlenme durumunda veya alışkanlığında olan bir köy halkının, dindarlıkların dan ötürü onları o halleriyle nikahlamak istemeyip de, adlarını değiştirttirip, "kelime i şehadet"i okutturarak kadınları "İslâmlaştırdıktan sonra" evlenmeleri ve bir gün gözlerini açtıklarında da, yeni kuşaklardan ötürü, köyde ki "müslüman isimler" ve "anlamı silinmiş kelime i şehadet" dışında herşeyin müslümanlıktan uzaklaşmış bulun duğunu görmeleri gibi; o da, görebilir, farkedebilirlerse...


    (Devam edecek)
  19. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    İnsanın Yüceliği ve Guénoniyen Batınilik - Zübeyir Yetik

    2. Bölüm


    Kemale eriş(S.146 153)

    Hiçkimse yukarıdaki şu yargıyı saçma göremez, gösteremez; tutarsızlıkla "malûl" de sayamaz. Hatta, "aşın" bile bulamaz.

    Şundan ki: Herhangi bir "şey", bir süreç sonucu oluş muşsa, o şey, sürecin herhangi bir noktasındaki durumuna göre değil, vardığı son yere, aldığı son biçime, ulaştığı "kemâlat'ına göre değerlendirilir. Diyelim ki, bir ağaç bildiğimiz "kırmızı elma" yemişini vermişse, o, odur. Elmayı o durumuyla değerlendirmek, elmaya ilişkin yargıyı o durumuna bakarak vermek gerekir. Tutup da, "efen dim, iki buçuk ay önceki duruma, tomurcuğa, çiçeğe bakılırsa, o çiçeğin durumu göz önüne alınırsa, bu elmaya kırmızı elma diyemeyiz; kırmızı elma demek yanlıştır; çünkü, o günkü durumuna göre, bu elmanın golden tü ründen olması gerekiyor, bu elmayı golden elma sayacağız, öyle sayılması daha hakçadır" diyen biri çıkarsa, bu na güleriz. Çünkü, elma, "kemâl" bulmuş haliyle ortada durmaktadır. Onu açıklamak için ikibuçuk ay önceki çiçeğinin durumuna başvurmak "saçma" olur. Ya da, işte, Oğuz Türkleri Anadolu'dadır. Bu tartışmasız bir gerçek tir. Buna rağmen, birisi çıkar da, "efendim, binikiyüz yıl önce bu Türkler Horasan havalisinde idi; bu yüzden Oğuz Türkler'inin nerede olduğunu anlamak için, onların oturduğu yeri öğrenmek için ille de o günkü duruma bakacağız, olayın gerçeği bugünde değil de o gündedir" di yecek olursa, kahkaha atarız. Çünkü, bu Türkler, bugüne göre, işte, Anadolu'dadır. Durum tesbiti için başkaca bir geriye bakışa gerek yoktur. Olsa olsa, "buraya nasıl gelmişlerdir?"in yanıtı için böyle bir bakış söz konusu olabi lir.

    İşte, bunun gibi, "tasavvuf denilen süreç, nerelerden ve kimlerden ve nasıl gelmiş, geçmiş, gelişmiş olursa ol sun, kendi gerçeğini "öğreti" ye dönüştüğü ânda bulmuş ve öylece "kemâl"e ermiştir. Buysa, Muhyiddin Arabi ile gerçekleşmiştir. Şimdi, hiç kimse, tutup da, "tasavvuf o degildir de, Gazali'ninkidir, Serrac'ınkidir, Cüneyd'inki dir, Ebi Talip Mekki'ninkidir" diyemez. Çünkü, bunlar ve benzerleri "oluşum olarak tasavvuf sürecinde, yalnız ca birer aşamadırlar. Sürece katılımda bulunmuşlar, ama, ona "nihaî/soncul" biçimini vermemişlerdir, vereme mişlerdir. Ve, öğreti Muhyiddin Arabi elinde biçimlendi ği, son biçimini aldığı için de, elbette, onunla ilgili yargı, İbni Arabi'ye göre verilecek demektir. Evet, "tasavvuf olgusu"na ilişkin değerlendirme, doğal olarak, Muhyid din Arabi'nin olgunlaştırmış bulunduğu yapısına göre olacaktır.

