Mükemmelliğin hududu yoktur.
İnsan, hayvandan da aşağı seviyelerden başlayarak, insan-ı kâmil derecesine kadar, her duruma müstahaktır veya lâyıktır.
Mübtezel seviyelerde seğirten bir kişi, öyle bir parıltıyla şereflendirilir ki, insanı kâmil olur, yüce bir seviyede şeytanın
iğvalarına yakalanan öyle bir kişi de bulunur ki, kendini bir anda rezilliğin içinde bulur.


Mü’min kişi yolunu seçmiştir. Doğru istikamete koyulmuştur. Ama işte bütün tehlikeler, şeytanın bütün mesaisi, nefsin bütün
tuzakları bu yolun üzerindedir. Şeytan azmış insanları ne yapsın? Onun hedefi, doğru yolda temiz bir kalple İbâdete koyulmuş
olanlardır. Bu nedenle mü’min, her an bir yol ayrımındadır, doğru ile yanlış, son nefese kadar sürecek bir sınamanın araçları
olarak, her an adımının altında olacaktır.


Biz kendimizi hep doğru yoldan ayrılmamış kabul eder ve dünyanın bir imtihanhane olduğunu hep başkaları için düşünürüz.


Yolda karşılaştığımız bir dostla ayaküstü falan kişiyi gıybet ediveririz de, iş nutuk çekmeye gelince, gıybet konusundaki
hadis-i şerifleri sıralamakta arkamızdan kimse yetişemez. Dinleyen bizi hiç gıybet etmez sanır.
Gözümüz namahremden hiç ayrılmaz ama anamıza, bacımıza, aman yabancıya teninizi göstermeyin, sonra çarşıda işlerimiz
düzgün gitmez, evimizin bereketi azalır deriz, onlar da bizi başımızı yerden kaldırmaz sanırlar.
Bu misalleri binlere çıkarmak mümkün. Ama sözü uzatmadan, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün Müslümanların,
aylardan beri, bir soru kâğıdı başında oturdukları bir imtihana girelim. Dünyanın bazı bölgelerinde bazı Müslümanlar, İslâm’ı
ve Müslümanları yok etmek isteyen bazı güçlere karşı, silahlı mücadele veriyorlar. Ve bizler görünüşte bu silahlı mücadelenin
uzağındayız. İşte bizlere bir imtihan. İşte Allah’ın, kendisi için savaşanları şerefli kıldığı, ama onları kılları kıpırdamadan
kendi haline bırakan, onlara ulaşmak için hiçbir gayret göstermeyen ve onların yanında olmak için içlerinde bir arzu olsun
beslemeyenleri zelil kıldığı bir imtihan.
Kolay mı mükemmel Müslüman olmak?!



Allah’a ve Peygamber’e inanırsın. Beş vakit namazını kılarsın. Evinin geçimi için helâlinden kazanmaya çalışır ve diyelim ki
kazanırsın da. Ve ne yağlıya ne de sütlüye karışırsın ve düşünürsün ki şeytan senden uzak, nefsin uyuz bir köpek gibi
ayaklarının altında ve Allah’ın rahmetine senden daha layık kimse yok.
Keşke gafletin bu kadar masum olsaydı. Durumun bundan ibaret olsaydı, devlet idaresinden kentlerin tanzim planına kadar
teşkilatlanmış olan Batılın çarkları arasında bir kum tanesi kadar bile hükmün olmadığını bilmemiş olsaydın, siyasi bakımdan
süratle bilinçlenmek zorunda olduğu henüz idrak etmemiş olsaydın ve bunu sana hiç kimse anlatmamış olsaydı, keşke
Filipinler’de, Eritre’de, Filistin’de, Uganda’da, Suriye’de ve Afganistan’da Allah’ın nizamını ayakta tutmak için kanlarını
akıtan Müslümanların varlığı ve onların senin omuzuna yüklediği sorumluluğu hiç duymamış olsaydın ve bunu sana hiç kimse
duyurmamış olsaydı. O zaman, kimbilir belki o zaman, o şekilde düşünmekte belki mazur olurdun ve umulur ki kurtulurdun.


Ama Türkiyeli ol Amerikalı ol, Müslümansan eğer, sorumluluk ağızdan ağıza, kulaktan kulağa, herkesin ve senin de
omuzlarına yükleniyor. Her an sınanıyorsun ve attığın her adımın önünde, hem Müslümanca yol, hem de onun zıddı bulunuyor.
Allah yolunda savaşanlar genel olarak şu iki şarta sahip oldular:
Ya kurulu sağlam bir devlete sahiptiler ve tevhid bayrağını daha ötelere dikmek için yurtlarını terkederek sefere çıktılar ya
da zalim idareler altında yaşanmaz kılınan İslâm’ı kurtarmak üzere rahatlarını terkederek ayaklandılar, evlerinden,
memleketlerinden vazgeçerek göç ettiler. Bu vazgeçişin özünde, tıpkı Hazreti Peygamber’in Mekke’den ayrılışı, Medine’ye
Hicret edişi gibi, geri dönmek ve orada herşeyiyle İslâm’ı hâkim kılmak gayesi mevcuttur.
Filipinlerden Amerika’ya kadar, Hicret bütün Müslümanları belli bir idrak noktasına çekiyor. Bunun en basit, en asgarî
şekli, herhangi bir Müslümanın kendi günübirlik ve bencil endişelerini bir tarafa bırakarak, dünyanın her yanındaki Müslüman
kardeşlerinden, özellikle Allah’ın rızasını tahsil ve İslâm’ı egemen kılmak için savaş veren Müslümanlardan haberdar
olmasıdır.

Bu en asgarî idrak seviyesinde bile, gülüp, konuşup, yeyip-içip hoşça yaşamaktan, zihnen de olsa bir feragat, bir
kaçış mevcuttur.


Cahit Zarifoğlu, Bir Değirmendir Bu Dünya