yolumuzdaki çakıl taşları numunesi-2



evet, yeni bir çakıl taşı sürüsü, yeni bir yazı, yeni yorumlar... bir kez daha insanın yolundaki çöküntüleri irdelerken aslında benliğimde yeni sorunlar keşfediyor ve bismillah diyerek bu sorunları tamir etmek için kolları sıvıyorum.


aslında insan çaba sarfedildiğinde çözülmesi pekala kolay olabilecek bir bulmacadır. ama öncelikle şunu anlamak gerekir ki, bir sorunu çözebilmek onun kaynağına ulaşabilmekle mümkün olur. bu da tabii olarak insanın kendisini tanımasını gerekli kılar. çağımızda insanı kendinden uzaklaştıran birçok meta varken bu tanıma işlevi üzülerek söylemeliyim ki yarım kalıyor. müslüman kimliğinin yanı sıra herhangi bir insan için bile bu durum böyle. kendini dünyevi isteklerle tatmin etme duygusundan tutun da örf ve adetlere kadar birçok etken kişiyi bir kaosa sürüklemekte. peki asıl soru şu; ne yapmalı? inanın, defalarca kendime özgün yöntemler geliştirmeye çalışmama rağmen projem sadece düşünmek sınırında kaldı. çünkü bir yandan ''İnsan kendisini nasıl tanır?'' sorusunu soruyor diğer yandan beni kendimden uzaklaştıran faktörlere karşı adeta savaşıyordum. bitmek bilmeyen rızık endişesi, o çok manidar diziler, ahlakı unutmuş ilim talipleri, yol yordam bilmeyen anne-babalar, kadının çenesi, erkeğin öfkesi... ve daha nicesi. düşündüm, taşındım, kaşındım. fakat bu beyin fırtınasından hala çıkabilmiş değilim. sorun şu ki, hala kişinin benliğinde oluşan problemleri nasıl çözebileceğine dair tek bir kanım yok. bu satırlar dizilmeye başladığında aklıma bir öğretmenimin sözü takıldı ; '' Yalancı asla yalanı bırakamaz. çünkü bu karakteristik bir özelliktir.'' o gün bu gündür bu söz zihnimde dolanır da durur. ki ben her zaman insanın değişebileceğine dair inancı olan biriyim. hoş, bir müslüman nasıl olur da ümit etmekten vazgeçer öyle değil mi? Ömer'in müslüman olmadan önce kızını diri diri gömmüş olmasını ya da müşriklerin başı Ebu Süfyan'ın mümin olup kör gözüyle gazvelere katılmasını duyup da ümit etmemek ne haddime? Ama insan soruyor işte; nasıl değişebilir? Nasıl savurabilir kötü huyları kendinden. Dua diyor bir ses. Tamam, dua illaki olacak. Ama gözle görülür, elle tutulur bir çaba gerek kardeşim. daha sonra bir ampül yanıyor zihnimde. işte bu diyorum; tefekkür! kimse kimsedeki yaraları kapatamaz, iyileşmek istiyorsan tuzla dahi de olsa kendi kendini muayene etmeyi bileceksin.


bu kadar girişten sonra sanırım iyileşme basamaklarımıza geçme vaktimiz gelmiş demektir. daha önce de söylediğim gibi, tanımak önemli. ha, tanımaktan kastım hobiler fobiler değil elbette. öncelikle şu batıdan sürüklediğimiz - almak için baya çaba sarf ettik- özentiliği bir kenara bırakıp muayemize devam edelim. tanımak kelimesinden murad edilen şey aslında eksiklikleri bilmektir. ama bunu yaparken dikkat edilmeli tabi. çünkü şeytan her an menzilinden çıkıp bize sağdan sağdan gelebilir. siz de bilirsiniz işte '' bu kadar hatana rağmen hala Cennet'i mi umud ediyorsun? '' gibi zırvalıklar. özeleştiri yaparken nefsi terbiye etmek ile kendini ezmek arasındaki o ince çizgiye dikkat edin. daha sonrasında hatayı ortadan kaldırabilecek silahı araştırmak gerek. mesela kendinde bir adet riyakarlığa mı rastladın, binlerce hadis içinden elbet şifanı bulabileceğin bir iki damlaya tevafuk edeceksin. ama her zaman söylemişimdir; istikrar çok önemli diye. ben değil aslında peygamberim söylüyor. kırk gün boyunca -bazı rivayetlere göre yirmiyedi- namaz kılan kimseye Allah namazı bırakmayı nasip etmez. işte istikrar etmenin muhimmiyeti. hem sen bilmez misin ki Allah'a en sevimli gelen amel az da olsa sürekli yapılandır. bu yüzden kardeşim, kendini iyileştirmekten bıkmak usanmak gibi bir düşünce aklına teğet bile geçmesin. ölüm anına kadar bitmeyecek olan bir imtihandan yaka silkmek zaten pek hayra alamet olmasa gerek. bütün bunlara rağmen hala kurtulamadın mı illet hastalıktan? o zaman dön ve çıktığın basamaklara yeniden bak. bir yeri atladın yoksa bu çukurda hala debeleniyor olmanın başka açıklaması olamaz. ama en önce ne yaptığımızı, neden yaptığımızı ve nasıl yaptığımızı anlamamız gerek. ancak bu yolla tedavi sürecini olumlu bir şekilde tamamlayabiliriz.


sonuç olarak kanaatimce insanın yoluna dizilen en büyük çakıl taşı aslında kendisidir. dindeki karşılığı nefis terbiyesi olan bu tedavi aşamasınının merhalelerini az önce zikrettik. umuyorum ki kendi elleriyle kendini ateşe atanlardan değil, kendimizi huzura sürükleyenlerden oluruz. etrafımızdaki herşeyin aslında kendi ruhumuzda bir yansıması olduğunu ve bu yansımanın bizde çok farklı etkileri olduğunu kabul ederek işe başlamalıyız ki bir netice alabilelim. en başta şu kimliğimizin - müslüman olanından- dışındaki olgulardan vazgeçmek bizim için daha doğru olacaktır. sonrasında o olguların daha önce bizde bıraktığı izleri temizleyerek biraz daha çakıl taşımızı -yani nefsimizi- küçültmüş olabiliriz. bu süreçte akıllardan çıkmaması gereken en önemli vurgu ; başarının önündeki tek engelin aslında kendimiz olduğudur. öyle ya, yasak meyveyi yiyen Adem (as) eğer nefsine kızıp onu suçlamasaydı Rabb'inin affına mazhar olabilir miydi? insanlardan, tuzaklardan, subliminal ya da açık seçik verilen mesajlardan, Amerika'dan ve yancısından, kadını sosyalleştiren kurumlardan, her an açlıktan ölebilirmiş gibi davranan ve rızık endişesi aşılayan çok bilmişlerden, oturma odasındaki şeytandan, dizimizin üstündeki varlıktan, yürüyen varlıklardan daha çok kendimize eğilmeliyiz. çünkü ancak bu şekilde onlardan ve akıl almaz oyunlarından soyutlanabiliriz. hepimizin yolumuzdaki çakıl taşlarını basiret üzere ayıklayabilmesi duasıyla...


selametle...



Ümmü Erva