    Nitekim, günümüzde, Muhyiddin Arabi'nin öğretisi nin "alamet i farikası" olan "vahdeti vücud" inancının bütün "tasavvuf ekolleri"nce, tarikatların tamamı tarafından benimsenmiş olduğunu; bu yorumu ya da kuramı içine sindiremeyenlerin bile "hayır" diyecekken, kimi "te vil"ler yoluna gittiğini ve sonuçta onu reddetmediklerini, hele de, getirmiş bulunduğu "vahdet i şuhud" görüşüyle sözümona Ibni Arabi'nin bu kuramını çürüttüğünü ya da düzelttiğini öne sürdükleri imam Rabbani lakablı Ahmed Serhendî'nin izleyicilerinin bile, onun tarikatında bulunanların bile, Muhyiddin Arabî'siz bırakın, düşüne mediklerini yiyip içemediklerini, bakıp göremediklerini anımsayacak olursak, "tasavvufun "bu" olduğu daha bir açıklıkla görülecektir.

    Buna karşın, birileri çıkıp da, "hayır efendim, tasavvuf bence şudur; tasavvufun gerçek olanı, şu dönemdeki ve şunun kitabındaki gibidir" anlamında birşeyler diyecek olsa, bu durumda üç olasılık sözkonusudur. Sözün sahibi ya sağlıksızdır, ya bilgisizdir ya da maksatlıdır.

    Ya sağlıksızdır diyoruz, çünkü, birşeyin gerçeği durup dururken, o şeyi kendi sanısındakine benzer biçimde algılamak, varsayımda bulunur gibi varsayımında bulunmak, kesinlikle sağlıklı olmayan ruhsal bir tutumdur. Biz, şöy le ya da böyle kuruyoruz diye, tasavvuf, bizim o kurduğumuz gibi olmaz; ne ise, işte odur ve olduğu gibi de gö rülmesi gerekir.

    Ya bilgisizdir diyoruz, çünkü, şu çok bilinen Hint öyküsündeki gibi filin belli bir yerini tutup da, tuttuğu yere göre, fil için, hortum, direk, kumaş gibi benzetmeler yapan kimse örneği filin bütününün bilgisinden yoksundur. Tutarlı bir değerlendirme yapabilmek için, kesinlikle, bu yoksun bulunduğu "bilgi"nin bütününü edinmek zorun dadır. Belli bir noktada kalmayıp, olayın bütün geçmiş ve geleceğini ve özellikle de kemâl halini öğrenmek.. Üstelik, bunu yaparken de, tasavvufu, sözüm ona, islâm dairesine sokmağa çalışan Gazali ve Herevi gibi kimse lerin zorlamalı açıklamalarıyla değil de, tasavvufu geliştiren, onun oluşmasına katkıda bulunan Atlar gibi, Irakî gibi, Konevî gibi kimselerin geliştirdiği çizgiyi izleyerek olayı öğrenmek durumuyla karşı karşıyadır. Bu yolla bilgisizlik giderilirse, görülecektir, "oluşum olarak tasav vufun ucu, kesinlikle, tâ başlarda vurguladığımız "olgu olarak tasavvufa çıkmakta ve bunun da islâm'la bağdaş maz ve uyuşmaz bir öğreti olduğu kesinlik kazanmaktadır.

