1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

İlmi Konu Unutulan Saygi

Konu, 'Kalb Amelleri' kısmında Tihame tarafından paylaşıldı.

  1. Tihame

    Tihame Islam-TR Üyesi Kullanıcı

      
    Mahremiyete saygı, Dinimiz İslam’ın üzerinde önemle durduğu bir husustur. Ayet ve hadislerle mahremiyetin sınırları çizilmiş ve bu sınırlara herkesin uyması istenmiştir. İslam dini, mahremiyetin korunmasını teşvik ederken ihlalini de büyük bir suç saymıştır.

    Dinimize göre mahremiyet alanları

    Mahremiyet alanlarını üç başlıkta toplamak mümkündür. Birincisi, insanların içinde yaşadıkları evleri ve hane halkına nispetle ev içindeki odalar (örneğin ebeveyn odası), mahrem alanlardır. Buna “konut dokunulmazlığı” veya “fiziksel mahremiyet” de denilmektedir. İkincisi, gizli konuşmalardır. Şahıslar, diğer insanlarla yaptıkları gizli konuşmaların başkaları tarafından bilinmesini istemeyebilirler. Üçüncüsü, özel eşya ve bilgilerdir. Şahısların özel eşyaları, hatıra defterleri, özel fotoğraflar vs. mahremdir. Kişinin izni olmadan bunların öğrenilmesi doğru değildir. (Armağan, Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ankara 2004, s. 105-106.) Yalnız insanların mahremiyet alanı dışındaki (kamu alanı) hâlleri ve topluluk içindeki konuşmaları mahrem değildir. Abdullah b. Mes’ud’a ait olan “Tecessüs bize yasaklanmıştır. Fakat bir suç alenen işlenmişse onun gereğini yaparız.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 37.) sözü, mahremiyet alanı-kamu alanı konusuna açıklık getirmektedir. Şimdi bu üç alanı biraz daha geniş ele alalım.

    Kişinin mahremiyeti denince ilk akla gelen evlerdir. Ayet ve hadislerde bir başkasının evine girmek için ilk önce izin almak, eğer izin verilmezse geri dönmek gerektiği bildirilir. Öyleyse sahibinin izni olmadan evine girmek dinen yasaktır ve dolayısıyla mahremiyeti ihlaldir. Nûr suresinde geçen bir ayette izin almadan ve selam vermeden başka evlere girmenin yasak olduğu belirtildikten sonra (Nûr, 24/27.) devamındaki ayette, eğer evde kimse bulunmazsa yine de ev sahibinin izni alınmadan girilmemesi emredilmektedir. Kimse yokken eve girmenin yasaklanması, evin hâllerine muttali olmayı engellemek içindir. Zira evin içi dağınık olabilir veya ev sahibinin başkasının görmesinden utanacağı özel eşyalar orta yerde bulunabilir. Zaten ayet-i kerimede de eve girmemenin daha nezih ve makbul olduğu, kişi izinsiz girecek olursa da Allah’ın onun yaptıklarını bildiği vurgulanmaktadır. (Nûr, 24/28.)


    Peygamber Efendimiz (s.a.s.), başkalarının evine girmek için izin şartını (Buhârî, İsti’zân, 11; Müslim, Edeb, 40, 41.) getirirken yabancı bir evi gizlice gözetlemeyi de şiddetle yasaklamıştır. Bu konuyla ilgili bir hadis-i şerif’te “Kim örtüyü kaldırarak (kapı ve benzeri şeyleri açarak) kendisine izin verilmeden gözüyle eve dalarsa ve (uygunsuz bir durumdan dolayı) görülmemesi gereken bir kimseyi veya yeri görürse helal olmayan ve cezayı gerektiren bir suç işlemiş olur.” (Tirmizî, İsti’zân, 16; Ahmed b. Hanbel, V, 181.) Bu hadisten Rasul-i Ekrem’in, ev sahibine mahremiyetini koruması için önemli bir hak tanıdığı anlaşılmaktadır.