    "Ya da maksatlıdır" diyoruz, çünkü, tasavvuf öğretisi ni, daha doğrusu islâm tarihinde ve aleminde "tasavvuf" adıyla bilinegelen "kadim gelenekler"in ürünü "öğreti"yi yaymak isteyenler, tâilk insan toplumlarından bu yana, kendi gerçeklerini gizlemek yolunu tutmuşlardır, insanıma göre ve yöneldikleri kimseleri kendilerine çekecek oranda ve doğrultuda bir "açıklama" yapıp, böylece aralarına katılan kimseleri milim milim yürüterek, "sır" ha indeki asıl öğretilerini aşıladıkları, bu işde "aşama"yı hep gözönünde tuttukları bilinen bir gerçektir. Bu, Mısır'da da böyle olmuştur, Babil'de de... iran'da da böyle olmuştur, Yunan'da da... Hıristiyanlıkta'da böyle olmuş tur, müslümanlar arasında da.. Yahudilikte'de böyle ol muştur, Masonluk'ta da.. Büyücülükte de böyle olmuş tur, astroloji'de de.. İhvan'us Safa'da da böyle olmuştur, "Gül Kardeşler" şövalyeliğinde de.. Sayın sayabildiğiniz kadar.. Hep, böyle... Yaşanılan zaman ve toplumdaki en geçerli ve beğenilir bir "tutum"u yem olarak atacaksınız, ilgilenenlere yanaşacaksınız, bir tartımdan geçirip hangi noktadan yakalayacağınızı belirleyeceksiniz, sonra da ürkmeyeceği bir düşünceyi "esas" gösterip, aranıza alacak ve alıştıra alıştıra öğretinizin tamamını "talip"in bey nine işleyecek, gönlüne kazıyacaksınız... Genel yöntem bu olduğu için, işte, "tasavvufu gerçekliği içinde değil de, ürkütmeyecek, hatta imrenilecek söz, tavır ve kişileri öne sürerek, onlarla özdeşleştirerek tanıtmak, ancak, maksatlı bir tutumdur. Bir stratejidir, bir taktiktir...

    Gizlilik, burada bir kez daha belirtmemiz gerekir ki, "öğreti"nin özü ve içerik bütünüyle birlikte "adı"nı da kapsamış; özellikle bu "ad" zaman ve zemine göre sürekli değiştirilerek sonrakinin bir öncekiyle aynı şey ol duğu gerçeği gözlerden kaçırılmıştır. Bu değişikliğe, hep, "çağdaş" kavramları kullanma yoluyla "anlatım ye niliği" de eşlik ettirilip, buna bir de ayrıntıdaki kimi fark lı görüntüler de eklenince, işte, "öğreti", çeşitli adlar ve görünüşler altında, ama özünde, ilkelerinde, kuramında, sisteminde ve yönteminde, asal inançları ve temel düşün celerinde "sabit ber kadem" bir durumda sürüp gitmiş, bugünlere gelmiştir.

    Görüldüğü üzere, hiç kimsenin kendince bir "tasav vuf öne sürmesi ya da şu veya bu kişinin düşünce ve görüşlerine dayanıp da, "benim tasavvuf anlayışım şudur; tasavvuf işte budur" diyebilmesi mümkün değildir. Hele de, yukarıda da değinildiği üzere tarikatların tümü İbni Arabi sonrasında ve zaman içinde ona "ittiba" et mişken ve zikir, terbiye gibi kimi yöntem farklılıkları, hiçbir zaman, özde ve asılda, kuram ve sistemde "fark" sayılamayacakken... Hala tutup da, "gerçek tasavvuf ya ı da tasavvufun gerçeği, kendi maksad ve iradesini Yüce ALLAH'ın maksad ve iradesinde fani kılan vahdet i kusud' lehlinin yoludur ve bizim de yolumuz böyledir" deyip, kimi adları sıralamanın.. Ya da, benzeri bir tutumla, "ger çek tasavvuf ya da tasavvufun gerçeği, ALLAH'tan gayri olan şeylerden vazgeçerek, herşeyi O'nda görmeği hak bilen 'vahdet i şühud' ehlinin yoludur ve bizim yolumuz da budur" deyip, bu kez de başkaca isimleri sayıp dök menin pek anlamı olmasa gerektir. Çünkü, bu anılan "kavramlar" bir yanıyla "oluşum olarak tasavvuf süreci içinde, en sonunda, "vahdet i vücud"a varan birer aşama öbür yanıyla da "seyr ü sülük" sırasında "varılan" birer "vuslat" basamağıdır ve en üstteki basamak, yine, "fena fı'1 kusud", "fena fı'l şühud"un ardından "fena fi'1 vücud olmaktadır. Evet; "velayet nübüvetten üstündür" diye "Hatem ül Evliya" Muhyiddin Arabi'nin "öğreti"si bir yanda, "Hatem ül Enbiya" Muhammed Arabi'nin "öğreti"si öbür yandadır ve üstelik, ötekiler, "velayet nübüv vetten üstündür" diyen "imam"larının inancı uyarınca; kendilerinde bulunanın, berikilerde olandan daha "üstün olduğunu da sürekli haykırmaktadırlar.

    Elbet, İbni Arabi'nin Hazreti Muhammed'in peygam berliğini inkâr gibi bir durumu, kesinlikle, yoktur; hatta diğerlerininkini de.. Mani'nin Hazreti Musa'yı peygam berlerden biri olarak saymayışı gibisinden istisnalar bir yanda tutulursa, gerçekte, zamanlar boyunca "mistik, hermetik, sabii, gnostik" adlarından hangisini seçerseniz seçin, hatta burada anılmayan hangi isimlerini kullanmış olursanız olun, onlardan hiçbirinin herhangi bir peygam beri inkârları, "hayır, bu, yüce ve seçilmiş bir kimse de ğildir; edip eylediğinin de nübüvvetle ilişkisi yoktur" de meleri de sözkonusu edilemez. Nitekim, gerek gnostikler ve gerekse Mitra inancının bağlıları Hıristiyanlarla kıya sıya savaşırlqarken, onlara, "İsa pergamber değildir" de memişlerdir de, "din'in hakikati bizdedir; siz onun peygamberliğine inanmağı sürdürün, ama, hakikate varmak için bizim yolumuzu izleyin" diyedurmuşlardır. Kaldı ki, anımsanırsa, inançlarının oluşturucusu olan kimseyi de "İdris"le özdeşleştirmek savında bulunmuş; böylece inançlarını yine bir peygamber olan Hazreti tdris'e da yandırmağa kalkışmış, öylece gösteregelmişlerdir. Çün kü, onlar, herşeye ve herkese "ruhaniyet" bağlamında yaklaştıkları için, "peygamberlerin ruhaniyet"lerinden de çıkar sağlayıcı bir yararlanma içinde bulunmaktan diriğ etmemişlerdir.

    Ne var ki, herşeye karşın, "nübüvvet velayetten üs tün" olduğu cihetle bir "Nebi'nin/Habergetirici'nin" getirdiği haberlere uymaktan ise, "velayetlerine/dostlukları na" binaen Yüce ALLAH'la doğrudan bağlantı kurup, bu yolla bilgilenerek, bu bilgilerinin gereği bir iman ve ya şamı, evet, "başkaları" eliyle gönderilmiş bulunan "Haber"den yeğ ve üstün göregelmiş; bunun uyarınca bir iman üzere bulunmağı seçmişlerdir.

    Bu durumda, Elçiler, onlar için ve onlar bakımından bir "yol gösterici" değil, Yüce ALLAH'ın kendileriyle bağlantı kurmuş bulunduğu birer "seçkin ruhaniyet"tir. Ve, üstelik, Elçi'ler ile ilişkinin Yüce ALLAH tarafından kurul masına karşın, kendilerinin Yüce ALLAH ile olan ilişkileri bizzat kendileri tarafından kurulmaktadır. Velayetin nü büvvete üstünlüğü de bundandır, buradadır.

    "İbni Arabî konusunda uzman"hğı herkesçe bilinen E.A. Affifi'nin "İslâm Düşüncesi Tarihi" başlıklı ansiklo pediye "Şeyh'ül Ekber"în fazlaca hırpalanmamasına bü yük özen göstererek yazdığı "İbni Arabî" bölümündeki belirlemeleri, oldukça ilgi çekicidir. Ona göre, Ibni Arabî, islâm kadar kendi deneyiminin verimi olan öğreti sine ve kendi öğretisi ölçüsünde de islâm'a inanmaktadır. "Eşit derecede"... Bu yüzden, İbni Arabi'nin bir gözü içerdiği tüm ögeleriyle birlikte "vahdet i vücud" öğreti sinde, diğer gözü de islâm'dadır ve gözleri bu ikisi ara sında gidip gelmektedir. Bunun gereği ya da sonucu ola rak da, o, "gerçeğin nidüğü"ne ilişkin "vahdet i vücud" kuramı ile islâm'ın tek tanrıcılık inancını uzlaştırma gibi bir sorunla uğraşırken, her iki "öğreti"ye de eşit derecede "itibar" göstermekte; bunun sonucu olarak da, "İslâm'ın ALLAH'ının herşeyin özü ve nihaî zemini olan 'bir' ile aynı olduğu" görüşünde hiçbir çelişki görmemektedir.