    Bir kimsenin başkasının duymasını istemediği konuşmaları mahremdir ve bir başkasının bunu öğrenmeye kalkması Dinimize göre doğru değildir. Bir hadiste “Bir kimse, bir başkasıyla konuşurken etrafına bakınırsa o konuşma gizli sayılır.” (Tirmizî, Birr, 39; Ebû Dâvûd, Edeb, 32.) buyrulmaktadır.

    İnsanların, başkalarının öğrenmesini istemediği yazışmaları ve özel eşyaları da mahremdir. İzni olmadan kimse onları öğrenemez. Bir hadiste “Kardeşinin kitabına onun izni olmadan bakan kimse, ateşe bakmış gibidir.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 23.) buyrularak özel eşyaların izinsiz teftiş edilmesi yasaklanmıştır.

    Dinimiz mahremiyetin araştırılması şiddetle yasaklar

    İslam’da mahremiyete saygının temelini “… Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayınız!...” (Hucurât 49/12.) ayet-i kerimesi oluşturmaktadır. Tecessüs, başkasının hususiyetlerini belirten veya hislerini aksettiren hâllerini öğrenmeye çalışma gayretidir. (Armağan, a.g.e., s. 107.) Ayette geçen “tecessüs” kelimesi, daha çok ayıp ve kötü hâller (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arap, “css” md., (VI, 38); İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, XIII, 158.) için kullanılsa da bunlar dışındaki ayıp ve kötü olmayan gizli (özel) hâlleri de ifade etmektedir. (İbn Manzûr, a.g.e., “css” md., (VI, 38).) İnsanlar, ayıp olmayan bazı gizli durumlarının bilinmesini de istemeyebilirler.

    Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “İnsanların özel hâllerini araştırmayınız!” (Buhârî, Nikâh, 45, Edeb, 57, 58; Müslim, Birr, 28-30.) buyurarak özel durumların araştırılmasını yasaklamış, ayrıca “Müslümanlara eziyet etmeyin!” ve “Müslümanların gizli taraflarını araştırmayın!” emirlerini zikrettiği bir başka rivayette ise, gizli hâlleri araştırmanın insanları üzen ve onlara eziyet veren bir durum olduğunu bildirmektedir.

    Peygamberimiz (s.a.s.), Muaviye b. Ebi Süfyan’a bir tavsiyesinde “Eğer sen insanların gizli hâllerinin peşine düşüp araştırırsan onları bozarsın yahut bozulmalarını çabuklaştırırsın.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 37.) demektedir.

    İnsan kendisinin veya başkasının mahremiyetini ifşa edebilir mi?

    Sosyal paylaşım sitelerinin yaygınlaşmasıyla insanlar, kendilerine ait mahrem bilgi ve görüntüleri kendi istekleriyle diğer insanlara açmaktadırlar. Bu mahrem konuların bazıları onların kendi masum hâlleri olsa da bazıları işledikleri günahlar olabilmektedir. Aslında her ikisinin de alenîleştirilmesi dinimizce doğru değildir. Yüce Dinimiz İslam, mahremiyetin araştırılmasını nasıl yasaklamışsa, aynı şekilde bir kimsenin başkasına veya kendine ait mahrem bilgi ve görüntüleri ifşa etmesini de şiddetle yasaklamış; insanların ayıp ve kusurlarının örtülmesini emretmiş, böyle yapanların ahirette mükâfatlandırılacaklarını, aksini yapanların ise cezaya çarptırılacaklarını bildirmiştir.

    Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Settar”dır. “Settar”, ayıpları, kusurları örten manasına gelmektedir. Bir hadiste bu konuya işaret edilerek şöyle denilmektedir: Herhangi biriniz Rabbine yaklaşır da Rabbi onun üzerine koruma perdesini kor ve ona “Şu şu günahları işledin mi?” diye sorar. Mümin de “Evet Rabbim işledim!” der. Rabbi yine ona “Şu şu günahları da işledin!” buyurur. Mümin de “Evet” diyerek tasdik eder ve içinde helak olduğu kanaati hâsıl olur. Bunun üzerine Yüce Allah “Ben senin bu günahlarını dünyada iken (halktan) gizledim. Bugün de onları senin lehine mağfiret ediyorum!” buyurur ve müminin hasenat defteri kendisine verilir.” (Buhârî, Mezâlim, 2, Edeb, 60, Tevhid, 36; Müslim, Tevbe, 52.)