    Affifi'nin Ibni Arabî tarafından böyle bir "çelişki"nin görülmemiş olduğunu önesürmesine karşın, İbni Arabî, ikisi arasında "çelişki" görmemiş olsa bile, "ayrılık" ol düğünü belirlemiş ve bu ayrılığı da "felsefe"yi "Hermes'in/İdris Peygamber"in yasası sayıp, "Hazreti Muhammed'in yasası" gereği inançtan farklı olduğunu açık ça vurgulayarak belirtmiştir. Ve, nitekim, Affifi'nin de belirtmiş olduğu "İbn Arabi, İslâm'ı, pozitif bir dinden mistik bir dine dönüştürmüştür" gerçeği, işte, Hazreti Muhammed'in getirmiş bulunduğu yasalar yerine Hermes'in yasalarına uygun bir inancı geliştirmiş olmasının sonucudur.

    Ve, Muhyiddin Arabi'nin bu "İslâm'ı pozitif bir din den mistik bir dine dönüştürmesi" olayını daha iyi belir lemek ve kavramak için, kimi geriye dönüşleri ve yinelemelerde bulunmağı gerektirse de, Hermes'e bir kez daha göz atacağız. Hermes'e, Hermetizm'e ve Hermetik İllâhiyat'a... Çünkü, ancak bu yolladır ki, hem İbni Arabî, hem onun dini, hem islâm'ın başkalaşımı ve hem de "yüceliş öğretileri" ve bu bağlamda da "islâm Tasavvufu" yahut salt tasavvuf çevresinde sağlıklı bir irdelemenin zemini elde edilmiş olacaktır.

    İnsanın Yüceliği ve Guénoniyen Batınilik Zübeyir Yetik, Fikir yayınları, 1.Baskı, İst 1992

    son
  20. ABDULHAK

    ABDULHAK الإذلال هو بعيد عنا Yetkili Kişi Site Admin

    MAHMUT USTAOSMANOĞLU (Efendi hazretleri (!)



    1 - “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.”
    (Mahmut USTAOSMANOĞLU başkanlığında bir heyet, Ruhu'l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82.)

    Bu anlayış sahibleri, yukarda zikrettikleri uydurma bir hadise dayanarak kabirlere, türbelere giderek veli dedikleri kimselerin hastalıklara şifa vesilesi olacaklarını sanırlar veya herhangibir olumsuz hallerinin düzeleceğine inanırlar.
    Bu inanç sahibleri ve bunlar gibileri, inançlarını doğrulamak için de şöyle bir olayı hikaye ederler:

    “Bir değerli büyüğümüz bayram sohbetinde şöyle demiş:
    "Benim bir hemşirem (kızkardeşim) vardı, yürüyemezdi. Adana'da o zaman bulunan bütün doktorlara gittik, dışarıda hepsine gösterdik çare bulamadılar. Nihayet bize dediler ki, Toroslarda bir zatın türbesi var, hastayı götürün orada bir gece durdurun. Allah'ın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur. Biz artık her türlü tıbbî ümidimiz kesildikten sonra oraya annemle birlikte hemşiremi sırtımızda götürdük. Geceleyin hemşirem birden bir feryad etti. Annem, acaba aklına, şuuruna bir şey mi oluyor, korkuyor mu? diye hemen yanına fırladı. Hemşirem halâ bağırıyordu. "İyi oldum, iyi oldum, yürüyorum, aman Allah'ım" diye haykırıyordu. Biz de hayretle yanına vardık. Sabahı beklemeden oradan döndük. Sırtımızda götürdü-ğümüz hemşirem yürüyerek eve geldi.”
    (Bir Bayram Sohbeti, Altınoluk Mecmuası, Şubat l997, s. 13.)


    2 - “Bir veli ölünce ruhu, kınından çıkmış kılınç gibi olur.”
    (Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 67)

    Bu anlayışa göre veli sanılan bir kimse öldüğünde ruhu, kınından çıkmış kılınç gibi olur. Yani; her zaman için kendisinden yardım istenilebilecek durumdadır.


    3 - Mahmut Ustaosmanoğlu bir konuşmasında şöyle demiştir:
    “Biz Allah ile kullar arasında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm (büyük şeyhler, veli kullar) hazerâtının ruhlarının (bu kimselerin kim oldukları Ruhu'l-Furkan, C.II, s.86'da daha açık bir şekilde geçmektedir.) vasıta olduğuna inanırız. Onların ruhaniyetinden istimdâd (yardımına çağırmak) eder, istiânede (yardımına istemek) bulunuruz".


    4 - Mahmut Ustaosmanoğluna göre veli olmanın şartı şöyledir:
    “Veli olmanın başlangıcı kul ile Mevla arasına giren düşüncelerin, ve kulun, Allah'a olan yabancılığının ortadan kaldırılmasıdır.
    Mevlanın ikramıyla Allahü Teâlâ‘nın dışında kalan herşey sâlikin (tarikata girmiş kimse) gözünden silinir, Allah’tan başkasını görmez hale gelirse, fenafillah yani Allahü Teâlâ’da eriyip gitme adı verilen devlet hasıl olur ve tarikat hali sona erer. Böylece seyr-i ilallah yani Mevla’ya doğru olan manevi yürüyüş tamamlanmış olur.
    Bundan sonra seyr-i fillah (Allah'da yürüyüş) denilen ispat makamına girilir ve kalbe sadece Allah (Celle celâluh) yerleşir. İşte bunları kazanan kişiye “veli”, yani hakiki Allah dostu demek doğru olur.
    Nefsi emmare (sürekli kötülük emreden nefis) mutmainneye dönüşür; küfründen ve inkarından vazgeçer. O Mevlasından, Mevlası da ondan razı olur. Nefsin tabiatında bulunan ibadetlere karşı olan isteksizlik hali ortadan kalkar".
    ( Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 63)


    5 - “Manevi yolu iyi bilen ve salikleri o yola ulaştırabilen bir şeyh aramak şeriatın emirlerindendir".
    ( Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 63.)


    6 - “Büyük Şeyh Mustafa İsmet Garibullah kuddise sirruhu hazretleri Risale-i kudsiyyesinde şöyle buyurdu: Hz. Ebu Bekr'e varıncaya kadar bütün silsilenden yardım istemeyi adet et. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme vararak ondan da yardım iste. Şeyhini şefaatçı, aracı kıl ki, seni sevinçle doldursun".
    (Ruhu'l-Furkan, c. II, s.86. )


    7 - “Rabıta bir müridin, mürşid-i kâmilinin ru-hâniye-tiyle beraber, suretini kalp gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir."
    (Ruhu'l-furkan, c,II, s.64.)

    8 - “Muhammed Halid Hazretleri, Risale-i Halidiye’sinde şöyle buyuruyor:
    Rabıtanın en üstün derecesi, iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin ruhaniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp, senin de peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir.”
    ( Ruhu'l-Furkân c. II, s. 79)


    9 - “(Yusuf 12/24) ayetinin tefsirinde ekseri müfessirler, Allah dostlarının tasarruf ve imdadını (gücünü ve yardımını) açık-lamışlardır. Müfessirlerden Keşşaf, doğruluktan ayrıldığı ve Mutezile Mezhebinin (Mutezile, bir kelâm mezhebidir. Vasıl b. Ata ve taraftarları kurmuştur. İnsanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu, Allah'ın bu konuda kimseye karışmadığını savunurlar. Bir çok konuda farklı görüşleri vardır.) görüşüyle vasıflandığı halde Yakup aleyhisselamın ruhaniyyetinin, şaşkın-lığından parmaklarını ısırmış olduğu halde Yusuf aleyhisselama gözükerek “O kadından sakın.” dediğini açıklamıştır.”
    (Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 65,66.)


    10 - Ubeydullah el-Ahrâr es-Semerkandî hazretleri "Sadıklarla beraber olun." (Tevbe 9/119) âyetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sadıklarla beraber olmak, surette ve manada onlarla beraber olmaktır." Sonra da manevi beraberliği rabıta ve huzurla tefsir etmiştir ki, bu ehlince malum olan meşru bir iştir."
    (Ruhu'l-Furkan, c. II, s.66.)


    11 - “Şeyhin iki gözünün arası feyiz kaynağıdır. Rabıta yaparken iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakılır... Sonra şeyhine karşı kendini son derece alçaltarak ona yalvarıyor, onu Allah ile kendi arasında vesile kılıyor."
    (Ruhu'l-Furkan, c. II)
Yüklüyor...
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.

Sayfayı Paylaş