    Rasulüllah insanların ayıp ve kusurlarının örtülmesini tavsiye ederek şunları söylemiştir: “Bir mümin, kardeşinin bir ayıbını görüp de örterse cennete girer.” (Nureddin el-Heysemî, Mecmau’z-zevâid, VI, 372.) “Her kim bir Müslümanın dünyadaki ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58, 72.) Hatta başka bir hadiste Allah Teala’nın, başkasının ayıbını örten kimsenin dünyadaki ayıplarını da örteceği belirtilmektedir. (İbn Mâce, Hudûd, 5.)

    Bir defasında Peygamberimiz (s.a.s.), mahremiyete dikkat etmeden açıkta birisinin yıkandığını görünce hemen minbere çıkmış ve Allah’a hamd ü senadan sonra “Muhakkak ki, Allah hayâ sahibidir ve ayıpları örtendir. O, hayâyı ve örtünmeyi (hayâlı ve ayıp yerlerini örten kullarını) çok sever. Sizden biriniz yıkanacağı zaman (ayıp yerlerini kimsenin görmeyeceği şekilde) örtünsün” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1; Nesâî, Gusl, 7.)

    Rasul-i Ekrem (s.a.s.), bilhassa karı-kocanın, birbirlerinin sırlarını ifşa etmemeleri hususuna ayrı bir ehemmiyet vermiştir. Bir hadiste O (s.a.s.) “Kıyamet gününde insanların Allah nezdinde derecesi en fena olanı, karı-koca birbirine yakın olduktan sonra kadının sırrını yayan erkektir.” (Müslim, Nikâh, 123, 124; Ebû Dâvûd, Edeb, 32.) buyurmuştur. Görüldüğü gibi karı-kocanın, aile içinde geçen özel hâllerini ve konuşmalarını başkalarına anlatmaları haramdır. Çünkü bunlar onlara emanet edilen ve gizlenmesi gereken aile sırlarıdır. (Güler, Zekeriya, Hz. Peygamber, Toplum ve Aile, İstanbul 2007, s. 32.)

    Bir adam, Peygamberimize (s.a.s.) gelerek haddi gerektiren bir günah işlediğini ve dolayısıyla kendisine had cezası uygulanmasını istemişti. Rasulüllah o kimseye ne günah işlediğini sormadı. Bu esnada namaz vakti girdi. O adam, cemaatle birlikte namaz kıldı. Namaz bittikten sonra o kişi, Rasulüllah’a aynı şeyleri tekrar söyledi. Rasulüllah ona “Sen şimdi bizimle beraber namaz kıldın değil mi?” dedi. O da “Evet” dedi. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem “Şüphesiz ki, Allah senin günahını mağfiret etmiştir!” buyurdu. (Buhârî, Hudûd, 27.) Böylece Rasulüllah, günahını açıkça belirtmeyen bu adama “ne işlediğini” sormayarak o kimsenin günahının bilinmesine mani oldu.

    “Ümmetimin hepsi affolunmuştur, günah işleyip de onu ifşa edenler bundan müstesnadır. Günahını ifşa şu demektir: Bir kimse, geceleyin bir günah işler ve o kimse, Allah onun işlemiş olduğu günahını örtmüş olarak sabahlar. Allah günahlarını örtmüş olduğu hâlde o tutup bir başkasına: Ey falanca, ben dün gece şöyle şöyle işler yaptım, der. Hâlbuki o, Rabb’i onun günahını örtmüş olarak gecelemişti. Fakat bu kimse, Allah’ın örttüğü perdeyi açarak sabaha çıkıyor fasıklığını söyleyip ilan ediyor.” (Buhârî, Edeb, 60; Müslim, Zühd, 56.) hadisi, daha açık olarak günahların gizlenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. İnsan nefsine uyarak günah işleyebilir, fakat onu teşhir ederse ikinci bir günah işlemiş olur. Bir insanın, bir günahı nasıl cesaretle işlediğini anlatması, hem günahını teşhir etmesi hem de diğer insanlara kötü örnek olması bakımından doğru bulunmayan bir davranıştır.

    Netice itibarıyla diyebiliriz ki, Müslüman kimse, bilerek veya bilmeyerek bir günah işleyip hataya düşerse hemen Allah’a tövbe etmelidir. İşlediği günah ve masiyeti de insanlara ifşa etmeyip, kendisiyle Allah arasında gizli tutmalıdır. Çünkü işlediği kötü fiili insanlara ilan etmede bir nevi Allah’ın dinine ve hükümlerine karşı gelmeye sevinme ve aleyhine şahitleri çoğaltma vardır. Hâlbuki mümin işlediği günahın ezikliği içerisinde bulunmalı, kendisinde bulunan hayâ duygusu bunu insanlara ilan etmeye engel olmalıdır. Hatta işlenen bir kötülüğe şahit olan başka Müslümanların da bunu gizli tutması İslami edep ve ahlak kurallarındandır.

    Gizli işlenen günahların ifşa veya teşhir edilmemesiyle ilgili ayet ve hadislere bakılarak günahların gizli işlenebileceği gibi bir anlam asla çıkarılmamalıdır. Çünkü İslamiyet’e göre, fuhşiyatın açıktan işlenmesi yasak olduğu gibi gizli işlenmesi de kati surette yasaktır. (İlgili âyet ve hadisler için bkz. En‘âm, 6/151, A‘raf, 7/33; Buhârî, Tefsîru Sûrati’l-En‘âm (6), 7, Tefsîru Sûrati’l-A‘râf (7), 1.) İslam’ın, gizli işlenen günahları ifşa veya teşhir etmemeyi tavsiye etmesi, nefsine veya şeytana yenik düşen bir kimsenin toplum nezdinde haysiyetini korumaya, o kimseye tövbe kapısını açık bırakmaya ve çirkin işlerin yaygınlık kazanmasını önlemeye matuftur. Yine buraya kadar geçen ayet ve hadisler genel olarak değerlendirildiğinde, mahremiyeti gizlemenin asıl; ifşa etmenin ise arızi olduğu ortaya çıkmaktadır. Suç-günah işleyen kimsenin suçu-günahı sabit olsa bile neşriyatla ifşa edilmesi, ancak halkın o kimsenin zararlarından korunması (kamu yararı) maksadına matuf olabilir.

    Burada ele aldığımız ayet ve hadislerden anlaşıldığına göre, insanların nefis ve şeytana uyarak zina etme, içki içme gibi işledikleri günahların örtülmesi istenmektedir. Kul hakkına giren suçların örtülmesi ise doğru değildir. Bir insanın öldürülmesi, yolsuzluk gibi suçlar ise örtülemez. Bunlar ilgili mercilere iletilmeli, olayın aydınlatılması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır.

    Allah Teala, hata yapan kullarına tövbe kapısını ölünceye kadar açık bırakmıştır. Suç işleyen kimse belki de hatasından dönecek, tövbe edecek ve toplum içinde yaşamaya devam edecektir. Burada “Bir müminin ayıbını görüp de onu örten kimse, diri diri mezara gömülen bir kız çocuğunu mezardan çıkararak hayata kavuşturan kimse gibidir.” (Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Müsned, II, 345-346; Ebû Dâvûd, Edeb, 38; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 539.) hadisini dikkate almak gerekir. Fakat suç veya günah işleyen bir kimse teşhir edildiği takdirde işlediği günahtan tövbe etse bile insanlar arasında huzur içinde dolaşamayacaktır. Burada elbette ki en önemli görev sosyal medyaya düşmektedir. Sosyal medya dediğimiz yayın organları, insanlara işlediği günahlardan pişmanlık duyup tövbe etme fırsatını tanımalı, kimsenin onurunu ve kişilik haklarını ayaklar altına almamalıdır.
  2. Ebu SILA

    Ebu SILA Islam-TR Üyesi Kullanıcı

    güncel ve güzel.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş